30 Ağustos 2026 Pazar

MUTFAKTA PATLAMA VAR !

 İşsizlik ve pahalılık, bu iktidarın sonu olacak ! Mutfakta yangın var, tencere boş kaynıyor.Millet iktidardakilere kızgın, bunun sebebi çok.Fakat en belirgin sebeplerinden birisi, iktidara olan güvenin azalması.İktidarda bulunanların, başta ekonomi olmak üzere işsizlik ve enflasyonu kontrol edememesidir.

Mutfakta yangın var,tencere boş kaynıyor.Fakir fukara, evine yiyecek götürememenin sıkıntısını yaşıyor. Senelerdir yatırım yerine tüketime yönelik politikalar sonucu, ülke bu hale getirildi.Üreterek değilde tüketerek, satarak ve borçlanarak yönetme sonucunda iflasın eşiğinde bir ülke haline geldik.Fabrikaların kapanması  ya da satılması nedeniyle,İşinden olanlar da,iş bulamayan işsizlerin sayısının artmasına sebep oldu.Her evde bir işsizin olması toplumu gerçekten rahatsız etmeye başladı.

Yerel yönetimler vasıtası ile işe yerleştirilenler, adama iş  ile gizli işsizliğe sebep oldu.İşsizlik arttı ve bir kişinin yapacağı işe kendi adamlarından beş kişi yerleştirilerek ülke yağmalandı. Bu şekilde yerel yönetimler vasıtası ile işsize iş bulma yoluna gidildi. Bugün yerel yönetimler borç bataklığında bocalamktadır, Borçtan kurtulmanın çaresi olarak  belediyeler vergiyi artırıp hazine arazilerini ve belediye arsalarını satmayı gündeme aldılar.Borçlarını bu şekilde ödeme yoluna gitmeye başladılar.Yönetimini Beğenmedikleri geçmişteki hükümetlerin bıraktığı mirası yemeye başlayarak miras yedi konumuna düştüler.

İşsizler ordusu, "İşsizler Partisi" kursa belki de büyük oranda oy alır. Yapılan yolsuzluklar ve zamlarla hükümet ve ortağı partiler için bir seçimde kartlar kırmızıya döneceğe benziyor.Artık  akaryakıt zamları ile yoksulluk pahalılık, bıçağı kemiğe dayamış durumda.Devleti idare edenlerin israf ve hesapsız harcamaları millette öfke patlamasına sebep olmuştur.Daha fazla zorlayıpta kin  nefret ve intikama dönüştürmemek gerekir.Siyasiler bu milleti germekten vaz geçsinler.

Devleti yönetenler,"tok açın halinden ne anlar"sözünü yansıtmaktalar. Ülkede işsizlik mi var?Herkes halinden memnun diyerek milletle dalga geçmektedirler.Efendim işsizlik yok, iş var ama işsizim diyenler işi beğenmiyor, ya da ücretini az bularak çalışmak istemiyorlar diyerek kendilerince çıkış yolu bulmaya çalışıyorlar.

Madem işçi ücretleri az değilse adama sormazlar mı, siz neden bir değil, iki değil, üç dört değil, tam beş yerden, hatta bazılar on onbir yerden maaş alıyorlar?Size soruyorum ? Bu milletin çoğunluğu asgari ücertle geçinmeye çalışıyor. Okulunu bitirenlerin çoğu mesleğinde iş bulamayıp bekçi polis ve güvenlik görevlisi olmak için müracat edip adamı ve torpili varsa ancak bir iş bulabiliyor.Sizler sıkılmadan ülke gül gülüstanlık gibi, işsizlik filan yok diyerek, gözünüzü kapamak veya bu milletin aklı ile dalga geçmek değilde nedir?..Allah merhamet ve insaf versin.

Allah kimseyi işsizlik ve açlık ile terbiye etmesin.Bu gidiş pek hayra alamet değil.

Onun için ben  bu iktidarın  sonunu işsizliğin, açlığın ve israfın belirleyeceğini düşünüyorum.


Rafet Özcan

CEMAATLARI BİTİRME KILIFLARI

 Cemaatlere yapılan bunca zulme, haksızlığa ve tasfiye hareketlerine elbette kamuoyu nezdinde kabul görecek birer kılıf aranacaktı. Nitekim öyle de oldu; F.TÖ'de vatan hainliği ve darbe teşebbüsü, S..TÖ’de mal varlığı ve finans kaynağı, geçmişte olduğu gibi yine paralel yapı söylemleri, Ku..TÖ'de ise suç örgütü kurmak ve nitelikli dolandırıcılık gibi dinle diyanetle, ihlasla alakası olmayan suçlamalar sahneye sürüldü. Mantık hep aynıydı: İnançlı insanları din üzerinden vuramadıklarında, toplumun en hassas olduğu hukuki ve ekonomik kılıfları devreye sokmak.

Bir asırdan beri dinin sarsılmaz kal'ası olan cemaatlerle ve manevi dinamiklerle problemli olan zihniyet, dini tamamen bitirmek ve kamusal alandan silmek için her defasında yeni yeni icatlar çıkarttı. Onlarsız, ruhsuz ve maneviyatsız bir Türkiye inşa etmek istediler. Türkiye "dervişler, şeyhler, müritler ülkesi olamaz" diyerek yola çıkan Selanikliler, onları yok etmek için bahaneler bahaneler buldular ki; Osmanlı’nın onları adeta pamuk bezlere sarıp koruma altına aldığı, el üstünde tuttuklarını "miskin miskin oturuyorlar, üretime katılmıyorlar, askere gitmiyorlar" gerekçeler üreterek önce onları halkın gözünden düşürmek istediler ve nihayetinde tekkelerin, zaviyelerin kapanmasına zemin hazırladılar.


Tam 28 sene hapis, sürgün, zehirlenme, işkence ve her türlü eziyete maruz bırakılan Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerine de benzer senaryolar uygulandı. Yapılan ulvi hizmetleri suç örgütü kapsamına sokabilmek adına; Gizli cemiyet kurma, siyasi güç devşirme, irticaî propaganda yapma, dini siyasete alet etme ve inkılap kanunlarına muhalefet etme gibi sunî gerekçelerle kökten bitirmek istediler.

Tarihsel süreçte yaşanan 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinde de yine aynı nakarat tekrarlandı. İrticai faaliyetler adı altında başta Nurcular olmak üzere diğer cemaatlere hapisler, eziyetler, baskınlar ve türlü türlü hakaretlerle milletin gözünden düşürmek istediler. 

Birçok yazımızda da ısrarla ifade ettiğimiz gibi; önce cemaatlerin ve muhafazakar kitlenin yanında görünen, din(i)dar kimlikli bir hükümet algısı yerleştirildi. Müslüman dostu imajı pekiştikten sonra ise görünmez ellerden aldıkları vazifeyi, adeta şeytana pabucunu ters giydirecek bir siyasi kurnazlıkla yavaş yavaş cemaatleri bitirme ve tasfiye etme projesine dönüştürdüler.

15 Temmuz süreci bahane edilerek; altında Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan'ın imzası bulunan 2004 MGK kararları doğrultusunda Türkiye’de Nurculuk faaliyetleri ve Fethullah Gülen konusunda eylem planı hazırlanması uygun görülmüştür kararı adım adım hayata geçirildi aslında. Oysa bir darbe girişiminin gerçek muhatapları sivil vatandaşlar değil, bu suça fiilen kalkışan kolluk kuvvetleri veya askeri cunta olmalıydı. Onları cezalandırmak yerine; sırf iltisak kılıfıyla sohbete giden, kermes için mantı yapan, birikimini bankaya yatıran, kazara ByLock kullanan 3 milyon 200 bin insanı KHK'larla işinden, aşından, hürriyetinden edip hapse atarak, cemaatleri tamamen bitirme planının bir parçası oldular. Hukukun ve demokrasinin ayaklar altına alındığı yerlerde suç icat etmek hiç zor değildir; nitekim türlü bahanelerle bütün bir camiayı tek kalemde hain ilan ettiler.

Çok geçmeden, aynı senaryonun yeni sahnesinde bu defa Süleymanlılar’ı öne çıkardılar peşinden Furkan vakfı. Yine aynı karalama kampanyaları, yine medya eliyle linç ve topyekûn saldırı. Fakat bu sefer irtica söylemi tutmayacağı için seçilen yeni kılıf çok daha farklıydı: Mal varlıkları, kurslar ve finans kaynakları..


Ömer Faruk Özaydın

29 Ağustos 2026 Cumartesi

ÜÇ KISIM DUA

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Dualar üç kısımdır.

   Birisi: 

   İnsanın lisanıyla yaptığı kavlî dualardır. Savt ve sadâlı hayvanatın, -meselâ- acıktıkları zaman kendi hususî lisanlarıyla çıkardıkları sadâlar dahi kavlî dualardandır.

   İkinci Kısım: 

   Nebatat, eşcarın bilhâssa bahar mevsiminde lisan-ı ihtiyaçla yaptıkları ihtiyacî dualardır.

   Üçüncüsü: 

   Tahavvül, tekemmül şe'ninde olan şeylerin, lisan-ı istidad ile hissedilen istidadî dualarıdır. Evet her şey Cenab-ı Hakk'ı tesbih ettiği gibi lisanıyla, ihtiyacıyla, istidadıyla dahi Allah'a dua eder.

Mesnevi-i Nuriye - 237

KUR'ANIN DÖRT ESASI

  Üçüncü Nükte: 

   Kur'an'ın takib ettiği makasıd-ı esasiye ve anasır-ı asliye: Ubudiyetle tevhid, risalet, haşir, adalet olmak üzere dörttür. Diğer bahsettiği mes'eleler ancak bu maksadlara vesilelerdir. Bu itibarla vesilelerde yapılacak tafsilat, ol bâbdaki kavaide muhaliftir. Çünki malayani ile iştigal, maksadı geri bırakıyor. Bunun içindir ki, bazı mesail-i kevniyede Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan ihmal veya ibham veya icmal yapmıştır. Ve keza Kur'anın muhatablarından kısm-ı ekseri avamdır. Avam sınıfının hakaik-i İlahiyenin ince ve müşkil kısmına fehimleri kàdir değildir. Ancak temsil ve icmaller ile fehimlerine yakınlaştırmak lâzımdır. Bunun içindir ki Kur'an, kesret ile temsilleri zikrediyor. Ve istikbalde keşfedilecek bazı mesailde de icmal yapıyor.

Mesnevi-i Nuriye - 234

28 Ağustos 2026 Cuma

HAVAYA OLAN İHTİYAÇ

  Üçüncü Nokta: 

   Cismanî ihtiyaçlar vakitlerin ihtilaflarıyla tebeddül eder. Noksan ve fazlalaşır. Meselâ: Havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan hâcet, her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç, alelekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkeza...

   Kezalik manevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her anda "Allah" kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit "Besmele"ye her saatte "Lâ ilahe illallah"a ihtiyaç vardır. Ve hâkeza...

   Binaenaleyh; âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve keza o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işarettir.

Mesnevi-i Nuriye - 231

MÜ'MİN İLE KÂFİRİN ARASINDAKİ FARK

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İnsan-ı mü'minin kıymeti, ihtiva ettiği san'at-ı âliye ile esma-i hüsnadan in'ikas eden cilvelerin nakışları nisbetindedir. İnsan-ı kâfirin kıymeti ise, et, kemikten ibaret fâni ve sâkıt maddesinin kıymetiyle ölçülür. Kezalik bu âlem de, eğer Kur'anın tarif ettiği gibi mana-yı harfiyle, yani Cenab-ı Hakk'ın azametine bir âlet nazarıyla bakılırsa, o nisbette kıymetdar olur. Eğer felsefenin dediği gibi, mana-yı ismiyle yani hiçbir fâil, Hâlık ile bağlı olmayıp müstakill-i bizzât nazarıyla bakılırsa, kıymeti camid, mütegayyir maddesinde münhasır kalır. Kur'andan istifade edilen ilmin felsefe ilminden ne derece yüksek olduğu, şu misal ile tebarüz eder:

وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا

Bu hükm-ü Kur'anî esma-i hüsnanın cilvelerine bakmak için bir pencere açıyor. Şöyle ki:

   Ey insan! Bu şems, azametiyle beraber size müsahhardır. Meskenlerinize nur veriyor. Yemeklerinizi hararetiyle pişirtiyor. Sizin öyle Azîm, Rahîm bir Mâlikiniz var ki, bu şems onun bir lâmbası olup misafirhanesinde sâkin misafirlerini ziyalandırıyor.

   Felsefenin hikmetince, şems büyük bir ateştir, yerinde dönüyor. arz ile seyyarat, ondan uçan parçalardır. Cazibe ile şemse merbut kalarak medarlarında hareket ediyorlar.

   İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İnsanın Cenab-ı Hak'tan hiçbir hakkı taleb etmeye hakkı yoktur. Bilakis daima ona şükretmeye medyundur. Çünki mülk onundur. İnsan onun memluküdür.

Mesnevi-i Nuriye - 228

DUA VE KABULÜ

 اُدْعُون۪ٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْ

   İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Bazı dualar icabete iktiran etmez, diye iddiada bulunma. Çünki dua bir ibadettir. İbadetin semeresi âhirette görünür. Dünyevî maksadlar ise, namaz vakitleri gibi, dualar ibadeti için birer vakittirler. Duaların semeresi değillerdir. Meselâ: Şemsin tutulması küsuf namazına, yağmursuzluk yağmur namazına birer vakittir.

   Ve keza zalimlerin tasallutu ve belaların nüzulü, bazı hususî dualara vakittir. Bu vakitler bâki kaldıkça, o namazlar, o dualar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevî maksadlar hasıl olursa, zâten nurun alâ nur. Ve illâ, icabet duaya iktiran etmedi, diyemezsin. Ancak, henüz vakit inkıza etmemiş, duaya devam lâzımdır, diyebilirsin. Çünki o maksadlar duaların mukaddemesidir, neticesi değillerdir. Cenab-ı Hakk'ın duaların icabetine vaadetmesi ise, icabet ayn-ı kabul değildir. Yani, icabet kabulü istilzam etmez. Duaya her halde cevab verilir. Cevabsız bırakılmaz. Matluba olan is'af ise, Mücîbin hikmetine tâbidir. Meselâ: Doktoru çağırdığın zaman, herhalde: "Ne istersin" diye cevab verir. Fakat: "Bu yemeği veya bu ilâcı bana ver" dediğin vakit, bazan verir, bazan hastalığına, mizacına mülayim olmadığından vermez.

   Adem-i kabul esbabından biri de, duayı ibadet kasdıyla yapmayıp, matlubun tahsiline tahsis ettiğinden aksü'l-amel olur. O dua ibadetinde ihlas kırılır, makbul olmaz.

Mesnevi-i Nuriye - 225

27 Ağustos 2026 Perşembe

GAFİL İNSAN ALLAH'IN VAZİFESİNE KARIŞIR

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Gafil olan insan, kendi vazifesini terkeder, Allah'ın vazifesiyle meşgul olur. Evet insan, gafletten dolayı iktidarı dâhilinde kolay olan ubudiyet vazifesinin terkiyle, zaîf kalbiyle rububiyet vazife-i sakîlesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatını kaybetmekle âsi, şakî, hain adamların partisine dâhil olur.

   Evet insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi talim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silâhını vermektir. Binaenaleyh erzakını temin için askerliğe ait vazifesini terk edip ticaretle -meselâ- iştigal eden bir asker, şakî ve hain olur. Bu itibarla insanın Allah'a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebair takvasıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.

   Amma gerek nefsine, gerek evlâd ve taallukatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah'ın vazifesidir. Evet madem hayatı veren odur. O hayatı koruyacak levazımatı da o verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için ofislerde cem'ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttirdiği gibi, Cenab-ı Hak da hayat için lâzım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cem'ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair ahvalini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atalet, betalet azabından kurtulsun.

   Ey insan! Rahm-ı maderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana! Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva'-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin!    Hülâsa: 

   Allah'ı ittiham etmekle işini terk edip Allah'ın işine karışma ki nankör âsiler defterine kaydolmayasın.

Mesnevi-i Nuriye - 224

İNSAN BİR YOLCU VE MİSAFİR

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Mâlikü'l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarfediyor. Halbuki, o levazımattan lâekal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bâkiyeye sarfetmek gerektir. Acaba birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmidört lira harcırah alan bir memur, ilk dâhil olduğu memlekette yirmiüç lirayı sarfederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükûmete ne cevab verecektir? Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmidört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmiüç saat kısa ve fâni olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saatı da beş namaza ve bâki ve sonsuz uhrevî hayata sarfetmek lâzımdır ki dünyada paşa, âhirette geda olmasın!

Mesnevi-i Nuriye - 223

MÜSLÜMANLAR GEÇİCİ DÜNYAYA ALDANIYOR

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Müslümanları lehviyat-ı nevmiye mesabesinde olan dünya hayatına davet etmekle, Cenab-ı Hakk'ın helâl ettiği tayyibat dairesinden, haram ettiği habîsat mezbelesine teşvik eden adamın meseli öyle bir sarhoşa benzer ki:

   Parçalayıcı arslan ile, ünsiyetli ehlî atı birbirinden tefrik edemiyor. Sehpa ağacı ile jimnastik ağacını birbirinden ayıramıyor. Kanlı yarayı kırmızı gülden temyiz edemediği halde, kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihata çıkıyor.

   Esna-yı irşadda bir adama rastgelir. Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir arslan duruyor. Ön tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki yanında da dehşetli yaralar var. Fakat adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve lisanıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları istimal ederse şifayab olur. Ve o arslan, ata inkılab eder; burak gibi bineği olur. O sehpa ağacı da; daima teceddüd etmekte olan ahval-i âlemi, seyyal manzaraları seyretmeğe âlet ve vasıta olur. O sarhoş herif, o zavallı adamcağıza diyor: "Yahu nedir o ilâçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at keyfine bak."

   Adamcağız: "Yok baba! Bu ilâçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfidir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın maruz kaldığı fena ve zeval yaralarını bir hayat-ı bâkiyeye tebdil etmekle tedavi edebilirsen, pekâlâ seninle beraber dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def'ol git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünki

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ٭ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ

bana yeter."

Mesnevi-i Nuriye - 218

KİMİ NİÇİN SEVİP,KİMDEN NİÇİN KORKALIM ?

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdirde, havf bir bela, bir elem olur. Muhabbet bir musibet gibi olur. Zira o korktuğun adam, ya sana merhamet etmez veya senin istirhamlarını işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da, ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez. Binaenaleyh havfın ile muhabbetini dünya ve dünya insanlarından çevir. Fâtır-ı Hakîme tevcih et ki, havfın Onun merhamet kucağına -çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi- leziz bir tezellül olsun. Muhabbetin de saadet-i ebediyeye vesile olsun.

 İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Sen şecere-i hilkatin ya bir semeresi veya bir çekirdeğisin. Cismin itibariyle küçük, âciz, zaîf bir cüzsün. Lâkin Sâni'-i Hakîm lütfuyla, latîf san'atıyla seni cüzlükten küllüğe çıkartmıştır.

   Evet cismine verilen hayat sayesinde, geniş duyguların ile âlem-i şehadet üzerinde cevelan etmekle filcümle cüz'iyet kaydından kurtulmuşsun. Ve keza insaniyet i'tasıyla bilkuvve "küll" hükmündesin. Ve keza iman ve İslâmiyet ihsanıyla bilkuvve "küllî" olmuşsun. Ve keza marifet ve muhabbetin in'amıyla muhit bir nur olmuşsun.

   Binaenaleyh dünyaya ve cismanî lezaize meyledersen, âciz, zelil bir cüz'î olursun. Eğer cihazatını insaniyet-i kübra denilen İslâmiyet hesabına sarfedersen, bir küllî ve bir küll olursun.

Mesnevi-i Nuriye - 215

İNSAN ALDANMAMALI

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Senin önünde çok korkunç büyük mes'eleler vardır ki, insanı ihtiyata, ihtimama mecbur eder.

   Birisi: 

   Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır.

   İkincisi: 

   Dehşetli korkulu ebed memleketine yolculuktur.

   Üçüncüsü: 

   Ömür az, sefer uzun, yol tedariki yok, kuvvet ve kudret yok, acz-i mutlak gibi elîm elemlere maruz kalmaktır. Öyle ise, bu gaflet ü nisyan nedir? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki Allah seni görmesin. Veya sen Onu görmeyesin. Ne vakte kadar zâilat-ı fâniyeye ihtimam ve bâkiyat-ı daimeden tegafül edeceksin?

Mesnevi-i Nuriye - 214

KÜÇÜK DÜŞÜNMEK KÜÇÜK GÖRMEK İNSANI GAFLETE DÜŞÜRÜR

 İ'lem Eyyühel-Aziz!

   İnsanı gaflete düşürtmekle Allah'a ubudiyetine mani olan, cüz'î nazarını cüz'î şeylere hasretmektir. Evet cüz'iyat içerisine düşüp cüz'îlere hasr-ı nazar eden, o cüz'î şeylerin esbabdan sudûruna ihtimal verebilir. Amma başını kaldırıp nev'e ve umuma baktığı zaman, edna bir cüz'înin en büyük bir sebebden sudûruna cevaz veremez. Meselâ: Cüz'î rızkını bazı esbaba isnad edebilir. Fakat menşe-i rızık olan arzın, kış mevsiminde kupkuru, kıraç olduğuna, bahar mevsiminde rızk ile dolu olduğuna baktığı vakit, arzı ihya etmekle bütün zevilhayatın rızıklarını veren Allah'dan maada kendi rızkını verecek bir şey bulunmadığına kanaatı hasıl olur. Ve keza evindeki küçük bir ışığı veya kalbinde bulunan küçük bir nuru bazı esbaba isnad edebilirsin. Amma o ışığın, şemsin ziyasıyla, o nurun da Menba'u'l-Envâr'ın nuruyla muttasıl olduğuna vâkıf olduğun zaman anlarsın ki; kalıbını ışıklandıran, kalbini tenvir eden ancak leyl ve neharı birbirine kalbeden Fâtır-ı Hakîm'dir.

   Ve keza senin vücudunun zuhur ve vuzuhca Hâlık'ın vücuduna nisbeti, Hâlık'ın vücuduna delalet edenlerin nisbeti gibidir. Çünki sen bir vecihle kendi vücuduna delalet ediyorsun. Amma Hâlıkın vücuduna, bütün mevcudat, bütün zerratıyla delalet ediyor. Öyle ise onun vücudu senin vücudundan, âlemin zerratı adedince zuhur dereceleri vardır.

   Ve keza seni nefsini sevmeye sevkeden esbab:

   1- Bütün lezzetlerin mahzeni nefistir,

   2- Vücudun merkezi ve menfaatin madeni nefistir,

   3- İnsana en karib -yakın- nefistir, diyorsun. Pekâlâ. Fakat o fâni lezzetlere mukabil, lezaiz-i bâkiyeyi veren Hâlık'ı daha ziyade ubudiyetle sevmek lâzım değil midir? Nefis vücuda merkez olduğundan muhabbete lâyık ise, o vücudu icad eden ve o vücudun kayyumu olan Hâlık, daha fazla muhabbete, ubudiyete müstehak olmaz mı? Nefsin maden-i menfaat ve en yakın olduğu, sebeb-i muhabbet olursa; bütün hayırlar, rızıklar elinde bulunan ve o nefsi yaratan Nâfi', Bâki ve daha karib olan, daha ziyade muhabbete lâyık değil midir? Binaenaleyh bütün mevcudata inkısam eden muhabbetleri cem' ve muhabbetin ile beraber mahbub-u hakikî olan Fâtır-ı Hakîm'e ihda etmek lâzımdır. 

Mesnevi-i Nuriye - 213

EHLİ DÜNYANIN MÜKÂFATI

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Hayat-ı dünyeviyeye kasden ve bizzât teveccüh edip bağlanan kâfirin, imhal-i ikabında ve bilakis terakkiyat-ı maddiyede muvaffakıyetindeki hikmet nedir?

   Evet o kâfir, kendi terkibiyle, sıfatıyla Cenab-ı Hak'ça nev'-i beşere takdir edilen nimetlerin tezahürüne -şuuru olmaksızın- hizmet ediyor. Ve güzel masnuat-ı İlahiyenin mehasinini bilâ-şuur tanzim ediyor. Ve kuvveden fiile çıkartmakla garabet-i san'at-ı İlahiyeye nazarları celbediyor. Ne faide ki farkında değildir. Demek o kâfir, saat gibi kendi yaptığı amelden haberi yok. Amma vakitleri bildirmek gibi nev'-i beşere pek büyük bir hizmeti vardır. Bu sırra binaen dünyada mükâfatını görür.

Mesnevi-i Nuriye - 212

26 Ağustos 2026 Çarşamba

KADIN MAHREMİYETİ(HELÂL-HARAM)

 Bir kadının eli, yabancı bir erkeğin eline değmesi zaruret yokken haramdır.

Bu itibarla, hiçbir ihtiyaca dayanmayan tokalaşmada bu haramlık söz konusu olur. Yabancı bir erkek yabancı kadınla tokalaşamaz, elini namahremin eline süremez. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm), yabancı bir kadının elini tokalaşmak için tutmanın ateş tutmaktan daha korkunç olduğunu haber vermiş, namahremin elini tutanın cehennem ateşi avuçlayacağına işarette bulunmuştur.

Bu mahzur, bilhassa genç kadın ve erkekler için daha büyük çapta variddir. Hissî tarafları yok olmuş yaşlılar hakkında ise mahzur daha az nisbette variddir. Hatta iki yaşlı kadın ve erkeğin (hislerinin yokluğu halinde) tokalaşmalarında beis olmayacağı ifade edilmiştir. Bu sebeble, yaşlı kadınların elleri öpülebilir. Yaşlılıkları, yâni hissi bakımdan ölmüş oluşları, böyle bir ruhsata sebeb olur. Bir erkeğin yabancı bir kadınla tokalaşması ânında cinsî hislerin ayaklanması halinde, aralarında haramlık söz konusu olur, sıhriyet akrabalığı meydana gelebilir. Bu bakımdan kadın-erkek münasebetlerinde çok titiz olmak gerekir. Zira böyle lüzumsuz bir tokalaşma yahut el öpme anlarında doğabilecek hissî heyecan, karşı cinse duyulabilecek süflî duygu, haramlığa sebeb olabilir, bu kadının kızı bu kimseye haram hale gelebilir. Böyle şüpheli halden uzak kalmak ise en sıhhatli bir tedbirdir. Mümkün olduğu kadarıyla uzak kalmaya gayret edilmeli, süflî bir his doğduydu, doğmadıydı gibi vesveseye mahal vermemelidir.

Hepimizin bildiği gibi, bir kızla evlenmeyi düşünmek ve nişanlanmak evlenmek mânâsında değildir. Bunun için kişinin nişanlısıyla gezip dolaşması ve onunla yalnız kalması kesinlikle haram ve büyük bir vebaldir. Peygamber (asm):

"Herhangi bir kimse, bir kadınla yalnız kaldığı takdirde mutlaka onların üçüncüsü şeytandır."

buyurmuşlardır. Bir çok nişanlılar, tenha yerde yalnız kaldıklarında istenmeyen ve meşru olmayan bir takım menfî neticeler meydana gelmekte ve sonunda herhangi bir nedenle nişan da bozulmaktadır. Geride kalan şey vebal ve iffetsizliktir. Bunun için dinini, dünyasını ve şerefini düşünen kimseler, meşru olmayan bu gibi şeylere dikkat etmeleri gerekir. (el-Fıkh'ul-İslâmî ve Edilletuha, 7/25; Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar, II/112)

İNSANI HAYVANDAN AYIRAN ÖZELLİKLER

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İnsanı hayvandan ayıran şeylerden:

   Biri, mazi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrake mâlik değildir.

   İkincisi, gerek enfüsî, gerek âfâkî, yani dâhilî ve haricî şeylere taalluk eden idraki, küllî ve umumîdir.

   Üçüncüsü, inşaata lâzım olan mukaddemeleri keşf ve tertib etmektir. Meselâ: Bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misillü lüzumlu mukaddemeleri ihzar ve tertib etmek gibi.

   Binaenaleyh insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvelâ mazi, hal ve istikbal zamanlarında görmüş veya görecek nimetler lisanıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in'amlar lisanıyla, sonra mahlukatın yapmakta oldukları tesbihatı şehadet ve müşahede lisanıyla Sâni'i hamd ü sena etmektir.

Mesnevi-i Nuriye - 206

HATASIZ KUL OLUR MU ?

 Hem vazifemiz; “Müsbet hareket etmektir ki; yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adaveti ve başkalarının tenkisi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin; onlarla meşgul olmasın.”

Yine vazifemiz imândan sonra ittihad-ı İslâm ise; Ehl-i sünnet ve’l-cemaat olduktan ve açıkça bir dalalet olmadıktan sonra hariçte değildir.

“Hattâ hadîs-i sahihle, âhirzamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur’an ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslekdaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hristiyanların hakikî dindar ruhanîleri ile dahi, medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza’ etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar”3

Durum bu minvalde ve başka bir dinin müntesipleri ile ittifak hadîs-i sahihle emrediliyorken, din kardeşimize kin ve adavetle nefret dili kullanmak niye?

Cemaatlerin gayesi Hakk’a ulaşmaktır. Allah’a ulaşan yollar ise muhtelif. Bütün yolların hepsi Kur’an’dan, Rasulullah’tan (asm) sahabeden, evliyaullahtan iz sürerek gelmişler.

Kimi bir dergâha bir post serer, zikirle cuş u huruş olur, kimi kelâm ilmiyle işin arka rengine vâkıf olmak ister, kimi fıkıh, hadîs usûlüyle dinini öğrenmek ister, kimi medreselerde hakikatın peşine düşer, kimi de Fetih suresinin son ayetlerinde sahabeler gibi dünyaya açılarak çam kozalağının tohumlarını öteye saçması gibi her bir kıt’ada neşvünema bulurlar.

7. Lema’da Fetih suresinin son ayetlerinde “mağfiret” kelimesi işaret ediyor ki: İstikbalde sahabeler içinde fitneler vasıtasıyla mühim kusurlar olacak. Çünkü mağfiret, kusurun vukuuna delalet eder.”4 dediği gibi insan hatadan âlî değildir. Elbette bir iş yapılırken elin çamura batması gibi, hizmet edenlerin de hatalara düşmesi insanîdir. Nasıl ki Cenab-ı Hak rûz-i mahşerde sevapların günahlara rüçhaniyetine bakar, aynen öyle de yanlışların, hizmetin neticesiyle tolere edilmesi gerekir. Kaldıki cemaat dediğimiz yapı fertlerden müteşekkildir. İçinde insan olan her yerde eksik vardır hata da. Kasıtla cemaat içine girmiş ya da hazımsız insanlar bahsimizden hariçtir. Hatasız kul olmaz, kulsuz hata da..

Elhasıl; yollar farklı da olsa kardeşiz..

Dipnotlar:

1.Mektubat 2.3.4.Lemalar

İNSANI MUTLU EDEN BAKIŞ ŞEKLİ

 ‘’Güzel gören güzel düşünür…”

Güzel görmek, güzel düşünmek, düşündüklerinle lezzet almak… Şu hayat tarzımız içinde o kadar önemli ki… Çünkü, nereye bakarsak bakalım, karşımıza bizi bizden uzaklaştıracak vahşetengiz hadiseler çıkmakta. Kafanı nereye çevirirsen çevir, evde, sokakta, çarşıda pazarda, senin hayatını sabote etmek için var güçleriyle çalışan bir sürü obje karşında durmaktadır.

Eğer biz, bu düsturu hayatımızda uygulayamazsak, hayatımızın her anı karanlık geçer.

Baktıklarımızdan lezzet alamadığımız an hayatımız “negatiflik” dediğimiz bir olaya bürünür ki, bu hâl sürekli buhranlar girdabında yuvarlanmamıza sebep olur.

Böyle bir duruma düşmek, kişinin bilerek veya bilmeyerek, kendi sağlığına verdiği zararları da beraberinde getirir.

Bakış açımızı, “pozitif” olarak ayarlamadığımız, yani her hadiseye “güzel / olumlu” tarafından bakmadığımız sürece, şu hallerin kıskacından kendimizi kurtaramayız.

Bunları; herkesin çok yakından bildiği, açık olanlarından sıralamaya başlarsak:

Öfkelenmek

Tedirginlik hâli

Evhamlılık hâli

Aşırı derecedeki kontrolsüz hırs

Haset ve kıskançlık hali

Düşünce gücünün bilinçsiz kullanımı

Seslendirme etkisinin aleyhe kullanımı (olumsuzluk taşıyan konuşma şekli )

Zararlı yayınların okunması veya izlenmesi (İnsanın dimağı, aynen midesi gibidir. İnsanın midesini çok karışık ve temizliğini kontrol etmediği yiyeceklerle doldurması durumunda nasıl ki fizikî bedenin sağlığı bozuluyorsa, aynı sakınca dimağın değersiz ve zararlı fikir ve yayınlarla doldurulması halinde kişinin düşünce bedeni için de söz konusudur.)

Bioritmin korunmaması (günlük hayatta düzensiz saatlerde yemek yenilmesi, uyku, vb.)

Hareketsizlik.

“Keşke” girdapları.

Çok miktarda, karışık ve düzensiz yeme alışkanlığı.

Doktor kontrolünde olmadan ilâç içme alışkanlığı.

Vücudu soğuk algınlığından korumama hâli.

Aşırı korkular,

Aşırı üzüntüler,

Ani sevinçler,

Aşırı yorgunluklar,

Dile getirilmeyen, gizli tutulan isyanlar, küskünlük ve içerlemeler,

Aşırı derecedeki sorumluluk duygusu,

Aşağılık kompleksi,

Vicdan azabı, suçluluk duygusu,

Başarısız olma korkusu,

Devam eden, çözüme kavuşturulamayan şüpheler

Sigara tiryakiliği

Alkollü içkiler alma alışkanlığı

Diğer madde bağımlılığı..

Daha buna benzer bir çok olayın, sırf bakış açımızı “güzel görme” olarak ayarlamamamız sebebiyle hayatımızı zindana çevirecek sorunlar yumağı olarak karşımıza çıkması mümkündür. Hayatımızın düzenli gitmesini istiyorsak lütfen bakışımızı “pozitif düşüncelere” yoğunlaştırıp, değerlendirmelerimizi ona göre yapmalıyız…

 

Orhan Alagöz

24 Ağustos 2026 Pazartesi

BEDİÜZZAMAN VE SİYASET

 Üstad dört tarz siyaset tanımlıyor:

Dini siyasete alet eden zihniyet.

Irk ve millet üzerinden yapılan siyaset.

Menfi laiklikliği siyasetine alet edenler.

Dördüncüsü ise siyaseti millete hizmet vasıtası kılanlar.

Gelinen bu noktada;

Bu dört siyasi akımın da neticesi ayan beyan ortaya çıkmıştır.

Bu nedenle;

Bu gün için sağlıklı bir tespit yapılabilir.

Önce menfi laikliği siyasete alet edenlerden başlayalım.

Bu zihniyet cumhuriyetin kuruluşundan 1950 yılına kadar iktidarda kalmış.

Sonuç ise tam bir fiyasko.

Öyle ki millet yiyecek ekmeğe muhtaç hale gelmiş.

“Geldi İsmet kesildi kısmet” sözü o zamanlar bir darb-ı mesel olmuş.

Gelelim ırk üzerinden siyaset yapanlara.

Bunların da hiçbir zaman millete bir faydası dokunmamış.

En önemli vazifeleri Demokratları bölüp parçalamak olmuş.

Hatta;

Bunlardan bazıları da derin güçlerin elinde oyuncak olmuş.

1980 öncesindeki olaylar buna şahittir.

Dini siyasete alet edenlere gelince…

Çok fazla söze hacet yok.

İşte günümüzde bire bir yaşıyoruz.

Siyasette, ahlâkta, adalette, ekonomide, çürümüşlükte dipleri yaşıyoruz.

Gün geçmiyor ki bir yerlerden bir skandal patlak vermesin.

Tam bir çöküş hali.

Şu kadar zaman tecrübe ederek gördük ki:

Demokratların en kötü hali bile bunların en iyi halinden daha fazla hizmet etmiş millete.

Gerçekten de öyle değil mi?

Şöyle bir dönüp bakın yakın tarihe…

En çok hizmet edenlerin Demokratlar olduğunu görürsünüz.

Bu nedenle;

Gelinen bu noktada Demokrat kesime fiilen, kalben, zikren ve fikren destek vermek gerekiyor.

Bu;

Üstadın siyasi prensiplere olan bir sadakat göstergesidir aynı zamanda.

Zira;

Üstad ısrarla bu siyasi kitlenin desteklenmesini istiyor.

Hatta;

Nurcular Demokratlara bir nokta-i istinattır” diye de o veciz ifadesini zikrediyor.

Bazı kardeşlerin;

“Demokratlar mı kaldı, yüzde bir bile oy alamıyorlar” dediğini duyar gibiyiz.

Doğrudur…

Bu gün için durum böyle.

Ancak;

Biz neticeden sorumlu değiliz.

Bizim görevimiz fiilen ve kavlen samimi destek.

Gerisi Kudret-i İlahinin görevi.

Allah’tan ümit kesilmez.

Bazen yaz içinde kışı, kış içinde yazı göstermek Hikmet-i ilahinin adetlerindendir.

Bize düşen samimi gayret, neticeyi halk edecek Allah'tır.

Alıntı

23 Ağustos 2026 Pazar

ADALET ARIYORUZ

 Adalet bir toplumun hayat damarlarından birisidir.

Adalet, demokrat bir ülkenin olmazsa olmazlarındandır. Adalet, hürriyetçi anlayışın temel taşlarından biridir. Bugünlerde bazı kanallarda ve basın organlarında yazılıp çizilenlere bakarsak konuların ağırlıklı olanı adalet ve mahkeme kararlarıdır. Elbette mahkeme kararlarını tartışacak değiliz. Ehemmiyetine binaen adaletin herkese lâzım olacağı ve her ortamda var olması gereken bir hukuk kuralıdır. Bunun için tarihin perspektifinden geçmişe bakma ihtiyacı duyuluyor. Bu vesileyle akla gelen bir tarihi hadiseyi nakletmek istiyorum.

Günlerden bir gün Diyojen (Diogenes), M.Ö. 412/ M.Ö. 323 yılları arasında yaşayan, kendine yetme ve sadelik ilkelerine dayanan kinik hayat biçiminin öncülerinden Sinop’lu çileci düşünürdür.) sepetinde güneşlenirken, onun namını çok uzak diyarlardan duyan, tarihin en başarılı savaşçılarından biri Büyük İskender yanına gelmiş. Fakat sepetteki Diyojen’den hiçbir kıpırdama yokmuş; aksine Diyojen yerine daha çok yerleşip güneşi içinde hissetmeye çalışıyormuş. Makedonya’dan Hindistan’a kadar büyük bir İmparatorluk kuran Büyük İskender, bu duruma çok bozulmuş. Diyojen’in başına gelip dikilmiş ve Diyojen’e, “Dile benden ne dilersen?” demiş.

Işıktan zor araladığı gözleriyle İskender’e şöyle bir bakan Diyojen, “Gölge etme başka ihsan istemem” diyerek imparatoru red etmiş. İskender, çok kızmakla birlikte ona bu davranışının sebebini sormuş.

Diyojen, “Ben nefsimi kendime esir ettim, onun bütün isteklerini çiğnedim. Ama sen ise servetin, saltanatın yani nefsinin istekleri ardında koşuyorsun. Sen nefsinin kölesisin, bana ne yardımın olabilir ki?” diyerek Büyük İskender’i şaşırtmış.

Günler bu tür olaylarla geçip giderken bir gün, dar bir sokakta Diyojen’in karşısına zengin, kibirli başka bir adam çıkmış. Sokakta ikisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değilmiş. Gururlu ve kibirli zengin, hor gördüğü Diyojen’e tiksinerek bakarak, “Ben bir serseriye yol vermem” demiş.

Diyojen ise kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı vermiş: “Ben veririm!”

Diyojen bu tür hikâyeleri ve savunduğu felsefesiyle herkesin içinde mutlu olmak için gerekli her şeyin barındığını anlatmaya çalışmış. Gerçek mutluluğun paraya, itibara ve maddesel her şeye bağımlılıkla asla mümkün olmadığını, çünkü dünyadaki en önemli şeyin hür olmak olduğunu hiç dilinden düşürmemiş. Bu nedenle bir sebeple gittiği Atina sokaklarında elinde fenerle, “Adam arıyorum adam!” diye dolanmış durmuş.Kim bilir birileri çıkarda birgün "adalet arıyorum adelet" derde, insanların aklına mülkün temelinin adalet olduğu gelir.

SİYASİ FIRTINA YAKLAŞIYOR

 Sıra kimde ?

İktidar olduğu 2003 yılından bu yana bir türlü muktedir olamayan AK Parti iktidarı her geçen gün oy kaybederek kendisini bekleyen acı akibete hızla yaklaşmaktadır.Nerden biliyorsunuz bunları diyenlere ise, geçmişi bir hatırlamaları yeter sanırım.Bir çok vaadler sıralayarak halkın  yüzde 34 desteği ile yüzde 65 oy elde etmiş gibi milletvekili çıkaran AKP güçlü bir muhalefetin  olmadığı Demokratların hile ile baraj altında bırakıldığı  bir zeminde istediği gibi at oynatarak  üç y ile yani (yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla) mücadele edeceğini söyleyip hep tersini yapmıştır. Aldatma ile iş yapmayı adet haline getiren iktidar mensupları, inşallah sonun başlangıcının farkına varırlar.

Önce cemaatlarla iş birliği yaparak onların desteğini almak için her türlü devlet imkanını onların önlerine serdiler.Daha sonra Ergenakon ,Balyoz operasyonları ile ordoyu yıprattılar ve ordunun hiyararşik yapısını bozdular. Güçler ayrılığını güçler birliği haline getirmek için anayasa refarandumu yaparak  12 eylül anayasasının değiştirilmesi ve 12 eylülü yapanları yargılama vadinde bulundular  ama yapmadılar.Her şeyde olduğu gibi malesef bu da boş çıktı.Sonra desteğini aldığı cemaatlerle arası açıldı.Karşılıklı atışmalar ve operasyonlarla İhtilale zemin hazırlandı.  15 Temmuz 2016 kanlı darbe teşebbüsü ile ipler tamamen koptu ve herşey jurnelcilerin ve karanlık mahfillerin eline geçti.Parelel devlet yapısını ortadan kaldırmak amacı ile girişilen öç alma süreci Perinçek ve diğer karanlık odakların isteği doğrultusunda bir devlet yapılanmasına dönüştü.Cumhur ittifakı ve Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile tek adam diktasının önü açıldı.İntikam duygusu ile muhalefet zayıflatılırken kendilerinin iktidarda kalmaları için yeni düşman arayışlarına girişilerek ya bizdensiniz ya terörist vatan hainisiniz diyerek milletin ekser çoğunluğu öteleştirildi.İttafaklar oluşturulup iktidar nimetlerinden kendileri ile birlikte olanların istifadesi için kanunsuz işlere göz yumuldu ülke hazinesi boşaltılarak enflasyon azdıkça azdırıldı.Millet fakir hale gelmesine rağmen banka kredileri teşviki ile borç bataklığına sokuldu.Son zamanlarda terörsüz Türkiye diyerek PKK' nın sözde kendisini lağvettiği ilan edildi.Kullanılacak ne din kaldı ne terör örgütü. Sıra Süleymancılar adı ile bilinen cemaate gelmişti.Bunların sırayla yapılacağını İktidar ortağı Perinçek başta demişti cemaatların kökü kazınacak. Anlaşma gereği yeni bir düşman cephe oluşturulacak o da kendilerini desteklemeyen Cemaatler. Şimdi sıra da   Süleymancılar,Furkan Vakfı var sonra kim gelir belli değil. Zaten Yeni Asya cemaati içten çökertilmeye çalışılıyor diğer gruplarda sırada olabilir.Sırası  gelen hesap verecek. Çünkü bunlar mahalli seçimlerde muhalefete oy vermişlerdi. Şimdi hesap sorulması lazım.Başka çare kalmadı. İnşallah sıra bir gün iktidar ortaklarının aralarının bozulmasına da gelecektir. Bakalım o zaman ne yapacaklar ?Kim kimden hesap soracak merak ediyorum doğrusu son olsyları gözlemlerken  ülkenin ve milletin zarar görmesinden korkuyorum.İnşallah aklı selim galip gelirde, aklımıza gelen başımıza gelmez.

Allah sonumuzu hayreylesin bu gidiş pek hayra alamet görünmüyor.

Rafet Özcan

RAFET İSMİ VE ANLAMI


Rafet ismi, Arapça kökenli ve genellikle erkek çocuklarına verilen, oldukça olumlu ve insani değerleri temsil eden bir isimdir.

Temel anlamları şunlardır:

  • Acıma, merhamet, esirgeme: Başkalarının sıkıntılarına karşı duyulan şefkat ve yardım etme isteği.
  • Şefkat, rikkat: Yumuşak kalplilik, incelik ve sevecenlik.

Bu nedenle Rafet ismi genellikle merhametli, şefkatli, acıyan, koruyan ve yardımsever bir kişiliği temsil eder. İsim, insaniyet, vicdan ve iyilikseverliği çağrıştırır.

Rafet İsmi Kur'an'da Geçer mi?

Evet, Rafet kelimesi Kur'an-ı Kerim'de geçmektedir. "Ra'fet" kökünden türeyen kelimeler, Allah'ın ve peygamberlerin kullarına/ümmetine karşı duydukları şefkat ve merhameti ifade etmek için kullanılmıştır. Örneğin, Nur Suresi'nin 2. ayetinde geçer: "Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüz sopa vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onlara karşı Allah'ın dininde acıyıp esirgeme (ra'fet) duygusu sizi tutmasın..." (24:2)

Dolayısıyla ismin Kur'anî bir temeli vardır ve oldukça güzel bir anlam taşır.

Rafet İsmi Caiz Midir?

Evet, Rafet ismi caizdir. İslam'da isimlerin caizliği, taşıdıkları anlamlara göre belirlenir. Kötü, olumsuz, şirk veya İslam'ın temel prensiplerine aykırı bir anlam taşımayan isimler kullanılabilir. "Merhamet", "şefkat", "esirgeme" gibi son derece olumlu, güzel ve Kur'an'da da geçen anlamlar taşıyan Rafet isminin kullanılmasında dini açıdan hiçbir sakınca bulunmamaktadır.

Rafet İsminin Kökeni

Rafet ismi, Arapça kökenli bir isimdir.

Harf Analizi

İsimlerin harf analizleri bilimsel bir dayanağı olmasa da, isimlere atfedilen sembolik anlamları yansıtabilir:

  • R: Karar verme yeteneği yüksek, liderlik vasıfları olan.
  • A: Enerjik, atılgan, lider ruhlu, maceraperest.
  • F: Uysal, güvenilir, sanatsal yönü güçlü.
  • E: Enerjik, heyecanlı, özgür ruhlu.
  • T: Duygusallık, sır saklama yeteneği, sezgisellik
  • Alıntı

21 Ağustos 2026 Cuma

İNSAN; ÇOK ZALİM,CAHİL VE NANKÖRDÜR

 Elbette zalim, cahil ve nankör olmayan insan vardır.

Hatta Kur’ân’ın ve tüm hikmet kitaplarının amacı, insanı o kötü vasıflardan arındırıp güzel ahlâka yönlendirmektir.

Bu üç vasıf, insanlığın genel bir zayıflığına işaret eder; ama her insan bunları taşımak zorunda değildir. Aksine:

1. Zalim olmayan insan vardır

Zalim, hakkı çiğneyen kişidir.
Buna karşılık:

Adil olan,

Merhametli olan,

Kimsenin hakkına girmeyen,

Gönül kırmamak için özen gösteren,

nice insanlar vardır.
Hatta Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Müminler zulmetmez, zulme rıza göstermez” buyurur.

2. Cahil olmayan insan vardır

Cehalet insanın düşebileceği bir haldir; ama:

İlmiyle amel eden,

Doğruyu yanlışı ayırt eden,

Bilgiyi davranışa dönüştüren,

Ahlâkı ile çevresine ışık olan

nice “âlim, arif, basiret sahibi” insanlar vardır.
Cehaletten kurtulmak mümkündür; hatta insanı yücelten şey zaten öğrenme ve bilme çabasıdır.

3. Nankör olmayan insan vardır

Nankörlük, nimeti unutmak ve kıymet bilmemektir.
Ama:

Şükreden,

Kendisine yapılan iyilikleri hatırlayan,

İnsanları takdir eden,

Elindeki nimeti paylaşan

nice “şakir”, yani şükreden kullar vardır.

Kur’ân da “Kullarımdan şükredenler azdır” der; az ama vardır.

Sonuç

İnsanın fıtratı iki kutupludur:
Hem kötülüğe meyil vardır, hem iyiliğe.

Ama zalim olmayan, cahil olmayan, nankör olmayan insanlar daima olmuştur ve vardır:

Peygamberler,

Veliler,

Adaletli yöneticiler,

İlim ve irfan ehli,

Gönlü güzel, kalbi temiz insanlar…

Aslında insanın asıl değeri, bu zaaflara rağmen doğruda sebat etmesindedir.