30 Haziran 2026 Salı

AZ KONUŞAN AZ YANILIR

 Susmak bazen konuşmaktan hayırlıdır !

Bediüzzaman Hazretleri, ne güzel söylüyor:

“Dünya öyle bir meta değil ki, bir nizaa değsin. Çünkü fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın.”
(Mektubat, Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas)

Bir durup düşününce insanın içi serinliyor.

Gerçekten…
Bu kadar kavga, bu kadar kırgınlık, bu kadar açıklama çabası…
Neye?

Geçici bir dünya için.
Geçici insanların sözleri için.
Yarın hatırlanmayacak meseleler için.

Bunu fark ettiğinde susmak başka bir anlam kazanıyor.
Artık susmak “yenilmek” gibi gelmiyor.
Bir tercihe dönüşüyor.
Bir bilinç hâline geliyor.

Ben şunu fark ettim:
Sustum mu, uhuvvet, kardeşlik korunuyor.
Konuştukça içimde bir şeyler eksiliyor, bir şeyler kırılıyor.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de hayatı boyunca çok söz işitti.
İncitildi, haksızlığa uğradı, dışlandı.
Ama her defasında tartışmayı seçmedi.
Kendini savunmak yerine vazifesine yöneldi.
Kalbini Rabbine emanet etti.

Onun sükûtu sessizlik değildi.
Bir güçtü.
Bir duruştu.

Dünya Kavgaya Değmez

Bazen nefs bizi özellikle konuşturmak ister.
Birileri bilerek kışkırtır.
Öfkemizi tetikler.
“Bak, buna da susacak mısın?” der gibi.

İşte o an çok kritik.

Çünkü nefs “konuş” der.
Kalp ise “bırak” der.

Ve çoğu zaman kalbin dediği doğrudur.

Hayat rehberimin (S.A.V) şu sözü gelir aklıma o anlarda:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden, ya hayır söylesin ya da sussun!”
(Buhârî, Edeb, 3)

Bazen susmak, imanın sessiz bir tezahürüdür.
Kimse alkışlamaz.
Kimse fark etmez.
Ama Allah bilir.

İnsan sustukça şunu da öğreniyor:

“Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.”
(Tirmizî, Zühd 11; İbn Mâce, Fiten 12)

Ve işte orada bir rahatlama geliyor.

Kalpteki kırgınlık azalıyor.
Omuzlardan bir yük kalkıyor.

Çünkü davayı Allah’a bırakıyorsun.
“Ya Rabbi, Sen biliyorsun” diyorsun.
“Hasbunallah” diyorsun.

Sükût bazen insanı kendine döndürüyor.
Daha çok dinliyorsun.
Daha çok düşünüyorsun.
Daha az kırılıyorsun.

Ve fark ediyorsun ki…

Başkalarının kusurlarıyla meşgul olmadığında,
kendi kusurlarını görmeye başlıyorsun.

Asıl değişim de orada başlıyor.

Hayatın sonunda dönüp baktığında şunu anlıyorsun:

Kazandığın tartışmalar değil,
koruduğun dilin ve kalbin kıymetli.

“Âdemoğlunun hatalarının çoğu dilindendir.”
(Taberânî)

İnsanların ne dediği değil,
kalp huzuru önemli.

Ve kendime diyorum ki:

O yüzden bazen sus.
Git Kur’an oku.

Kendini anlatmaya çalışma.

Çünkü dünya, bir nizaa değecek kadar kıymetli değil.
Dünyanın küçük meseleleri ise hiç değil.

Ve belki de en büyük huzur,
cevap vermediğin bir anda,
kalbinin sessizce
“iyi ki sustun” demesidir.

Ya hayır söyle.
Ya sus.

İNANCA ZARAR VEREN ÜÇ ŞEY

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Bazı insanların ağzında kemmiyeten az, keyfiyeten pek büyük üç kelime dolaşmaktadır:

   Birincisi: 

   Her şey kendi kendine teşekkül etmiştir.

   İkincisi: 

   Mûcid ve müessir esbabdır.

   Üçüncüsü: 

   Tabiat iktiza etti.

   Bu üç kelimatın pek çok muhalata zarf oldukları hakkında yapılan beyanatı dinle:

   İnsan mevcuddur. Bu mevcud insan, birinci kelimeye nazaran hem sâni'dir, hem masnu.

   İkinci kelimeye göre, esbabın tesiriyle vücuda gelmiştir.

   Üçüncü kelimeye nazaran, mevhum tabiatın eseridir.

   Dördüncü cihet ise, hak ve hakikatın istilzam ettiği gibi Allah'ın masnuudur.

Mesnevi-i Nuriye - 143

HESABA ÇEKİLMEDEN ÖNCE

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Cenab-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği müslim sıfatıyla insan suretine getirmiştir. Mebde-i hareketin ile son aldığın suret arasında müteaddid vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvalin herbirisi sana ait nimetler defterine kaydedilmiştir. Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya nimetlerin enva'ına bir fihriste şeklini veriyor. Binaenaleyh geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvalinde: "Nasıl bu nimete vâsıl oldun? Ne ile müstehak oldun? Ve şükründe bulundun mu?" diye suale çekileceksin. Çünki vukua gelen haller suale tâbidir. Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen şeyler suale tâbi değildir. Geçirmiş olduğun ahval, vukuattır. Gelecek ahvalin ademdir. Vücud mes'uldür, adem ise mes'ul değildir. Öyle ise, mazide şükrünü eda etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır.

Mesnevi-i Nuriye - 136

DÜNYANIN CAZİBEDÂR ŞEYLERİ ALDATICIDIR

 Allah Rasülü, insanlar yaşlandıkça iki şey gençleşir buyuruyor.

1-Mal hırsı 

2- Çok yaşama arzusu 

Allah bizleri nefsin bu tuzaklarından korusun.

Diğer bir husus, Siyasal islamcıların iktidar ile imtihanı. Bilirsin, senelerce müslüman yöneticilerin işbaşına gelmesi için uğraşıldı. Önce Refah Partisi ile mahalli idarelerde, sonra da malum bugünkü AKP ile tek başına iktidar elde edildi. Millet istenileni fazlası ile verdi ve inandıklarını ve yönetimde olmaları gerektiğini söyleyenler iktidar oldular. Sonrada iktidar nimetleri ile imtihana tabi tutuldular.

Geçmişte hatırlarsın ,"Hak geldi batıl zail oldu" sloganı ile çıkanlar kendi dışındakileri batıl olmakla, haşa dinsizlikle ve Allahın hükmü ile hükmetmemekle suçladılar.Allah da bunlara tek başına iktidar yolunu açtı. İktidar nimetini ve imkanını, seninde yıllarca içinde bulunup mücadele ettiğin bu guruba nasip etti.Sanki haydi Allah'ın hükmüyle hükmedin dercesine.

Şimdi sana soruyorum;

Maide suresinin 44. Ayetini, "Allah'ın indirdiği hükümle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendilerdir", ayetini sen ve bu iktidar nereye koydunuz?Ayrıca Allahın yasakladığı faizi ve faizci sistemi, her vatandaşın alması için reklamı yapılan kredileri nereye koydunuz? Banka kredilerini teşvik ederek milleti borç bataklığına sokmaya ne diyorsun?

ÜLKEDEKİ AHLÂKİ VE MANEVİ ÇÖKÜNTÜ

Ülkedeki son on yıl içindeki ahlaki ve manevi değişiklikler şöyle: 

Oruç tutan gençlerin oranı % 74’den % 58’e düşmüş. Beş vakit namazını kılanların oranı % 27’den % 24’e gerilemiş. Kendilerini “ateist” olarak görenlerin oranı %1’den % 4’e çıkmış. Başını örten hanımların oranı % 58’den % 50’ye gerilemiş. Kendilerini muhafazakâr olarak gören gençlerin oranı % 45’ten % 43’e gerilemiş. Kendilerini dindar muhafazakâr görenlerin oranı % 25’ten % 15’e düşmüş.

Kendilerini tam dindar olarak millete taktim eden ve dine hizmet edeceğiz diye yola çıkan mevcut iktidar döneminde dindar olarak bilinen kesimin halini gösteren tablo böyle. Bu acı gidişata rağmen iktidardan dine hizmet beklentilerinde olanlar varsa ne demeli...   

Daha üç beş yıl önceye kadar %99 u müslüman denen ülkemizde bugün bu oranın%85.5' lara kadar inmesine ne dersin?Yüzlerce İmam hatip açılıp okullarda dini tedrisat artırılmasına rağmen imam hatiplerde öğrencilerde namaz kılan seviyesinin%13 gibi komik bir durumda olması deist bir gençliğin türemesi sizleri hiç düşündürmüyor mu? Eskiden olsa dinsiz idarede ancak bu kadar olur denirdi şimdi güya dindar bir yönetimde bu duruma ne demek gerekir?Netice olarak şunu söyleyebilirim ki, baş değişme ile dindarlık olmuyor ve ülke dindar olmak ile iyi yönetilmiyor.İşi ehline vermek ve Allah korkusunu kalplere yerleştirmek gerekiyor.

Şöyle başını elleriyin arasına alıp bir düşünmeni ve eski söylediğin sözlerden dolayı insanlarla helalleşmeni ve bugün yanlış yapanları da velevki senin oy verdiğin iktidar da olsa uyarmanı öneririm.Çünkü gerçekten sorumluluk çok büyüktür.Allah basiret ihsan etsin kusurlarımız nedeniyle bizler yüzünden masumları cezalandırmasın. Haydi hayırlısı sakın beni yanlış anlama selam ve sevgiler.

 Rafet



 

28 Haziran 2026 Pazar

HASTA VE HASTALIK

  ÜÇÜNCÜ DEVA: 

   Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyf sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahiddir. Hem insan, zîhayatın en mükemmeli, en yükseği ve cihazatça en zengini, belki zîhayatların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belaları düşünmek vasıtasıyla, hayvana nisbeten en edna bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür. Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor, sermaye-i ömrünü bâd-i heva boş yere sarfettiriyor. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan." İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekva değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse, sabır istemek gerektir.

Lemalar - 206

MÜSBET HAREKETİN ZAFERİ

 Hayatta bazı hadiseler vardır ki, ilk bakışta sıradan görünür; fakat insanın hafızasında derin izler bırakır. Bazen bir sözün yapamadığını bir tebessüm, bazen de uzun nasihatlerin veremediği dersi küçük bir iyilik verebilir. Yıllar önce yaşadığım bir hadise, kırıcı davranışlara karşı sabır ve nezaketle mukabele etmenin ne kadar etkili olabileceğini anlatan bir olay.

Eskiden hastanede muayeneden sonra gerekli tetkik ve tedaviler yapıldıktan  sonra hastalar taburcu edilirken şahsî dosyalarının refakatçi tarafından hastane arşivine teslim edilmesi gerekiyordu.

Yaz mevsiminin en sıcak günlerinden biriydi. Babamın rahatsızlığı ve eve götürülmesi telaşı içerisinde dosyayı arşive teslim etmeyi unuttum. Babamı hastaneden alıp eve getirdikten kısa bir süre sonra ev telefonu çaldı. Ahizeyi kaldırdığımda karşımdaki kişi kendisini hastaneden arayan bir doktor olarak tanıttı.

Müsbet Hareket ve Neticesi

Doktor bey, dosyanın neden arşive teslim edilmediğini oldukça sert bir üslupla sormaya başladı. Ben durumu sakin bir şekilde izah etmeye çalıştım. Ancak o, sorularını ve ikazlarını peş peşe sürdürdü. Ses tonunun da pek uygun olmadığını düşündüm. Buna rağmen tartışmaya girmedim.

“Tamam doktor bey, hastaneye gelip dosyayı arşive teslim edeceğim.” dedim. Telefon kapandıktan sonra belediye otobüsüyle yeniden hastaneye doğru yola çıktım. Yolculuk sırasında otobüste bulunan bir dostum yanıma yaklaştı ve elindeki gülü uzatarak: “Bu gülü size vermek istiyorum.” dedi. Teşekkür ederek gülü aldım. Hastaneye vardığımda ilgili servise çıktım. Doktor bey hâlâ oradaydı ve bir işle meşguldü.

Yanına giderek: “Doktor bey, dosyayı arşive teslim etmeye geldim. Ancak bunun yanında şu gülü de size takdim etmek istiyorum. Lütfen kabul buyurun.” dedim. Doktor bey elini güle uzatırken yüzündeki ifade değişti. Gözlerinde bir mahcubiyet seziliyordu. Sanki telefondaki sert tavrını hatırlamış ve bundan dolayı içten içe utanmıştı.

O an anladım ki, bazen öfkeye öfkeyle karşılık vermemek en güçlü cevaptır. Sert sözlere aynı şekilde mukabele etmek yerine sükûnet göstermek, hatta iyilikle karşılık vermek insanların kalbinde beklenmedik tesirler meydana getirebilir. Eğer telefonda ben de sertleşseydim, muhtemelen mesele büyüyecek ve taraflar birbirinden daha da uzaklaşacaktı. Fakat sabır ve nezaket, kırgınlık yerine gönüller arasında bir köprü kurdu.

Belki o küçük gül, doktor bey için de unutulmayacak bir ders olmuştu. Çünkü bazen bir çiçek, bir insanın kalbinde uzun nasihatlerden daha derin iz bırakabilir. Nitekim kötülüğe iyilikle karşılık vermek, insanı küçültmez; bilakis onu yüceltir. Gönülleri fetheden şey çoğu zaman haklı olmak değil, haklı olduğu halde nezaketi elden bırakmamaktır. Vesselâm…

HÜRRİYET VE İSTİBDAT

    İşte nev'-i insanın tenevvüünün en mühim mâyesi ve zenbereği; müsabaka ile, hakikî imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir. Evet şu hürriyet perdesi altında müdhiş bir istibdadı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve halbuki o tokada müstehak olmayan gayet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilane şu sözün:

  Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile, imha-yı hürriyet; 

  Çalış idraki kaldır, muktedirsen âdemiyetten. 

Sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:

  Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile, imha-yı hakikat; 

  Çalış kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten. 

Veyahut:

  Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile, imha-yı fazilet; 

  Çalış vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten. 

   Evet imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdad da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek, faziletsizliktir. Ve bilhâssa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. "LİLLAHİLHAMD" bu meşreb üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahr suretinde dava etmiyorum. Fakat nimet-i İlahiyeyi tahdis suretinde, şükretmek niyetiyle diyorum ki:

   Cenab-ı Hak fazl u keremiyle, ulûm-u imaniye ve Kur'aniyeye çalışmak ve fehmetmek faziletini ihsan etmiştir. Bu ihsan-ı İlahîyi bütün hayatımda "LİLLAHİLHAMD" tevfik-i İlahî ile şu millet-i İslâmiyenin menfaatine, saadetine sarfederek; hiçbir vakit vasıta-i tahakküm ve tagallüb olmadığı gibi; ekser ehl-i gafletçe matlub olan teveccüh-ü nâs ve hüsn-ü kabul-ü halk dahi, mühim bir sırra binaen benim menfurumdur; onlardan kaçıyorum. 

Lemalar - 171

26 Haziran 2026 Cuma

KÜFÜR KARDEŞİ KARDEŞE DÜŞMAN EDER

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Kâfirlerin medeniyeti ile mü'minlerin medeniyeti arasındaki fark:

   Birincisi: 

   Medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs içi pis, sureti me'nus sîreti ma'kûs bir şeytandır.

   İkincisi: 

   Bâtını nur, zahiri rahmet, içi muhabbet, dışı uhuvvet, sureti muavenet, sîreti şefkat, cazibedar bir melektir.    Evet mü'min olan kimse, iman ve tevhid iktizasıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlukatı, bilhâssa insanları, bilhâssa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir. Çünki iman bütün mü'minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.

   Küfür ise, öyle bir bürudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyada bir nevi' ecnebilik tohumunu ekiyor. Ve her şeyi her şeye düşman yapıyor.

Mesnevi-i Nuriye - 89

YAPTIKLARINDAN HERKES SORUMLUDUR

 Nokta 

   Arkadaş! Masum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız meşiet-i İlahiyenin düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücuduna tâbi değildir ki, aklı olmayan bir şeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husule gelen fiillere, o şeriatın hükümleri tatbik ile tecziye edilir. Meselâ: Bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu muhalefetten dolayı, düşüp başı kırılırsa müstehak olur. Çünki bu musibet, o muhalefete cezadır. Veya dişi bir kaplan, öz evlâdlarına olan şiddet-i şefkat ve himayeyi nazara almayarak, zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra bir avcı tarafından öldürülür. İşte hiss-i şefkat ve himayeye muhalefet ettiğinden, ceylana yaptığı aynı musibete maruz kalır.

   İhtar: 

   Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.

Mesnevi-i Nuriye - 74

HER CANLININ RIZKINI VEREN ALLAH'TIR

 Nükte 

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا

âyet-i kerimesiyle, rızk taahhüd altına alınmıştır. Fakat, rızk dediğimiz iki kısımdır: Hakikî rızk, mecazî rızk. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var.

   Âyetle taahhüd altına alınan, zarurî kısmıdır. Evet hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve za'fiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şahiddir. Mecazî olan rızk ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa'y ve kesbe bağlıdır.

Mesnevi-i Nuriye - 73

ALLAH'A MUHABBET İKİ TÜRLÜ

 Nokta 

   Cenab-ı Hakk'ın masivasına yapılan muhabbet iki çeşit olur. Birisi, yukarıdan aşağıya nâzil olur. Diğeri, aşağıdan yukarıya çıkar. Şöyle ki:

   Bir insan en evvel muhabbetini Allah'a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla Allah'ın sevdiği herşeyi sever ve mahlukata taksim ettiği muhabbeti, Allah'a olan muhabbetini tenkis değil, tezyid eder.

   İkinci kısım ise, en evvel esbabı sever ve bu muhabbetini Allah'ı sevmeğe vesile yapar. Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhafaza edemez, dağılır. Ve bazan da kavî bir esbaba rast gelir. Onun muhabbetini mana-yı ismiyle tamamen cezbeder, helâkete sebeb olur. Şayet Allah'a vâsıl olsa da, vusulü nâkıs olur...

Mesnevi-i Nuriye - 73

25 Haziran 2026 Perşembe

İNSAN KADERİN MAHKUMU

 Katre 

  (Tevhid Denizinden) 

  İFADE-İ MERAM 

   Malûmdur ki insan, hasbe'l-kader çok yollara sülûk eder. Ve o yolda çok musibet ve düşmanlara rastgelir. Bazan kurtulursa da bazan da boğulur. Ben de kader-i İlahînin sevkiyle pek acib bir yola girmiştim. Ve pek çok belalara ve düşmanlara tesadüf ettim. Fakat, acz ve fakrımı vesile yaparak Rabbime iltica ettim. İnayet-i ezeliye beni Kur'ana teslim edip Kur'anı bana muallim yaptı. İşte Kur'andan aldığım dersler sayesinde o belalardan halâs olduğum gibi nefis ve şeytan ile yaptığım muharebelerden de muzafferen kurtuldum. Bütün ehl-i dalaletin vekili olan nefis ve şeytanla ilk müsademe,

سُبْحَانَ اللّٰهِ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اللّٰهُ اَكْبَرُ وَ لَا حَوْلَ وَ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ

kelimelerinde vuku buldu. Bu kelimelerin kalelerinde tahassun ederek o düşmanlarla münakaşalara giriştim. Her bir kelimede otuz defa meydan muharebesi vukua geldi. Bu risalede yazılan her bir kelime, her bir kayıd, kazandığım bir muzafferiyete işarettir. 

Mesnevi-i Nuriye - 50

İNSAN BAŞIBOŞ DEĞİLDİR

 Ey arkadaş! İnsan da başıboş, serseri, sahibsiz bir hayvan değildir. Ancak onun da bütün harekât ve ef'ali yazılıyor, tesbit ediliyor ve a'malinin neticeleri hıfzediliyor ki, muhasebe-i kübrada ona göre derece alsın. Hülâsa, her güz mevsiminde yapılan tahribat, gelecek bahar mevsimlerinde gelen yeni misafirler için yer tedarik etmek ve bir nevi terhis ve izinlerdir.

   Ve keza bu âlemde tasarruf eden Sâni'in öyle bir kitab-ı mübini vardır ki, ne küçük ve ne büyük, o kitabda yazılıp hıfzedilmemiş hiçbir şey yoktur. O kitabın maddelerinden âlemde görünen yalnız nizam ve mizan maddelerine bak! Evet görüyoruz ki, herhangi muvazzaf bulunan bir şey, vazifesinden terhis edilmekle daire-i vücuddan çıkarsa, Fâtır-ı Hakîm onun çok suretlerini "Levh-i Mahfuz"larda tesbit eder. Ve tarih-i hayatını, tohumunda ve neticesinde nakşeder ve pek çok gaybî âyinelerde ibka eder. Meselâ: Bir şecere, meyvesiyle hâmile olduğu gibi, tohumu da meyve ile hâmiledir. Demek, ağacın bünyesinde semeresi mevcud olduğu gibi, tohumunda da semere mevcuddur. Ve keza vücuddan çıkmış pek çok şeyler, insanın kuvve-i hâfızasında mevcud kalır.

Mesnevi-i Nuriye - 44

BU DÜNYA EBEDİ KALMAK İÇİN YARATILMIŞ BİR MENZİL DEĞİLDİR !

 Bu dünya menzilinin ve içinde oturan insanların ahvaline dikkat edilirse anlaşılıyor ki: Bu dünya ebedî kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenab-ı Hakk'ın ebedî ve sermedî olan "Dârü's-selâm" menziline davetlisi olan mahlukatın içtimaları için bir han ve bir bekleme salonudur. Bu dünya menzilinde görünen leziz şeyler, lezzet ve zevk için değildir. Çünki visallerinin lezzeti, firaklarının elemine mukabil gelmez.

   Maahâzâ o lezzetlerden hiç kimse tam manasıyla muradına nâil olamaz. Ya o lezzetlerin ömürleri kısa olur veya insanın ömrü kısa olduğundan muradına yetişemez. Ancak, o lezzetler ve o nefis şeyler ibret ve şükre sevk içindir. Çünki onlar Cenab-ı Hakk'ın ehl-i iman için cennetlerde ihzar ettiği hakikî nimetlere numunelerdir. Ve o müzeyyen masnuat-ı fâniye, fena ve adem için değildir. Ancak, onların suretleri ve misalleri, manaları, neticeleri alınır; âlem-i bekada, ehl-i beka için ebedî manzaraların yapılmasına medar olurlar. Yahut ebedî âlemde Sâni'-i Ebedî istediği şekillere sokar. Çünki o masnuat, beka içindir. Onların o zahirî ölüm ve fenaları; vazifelerinden terhistir, i'dam değildir.

Mesnevi-i Nuriye - 43

PEYGAMBERİMİZ DUASINDA NE İSTİYOR ?

 Bak, o zât öyle bir maksad, öyle bir gaye için saadet isteyip dua ediyor ki, insanı ve bütün mahlukatı, esfel-i safilîn olan fena-yı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faidesizlikten, abesiyetten a'lâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekaya, ulvî vazifeye, mektubat-ı samedaniye olması derecesine çıkarıyor. Bak, hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdadkârane ile istiyor ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârane ile yalvarıyor ki, güya bütün mevcudata, semavata, arşa işittirip, vecde getirip, duasına "Âmîn! Allahümme âmîn!" dedirtiyor.

   Acaba bütün benî-Âdemi arkasına alıp, şu arz üstünde durup, arş-ı a'zama müteveccihen el kaldırıp, nev'-i beşerin hülâsa-i ubudiyetini câmi' hakikat-i ubudiyet-i Ahmediye (A.S.M.) içinde dua eden şu şeref-i nev'-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcudat âyinelerinde cemallerini gösteren bütün esma-i kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor; o esmadan şefaat taleb ediyor, görüyorsun.

   Eğer, âhiretin hesabsız esbab-ı mûcibesi, delail-i vücudu olmasa idi, yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîm'in kudretine hafif gelen şu Cennet'in binasına sebebiyet verecekti. Demek nasılki o zâtın risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi,

لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ

sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubudiyeti dahi öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi.

Mesnevi-i Nuriye - 42

23 Haziran 2026 Salı

İŞTE MÜSLÜMANLIKTA ÖRNEK OLAY

 Balabân isminde gayr-i müslim bir çobanın sürüsünden, iki koyun kaybolmuştu. Kaybolan koyunlar, Beşiktaşlı Yahyâ Efendinin "rahmetullahi aleyh" dergâhının bahçesine gelmişlerdi.

Çoban doğruca dergâha geldi. Yahyâ Efendinin, büyük bir velî olduğunu işitmişti. "Acabâ bana nasıl alâka gösterir, benimle ilgilenir mi, ilgilenmez mi? Eğer benimle ilgilenir, aç ve yorgun olduğumu anlayıp; tâze ekmek, tereyağı ve bal ikrâm ederse, onun hakîkaten büyük bir zât olduğunu anlarım." gibi düşünceler ile Yahyâ Efendinin huzûruna girdi.

Yahyâ Efendi onu görünce, o daha hiçbir şey söylemeden; "Bu genç çok yorulmuş ve acıkmıştır. Buna tâze ekmek, tereyağı ve bal getirin" buyurdu. Ekmek, tereyağı ve bal ortaya konunca, Yahyâ Efendi Balabân'a;

"Ey evladım Balabân
Bunlar sana bir ihsan
İster yağa ban, ister bala ban
İnad etme, ol Müslüman"

dedi ve tebessüm ederek, yemesi için işâret etti. Balabân da o yiyeceklerden yedi. Gönlü ve kalbi yumuşadı. İmân etmekle şereflenip müslüman oldu.

GELECEĞİ GÖSTEREN BİR FİLİM OLSA

    Bir zaman, Eskişehir hapishanesinin penceresinde bir cumhuriyet bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki: O elli-altmış kızlardan ve talebelerden kırk-ellisi kabirde toprak oluyorlar, azab çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş-seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar.. kat'î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.

   Evet gördüğüm hakikattır, hayal değil. Nasılki bu yaz ve güzün âhiri kıştır. Öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hâdisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hâdisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalalet ve sefahetin elli-altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru' keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı.

Şualar - 198

İSLAMİYETİ TERK EDEN HRİSTİYAN OLAMAZ ANCAK BİR DİNSİZ OLUR

 "Hiç olmazsa ecnebi dinsizleri gibi yaşarız."

   Cevaben dedim: "Ecnebi dinsizleri gibi de olamazsın. Çünki onlar bir Peygamberi inkâr etse, diğerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de, Allah'a inanabilir. Bunu da bilmezse, kemalâta medar bazı seciyeleri bulunabilir. Fakat bir müslüman, en âhir ve en büyük ve dini ve daveti umumî olan Âhirzaman Peygamberi Aleyhissalâtü Vesselâm'ı inkâr etse ve zincirinden çıksa, daha hiçbir Peygamberi, hattâ Allah'ı kabul etmez. Çünki bütün Peygamberleri ve Allah'ı ve kemalâtı onunla bilmiş. Onlar onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden İslâmiyete giriyorlar. Ve hiçbir Müslüman, hakikî Yahudi veya Mecusi veya Nasrani olmaz. Belki dinsiz olur, seciyeleri bozulur; vatana, millete muzır bir halete girer." 

Şualar - 200

İNSANLIKTAN NE ZARAR GÖRDÜN Kİ HAYVAN OLMAK İSTİYORSUN ?

 "Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyif ve lezzetle geçirmek için sefahet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız."

   Cevaben dedim: "Hayvan gibi olamazsın. Çünki hayvanın mazi ve müstakbeli yok. Ne geçmişten elemler ve teessüfler alır ve ne de gelecekten endişeler ve korkular gelir. Lezzetini tam alır. Rahatla yaşar, yatar. Hâlıkına şükreder. Hattâ kesilmek için yatırılan bir hayvan, birşey hissetmez. Yalnız bıçak kestiği vakit hissetmek ister, fakat o his dahi gider. O elemden de kurtulur. Demek en büyük bir rahmet, bir şefkat-i İlahiye, gaybı bildirmemektedir ve başa gelen şeyleri setretmektedir. Hususan masum hayvanlar hakkında daha mükemmeldir. Fakat ey insan, senin mazi ve müstakbelin akıl cihetiyle bir derece gaybîlikten çıkmasıyla, setr-i gaybdan hayvana gelen istirahattan tamamen mahrumsun. Geçmişten çıkan teessüfler, elîm firaklar ve gelecekten gelen korkular ve endişeler; senin cüz'î lezzetini hiçe indirir. Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aşağı düşürür. Madem hakikat budur. Ya aklını çıkar at, hayvan ol kurtul veya aklını imanla başına al, Kur'anı dinle. Yüz derece hayvandan ziyade bu fâni dünyada dahi safi lezzetleri kazan!.." diyerek onu ilzam ettim.

Şualar - 200

22 Haziran 2026 Pazartesi

BİZİM ÖLÇÜSÜZLÜĞÜMÜZ MAHLUKATI KIZDIRIYOR

    Ey israflı, iktisadsız.. ey zulümlü, adaletsiz.. ey kirli, nezafetsiz bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisad ve nezafet ve adaleti yapmadığından, umum mevcudata muhalefetinle, manen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki; umum mevcudatı zulmünle, mizansızlığınla, israfınla, nezafetsizliğinle kızdırıyorsun?

   Evet İsm-i Hakîm'in cilve-i a'zamından olan hikmet-i âmme-i kâinat, iktisad ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor; iktisadı emrediyor. Ve İsm-i Adl'in cilve-i a'zamından gelen kâinattaki adalet-i tamme, umum eşyanın muvazenelerini idare ediyor ve beşere de adaleti emrediyor. Sure-i Rahman'da وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَ٭ اَلَّا تَطْغَوْا فِى الْم۪يزَانِ ٭ وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ

âyetindeki dört mertebe, dört nevi mizana işaret eden dört defa "mizan" zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i azametini ve fevkalâde pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm ve mizansızlık yoktur. Ve İsm-i Kuddüs'ün cilve-i a'zamından gelen tanzif ve nezafet, bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.

   İşte hakaik-i Kur'aniyeden ve desatir-i İslâmiyeden olan "adalet, iktisad, nezafet" hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı birer düstur olduğunu anla. Ve ahkâm-ı Kur'aniye ne derece kâinatla alâkadar ve kâinat içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakaikı bozmak, kâinatı bozmak ve suretini değiştirmek gibi mümkün olmadığını bil!. Ve bu üç ziya-yı a'zam gibi; rahmet, inayet, hafîziyet misillü yüzer ihatalı hakikatlar haşri, âhireti iktiza ve istilzam ettikleri halde, hiç mümkün müdür ki: Kâinatta ve umum mevcudatta hükümferma olan rahmet, inayet, adalet, hikmet, iktisad ve nezafet gibi pek kuvvetli ihatalı hakikatlar; haşrin ademiyle ve âhiretin gelmemesiyle merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, israfa, nezafetsizliğe, abesiyete inkılab etsinler? Hâşâ, yüzbin defa hâşâ!

   Bir sineğin hakk-ı hayatını rahîmane muhafaza eden bir rahmet, bir hikmet; acaba haşri getirmemekle umum zîşuurların hadsiz hukuk-u hayatlarını ve nihayetsiz mevcudatın nihayetsiz hukuklarını zayi' eder mi? Ve tabiri caiz ise, rahmet ve şefkatte ve adalet ve hikmette hadsiz hassasiyet ve dikkat gösteren bir haşmet-i rububiyet; ve kemalâtını göstermek ve kendini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinatı hadsiz hârika san'atlarıyla, nimetleriyle süslendiren bir saltanat-ı uluhiyet, böyle hem umum kemalâtını, hem bütün mahlukatını hiçe indiren ve inkâr ettiren haşirsizliğe müsaade eder mi? Hâşâ! Böyle bir Cemal-i Mutlak, böyle bir kubh-u mutlaka bilbedahe müsaade etmez.

   Evet âhireti inkâr etmek isteyen adam, evvelce bütün dünyayı bütün hakaikıyla inkâr etmeli. Yoksa, dünya bütün hakaikıyla, yüzbin lisanla onu tekzib ederek bu yalanında yüzbin derece yalancılığını isbat edecek. Onuncu Söz kat'î delillerle isbat etmiştir ki; âhiretin vücudu, dünyanın vücudu kadar kat'î ve şübhesizdir.

Lemalar - 309

21 Haziran 2026 Pazar

HUZURDA ŞEYTAN DAHİ DOĞRUYU SÖYLER

 

Huzurda şeytan bile doğruyu söyler 

  

Hz. Adem’in yaratılışı, meleklere secde emrinin verilmesi, o ana kadar meleklerin arasında bulunan İblis’in bu emre itaat etmemesi, bu sebeple de Allah’ın (cc) huzurundan kovulması hadisesine Rabbimiz kendi kelamında kendi takdiri kadarıyla yer vermiştir. Risale-i Nur dahil bütün tefsirlerde geniş izahat yapılmıştır.

Mel’un Şeytan, Allah’ın kulları için neler yapacağını O’nun (cc) huzurunda bile dile getirmiştir. Kur’an-ı Kerimde de bunlara yer verilmiştir. İşte bir kaç misal:

“Allah (cc), şeytana lânet etmiştir. O da demiştir ki: ‘Elbette ben senin kullarından bir muayyen pay edineceğim.’”1

“Onları mutlaka saptıracağım, olmayacak kuruntulara boğacağım.”2

“Şeytan onlara (birçok) vaadde bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaadde bulunuyor.”3

Rabbimiz, o mel’unun mahiyetini her vesileyle beyan eder ve kullarının ona aldanmamalarını emreder. Ve, “Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır.” diye ferman eder.

Şeytanın planının ne kadar zayıf olduğuna dair eski kitaplarda şöyle bir hikayeye yer verilir:

“Şeytanın yolu bir köye düşmüş, sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineği sağan genç bir kadını uzaktan izlemeye başlamış.

Şeytan, kadını epeyce izledikten sonra buzağının ipini biraz gevşetmiş. Buzağı da annesinin sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış, debelendikçe boynundaki ip biraz daha gevşemiş ve sonunda hepten çözülmüş. Koşarak annesini emmeye giden buzağı, süt kovasına çarpmış ve bütün sütler yere dökülmüş. Sağdığı süt ziyan olunca siniri tepesine çıkan genç kadın, eline geçirdiği odunu buzağının kafasına vurmuş, yavru kanlar içinde yere yıkılmış. Yavrusuna saldırıldığını gören inek bir tekmeyle kadını kanlar içinde bırakmış. Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, gelinini kanlar içinde görünce, elindeki tüfekle ateş ederek ineği öldürmüş. Kadının kocası, silah sesini duyanca koşarak gelmiş. Karısını yerde cansız yatar vaziyette, babasını da elinde tüfekle görünce, silahını çekip tek atışta babasını vurmuş.

Şeytan sırıtarak şöyle mırıldanmış: “Şimdi herşeyin sorumlusu olarak beni görürler, buzağının ipini gevşetmekten başka ne yaptım ki ben?”

**

Kudsî kaynaklarda vardır ki; mel’un Şeytan, Peygamberimizin (asm) huzurunda da sadece doğru olanı söylemiştir. Onun sorularına doğru cevap vermiştir. “Dünyada en sevmediğin kimdir?” sorusuna, “Sensin” diye karşılık vermiştir.

Mahkeme-i Kübra’dan sonra herkes yerini alınca da yine doğruyu söyleyecektir. Allah’ın hükmü yerine getirilince; iş bitince (cennetlikler cennete ve cehennemlikler cehenneme girince), Şeytan ateşte olanlara diyecek ki:

-“‘Şüphesiz Allah size gerçek bir vaadde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Ben daha önce, beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim.’ Doğrusu zalimler için elem verici bir azap vardır.”4

Dipnotlar:

1-Nisâ Sûresi, 118.2-Nisâ Sûresi, 119.3-Nisâ Sûresi, 120.4-İbrahim Sûresi, 22.

İŞİNİ TERK EDİP ALLAH'IN İŞİNE KARIŞMA

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Gafil olan insan, kendi vazifesini terkeder, Allah'ın vazifesiyle meşgul olur. Evet insan, gafletten dolayı iktidarı dâhilinde kolay olan ubudiyet vazifesinin terkiyle, zaîf kalbiyle rububiyet vazife-i sakîlesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatını kaybetmekle âsi, şakî, hain adamların partisine dâhil olur.

   Evet insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi talim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silâhını vermektir. Binaenaleyh erzakını temin için askerliğe ait vazifesini terk edip ticaretle -meselâ- iştigal eden bir asker, şakî ve hain olur. Bu itibarla insanın Allah'a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebair takvasıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.

   Amma gerek nefsine, gerek evlâd ve taallukatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah'ın vazifesidir. Evet madem hayatı veren odur. O hayatı koruyacak levazımatı da o verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için ofislerde cem'ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttirdiği gibi, Cenab-ı Hak da hayat için lâzım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cem'ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair ahvalini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atalet, betalet azabından kurtulsun.

   Ey insan! Rahm-ı maderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana! Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva'-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin!    Hülâsa: 

   Allah'ı ittiham etmekle işini terk edip Allah'ın işine karışma ki nankör âsiler defterine kaydolmayasın.

Mesnevi-i Nuriye - 224

İNSAN BİR YOLCUDUR

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Mâlikü'l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarfediyor. Halbuki, o levazımattan lâekal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bâkiyeye sarfetmek gerektir. Acaba birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmidört lira harcırah alan bir memur, ilk dâhil olduğu memlekette yirmiüç lirayı sarfederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükûmete ne cevab verecektir? Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmidört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmiüç saat kısa ve fâni olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saatı da beş namaza ve bâki ve sonsuz uhrevî hayata sarfetmek lâzımdır ki dünyada paşa, âhirette geda olmasın!

Mesnevi-i Nuriye - 223

19 Haziran 2026 Cuma

UBUDİYETİN ESASI ESTAĞFİRULLAH VE SÜBHANALLAHTIR

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebarüz ettiği gibi; insandaki kusur, kemalât-ı Sübhaniye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr, gına-i rahmetin derecelerine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyasına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcat, enva'-ı niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergâh-ı izzetine kusurlarını "Estağfirullah" ve "Sübhanallah" ile ilân etmektir.

  * * * 

اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ى نَع۪يمٍ ٭ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ى جَح۪يمٍ

Mesnevi-i Nuriye - 222

DİNİ TERKETMEDEKİ ŞART

 "Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeairi de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdid ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur'anın sadâsını dinleyecek olursan o ecel arslanı bir burak olur. Bizleri rahmet-i Rahmana ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır. Ve keza önümüzde i'dam sehpaları kurulmuştur. Eğer iman îkanla Kur'anın irşadını dinlersen, o sehba ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır.

   Ve keza sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, zaaf cerihası vardır. Eğer Kur'anın ilâçlarıyla tedavi edersen, fakrımız rahmet-i Rahmanın ziyafetine şevk u iştiyaka inkılab edecektir. Acz ve za'fımız da Kadîr-i Mutlak'ın dergâh-ı izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur.

   Ve keza bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümid yok. Ancak Kur'an'ın güneşinden, Rahman'ın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz, Kur'anı dinleyelim bakalım ne emrediyor:

فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَايَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ

   Hülâsa: 

   Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-ı cinsiye ile veya felsefenin dalaleti ile veya medeniyetin sefahetiyle sarhoş olanlar senin meşreb ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izale ile ayıltacaktır.

   Ve keza insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile mübtela ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederi ile hâl elemlerine maruzdur. Fakat kendisini şakî, dâll, ahmaklardan addetmeyen adam, Kur'anın şu beşaretini dinlesin:

اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ٭ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ ٭ لَهُمُ الْبُشْرٰى فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِى الْاٰخِرَةِ لَا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

  *-*-* 

Mesnevi-i Nuriye - 219

"TAKDİR-İ HÜDA KUVVE-İ BÂZÛ İLE DÖNMEZ"

 Değerli Kardeşim;

"Takdir-i Hüda kuvve-i bâzû ile dönmez,"

İnsan, kendi cüz’î iradesi ve kuvveti ile Allah’ın vermiş olduğu bir hükmü bozup değiştiremez. Dünyadaki kâfirler bütün maddi imkânlarını, servetlerini, güçlerini ve tekniklerini bir araya getirseler, yine Allah’ın takdirinin bozup değiştiremezler.

"Bir şem'a ki Mevla yaka, üflemekle sönmez!"(1)

Allah’ın yakmış olduğu bir kandili insan üflemekle yani cüz’î kuvveti ile asla söndüremez. Güneş üflemekle söner mi? Allah’ın muradı ve takdiri karşısında insan bir hiçtir ve hiçbir şey elinden gelmez, demektir.

Mesela, Peygamber Efendimiz (asm) Allah’ın insanları aydınlatması için yakmış olduğu bir sirac ve bir nurdu. Mekkeli müşrikler onca gayret ve baskılarına rağmen bu ışık ve nuru söndüremediler.

İki Cihan Güneşi (asm) nuruyla gözleri kamaştırdı, ferağatiyle düşmanlarını ümitsizliğe, sabır ve tahammülüyle hayrete, cesaret ve şecaatiyle dehşete düşürdü...

1) bk. Mektubat, On Altıncı Mektup'un Zeyli.

ÖNÜMÜZDEKİ BÜYÜK MESELELER

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Senin önünde çok korkunç büyük mes'eleler vardır ki, insanı ihtiyata, ihtimama mecbur eder.

   Birisi: 

   Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır.

   İkincisi: 

   Dehşetli korkulu ebed memleketine yolculuktur.

   Üçüncüsü: 

   Ömür az, sefer uzun, yol tedariki yok, kuvvet ve kudret yok, acz-i mutlak gibi elîm elemlere maruz kalmaktır. Öyle ise, bu gaflet ü nisyan nedir? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki Allah seni görmesin. Veya sen Onu görmeyesin. Ne vakte kadar zâilat-ı fâniyeye ihtimam ve bâkiyat-ı daimeden tegafül edeceksin?

Mesnevi-i Nuriye - 214

İMAN KULAĞI

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İnsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin meziyetlerinden biri, zevilhayatın Vâhibü'l-Hayat'a olan tahiyye ve tesbihlerini fehmetmektir. Yani insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, iman kulağıyla zevilhayatın da, belki cemadatın da bütün tesbihlerini fehmeder. Demek her şey sağır adam gibi yalnız kendi kelâmını anlar. İnsan ise, bütün mevcudatın lisanlarıyla tekellüm ettikleri esma-i hüsnanın delillerini fehmeder. Binaenaleyh herşeyin kıymeti, kendisine göre cüz'îdir. İnsanın kıymeti ise küllîdir. Demek bir insan, bir ferd iken bir nevi gibi olur.

Mesnevi-i Nuriye - 212

GÜZEL VE ÇİRKİN

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Tabiatları latîf, ince ve latîf san'atlara meftun bazı insanlar, bilhâssa has bahçelerinde pek güzel hendesevari bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letafetin, o güzelliğin derecesini göstermek için bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam -mağara ve dağ heykelleri gibi- şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letafeti fazlaca parlasın. Çünki

اِنَّمَا الْاَشْيَٓاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا

Lâkin müdakkik bir kimse, o ezdadı cem'eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin kaba şeyler kasden yapılmıştır ki; güzellik, intizam, letafet artsın. Zira güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar.

   Kezalik dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde bulunan mahlukat ve masnuat arasında -hayvanlarda olsun, nebatatta olsun, cemadatta olsun- bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir zînet, bir süs olmak üzere Sâni'-i Hakîm tarafından kasden yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şâirane bir hayal ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam görebilir.

   Maahâzâ, o gibi şeyler kasdî olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehalüf olmazdı. Evet tehalüfte kasd ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara sîmaca muhalefeti buna delildir.

Mesnevi-i Nuriye - 211

KALP GÖZÜ(BASİRET)

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Basar masnuatı görüp de, basiret Sâni'i görmezse çok garib ve pek çirkin düşer. Çünki o halde Sâni'in manen, kalben görünmemesi, ya basiretin fıkdanındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır veya pek dar olduğundan mes'eleyi azametiyle kavramadığındandır. Veya bir hızlan'dır. Ve illâ Sâni'in inkârı, basarın şuhudunu inkârdan daha ziyade münkerdir.

Mesnevi-i Nuriye - 210

17 Haziran 2026 Çarşamba

ÂLLAH'A VE RASÜLÜNE İTAAT EDİN

 Cenâb-ı Hak buyuruyor: " Allah'a ve O'nun Rasûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Bir de sabırlı olun. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir. " (el-Enfâl, 8/46).

Toplum düzeni birlik ve beraberlikle sağlanır. Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde, birlik ve beraberlik içinde yaşamanın toplum hayatı bakımından ne kadar önemli olduğunu, birliğin temin edilememesi halinde sosyal bünyede nasıl huzursuzluklar çıkacağını toplumu bir insan vücûduna benzeterek anlatmak istemiştir. Bazı organları hasta olan bir insanın vücudu nasıl zayıf ve güçsüz düşerse; düşmanlıkların yaygınlaştığı,birlik ruhunun kaybolduğu toplumlar da öyle güçsüzleşirler. Bu da düşmanın işine yarar. Bunun için bir milleti yıkmak,isteyenler, önce, o milleti meydana getiren fertler arasında ayrılık tohumları ekerek onları birbirine düşürürler. Birlik ve beraberliklerini bozarlar. Maddî ve manevî güçlerini kardeşlerine karşı kullanan ve düşmanlarını unutanlar kolayca başkalarına yem olurlar. Bu gerçek öteden beri bilindiği için, dünyaya hükmetmiş nice büyük devletler, düşmanları tarafından önce içeriden parçalanmış, sonra yıkılıp tarihten silinmişlerdir. Cenâb-ı Hak yukarıdaki ayet-i kerimede bu değişmez gerçeği hatırlatmakta ve böyle bir akibete uğramamak için Allah'ın ve O'nun Peygamberi'nin emirleri çerçevesinde birlik ve beraberliğin korunmasını emretmektedir.

16 Haziran 2026 Salı

İNSANI HAYVANDAN AYIRAN ÖZELLİKLER

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İnsanı hayvandan ayıran şeylerden:

   Biri, mazi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrake mâlik değildir.

   İkincisi, gerek enfüsî, gerek âfâkî, yani dâhilî ve haricî şeylere taalluk eden idraki, küllî ve umumîdir.

   Üçüncüsü, inşaata lâzım olan mukaddemeleri keşf ve tertib etmektir. Meselâ: Bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misillü lüzumlu mukaddemeleri ihzar ve tertib etmek gibi.

   Binaenaleyh insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvelâ mazi, hal ve istikbal zamanlarında görmüş veya görecek nimetler lisanıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in'amlar lisanıyla, sonra mahlukatın yapmakta oldukları tesbihatı şehadet ve müşahede lisanıyla Sâni'i hamd ü sena etmektir.

Mesnevi-i Nuriye - 206

BİRBİRİMİZİ TANIMA VE YARDIMLAŞMA

  İkinci Mes'ele: 

   Şu âyet-i kerimenin işaret ettiği "tearüf ve teavün düsturu"nun beyanı için deriz ki: Nasılki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki; her neferin muhtelif ve müteaddid münasebatı ve o münasebata göre vazifeleri tanınsın, bilinsin.. tâ, o ordunun efradları, düstur-u teavün altında, hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimaiyeleri, a'danın hücumundan masûn kalsın. Yoksa tefrik ve inkısam; bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir. Aynen öyle de: Heyet-i içtimaiye-i İslâmiye büyük bir ordudur, kabail ve tavaife inkısam edilmiş. Fakat binbir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitabları bir, vatanları bir, bir, bir, bir.. binler kadar bir, bir...

   İşte bu kadar bir, birler; uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek kabail ve tavaife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, tearüf içindir, teavün içindir.. tenakür için değil, tahasum için değildir!..

Mektubat - 321

"BEN BİLİRİM"İN SONU İFLÂSTIR"

 İnsan yaratılış itibari ile çeşitli kabiliyetlerle d

onatılmış ve farklı farklı özelliklere sahiptir.Hiç bir insan kişilik ve kabiliyetler açısından birbirine benzemez.Tek yumurta ikizleri dahi kişilik ve yetenekler açısından farklılık arzeder.Onun için dünya işlerinde başarı, kişileri istidatları yönünde isdihtam ederek elde edilir. Yani kişi başarılı olduğu alanda görevlendirilmelidir.Salih olan kişi liyakatli olmadığı bir işe talip olmaması gerektiği gibi,bir işi bilmeyen bir kişiyi anlamadığı bir işe görevlendirmekte hem o insana hem de ülkeye verilecek en büyük zarardır. Bu nedenle adama iş değil, işe adam prensibiyle hareket eden, kurum ve kurluşlar, başarı ve kalkınmayı elde ederek ayakta kalır.

Çevremize bir göz attığımız da, işinin ehli olan kimseler  başarılı olmakla hem kendi hem de çalıştığı kuruluş kazanarak kâr elde edilip hayatta kalıp çalışma hayatını devam ettirirler.

Bu durum, ülke yönetimi içinde aynıdır.Kurum ve kurluşların başarısı liyakat ve işin ehli olanların isdihdamına bağlıdır.Tek adam otoriter sistemi ile yönetilen devletler ve  kurumlar ve devlet kuruluşları bugün olmasa dahi ileride sıkıntı yaşamaktadır.  Otoriter yönetim biçimi ile bir müddet ayakta kalsa bile uzun ömürlü olamamaktadır.Rey-i vahid istibdattır.Tek adamın tek düşüncesi ve tek görüşü zulme kapı açar.

Senelerce tek parti, tek adam ile yönetilen ülkelerin durumu, ortadadır.Kişiler otoriterleşip milleti köleleştirmişlerdir.Nice istidat ve kabiliyetler baskı ve otorite neticesi yok olmuştur.

Tek adam ise,ülkeyi geri bırakıp borç bataklığına  sokarak hem kendine hemde ülkesine büyük zarar vermişlerdir. Kendisi ise herşeyden anladığını sanan bir despot olarak başa bela olmuştur.İşte ülkemizin 1950 öncesi tek parti, tek adam dönemindeki hali ortada. Demokrasiye ve çok  Partili sisteme geçinceye  kadarki yıllarda yaşanan ekenomik ve siyasi durum.Hem zulüm, hem baskı, hem de tek tiplilik ve otoriterliktir.  Sonuç yasaklar ve inançsızlık sonucu uyuşuk bir nesil . Baştakilerin insanları kendilerine boyun eğdirip köleleştirdikleri haller.Rantçılık, tabiatçılık, maddecilik deizme ve  küfre giden yol.Bir başıboşluk ve fetret dönemi.Baştakilerin kendilerini güçlü görmeleri ya da öyle görülmeye başlanması.Sonra da ülkenin borç bataklığına sokularak iflası...Bu dünyanın her ülkesinde her hangi bir dönemde yaşanabilir ülkemizde de bu yönetimler değişik dönemlerde yaşanmış kısmı olarak günümüzde de yaşanmaktadır.Onun için

daha fazla maddi manevi zarara uğramamak için,hak hukuk adalet sistemi olan demokrasiyi ihya ederek, "Yeter söz milletin" diyelim.

Rafet Özcan

NİFAK VE ŞİKAK DEVİRLERİ...!

Ülke insanları senelerce yapılan mücadele ve gayretler sonucunda Kemalizm dikdatörlüğünden kurtulmaya çalışırken, ne yazık ki, millet daha  beter bir belaya uğradı. Önce liberalizm,şimdi de sivil iteatsizlik ve serbestlik devri diyerek serserilik yağmacılık ve başıboşluk iktidara hakim oldu .Tıpkı yağmurdan kaçarken  doluya tutulan insanın hali gibi.Bir otoriterden kurtulurken başka bir despot fecerelere boyun eğmiştir. Tek adamlar her devirde başa bela olmuşlar ve halkı inim inim inletmşlerdir. "Yeter söz milletin" diyelim. İnşallah hayılısı olur.Birlik beraberlik ve çalışma sonucu istenilen olur da ülkemize demokrasi yerleşir.Hak hukuk ve adalet güç kazanır,millet hem maddi hem manevi  kalkınma sağlar.

Rafet Özcan