31 Mayıs 2026 Pazar

İMTİHAN OLUYORUZ

 Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati, birgün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir. Evet ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za'fını ve aczini hissedip Rabb-i Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. 

Lemalar - 10

GÜNAHLARA DİKKAT ET

 Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. 

O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.

   Meselâ: Utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicab ettiği zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkâr etmek arzu ediyor.

   Hem meselâ: Cehennem azabını intac eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennem'in tehdidatını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennem'in ademini arzu ettiğinden, küçük bir emare ve bir şübhe, Cehennem'in inkârına cesaret veriyor.

   Hem meselâ: Farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed'in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tenbellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve manen diyor ki: "Keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi." Ve bu arzudan bir manevî adavet-i İlahiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şübhe, vücud-u İlahiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki: İnkâr vasıtasıyla, gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müdhiş manevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder. Ve hâkeza.. bu üç misale kıyas edilsin ki

بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ

sırrı anlaşılsın.

Lemalar - 9

30 Mayıs 2026 Cumartesi

BAYRAMLARIMIZ BAYRAM OLSUN

 Bayramlarımız bayram olsun inşallah

Sevinç kaynağımız huzur ve mutluluk vesilesi bayramlarımız toplumun sağlam yapı taşlarındandır.

Ailelerden oluşan toplumun ayakta sağlam kalabilmesi değerlerine sahip çıkması ile mümkündür.Bir milleti yıkıp yok etmek için uğraşan düşmanlar aileyi hedef almakta onu yıpratmak ve dağıtmak için son gücünü kullanmaktadır.Basını ile medyasıyla ellerinden geldiğince ailenin ahlâk değerlerini tahribe çalışmaktadırlar.Sağlam ve güçlü milletler aile bağlarını güçlü tutup aileyi korumakla ayakta kalmışlar ve dünyada söz sahibi olmuşlardır.Aile fertlerinin birbiri ile ilişkileri ve saygı sevgi ölçüleri ile bağlılıkları bizim huzurlu ve mutlu olmamızında sebeplerindendir.Bayramlarımız ahlâki değerlarimiz örf adetlerimiz toplumun sağlam temellerini teşkil etmektedir.İnsan olmamız nedeniyle beşeri münasebetler içerisinde hayatımızı devam ettirmek durumundayız.Toplu olarak yaşarken yaşamın esaslarına uymak durumundayız . Değerlerimizi yaşayıp yaşatarak da milletimize ve topluma olan sorumluluklarımızı yerine getirmiş oluruz.Kimse tek başına yaşayamaz ve mutlaka birbaşkasına ihtiyaç duyar.ZatenAllah da insanları çiftler halinde yaratmış milletler şeklinde ayırmış taki tanışıp anlaşsınlar görüşüp tanışsınlar diye yoksa birbirlerine cephe alsınlar güçlüler zayıfları ezsinler diye değil.Atalarımız demir kapının ağaç kapıya işi düşer diyerek bu durumu güzel bir şekilde ifade etmişlerdir.Bayramlarımızı bu anlayış içerisinde ve toplumun dinamiklerini güçlendirmek maksadıyla ve saygı sevgi anlayışı içerisinde yaşamak ve yaşatmak durumunda olmalıyız. Bundan zevk almamak ve mutlu olmamak mümkünmü? Bayramlarımız

insanı insan yapan, fertleri bir arada tutan ve huzurlu bir hayatın temelini oluşturan esaslardır. Bu değerler zayıfladığında toplumda çözülme, güvensizlik ve huzursuzluk baş gösterir.

Toplumu ayakta tutan  değerlerimizden bazıları şunlardır:

Muhabbet: Kalpler arasındaki bağı güçlendirir, kin ve düşmanlığı giderir.

Hürmet (Saygı): Büyük–küçük, güçlü–zayıf herkesin hukukunu korur.

Merhamet: İnsanı bencillikten kurtarır, yardımlaşmayı ve paylaşmayı artırır.

Adalet: Güvenin temelidir; zulmün panzehiridir.

Doğruluk ve Dürüstlük: Toplumsal ilişkileri sağlamlaştırır.

Helâl–Haram Bilinci: Vicdanı diri tutar, hak yemeyi önler.

Sorumluluk ve İtaat: Başına buyrukluğu değil, düzeni ve disiplini getirir.

Aile Bağları: Toplumun çekirdeğidir; sağlam aile, sağlam toplum demektir.

Eğitim ve İlim: Cehaleti giderir, doğruyu yanlıştan ayırmayı öğretir.

İstişare ve Dayanışma: Ayrışmayı değil, birlik ve beraberliği güçlendirir.

Değerler yaşatılmazsa toplum ayakta kalamaz; değerler yaşatılırsa nesiller de istikamet bulur.

DEĞERLERİMİZE SAHİP ÇIKALIM

Değerler; bizi biz yapan, toplumu ayakta tutan görünmez sütunlardır.

Muhabbet zayıfladığında kalpler uzaklaşır,

hürmet kaybolduğunda edep yıpranır,

merhamet unutulduğunda insanlık yara alır.

Helâl–haram hassasiyeti, adalet duygusu, doğruluk ve sorumluluk;

yalnızca geçmişin hatırası değil,

bugünün ihtiyacı, yarının emanetidir.

Değerlerimizi sözle değil, yaşayarak koruyabiliriz.

Evde, okulda, sokakta, kalpte…

Her hâlimizle örnek oldukça değerler de yaşayacaktır.

Değerlerine sahip çıkan toplum, geleceğini emniyete almış demektir.

Allah bayramlarımızı bayram olarak yaşatmayı bizlere nasip etsin. Bu şekilde bayramlarımızda bayram olsun inşallah.

29 Mayıs 2026 Cuma

DÜNYA VE EŞYALARIN ÜÇ YÜZÜ

  İkinci Nükte: 

   Dünyanın ve eşyanın üç tane yüzü var.

   Birinci Yüzü: 

   Esma-i İlahiyeye bakar, onların âyineleridir. Bu yüze zeval ve firak ve adem giremez; belki tazelenmek ve teceddüd var.    İkinci Yüzü: 

   Âhirete bakar, âlem-i bekaya nazar eder, onun tarlası hükmündedir. Bu yüzde bâki semereler ve meyveler yetiştirmek var; bekaya hizmet eder, fâni şeyleri bâki hükmüne getirir. Bu yüzde dahi mevt ve zeval değil, belki hayat ve beka cilveleri var.

   Üçüncü Yüzü: 

   Fânilere, yani bizlere bakar ki; fânilerin ve ehl-i hevesatın maşukası ve ehl-i şuurun ticaretgâhı ve vazifedarların meydan-ı imtihanlarıdır. İşte bu üçüncü yüzündeki fena ve zeval, mevt ve ademin acılarına ve yaralarına merhem için o üçüncü yüzün içyüzündeki beka ve hayat cilveleri var.

   Elhasıl: 

   Şu mevcudat-ı seyyale, şu mahlukat-ı seyyare, Vâcibü'l-Vücud'un envâr-ı icad ve vücudunu tazelendirmek için müteharrik âyineler ve değişen mazharlardır.

Mektubat - 289

MÜLK SAHİBİ MÜLKÜNDE İSTEDİĞİ GİBİ TASARRUF EDER

  Birinci Remiz: 

   Yirmialtıncı Söz'ün hâtimelerinde denildiği gibi; nasılki bir mahir san'atkâr kıymetdar bir elbiseyi murassa' ve münakkaş surette yapmak için, bir miskin adamı lâyık olduğu bir ücrete mukabil model yaparak kendi san'at ve maharetini göstermek için; o elbiseyi o miskin adam üstünde biçer, keser, kısaltır, uzatır; o adamı da oturtur, kaldırır, muhtelif vaziyetler verir. Şu miskin adamın hiçbir hakkı var mıdır ki, o san'atkâra desin: "Beni güzelleştiren bu elbiseye neden ilişip tebdil ve tağyir ediyorsun ve beni kaldırıp oturtup, meşakkatle benim istirahatımı bozuyorsun?"    Aynen öyle de: Sâni'-i Zülcelal herbir nevi mevcudatın mahiyetini birer model ittihaz ederek ve nukuş-u esmasıyla kemalât-ı san'atını göstermek için; herbir şey'e hususan zîhayata, duygularla murassa' bir vücud libasını giydirerek, üstünde kalem-i kaza ve kaderle nakışlar yapar; cilve-i esmasını gösterir. Herbir mevcuda dahi, ona lâyık bir tarzda bir ücret olarak; bir kemal, bir lezzet, bir feyz veriyor.

مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ ف۪ى مُلْكِه۪ كَيْفَ يَشَٓاءُ

sırrına mazhar olan o Sâni'-i Zülcelal'e karşı hiçbir şey'in hakkı var mıdır ki, desin: "Bana zahmet veriyorsun. Benim istirahatımı bozuyorsun." Hâşâ! Evet mevcudatın hiçbir cihette Vâcibü'l-Vücud'a karşı hakları yoktur ve hak dava edemezler; belki hakları, daima şükür ve hamd ile, verdiği vücud mertebelerinin hakkını eda etmektir. Çünki verilen bütün vücud mertebeleri vukuattır, birer illet ister. Fakat verilmeyen mertebeler imkânattır. İmkânat ise ademdir, hem nihayetsizdir. Ademler ise, illet istemezler. Nihayetsize illet olamaz. Meselâ madenler diyemezler: "Niçin nebatî olmadık?" Şekva edemezler; belki vücud-u madenîye mazhar oldukları için hakları Fâtırına şükrandır. Nebatat niçin hayvan olmadım deyip şekva edemez, belki vücud ile beraber hayata mazhar olduğu için hakkı şükrandır. Hayvan ise niçin insan olmadım diye şikayet edemez, belki hayat ve vücud ile beraber kıymetdar bir ruh cevheri ona verildiği için, onun üstündeki hakkı, şükrandır. Ve hâkeza kıyas et.

   Ey insan-ı müşteki! Sen madum kalmadın, vücud nimetini giydin, hayatı tattın, camid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalalette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkeza...

   Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenab-ı Hakk'ın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücud mertebelerine mukabil şükretmeyerek; imkânat ve ademiyat nev'inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden bâtıl bir hırsla Cenab-ı Hak'tan şekva ediyorsun ve küfran-ı nimet ediyorsun? Acaba bir adam; minare başına çıkmak gibi âlî derecatlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: "Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım" diye şekva ederek ağlayıp sızlasın. Ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfran-ı nimete düşer, ne kadar büyük divanelik eder, divaneler dahi anlar.

Mektubat - 284

28 Mayıs 2026 Perşembe

KISSA-I YUSUF (AS)

 Sure-i Yusuf'tan bir aşr, tâ

تَوَفَّن۪ى مُسْلِمًا وَ اَلْحِقْن۪ى بِالصَّالِح۪ينَ

e kadar okudu. Birden ânî bir surette bir nükte kalbe geldi: Kur'ana ve imana ait herşey kıymetlidir, zahiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet saadet-i ebediyeye yardım eden küçük değildir. Öyle ise, "Şu küçük bir nüktedir, şu izaha ve ehemmiyete değmez" denilmez. Elbette şu çeşit mesailde en birinci talebe ve muhatab olan ve nüket-i Kur'aniyeyi takdir eden İbrahim Hulusi, o nükteyi işitmek ister. Öyle ise dinle:

   En güzel bir kıssanın güzel bir nüktesidir. Ahsenü'l-kasas olan Kıssa-i Yusuf Aleyhisselâm hâtimesini haber veren

تَوَفَّن۪ى مُسْلِمًا وَ اَلْحِقْن۪ى بِالصَّالِح۪ينَ

âyetinin, ulvî ve latîf ve müjdeli ve i'cazkârane bir nüktesi şudur ki: Sair ferahlı ve saadetli kıssaların âhirindeki zeval ve firak haberlerinin acıları ve elemi, kıssadan alınan hayalî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bâhusus kemal-i ferah ve saadet içinde bulunduğunu ihbar ettiği hengâmda, mevtini ve firakını haber vermek daha elîmdir; dinleyenlere "Eyvah!" dedirtir. Halbuki şu âyet, Kıssa-i Yusuf'un (A.S.) en parlak kısmı ki; Aziz-i Mısır olması, peder ve vâlidesiyle görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dünyada en büyük saadetli ve ferahlı bir hengâmda, Hazret-i Yusuf'un mevtini şöyle bir surette haber veriyor ve diyor ki: Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha saadetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Hazret-i Yusuf kendisi Cenab-ı Hak'tan vefatını istedi ve vefat etti; o saadete mazhar oldu. Demek o dünyevî lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet kabrin arkasında vardır ki; Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi hakikat-bîn bir zât, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde gayet acı olan mevti istedi, tâ öteki saadete mazhar olsun.

   İşte Kur'an-ı Hakîm'in şu belâgatına bak ki, Kıssa-i Yusuf'un hâtimesini ne suretle haber verdi. O haberde dinleyenlere elem ve teessüf değil, belki bir müjde ve bir sürur ilâve ediyor. Hem irşad ediyor ki: Kabrin arkası için çalışınız, hakikî saadet ve lezzet ondadır. Hem Hazret-i Yusuf'un âlî sıddıkıyetini gösteriyor ve diyor: Dünyanın en parlak ve en sürurlu haleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftun etmiyor, yine âhireti istiyor.

Mektubat - 282

22 Mayıs 2026 Cuma

EHL-İ HİDAYETİN DÜNYASI VE HUZURU

    Demâ gaflet zeval buldu Ve nur-u Hak ayân gördüm.

   Vücud, bürhan-ı Zât oldu Hayat, mir'at-ı Hak'tır gör.

   Akıl, miftah-ı kenz oldu Fena, bâb-ı bekadır gör.

   Kemalin lem'ası söndü Fakat, şems-i Cemal var gör.

   Zeval, ayn-ı visal oldu Elem, ayn-ı lezzettir gör.

   Ömür nefs-i amel oldu Ebed ayn-ı ömürdür gör.

   Zalâm zarf-ı ziya oldu Bu mevtte hak hayat var gör.

   Bütün eşya enis oldu Bütün asvat zikirdir gör.

   Bütün zerrat-ı mevcudat Birer zâkir, müsebbih gör.

   Fakrı kenz-i gına buldum Aczde tam kuvvet var gör.

   Eğer Allah'ı buldunsa Bütün eşya senindir gör.

   Eğer Mâlik-i Mülk'e memluk isen Onun mülkü senindir gör.

   Eğer hodbin ve kendi nefsine mâlik isen: Bilâ-addin beladır gör,

   Bilâ-haddin azabdır tad, Bilâ-gayet ağırdır gör.

   Eğer hakikî abd-i hudabin isen Hududsuz bir safadır gör,

   Hesabsız bir sevab var tad Nihayetsiz saadet gör...

Sözler - 220

EHL-İ GAFLETİN DÜNYASI VE HUZURSUZLUĞU

    Beni dünyaya çağırma Ona geldim fena gördüm.

   Demâ gaflet hicab oldu Ve nur-u Hak nihan gördüm.

   Bütün eşya-yı mevcudat Birer fâni muzır gördüm.

   Vücud desen onu giydim Ah ademdi çok bela gördüm.

   Hayat desen onu tattım Azab ender azab gördüm.

   Akıl ayn-ı ikab oldu Bekayı bir bela gördüm.

   Ömür ayn-ı heva oldu Kemal ayn-ı heba gördüm.

   Amel ayn-ı riya oldu Emel ayn-ı elem gördüm.

   Visal, nefs-i zeval oldu Devayı ayn-ı dâ' gördüm.

   Bu envâr, zulümat oldu Bu ahbabı yetim gördüm.

   Bu savtlar, na'y-ı mevt oldu Bu ahyayı mevat gördüm.

   Ulûm, evhama kalboldu Hikemde bin sekam gördüm.

   Lezzet, ayn-ı elem oldu Vücudda bin adem gördüm.

   Habib desen onu buldum Ah! Firakta çok elem gördüm.

Sözler - 219

İNSAN HALİFE-İ ARZDIR

 Enva'-ı zîhayat içinde en ziyade rızkın enva'ına muhtaç, insandır. Cenab-ı Hak insanı bütün esmasına câmi' bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharatını tartacak, tanıyacak cihazata mâlik bir mu'cize-i kudret ve bütün esmasının cilvelerinin ve san'atlarının inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i Arz suretinde halk etmiştir. Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip, maddî ve manevî rızkın hadsiz enva'ına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en a'lâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vasıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i safilîne düşer; bir zulm-ü azîmi irtikâb eder.

   Elhasıl: 

   En a'lâ ve en yüksek tarîk olan tarîk-ı ubudiyet ve mahbubiyetin dört esasından en büyük esası şükürdür ki; o dört esas şöyle tabir edilmiş:

   Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çîz:

   Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz...

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الشَّاكِر۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الشَّاكِر۪ينَ وَ الْحَامِد۪ينَ وَ عَلٰٓى اٰلِه۪ وَ صَحْبِه۪ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

Mektubat - 367

ŞÜKÜR VE KANAAT

 Şükrün mikyası; kanaattır ve iktisaddır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı; hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram helâl demeyip rastgeleni yemektir.

   Evet hırs; şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir. Hattâ hayat-ı içtimaiyeye sahib olan mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış ezilir. Çünki kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güya mübarek arı, kanaatından dolayı başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i İlahî ile ihsan eder, yedirir.

   Evet Zât-ı Akdes'in alem-i zâtîsi ve en a'zamî ismi olan Lafzullah'tan sonra en a'zam ismi olan Rahman rızka bakar ve rızıktaki şükür ile ona yetişilir. Hem Rahman'ın en zahir manası Rezzak'tır.

   Hem şükrün enva'ı var. O nevilerin en câmii ve fihriste-i umumiyesi, namazdır.

   Hem şükür içinde, safi bir iman var, hâlis bir tevhid bulunur. Çünki bir elmayı yiyen ve "Elhamdülillah" diyen adam, o şükür ile ilân eder ki: "O elma doğrudan doğruya dest-i kudretin yadigârı ve doğrudan doğruya hazine-i rahmetin hediyesidir" demesi ile ve itikad etmesi ile, her şey'i -cüz'î olsun, küllî olsun- onun dest-i kudretine teslim ediyor. Ve her şeyde rahmetin cilvesini bilir. Hakikî bir imanı ve hâlis bir tevhidi, şükür ile beyan ediyor.

Mektubat - 366

21 Mayıs 2026 Perşembe

İMAN HEM NUR HEM KUVVET

  ÜÇÜNCÜ NOKTA: 

   İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. "Tevekkeltü alallah" der, sefine-i hayatta kemal-i emniyetle hâdisatın dağlarvari dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak'ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyeye girmek için Cennet'e uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne çeker. Demek iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-i fiilî telakki ederek; müsebbebatı yalnız Cenab-ı Hak'tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.

Sözler - 314

TEVEKKÜL ETMEK

 Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:

   Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler. Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder. Diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi: "Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et." O dedi: "Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi' olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim." Yine ona denildi: "Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tardedecek. Ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihza ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünki ehl-i dikkat nazarında, zaafı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor." denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. "Oh!.. Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum." dedi.

   İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.

Sözler - 315

19 Mayıs 2026 Salı

MAHLUKAT ZİKİRDE

 Kaliforniya sahillerinde bir balina Bismillah diyerek süzülüyor muazzam okyanusta.

Venezüela bahçelerinde bir bukalemun renk değiştirirken, “Ya Mücemmil” derken. Bir arı, “Ya Musavvir” tezekkürüyle çiçekleri ziyaret ediyor. Filipinler’in küçük bir tepesinde. Baksana yine Ya Rahim zikrine devam ediyor şirin kediler, Kolombiya’nın en büyük şehrinde ve Nijerya’nın en küçük köyünde.

Gözlerinle görüyorsun ya işte Brezilya’nın tropik ormanlarında zürafalar cemaat olmuş Ya Rezzak diyorlar ve nebatatı lezzetle yutuyorlar.

Derinden derine işitiliyor bir sineğin Ya Kuddüs deyişi, Nepal’de bir ırmak kenarında. Yavru ceylanlar Ya Cemil zikriyle zakirler Gana’nın dağlarında ve Bolivya’nın bağlarında. Sakın timsahları da görmezden gelme. Bak işte Jamaika’da sığ bir bataklıkta Ya Kayyum deyip cezbeye geliyorlar. Duyuyorsun değil mi Yemen çöllerinden gelen deve seslerini. Nasıl da Ya Rahman deyip çölün sahibini anıyorlar.

İstersen biraz kuzeye çevir nazarını! Buz gibi soğukta, bembeyaz tüyleriyle ve sımsıcak bir sima ile Ya Vehhab’ı dillerine vird eden kutup ayılarını gör. Hemen biraz ilerde Ya Latif zikrine devam eden penguenlere bak. Daha yolumuz uzun. Hindistan’da Ya Celil diyen aslanları, Senegal’de Ya Hannan zikriyle zakir geyikleri ve Singapur’da Ya Hamid’i virdi zeban eden tavşanları da ziyaret edeceğiz.

Şimdi bizim zikir zamanımız geldi, bak ezan okunuyor Mekke-i Mükerreme’de, Mescid-i Haram’da.

Biz de bu salgından bir an önce kurtarması için “Ya Şafi” diyerek zikredelim inşallah.

Emre Tuncel

ŞÜKÜRSÜZLÜK NEDİR ?

 Şükürsüzlüğün mizanı:

1. Hırs: Hırs şükürsüzlük olduğu gibi hem de sebeb-i mahrumiyettir. Hem vasıta-i zillettir. Karınca hırsı yüzünden ayak altında çiğnenir, arı kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar ve en faydalı bir balı insanlara yedirerek faydalı olur. İnsan da kanaatle çalışırsa hem şükreden olur, hem de malında ve ömründe bereket bulur. Allah’ın nimetlerinden pek çok istifade ederek, dünyada ve ahirette çok kârlı kazançlar elde ederek mutlu olur.

2. İsraf: Nimetin değerini bilmeyerek saçıp savurmak ve yerli yerinde kullanmamaktır. Allah’ın nimetlerinin değerini bilmeyerek israf eden kimse de mahrumiyetle ceza görür. İsraf eden şeytanın tuzağına, zillete ve sefalete düşer.

3. Hürmetsizlik: Hürmet saygı demektir. Bir şeye saygısı olmayan o şeyden istifade edemez. Saygılı olan saygı görür. Bu sebeple bilhassa büyüklerin küçüklere saygılı olması gerekir. Nimetlerin de en küçüğüne gereken hürmeti gösterir ve değer verirseniz, ondan istifade edersiniz. Allah’ın en küçük nimeti olan nefes alıp vermenin hayatımızda ne kadar değerli olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Bu sebeple en küçük bir nimet de hürmete layıktır. Hürmet ise şükrün gereğidir.

4. Haram ve helâli tanımamak: Nimetin değerini bilen ve Allah’ı nimetlerin hakikî sahibi bilen onun rızasını arar. Onun rızası ise helâle vardır, harama yoktur. Allah’a şükür de rızasına uygun olan helâli istemek, razı olmadığı haramlardan kaçmakla olur. Bu nedenle helâle önem vermeyenin şükrü olmaz. Şükür ancak helâl nimetleredir.

 


ŞÜKÜR

 

Şükür nedir?

 

Verilen bir nimete karşı bu nimeti verene gösterilen saygı ve minnet duygusu ile yapılan teşekküre şükür denir. Nimetin büyüklüğü ve değerine göre şükür de ziyadeleşir.

Her iyilik ve hayır övülmeyi hak eder. Hayrı yapan ve nimeti verene teşekkür etmek de onu övmektir.
Şükür “ş-k-r” kökünden gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de bu kökten gelen yetmişe yakın kelime bulunmaktadır. Hamd ise methetme ve övme anlamına gelmektedir.

Hamd şükrün başı olup kapsamı şükürden daha geniştir. “Âlemlerin Rabbine hamdolsun” (Fatiha, 1:2) âyeti, insanın bütün âlemlerle olan ilişkilerini konu alarak, her âlemden insana akseden hayır ve şer gibi görünen ama neticesi hayır olan her nevî nimeti Allah’tan bilmek ve Allah’ı övmek ve her halde ona minnettar olmak anlamına gelmektedir. Bu sebeple Peygamberimiz (asm) “Allah’a hamd etmeyen ona şükretmemiş olur” (İbn-i Kesir, Tefsir, 1:22) buyurur.
Üç şekilde şükredilir: Birincisi dil ile şükür. Yüce Allah “Rabbinin nimeti gelince, onu minnetle anlat” (Duha, 93:11) buyurur. Bu dil ile şükrü ifade eder. Allah’ın verdiği nimeti ondan bilerek anlatmak şükrün birinci nevidir. İkincisi, kalple yapılan şükürdür. Bu da nimet vereni tanımak ve nimeti ondan bilmektir. Üçüncüsü, fiil ve davranışla şükretmektir. Bu da nimet verene saygılı olmak ve minnettar olmaktır. Ayrıca Allah’ın verdiği nimeti veriliş amacına uygun kullanmaktır.
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de “Siz hiçbir şey değilken Allah sizi analarınızın karnından çıkardı. Şükredesiniz diye sizlere gözler ve kalpler verdi” (Nahl, 16:78) buyurarak göz, kalp ve akıl gibi nimetlerden dolayı Allah’a şükretmek ve onları veriliş amacına göre kullanmak gerektiğini anlatmaktadır.
Şükrün zıddı küfür, yani inkâr ve nankörlüktür. İnkâr nimeti vereni inkâr etmek, kabul etmemek veya bir başkasından bilerek asıl sahibini inkâr etmektir. Nankörlük ise verilen nimeti amacı dışında kullanarak israf ve zayi etmektir.
Bediüzzaman Hazretleri “Kâinatın neticesi hayat olduğu gibi, hayatın neticesi de şükür ve ibadettir” (Lem’alar, 2001, s. 512) demektedir. En büyük nimet hayattır. Hayatın başına gelen her şey bu sebeple nimet olup şükür gerektirmektedir. Asıl mal sahibi olan Allah bizden o kıymettar mallara ve nimetlere bedel istediği fiyat ise “Zikir, fikir ve şükürdür.” Başta “Bismillah” zikirdir. Ahirde “Elhamdülillah” şükürdür. Ortada bu kıymettar harika-i sanat olan nimetler “Ehad ve Samed” olan Allah’ın mu’cize-i kudreti ve hediye-i nimeti olduğunu düşünmek ve anlamak fikirdir. Bir padişahın kıymetli bir hediyesini sana getiren miskin bir adamın ayağını öpüp, hediye sahibini hiç tanımamak ne derece belahet ise, öyle de zâhirî nimet vericilerin hatırlarını sayıp asıl mal sahibi ve nimeti gönderen “Mün’im-i Hakikiyi” unutmak ondan bin derece daha ahmaklıktır. (Sözler, s. 7)
Bediüzzaman şükrün ölçüsünü de vermiştir. Şükrün de belli kuralları ve uyulması gereken hususları vardır. Kişi dili ile “Teşekkür ederim” derken davranışları ile bunun aksini yaparsa bu söz alay etmek anlamına gelmektedir. “Şükrün mikyası/ölçüsü kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizânı ise hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.” (Mektubat, 1991, s.350)
Şükür Mikyası:

1. Kanaat: Şükür sahibi Allah’ın kendisi hakkında hayır olarak takdir ettiği şeye kanaat etmeli ve hırs göstererek elindeki nimeti hor görmemelidir ki şükretmiş olsun. Aza kanaat etmeyen ve aza şükretmeyen çoğuna lâyık değildir ve bulamaz. Aza teşekkür eden çoğa da teşekkür eder. Aza kanaat eden çoğaldıkça memnuniyetini ve şükrünü arttırır. Şükrettikçe o nimete liyakatini de göstermiş olur. Bu sebeple yüce Allah “Şükrederseniz arttırırım” (İbrahim, 14:7) buyurmuştur.

2. İktisat: Nimetin değerini bilerek boş yere zayi etmemeye iktisat denir. Allah’ın insana ihsan ve ikram ettiği en küçük nimet de değerlidir. Ve bu nimet Allah tarafından geldiği için daha değerli olmalıdır. Zira bir padişahın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde o elmadan daha çok iltifat-ı şahane lezzeti vardır. Padişahın iltifatı elbette o elmadan daha değerlidir. Bu sebeple Allah’tan gelen nimetleri Allah’ın bize ikramı ve iltifatı olarak bilmek ve kabul etmek, o nimetin şükrü olmaktadır. Bu da o nimetin yerli yerinde kullanılması ve israf edilmemesi demektir. İsraf eden nimetin değerini bilmediği gibi nimeti vereni de tahkir etmiş olur.

3. Rıza: Allah’ın verdiği şeye razı olmaktır. İnsanın elinde olan nimetler vardır, bir de elinde olmayan hususlar vardır. İnsanın cinsiyetini, suretini ve milliyetini seçme ve belirlemesi söz konusu değildir; ama hayat, sıhhat ve duygularını hayırlı şeylere yöneltme ve salih amelleri yaparak duygu ve kabiliyetlerini geliştirmesi kendi elindedir. Bu sebeple elinde olmayan şeylerde Allah’tan gelene razı olmak şükürdendir.

4. Memnuniyet: Allah’ın kendisine verdiği nimetin değerini bilmek ve memnun olmak şükürdendir. Elindeki nimet ne olursa olsun memnun olmaması, “Bu nereden başıma belâ oldu?” demesi nankörlük için yeterlidir. Bu durumda Allah o nimeti onun hakkında nıkmete, yani azaba çevirir. Bu da o kişinin kendi kötü ahlakından kaynaklanır. İnsan iyi düşünmeli, her şeyi iyiye yormalı ki iyi bir kalbe sahip olsun. Kalben memnun olmamak, nimeti başına bela bilmek o nimeti belâ haline getirir.

İMAN İLMİ

 Ulûm-u imaniye, hususan doğrudan doğruya ihtiyaca binaen ve yaralarına devaen Kur'an-ı Hakîm'in esrarından manevî ilâçlar alınsa ve tecrübe edilse; elbette o ulûm-u imaniye ve o edviye-i ruhaniye, ihtiyacını hissedenlere ve ciddî ihlas ile istimal edenlere yeter, kâfi gelir. Onları satan ve gösteren eczacı ve dellâl ne halde bulunursa bulunsun; âdi olsun, müflis olsun, zengin olsun, makam sahibi olsun, hizmetkâr olsun çok fark yoktur.

   Evet Güneş varken mumların ışığı altına girmeye ihtiyaç yok. Madem Güneşi gösteriyorum, benden mum ışığı -bâhusus bende bulunmazsa- istemek manasızdır, lüzumsuzdur. Belki onların bana dua ile, manevî yardım ile, hattâ himmet ile muavenet etmeleri lâzımdır. Ve ben onlardan istimdad etmem ve meded istemem, benim hakkımdır. Onlar, Nurlardan aldıkları feyze kanaat etmek, onların üstünde haktır.

Mektubat - 358

16 Mayıs 2026 Cumartesi

DÜNYA HAYATI

 “Dünya hayatının misâli şuna benzer: Gökten indirdiğimiz yağmurla, insanların ve hayvanların yiyecekleri bitkiler karışık olarak biter. Sonunda yer bütün güzelliğini takınır. Yeryüzü ahalisi tam ona bütünüyle hâkim olduklarını/meyvesini devşireceklerini sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz vakti emrimiz ansızın gelir ve sanki dün/ az önce orada ekin namına hiçbir şey yokmuş gibi, o bitkileri kökünden biçeriz/yerinde yeller eser. Düşünen bir topluluk için mesajlarımızı Biz işte böyle açıklıyoruz.”1

“Dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadır. Âhiret yurdu ise Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”2

“Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.”3

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, «Allah yolunda savaşa çıkın!» denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.”4

“Allah dilediğine rızkını bollaştırır da daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.”5

Dünya hayatı aynı bir bitkinin bir anda yeşerip solması gibi hızla geçer. Bu muvakkat durum bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ölüm hakikati düşünüldüğünde aldatıcı bir meta olduğu daha kolay idrak edilir. Ahiretteki hesap günü ise neyi tercih etmemiz gerektiğini aşikârane ihtar eder. Neyin peşindeyiz? Muvakkat hazır lezzetler mi? Ebedi mükafat mı?

Dipnotlar: 1-Yûnus Sûresi, 24.; 2-En’am Sûresi, 32.; 3-Âl-i İmrân Sûresi, 185.; 4-Tevbe Sûresi, 185.; 5-Ra’d Sûresi, 26.



DÜNYA BİR HANE

 Hem insan olan bir insan diyebilir ki: "Benim Hâlıkım bu dünyayı bana hane yapmış, güneş benim bir lâmbamdır, yıldızlar benim elektriklerimdir, yeryüzü çiçekli-miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir" der, Allah'a şükreder. Sair mahlukatın iştiraki, onun bu hükmünü nakzetmez. Bilakis mahlukat onun hanesini tezyin eder. Hanenin müzeyyenatı hükmünde kalırlar. Acaba bu daracık dünyada, insan insaniyet itibariyle, hattâ bir kuş dahi böyle bir daire-i azîmede bir nevi tasarruf dava etse, cesîm bir nimete mazhar olsa; geniş ve ebedî bir dâr-ı saadette, ona beşyüz senelik bir mesafede bir mülk ihsan etmek, nasıl istib'ad edilebilir?

   Hem nasılki şu kesafetli, karanlıklı, dar dünyada güneşin pek çok âyinelerde bir anda aynen bulunması gibi, öyle de: Nurani bir zât, bir anda çok yerlerde aynen bulunması -Onaltıncı Söz'de isbat edildiği gibi- meselâ, Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm bin yıldızda bir anda hem Arş'ta, hem huzur-u Nebevîde, hem huzur-u İlahîde bir vakitte bulunması; hem Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın haşirde bir anda ekser etkıya-ı ümmetiyle görüşmesi ve dünyada hadsiz makamlarda bir anda tezahür etmesi ve evliyanın bir nevi garibi olan ebdalların bir vakitte çok yerlerde görünmesi ve avamın rü'yada bazen bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşahede etmesi ve herkesin kalb, ruh, hayal cihetiyle bir anda pekçok yerlerle temas edip alâkadarane bulunması, malûm ve meşhud olduğundan.. elbette nuranî, kayıdsız, geniş ve ebedî olan Cennet'te, cisimleri ruh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayal sür'atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüzbin yerlerde bulunup yüzbin hurilerle sohbet ederek yüzbin tarzda zevk almak; o ebedî Cennet'e, o nihayetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sadık'ın (A.S.M.) haber verdiği gibi hak ve hakikattır. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terazisiyle o muazzam hakikatlar tartılmaz.

  İdrak-i maâlî bu küçük akla gerekmez. 

  Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez. 

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى حَب۪يبِكَ الَّذ۪ى فَتَحَ اَبْوَابَ الْجَنَّةِ بِحَب۪يبِيَّتِهِ وَ بِصَلَاتِهِ وَ اَيَّدَتْهُ اُمَّتُهُ عَلٰى فَتْحِهَا بِصَلَوَاتِهِمْ عَلَيْهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ اَللّٰهُمَّ اَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ بِشَفَاعَةِ حَب۪يبِكَ الْمُخْتَارِ اٰم۪ينَ

Sözler - 502

SÜNNETE İTTİBA ETMEK

 Mehmet Feyzi Efendi ve sünnete ittibası (uyması) (Kuddise Sirruhü), 

Hayatının her safhasında hatta her anında, sakalından-tırnağına, yemesinden içmesine, sevincinden, kızmasına, sözlerinden sözlerini yaşamasına kadar Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve sellem) sünnetine ittibada (uymada) öylesine dikkat etti ki, bunun mükafatı olarak, bin bir sır ve hikmetleri içeren Cenab-ı Hakk’ın Habibi’ni (Sallallahu Aleyhi ve sellem) dünyada iken ilahi huzuru davet mucizesi Miraç gecesine rastlayan 4 mart 1989’da vefat ederek ilahi huzura kavuşması, Kuranı Kerimin mucize bir tarzda verdiği, ahir zamanda süneti ve sünnete ittibayı hafife alacak bir takım insanlara karşı ;

“(Resulüm) de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki, Allah ta sizi evsin…” (Ali îmran 3/31)

Ayetinin surrına nail olurken öbür yandan mezarının bile annesinin ayakucunda oluşuyla cennet , anaların ayaklarının altındadır. Hadis-i Şerifinde ittibanın güzel bir örneği olmuştur.


Vasiyeti üzerine kabir taşına yazılan;

HÜVE-L-HAYYÜ’L-BAKÎ,

Burada yatan ADEM

Bir zaman HUBBİ idi (Sevimli çocuk)

Bir zaman CUBBİ idi ( Bilgi öğrenen )

Bir zaman SUKÜTİ idi (fazla konuşan yaşlı )

Şimdi de TURABİ oldu ( Ölüm ile toprak olmak )

İMANIN YENİLENMESİ

 Dördüncü Mes'ele 

جَدِّدُوا ا۪يمَانَكُمْ بِلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ

ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti, çok Sözlerde zikredilmiştir. Bir sırr-ı hikmeti şudur ki: İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüd ettikleri için, her zaman tecdid-i imana muhtaçtır. Zira insanın herbir ferdinin manen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âher sayılır. Çünki zaman altına girdiği için o ferd-i vâhid bir model hükmüne geçer, her gün bir ferd-i âher şeklini giyer.

   Hem insanda bu taaddüd ve teceddüd olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir, daima tenevvü' ediyor; her gün başka bir âlem kapısını açıyor. İman ise hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyasıdır. Lâ ilahe illallah ise, o nuru açar bir anahtardır.

   Hem insanda madem nefs, heva ve vehim ve şeytan hükmediyorlar, çok vakit imanını rencide etmek için gafletinden istifade ederek çok hileleri ederler, şübhe ve vesveselerle iman nurunu kaparlar. Hem zahir-i şeriata muhalif düşen ve hattâ bazı imamlar nazarında küfür derecesinde tesir eden kelimat ve harekât eksik olmuyor. Onun için her vakit, her saat, her gün tecdid-i imana bir ihtiyaç vardır.

Mektubat - 332

15 Mayıs 2026 Cuma

NEFSE GÜVENİLMEZ

 Kur'an-ı Hakîm'de Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm demiş:

وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ Evet nefsini beğenen ve nefsine itimad eden, bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. Öyle ise, sen bahtiyarsın. Fakat bazan olur ki, nefs-i emmare, ya levvameye veya mutmainneye inkılab eder; fakat silâhlarını ve cihazatını a'saba devreder. A'sab ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs-i emmare çoktan öldüğü halde, onun âsârı yine görünür. Çok büyük asfiya ve evliya var ki, nüfusları mutmainne iken, nefs-i emmareden şekva etmişler. Kalbleri gayet selim ve münevver iken, emraz-ı kalbden vaveylâ etmişler. İşte bu zâtlardaki, nefs-i emmare değil, belki a'saba devredilen nefs-i emmarenin vazifesidir. Maraz ise kalbî değil, belki maraz-ı hayalîdir. İnşâallah aziz kardeşim, size hücum eden nefsiniz ve emraz-ı kalbiniz değil, belki mücahedenin devamı için beşeriyet itibariyle a'saba intikal eden ve terakkiyat-ı daimîye sebebiyet veren, dediğimiz gibi bir halettir.

Mektubat - 329

13 Mayıs 2026 Çarşamba

ZULÜM VE ADALET

Cennet, Cehennem ve Adalet

Dünya hayatına baktığımızda adaletin çoğu zaman tam tecelli etmediğini görürüz. Nice zalimler ömürlerini rahat içinde geçirirken, nice mazlumlar haklarını alamadan bu dünyadan göçüp gider. Eğer hayat yalnızca bu kısa dünya safhasından ibaret olsaydı, bu durum adalet duygusunu zedelerdi. Oysa kâinatın nizamı, hikmetle işleyen bir düzeni gösterir. Bu düzenin sahibi olan “Sultan-ı Âdil”, elbette mutlak adaleti de gerektirir.

İşte burada ahiret hakikati devreye girer. Cennet, iyiliklerin karşılığının eksiksiz verileceği bir mükâfat yurdu; cehennem ise kötülüklerin karşılıksız kalmayacağı bir ceza mahallidir. Bu iki âlem, ilahî adaletin tamamlanması için zaruridir. Çünkü sınırlı bir dünyada sınırsız sonuçlar doğuran fiillerin tam karşılığı ancak ebedî bir âlemde verilebilir.

Mesnevî-i Nuriye’nin bakışıyla meseleye yaklaştığımızda, adalet sadece bir kavram değil, aynı zamanda bir gerekliliktir. Allah’ın “Adl” ismi, varlıkta tecelli etmek ister. Bu tecelli, yalnızca dünya sahnesiyle sınırlı kalamaz. Zira dünya, imtihan meydanıdır; hüküm ve netice yeri değildir. Hüküm, ahirette verilecektir.

Fıtratın Sesi 

Ayrıca bu hakikat insanın vicdanında da yankı bulur. Her insan, iç dünyasında iyiliğin ödüllendirilmesini, kötülüğün ise cezalandırılmasını ister. Bu evrensel duygu, ahiretin varlığına bir işaret gibidir. Çünkü fıtrata konulan hiçbir duygu, karşılıksız ve anlamsız değildir.

Sonuç olarak, “Sultan-ı Âdil için bir cennet-i bâkiye, bir cehennem-i dâime lâzımdır” ifadesi, yalnızca bir inanç cümlesi değil aynı zamanda aklî, vicdanî ve varlık düzenine uygun bir hakikatin ifadesidir. İlâhî adaletin tam anlamıyla tecelli etmesi, ancak ebedî bir âlemin varlığıyla mümkündür. Bu da bize gösterir ki, hayat bir son değil; sonsuz bir başlangıcın kapısıdır.

Sonsuz Arzular ve Ebedî Hayatın Zarureti

İnsanın taşıdığı istidat ve kabiliyetlerin genişliği de ebedî bir âlemi zaruri kılar. Zira insan, yalnız birkaç yıllık dünya hayatına sığmayacak kadar derin arzulara, bitmeyen ümitlere ve sonsuzluk isteyen bir kalbe sahiptir. Bu fani dünyada bu arzuların tam karşılığını bulamaması, onların abes olmadığını, bilakis ebedî bir hayat için verildiğini gösterir. Mesnevî-i Nuriye’nin bakışında bu durum, adaletle birlikte rahmetin de bir gereği olarak okunur. Çünkü “Sultan-ı Âdil” aynı zamanda “Rahîm”dir; kullarının samimi amellerini zayi etmeyecek, en küçük bir iyiliği dahi karşılıksız bırakmayacaktır. İşte bu sonsuz rahmet ve mutlak adalet, cennet ve cehennemi sadece mümkün değil, aynı zamanda zaruri kılar. Vesselâm…..


SADAKA SAĞLIĞIMIZIN SİGORTASIDIR

 "Az sadaka çok belayı defeder"

Kalp gözü açık büyük bir zat bir gencin nikah merasimine katılır ve o gencin o gün, yani gerdek gecesi öleceğini söyler. Sabahleyin o genci camide görenler şaşırır ve o zata sorarlar: “Siz bu kişinin öleceğini söylediniz ama o yaşıyor.”

O zat gence sorar: “Sabah yatağını düzeltmedin mi?”

Genç, “hayır” deyince namaz sonrası o gencin evine giderler ve yastığı kaldırınca dehşetli bir yılan görürler.

O zat gence sorar: “Bu yılan seni sokup öldürecekti, akşam ne yaptın da bu gerçekleşmedi?”

Genç, “Akşam kapımızı bir kişi çaldı. İhtiyaç içinde idi. Ben de ona bir sadaka verdim” der.

O zat da der ki çevresindekilere: ”İşte gördünüz, sadaka belayı def eder.”

Şimdi bu hikayeyi kader programı açısından tahlil edelim.

O zat doğru görmüştür. Yani kader programında “Yılan gerdek gecesi bu genci sokup öldürecek” diye bir ihtimal ve seçenek vardır. Ancak bu seçenek bir çok seçenekten sadece birisidir. Diğer bir seçenek de, “O genç sadaka verecek ve yılan onu sokamayacak” hükmüdür. İşte daha bir çok seçenekten bu seçenek işleme konmuş ve artık o an için gencin nihai kaderi bu seçenek olmuştur.

Meseleye bu açıdan bakıldığında Allah kader programında önümüze binlerce seçenek sunmakta. Bu seçeneklerin sayısı ise zaman ve mekan ile sınırlandırılmıştır. Zaten zaman ve mekan da her kişi için seçim şartlarına göre yeniden yaratılmaktadır. Yani her kesin kendine göre, kaderden yaptığı seçime göre özel bir zaman ve mekanı vardır.

Bu nedenle az sadaka yukarıda belirtilen yılan sokma ve ölme belasını defetmiştir.


AİLE GEÇİMSİZLİKLERİ

 Toplumun hemen her alanını tehdit eden yozlaşmanın, ahlâkî aşınmanın en çok yaşandığı yerlerin başında herhalde aile hayatı geliyor.

Uzunca bir zamandır eşler arasında sürüp giden sürtüşmeler, çekişmeler ve maalesef boşanmalarla sonuçlanan kavgalar.

Bu acı gidişatın birçok sebebi olmakla beraber bizce evlilik öncesi atılan adımlar, alınan yanlış kararlar bu problemlerin önemli sebeplerindendir. Hz. Peygamber’in(asm), “Bir kadın soyu için, zenginliği için, güzelliği için, dindarlığı için nikah edilir; siz dindar olanı tercih edin.” tavsiyesini gençlerimizin çoğu dikkate almayıp; ya çabuk bozulmaya müsait güzelliklerden yana ya da –varsa– maaşından yana tercihini kullanıyor. Belli bir yaştan sonra meftun olduğu güzellik kaybolunca veya eşi aldığı maaşı veya –varsa– serveti üzerinden eşine karşı bağımsızlığını ilân edince kavga gürültü başlıyor.

Gerçi son zamanlarda dindar olarak bildiğimiz bazı ailelerde de kayda değer geçimsizliklerin olması da üzerinde durulması gereken bir başka gerçek.

Yanlış tavırlardan birisi de, evlenecek olan gençlerin tanışıp bir araya gelmelerinde dinimizin tavsiye ettiği mahremiyetleri dikkate almayan davranışları var… Bunlara ilâve olarak eş adaylarının kendilerini tanıtırken kusurlarını kamufle etmekle beraber; adeta kendilerini tamamen hatasız olarak takdim ederek karşı tarafı yanıltmaları söz konusu.

Abartılı beyanlara evlendikten hemen sonra ortaya konulan tavırlarda tam tersiyle karşılaşan kız veya erkek, adeta hayal kırıklıkları yaşamak suretiyle boşanmalara sebep olunuyorlar.

Hata ve kusurların izalesi ve ıslahı için birbirlerine yardımcı olup dua etmek yerine; huzursuzlukları tetikleyecek incitici, tahkir edici söz, hal ve tavırlarda bulunan eşler kendi elleriyle aile hayatını yaşanmaz hale getiriyorlar.

Eşler arasındaki farklı görüşlere ve düşüncelere, huy ve mizaç farklılıklarına karşı olan tahammülsüzlükler ve tahakküme varan yanlış dayatmalar da bazen boşanmalara sebep olan sürtüşmelere, kavgalara zemin hazırlıyor.

İşsizlik, giderek daha çok ivme kazanan zamlar ve hayat pahalılığı da bir taraftan evliliklere mani olurken, bir taraftan da evli çiftlerin zarurî ihtiyaçlarını temin edemediklerinden kaynaklanan geçim sıkıntılarına sebep olabiliyor. Yine bu zamanda ; hiçbir sansüre tabi tutulmadan, televizyon kanallarında yayınlanan ve aileyi hedef alan bazı gayr-ı meşru programlar ve diziler de aile hayatını tahrip eden sebeplerdir.

Bütün bu sebeplere ilâve olarak, aile reisi olmanın beraberinde getirdiği bazı sorumluluklarının farkında olmadığı için; eşinin kendisine önemli bir emanet olduğunu, onun meşru haklarını ve hukuklarını korumanın önemli vecibe olduğunu önemsemeyen erkeğin lâkaytlığına ve ilgisizliğine karşılık hanımın da aile reisliği gibi bir makamı tanımayan bir anlayışla beyinin meşru olan taleplerini açıkça reddederek hiçbir kayıt altına girmeyi kabul etmemesi gibi yanlış tavırlarla sağlıklı bir aile hayatının devam edemeyeceği açıktır.

11 Mayıs 2026 Pazartesi

SEN ÜCRETİNİ ALIRSIN

    Ey sevaba hırslı ve a'mal-i uhreviyeye kanaatsız insan! Bazı Peygamberler gelmişler ki, mahdud birkaç kişiden başka ittiba edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kesret-i etba' ile değildir. Belki hüner, rıza-yı İlahîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırs ile "Herkes beni dinlesin" diye vazifeni unutup, vazife-i İlahiyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenab-ı Hakk'ın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah'ın vazifesine karışma. Hem hak ve hakikatı dinleyen ve söyleyene sevab kazandıranlar, yalnız insanlar değildir. Cenab-ı Hakk'ın zîşuur mahlukları ve ruhanîleri ve melaikeleri kâinatı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Madem çok sevab istersin, ihlası esas tut ve yalnız rıza-yı İlahîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efradları; ihlas ile ve niyet-i sadıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın, sana da sevab kazandırsın. Çünki meselâ sen "ELHAMDÜLİLLAH" dedin; bu kelâm, milyonlarla büyük küçük "ELHAMDÜLİLLAH" kelimeleri, havada izn-i İlahî ile yazılır. Nakkaş-ı Hakîm abes ve israf yapmadığı için, o kesretli mübarek kelimeleri dinleyecek kadar hadsiz kulakları halketmiş. Eğer ihlas ile, niyet-i sadıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar, lezzetli birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer. Eğer rıza-yı İlahî ve ihlas o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez; sevab da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır. Seslerinin ziyade güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hâfızların kulakları çınlasın!..

Lemalar - 152

10 Mayıs 2026 Pazar

TAKVA VE TAKVA ELBİSESİ

 Takva ve takva elbisesi nedir?

"Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır"

 Halil Akgünler

Takva elbisesi nedir ?

Takva elbisesi,

Takva elbisesi tabiri Kuran’da geçen bir tabir.

Cenab-ı Hak Araf Suresinde bu elbiseden şöyle haber veriyor:

“Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik). (Araf Suresi, 26)”

Peki takva nedir?

Bu konuda Risale-i Nurda geçen bir tanım var:

“Bugünlerde, Kur’ân-ı Hakîmin nazarında, imandan sonra en ziyade esas tutulan takvâ ve amel-i salih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i salih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def-i şer, celb-i nef’a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve câzibedar hevesat zamanında bu takvâ olan def-i mefasid ve terk-i kebair üssü’l-esas olup büyük bir rüçhaniyet kesb etmiş. Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebair-i azîme içinde amel-i salihin ihlâsla muvaffakiyeti pek azdır. (Tarihçe-i hayat, s.372)”

Demek ki takva Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak durmak manasına geliyor. Bu nedenle zaten mühim bir amel-i salih işlenmiş oluyor.

Peki takva elbisesi nasıl teşekkül ediyor?

Bunun da cevabı yine Nurlarda verilmiş:

“Cehennem ateşinin tesirini men edecek ve eman verecek iman gibi bir madde-i mâneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillü, Ruhunuza imanı giydirip Cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi,Şu âyet ise, ona mukabil, bak, ne kadar ulvî, lâtif ve güzel ve ebede kadar yırtılmayacak, Hanîfen Müslimen destgâhında dokunacak bir hulleyi gösteriyor. (Sözler, s.353)”

İfadeye göre iman ve İslam insanda manevi bir zırh meydana getiriyor. Hanîfen Müslimen tezgahında dokunan bu nurani takva elbisesi ebede kadar insanın üzerinde kalıyor ve cehennem ateşine karşı bir siper oluyor.

İşte insan takva ve salih amel ile öyle nurani bir takva elbisesine sahip oluyor ki, cehennem bu elbiseyi ve içindekileri yakamıyor. Yani tam bir nuraniyet kazanmış olan bir insanı cehennem yakamaz. “Nar nuru yakamaz, nar nura kuvvet verir” sözü bu hususu çok güzel açıklıyor.

Bu nuraniyet elbisesini tam olarak giymiş olan ve mahiyeti tam bir nuraniyet kazanmış olan Hz. Peygamberimiz(asm) Miraç yolu ile gittiği ulvi alemlerde Cehennemin bütün tabakalarını gezmiş ve ateş ona dokunmamıştır.

Ahiret aleminde ise tüm insanlık cehenneme uğrayacaktır. Bu konuda kesin bir vaad-i ilahi var. Peki cehenneme uğrayan müminleri ateş yakacak mıdır? Elbette ki hayır. İman ve İslamiyet yolu ile takva elbisesini tam olarak giyen müminleri ateş yakamayacaktır. Çünkü nar nuru yakamaz. Bu latif prensip nedeniyledir ki, cehennemin “Ey mümin! Çabuk geç ki, nurun ateşimi söndürüyor” dediği rivayet edilir.

Takva elbisesi son derece önemlidir ve ebede kadar yırtılmayacak nurani bir zırhıdır. Bu elbise bir ikram-ı ilahi olarak ilk defa Adem babamız ile Havva annemize cennette giydirilmiştir. Yasak meyvenin yenmesi neticesinde ise bu zırh açılmış ve dünya hayatının zorlukları ile yüz yüze kalınmıştır.

“Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne babanızı ayıp yerlerini birbirine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları inanmayanların yoldaşları yaptık. (Araf Suresi, 27)”

Muhtemelen bu takva elbisesi insana doğuştan veriliyor. İnsan ise buluğ çağından itibaren takva yolu ile ya bu elbiseyi güçlendiriyor. Ya da günahlarla o takva elbisesinde delikler açıp küfür ve isyan ile parçalayıp üstünden atarak cehennem ateşine karşı zırhını yok ediyor.

Demek ki insanın önünde iki yol var:

Ya takva yolu ile nurani bir elbise giyip ebedi mutlu olup ateşten korunacak.

Ya da isyan ve günahlarla zulmani bir elbise giyip ateşin odunu olacak.

HACILARIN DİKKAT ETMESİ GEREKEN HUSUSLAR

 Hac ibadeti, hem fiziksel hem de manevi açıdan kapsamlı bir hazırlık ve dikkat gerektiren kutsal bir yolculuktur. Hacı adaylarının bu süreci en verimli şekilde geçirmeleri için dikkat etmeleri gereken temel hususlar şunlardır:

1. Manevi Hazırlık ve İbadet Bilinci

Niyet ve İhlas: Hac ibadeti sadece Allah rızası için yapılmalı, gösterişten kaçınılmalıdır.

Arafat Vakfesi: Haccın en önemli rüknü olan Arafat'ta geçirilen süre, dua, zikir ve tövbe ile en iyi şekilde değerlendirilmelidir.

İhram Yasakları: İhrama girdikten sonra koku sürünmek, tıraş olmak, tırnak kesmek, bitkilere veya hayvanlara zarar vermek gibi ihram yasaklarına Hac Yolcusu Rehberi'nden detaylıca bakılarak titizlikle kaçınılmalıdır.

Sabır ve Hoşgörü: Milyonlarca insanın bulunduğu kalabalık ortamlarda haklı olunsa bile tartışılmamalı, sabırlı olunmalı ve kimse incitilmemelidir. 

2. Sağlık ve Hijyen Önlemleri

Düzenli İlaç Kullanımı: Kronik hastalığı olanlar, kullandıkları ilaçları yanlarına almalı ve asla aksatmamalıdır. "Kutsal mekandayız" diyerek ilaçları bırakmak yanlıştır.

Sıcaklık ve Hijyen: Sıcak hava nedeniyle bol sıvı tüketilmeli ve el/yüz temizliğine, özellikle çiğ yiyecekleri tüketmeden önce yıkamaya dikkat edilmelidir.

Yorgunluk: Hac öncesinde fiziksel olarak dinlenmiş olmak önemlidir. Kutsal topraklarda ibadete enerji saklanmalıdır. 

3. Hac İbadetinin Rükn ve Vacipleri

Tavaf ve Sa'y: Kâbe ziyareti, tavaf ve Safâ-Merve arası sa'y işlemleri usulüne uygun yapılmalıdır.

Vacipler: Müzdelife vakfesi, şeytan taşlama, saçların tıraş edilmesi ve veda tavafı gibi vacipler zamanında yerine getirilmelidir.

Eğitim: Gitmeden önce Diyanet'in düzenlediği "Hac Hazırlık Kurslarına" ve bilgilendirme toplantılarına mutlaka katılınmalıdır. 


4. Maddi ve Teknik Detaylar

Belgeler: Pasaport, vize ve özellikle aşı kartı gibi gerekli belgeler her an ulaşılabilecek şekilde saklanmalıdır.

Mekke/Medine Hayatı: Zamanın çoğu tavaf, namaz, Kur'an ve zikirle geçirilmelidir. 

Özetle, hac yolculuğu sabır, ilim ve sağlık kurallarına uyum gerektiren bir süreçtir. Takva elbisesini her an korumaya özen gösterilmelidir. 


CEDELLEŞMEK

 Cedelleşmek, Arapça kökenli cedel (ağız dalaşı, tartışma) kelimesinden türemiş olup, karşılıklı olarak tartışmak, münakaşa etmek, çekişmek veya uğraşmak anlamına gelir. Özellikle fikir uyuşmazlığı durumlarında çetin bir şekilde tartışma halini ifade eder. 

Cedelleşmek Kelimesinin Anlamı ve Kullanımı

Temel Anlamı: Münakaşa etmek, fikir çatışması yaşamak.

Halk Ağzında: Cebelleşmek, becelleşmek veya mecelleşmek şeklinde de kullanılsa da, kelimenin doğrusu "cedelleşmek"tir.

Kapsam: Sadece sözlü tartışma değil, aynı zamanda biriyle veya bir işle uğraşma/çabalama durumunu da (cebelleşmek anlamında) kapsayabilir.

Köken: Arapça cdl (çetin tartışma) kökünden gelir. 

Kubbealtı Lugatı +5


Örnek: O kadar karmaşık bir işle cedelleşiyoruz ki, sonucu kestirmek zor.

TECESSÜS VE GIYBET

 Tecessüs ve gıybet, hem dinî kaynaklarda hem ahlâk kitaplarında insan ilişkilerini bozan iki büyük hatadır.

İkisi de başkalarının kusurlarıyla meşgul olmayı içerir; fakat birbirinden farklıdır.

Aşağıda ikisini de sade, anlaşılır bir dille açıklıyorum:


1. Tecessüs nedir?

Tecessüs, birinin ayıbını, kusurunu veya özel hâlini araştırmak, gizlisini kurcalamak demektir.

Yani:

Başkasının mahrem hayatını merak etmek

İnsanların gizli kusurlarını ortaya çıkarmaya çalışmak

“Acaba başka neler yapmış?” diye araştırmak

Sosyal medyada, mesajlarında, özelinde iz sürmek
hep tecessüstür.

Tecessüs, kalpteki merakın yanlış yönde kullanılmasıdır.
Haddi aşmaktır.

Kur’ân: “Tecessüs etmeyin.” (Hucurât 12) buyurur.
Çünkü tecessüs, insanların güvenini ve huzurunu bozar.


2. Gıybet nedir?

Gıybet, bir kişinin hoşlanmayacağı bir şeyi onun arkasından söylemek demektir.

Gıybet olan söz:

Doğru bile olsa,

Kişi duysa üzülecekse,

Onu küçültüyor, aşağılıyorsa
gıybettir.

Yani “doğru söylüyorum” demek gıybeti meşrulaştırmaz.

Gıybet şunları kapsar:

Birinin kusurunu başkalarına anlatmak

Onu kötü göstermek

Küçük düşürücü lakaplar kullanmak

Dış görünüşü, ailesi, geçmişiyle alay etmek

Peygamberimiz (s.a.v.):
“Gıybet, kardeşini hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır.” buyurur.


3. Tecessüs ve gıybet arasındaki fark

Tecessüs → Ayıbı araştırmak, gizliyi kurcalamak.

Gıybet → Bulduğun ayıbı anlatmak, ifşa etmek.

Yani tecessüs başlangıç, gıybet sonuç gibidir.


4. Neden bu ikisi çok tehlikelidir?

Çünkü:

İnsanın haysiyetini zedeler

Kalpleri birbirine karşı soğutur

Güveni yok eder

Toplumu çözüp ahlâkı zayıflatır

Kendi kalbini karartır, ruhu kirletir

Bu yüzden dinî öğretilerde bu iki davranış büyük günah sayılmıştır.


Son söz

Tecessüs, başkasının gizlisine göz dikmektir.
Gıybet, o gizliyi dile taşımaktır.
İkisi de insanı küçültür; kalbi daraltır, toplumu bozar.