27 Mayıs 2024 Pazartesi

GÜÇLENDİRİLMİŞ PARLEMENTER SİSTEM !

 Müstebit yalnız bir şahıs mı olur?

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Divan-ı Harb-i Örfi eserinde; “Acaba müstebit yalnız bir şahıs mı olur? Müteaddit şahıslar müstebit olmaz mı? Bence kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdat münkasım olmuş olur. Ve komitecilikle tam şiddetlenir” der.

Burada, istibdatın nasıl sistemleşerek yerleşeceğini gösterir. Yani bir memlekette demokrasi sistemleşemez ise, istibdat sistemleşerek yerini sağlamlaştırır. Bunu önlemenin çaresi kuvvetin şahıslardan alınarak kanunlara verilmesidir. Kanunların ise demokrasi prensipleri içerisinde inşa edilerek kalıcı hale getirilmesi, kanun devleti yapısının yerli yerince oturtulması gerekir. Şahsın müstebit veya demokrat olması geçici bir dönemi etkilerken, sistemin istibdatçı veya demokratik olması ise bütün geleceği etkiler. Bu sebeple “kuvvetin kanunda olması” Bedüzzaman tarafından özellikle hatırlatılır. Sistemi müstebit şahıslardan korumak için daha çok demokratikleşmek ve bunu devamlı kılmak gerekir.

İstibdadın hâkim olduğu yerlerde müstebitler çoğalır, istibdat etmek normal karşılanır. Demokrasinin güçlendiği yerlerde ise müstebit şahıslar bir karşılık bulamazlar. İstibdatçı yapı müstebit şahısları ortaya çıkarırken, demokrasinin kökleştiği yapılar ise demokrat şahısları doğurur.Demokrasinin olmadığı yerde istibdat,istibdatın olduğu yerde de zulüm ve adaletsizlik hakimdir.Çünkü hukuk olmazsa hukuksuzluk ve güç kullanımı mazlumların ezilmesine sebep olur .Zalimler ve güçü elinde tutanlar istibdat ve zorbalıkla yönetmeye çalışır.Denetim olmadığı için yolsuzluk ve suistimalat başgösterir.Böyle bir zamanda haklı olan güçlü değil, güçlü olan haklı olur.

Kısacası istibdat keyfi yônetimdir.Bu keyfi yönetim sisteminin panzehiri ise, hukukun üstünlüğünü esas alan, kanun hakimiyeti ve GÜÇLENDİRİLMİŞ PARLEMENTER sistemdir.

Rafet Özcan

25 Mayıs 2024 Cumartesi

İMAN,VİCDAN VE ADALET

 “Dicle kenarında bir kurt kaparsa bir koyunu,

Gelirde adl-ı İlahî sorar Ömer’den onu.” Diyen ve yönetim ve sorumluluk endişesiyle gözüne çoğu zaman uyku girmeyen Ömer’den söz etmemek ve ihmal etmek olmaz.

Uzak diyarlardan, araştırma ruhuna sahip bir gayr-i müslim, Medine’ye varıp Hz. Ömer’i görmek ister. Medine’ye dahil olduğunda rast geldiği ilk kişiye Ömer’i sorar.

Ömer’in, mütevazi bir çalışma yeri vardır. Oraya vardıklarında O’nu yerinde görmezler. Zira o an yerinde yoktur. Nerede görebileceklerini sorduklarında;

Arada bir yorgunluğunu gidermek ve bir nebzecik dinlenmek üzere kenar mahalleden, dışa doğru uzayıp giden, filancanın sakin hurma bahçesine gider, demişlerdi.

Bunun üzerine rehberin refakatinde misafir adam, anılan bahçeye gelirler. Uzaktan birinin kılıcını ağaca astığını ve uzun uzadıya yatıp uyuduğunu görürler.

Refakatçi adam, “Ha işte Ömer oracıkta uzanmış uyuyor! ” Deyince; yabancı adam hayretle; “Ama bu ıssız yerde, bu koca devleti yöneten Ömer’in yanında ne bir bekçi ve ne de bir koruma memuru bulunmadan, burada nasıl tek başına bulunabilir, bunda olsa olsa bir yanlışlık olmalı.” Deyince, yanındaki Müslüman, Medine yerlisi adam; “Bu Ömer’in ta kendisidir.” diye sözünü tekrar te’yid edince;

Yabancı elini Ömer’e doğru uzatarak: ” Âdelte, Eminte, Nimte.” Diyerek Ömer’in dininin hak olduğunu izhar eder ve İslâm’a dahalet ederek, iman eder.

Zira bu veciz sözlerinin çok derin manaları söz konusudur. O manada şudur:

“Şüphesiz ey Ömer! Sen her işinde, her icraatında hak’tan ayrılmadan, hep adil oldun, adaletle hükmettin. İnsanlara dini, dili, ırkı ne olursa olsun, eşit davrandın ki, insanların şerlerinden, yani sana zarar veremeyeceklerinden emin oldun. İnsanların güvenini kazanan, onların şerlerinden emin olan, kendisini güvende hisseden, ancak korkusuzca bu çölde, bu ıssız yerde uyuyabilir.” Diye fikrini ve hayretini dile getirdikten sonra, kendisini de bu emniyetli güven ortamına dahil eder. Yani mümin olur.

Hayat, kendi seyrinde akar gider. Ama hayatın değerli olması veya olmaması, o kişinin kullanma şekline bağlıdır. İnsandan geriye kalan sadece, insanlık adına yaptığı hayırlı iyi işlerdir. Akıllı bir insan için mühim olan; bu Dünya’da hoş bir sada bırakmak ve hep hayırla ve sevgiyle anılmaktır.

Sabit ve kat-i şaşmaz bir kuraldır: Hiç kimseyi incitmeyen ve haksızlık etmeyen, sadakattan ayrılmayan ve her işinde adil olanın, başı her daim dik, alnı açık bir şekilde, şeref ve itibarıyla ve mutlulukla yaşar.

“Akıl gibi zenginlik, cehalet gibi yoksulluk, iyi ahlak gibi miras, ilimden daha büyük şeref olamaz.” HZ. ALİ.

HAYAT YOLUNDAKİ VAZGEÇİLMEZ “PARALEL ÇİFTLER”:

 “Kalitesiz insanı” gösteren iki önemli özellik vardır:1- Şikâyetler.2- Dedikodular.

Hiç çözülemeyecek sanılan problemleri çözecek iki yol vardır:1- Bakış açısını değiştirmek.2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek.

Yanlış yapmayı engelleyen iki tarz vardır:1- Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek.2- Hak yememek.

Yapılan şu iki şey kişiyi gözden düşürür:1- Demagoji (Lâf kalabalığı)2- Kendini ağıra satmak (Övmek, vazgeçilmez göstermek)

Kaliteli ve ‘nitelikli insan’ olabilmek için şu iki şeye çok dikkat etmek gerekir:1- İradeye hakim olmak2- Uyumlu olmak

Hayatın akışı içerisinde şu iki konu insanın önünde köstek ve handikaptır:1- Kararsızlık.2- Cesaretsizlik.

Hayatı boşa harcamamak için şu iki konuya dikkat etmek gerekmektedir:1- Baskın yeteneği bulmak.2- Sevdiğin işi yapmak.

Başarının sırlarından şu iki esas doğru ve kısa olan yoldur:1- Ustalardan ustalığı öğrenmek.2- Kendini güncellemek.

Eğer başarıyı mutlulukla beraber yakalamak istersen bunun sırrı:1- Niyetin saf olması gerekir.2- Ruhsal farkındalıktır.

Milyonlardan özeli ayıran şu iki maharettir:1- Problemin değil, çözümün parçası olmak.2- Hayata ve her şeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek.

Gelişmenin önündeki en büyük iki engel:1- Aşırılıktır (mübalâğa, abartı, ifrat)2- Felâkete odaklanmış olmaktır.

Çoğu zaman ve zeminde şu iki şey çözüm getirir:1- Tebessüm (gülümseme).2- Sükût (susmak)

Kaybedilince değeri anlaşılan ama geri getirilemeyen iki can dost vardır:1- Anne.2- Baba.

İki şey asla geri alınamaz:1- Geçen zaman.2- Söylenen söz.

Ulaşmak için çok fedekârlık yapılması gereken iki şey vardır:1- Sevgi.2- Bilgi.

“Hayatta önemli olan her şey” için çok kıymetli iki şey vardır:1- Nefes alabilmek.2- Nefes verebilmek.

ÇOK KIYMETLİ OLAN “ÜÇLÜ KOMBİNASYONLAR”:Hayatta bir kez gittiğinde asla geri dönmeyen üç şey vardır: Zaman, kelimeler ve fırsat.Hayatta hiçbir zaman kaybedilmemesi gereken üç şey vardır: Barış, umut ve dürüstlük.Hayatta en değerli üç şey vardır: Sevgi, kendine güven ve arkadaşlar.Hayatta hiç emin olunamayacak üç şey: Düşler, başarı ve zenginlik.Hayatta insanı geliştiren üç şey vardır: Çok çalışmak, samimiyet ve başarı.Hayatta insanı mahveden üç şey vardır: Cesaretsizlik, gurur ve öfke.

Cenâb-ı Hak hayatı gerçek mânâda yaşamayı ve rızası dahilinde kullanmayı, başta nefislerimiz olarak bütün bu güzel gerçekleri, tecrübe ve bilgileri yaşayıp, etrafımızdakilerle de paylaşıp, onlara da yaşatmayı nasip eylesin. Âmin.

Alıntı

24 Mayıs 2024 Cuma

DEĞER Mİ ?

 Geçici fani dünya için niza etmek değer mi ?

Sanki ebedi dünyada kalacakmış gibi eş dostu kırmak hısım akrabayla münakaşa etmek,ana baba kardeşlerle küsecek dargınlaşacak hale gelmek değer mi? Nefsimizin ve şeytanın sesini dinlersek değer, aklın ve vicdanın sesini dinlersek değmez.Niçin değmez? Çünkü herşey fani, ölüm ani. Bir bakarsın aniden bir bela bir musibet bir hastalık bir felaket ile sarsılır belki de sonumuz olabilir.İnsanların olmadığı eş ve dostların bulunmadığı bir dünya tüm bizim olsa neye yarar ki? Aldanmakta fayda yok, deni dünya denen aldatıcı dünya hayatı bizi hem bu dünyada hem ahırette perişan eder."Dünya bir meta değil ki  bir niza değsin" demiştik. Gerçekten öyle değil mi?Bu koca dünya niza ve kavga edecek bir metağ değilse dünyanın küçücük meseleleri için kırıp üzmeye, darılıp küsmeye değer mi? Emanetçi olduğumuzu unutup benim malım benim mülküm demeye kalkışırız halbu ki malda mülk de bir başkasının. "Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan mülkte yalan var birazda sen oyalan."Mal da mülk de Allah'ın bizler emanetçiyiz.Çocuklarımızı bu kavgaya dahil etmeye ne hakkımız var.Meselelerimizi konuşarak problemlerimizi bir araya gelerek halletmek dururken niçin kavga döğüş hakaret küfür yolunu seçiyoruz? Sonunda pişman olacağımız söz ve hareketleri bir anlık öfke ile neden yapıyoruz? Biz akımızı kullanmamız gerekirken niçin his ve duygularımızın esirı olarak nefis ve şeytana fırsat veriyoruz?

Akıllı insan aklını kullanır daha akıllı insan başkasının aklından istifade etmek için birilerine danışır oturur düşünür salim kafayla kızmadan darılmadan öfke hırsa kapılmadan sakin sakin konuşarak mesele ve problemlerini halledebilir.

Zira akılla halledilemeyecek hiç bir problem yoktur.Yeter ki konuşabilelim .

Onun için nass-ı hadîs ile: "Üç günden fazla mü'min mü'mine küsüp kat'-ı mükâleme etmeyecek."

Bütün bunları düşününce, geçici dünya hayatı küsmeye, kırılıp darılmaya ,hem kendimizi hem başkasını huzursuz etmeye değer mi?

Rafet Özcan


14 Mayıs 2024 Salı

TEK ADAM YÖNETİMİNİN NETİCESİ, İFLAS !

İnsan yaratılış itibari ile çeşitli kabiliyetlerle donatılmış farklı farklı özellikler taşımaktadır.Hiç bir insan kişilik ve kabiliyetler açısından birbirine benzemez.Tek yumurta ikizleri dahi kişilik ve yetenekler açısından farklılık arzeder.Onun için dünya işlerinde başarı kişileri istidatları yönünde isdihtam ederek elde edilir yani kişi başarılı olduğu alanda görevlendirilmelidir.Salih olan kişi liyakatli olmadığı bir işe talip olmaması gerektiği gibi bilip anlamadığı bir işe görevlendirmekte hem o insana hem de ülkeye verilecek en büyük zarardır. Bu nedenle adama iş değil işe adam prensibiyle hareket eden kurum ve kurluşlar başarı ve kalkınmayı elde ederek ayakta kalır.

Çevremize bir göz attığımız da işinin ehli olan kimseler başarılı olmakta ve hem kendi hem çalıştığı kuruluş başarılı olarak mutlu bir hayat sürmektedir.

Bu durum ülke yönetiminde de aynıdır.Kurum ve kurluşların başarısı liyakat ve işin ehli olanların isdihdamına bağlıdır.Tek adam otoriter sistemi ile yönetilen devletler ve devlet kuruluşları ileride sıkıntı yaşamaktadır.  Otoriter yönetim biçimi ile bir müddet ayakta kalsa bile uzun ömürlü olmamaktadır.Reyi vahid istibdattır.Tek adamın tek düşüncesi ve tek görüşü zulme kapı açar.

Senelerce tek parti, tek adam ile yönetilen ülkelerin durumu ortada.Kişiler otoriterleşip milleti köleleştirmişler.Nice istidat ve kabiliyetler baskı ve otorite neticesi yok olmuştur.

Tek adam ise, kendisi herşeyden anlayan bir despot olarak başa bela olmuştur.İşte ülkemizin Cumhuriyet dönemindeki 1950 öncesi hali ortada. Demokrasi ye ve çok  Partili  sisteme geçene  kadarki yıllarda yaşanan ekenomik ve siyasi durum.Hem zulüm, hem baskı hem de tek tiplilik ve otoriterlik  sonucu inançsızlık ve küfre giden yol. Baştakilerin insanları kendilerine boyun eğdirip köleleştirdikleri haller.Rantçılık, tabiatçılık, maddecilik ve deizme giden yol.Başıboşluk  dönemi.Baştakilerin kendilerini güçlü görmeleri ya da öyle görülmeye başlanması.Sonra da ülkenin borç bataklığına sokularak iflası...

KEMALİZM'DEN,  ERDOĞANİZM'E...!

Senelerce Kemalizmden kurtulmaya çalışırken ne yazık ki millet daha  beter bir belaya uğradı. Önce Özalizm,şimdi de Erdoğanizm.Tıpkı yağmurdan kaçarken  doluya tutulan insan gibi.Bir otoriterden kurtulmuş başka bir despot fecerelere boyun eğmiştir. Tek adamlar her dönem başa bela olmuşlar ve halkı inim inim inletmşler. Ne yazzık ki millet, Yirmi küsür senedir de bu zulmü çekmek zorunda kalmıştır.Yani bir ateist zalimden kurtulup başka bir günahkarın esiri haline gelmiştir.Allah bu milleti keferelerin ve fecerelerin şerrinden korusun. Günümüz münafık fecerelerinin elinden de en kısa zamanda kurtarsın.

Kurtulmanın yolu ise, demokrasinin ve hür iradenin aracı olan, sandıktan geçer. "Yeter artık söz milletin diyelim". Haydi hayırlısı inşallah istenilen olur demokrasi yerleşir,hak hukuk ve adalet güç kazanır.

Rafet Özcan

13 Mayıs 2024 Pazartesi

ANAYASA" ŞAHSIN DEĞİL, MİLLETİN ANAYASASI OLMALI !

 Anayasalar, ülke yönetiminde yöneticiler için bir pusuladır.Yasalar Ana yasaya uygun olarak çıkarılır, yöneticiler de Anayasaya uygun kanunlara göre hareket ederler.Yani  çıkarlan kanunlar  anayasaya aykırı olamaz.Buna göre hiç kimse de anayasaya aykırı hareket edemez.Son günler de Anayasa tartışmalar gündemde.İhtilalcilerin yaptığı 12 Eylül anayasası değiştirildiği halde beğenilmemektedir.Elbette ki İhtilâl dönemi Anayasaları  sivillerin yapacağı anayasadan farklıdır. Çünkü olaganüstü şartlarda yapılmaktadır.

O zaman akla şu soru takılıyor neden sivil iktidarlar ve muhalefet biraraya gelerek müşterek bir anlayışla milletin büyük çoğunluğunun kabul edeceği bir anayasa yapamazlar? Fırsat elde iken neden bu konuda bir çalışma yapmazlar? İlla ki, anayasa yapmak için olağanüstü bir durumun mu olması gerekir?İktidarı da muhalefeti de, İhtilal ürünü anayasalardan çok çekti.Sivillerin yani milleti temsil eden parlementerlerin anayasa yapma zamanı gelmedi mi? Ne duruyorsunuz madem millet istiyor seçim ile birlikte  Anayasayı da milletin oyuna sunun.Yalnız her şeyde olduğu gibi ben yaptım oldu değil, eşit şartlarda ,istişare ile herkesin tasvip edeceği, Parlementer sisteme uygun demokratik bir anayasa yapın.İktidarı da muhalefeti de kişiye göre anayasa değil de ülkeye faydalı bir anayasa yapsınlar. Böylece hem  millet rahatlar hem de ülke güzel bir Anayasaya kavuşur.Seçilmiş milletvekilleri de milletin emrinde ve hizmetinde olduğunu göstermiş olurlar.İşte birlik olunacaksa bunda birlik olun. Millete hiç olmazsa bir sefer olsun birlik olduğunuzu gösterin.Senin benim istediğim değil,sana göre bana göre de değil, bize göre bir Anayasa yapın.Bir sefer olsun birbirinizi aldatmadan ülkeniz için dürüst bir iş yapın.

Herkes şunu unutmasın ve bilsin ki, aldatmayla ile iş yapanlar, bir gün kendileri de aldanırlar.Anayasa da, anayasa olmaktan çıkar ,"Banayasa "yani şahsı mahsus yasa olur.Bunu da hiç kimse, ne beğenir, ne de kabullenir.

Eskisi değişti işe yaramaz hale geldi.Yeni yapılacak Anayasa ise milletin tasvibinden geçerse ülke huzura kavuşur.

Gayret sizden, yardım ve muaffakiyet Allah'tan.


10 Mayıs 2024 Cuma

İSTİĞFAR VE TEVBE

  Yedincisi: 

   İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz'-i ihtiyariyesi çendan zaîftir, bir emr-i itibarîdir, fakat Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zaîf cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır.

Yani manen der: "Ey abdim!

İhtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm.

Öyle ise mes'uliyet sana aittir!" Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp "Nereyi istersen seni oraya götüreceğim" desen, o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün.

Çocuk üşüdü yahut düştü.

Elbette "Sen istedin" diyerek itab edip üstünde bir tokat vuracaksın.

İşte Cenab-ı Hak, Ahkemü'l-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini bir şart-ı âdi yapıp, irade-i külliyesi ona nazar eder.

   Elhasıl: 

   Ey insan!

Senin elinde gayet zaîf, fakat seyyiatta ve tahribatta eli gayet uzun ve hasenatta eli gayet kısa, cüz'-i ihtiyarî namında bir iraden var.

O iradenin bir eline duayı ver ki, silsile-i hasenatın bir meyvesi olan Cennet'e eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın.

Diğer eline istiğfarı ver ki, onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere-i mel'unenin bir meyvesi olan Zakkum-u Cehennem'e yetişmesin.

Demek dua ve tevekkül, meyelan-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tövbe dahi, meyelan-ı şerri keser, tecavüzatını kırar.

Sözler - 468