31 Temmuz 2026 Cuma

ÇEVRESİNİ İNCELEYİP KENDİ NEFSİNİ HESABA ÇEKMEK

 İnsan nefis itibariyle zevk ve lezzet aldığı şeyleri sever, acı ve sıkıntı çektiği durumdanda nefret duyar ve ızdırap çeker.Demek ki her insanda bu iki halde mevcuttur.Hiç bir insan sürekli lezzet ve daimi acı çekerek hayatını sürdüremez.Kimi zaman sıkıntılı bir hayat kimi zaman rahat ve huzurlu bir hayat ile yaşamını devam ettirir.Dünya hiç bir zaman hiç bir kimseye dikensiz gül bahçesi olmamış her şey zıdları ile bu dünya hayatımızı kuşatmıştır.Sıkıntısız acısısız kaygısız bir hayat ahirette elde edilen cennet hayatıdır.Doğarsın yaşarsın ölürsün.Anne baba kardeş sonra eş ve çocuklar birlikte acı tatlı günleri paylaştığımız yakınlarımız herbirinin çeşit çeşit istek arzu sıkıntı ve yaşam tarzı vardır.Birlikte geçirdiğimiz günler farklılıkların farkına vardığımızda daha düzenli ve huzurlu bir yaşam sürmemize vesile olur.Annendir, babandır kırmak istemezsin kırılırsın. Fakat karşı gelemediğin için içine atar biriktirirsin. Ya da başa çıkamazsan uymak zorunda kalırsın.Kardeşindir anlaşamazsın ya da anlaşırsın fakat dış etkenler seni ayırır terketmek durumunda kalırsın.Eşindir çocuklarındır onları da düşünmek ve onlarla mutlu bir hayat geçirmek istersin fakat ne yazık ki, zaman zaman onu da sağlayamadığın durumlar olur. Bazen üzülür bazen vurdumduymaz olursun.Hasılı velkelam dünya insanı çeşit çeşit imtihanlarla pişirir eritir sonunda ya mağlup ya galip bir şekilde yolculuğun bitmesine sebep olur.

 Günümüz meselelerine dönersek, insan nefsinin ıslahına çalışırken karşısına çıkan şeytan ve avaneleri ile de mücadele etmek durumunda kalır.Büyüklerin ibret alınacak sözlerinden birisi şöyle;"Ölüm ile ayrılığı tartmışlar,ölümden de ağır gelmiş ayrılık." Bir şarkımızda da, "Gurbet o kadar acı ki, ne varsa içimde.Herşey bana yabancı, hepsi başka biçimde" Gurbet ve ayrılık insanı inciten ve üzen ikili.Birde yakınlarından sevdiklerinden ayrı kalmak insanı unutulmaz acılarla başbaşa bırakıyor.Dünyanın basit meselelerini büyüterek insanları incitip gönül kırmak Allah'ın hoşuna gitmediği gibi aklı başında hiç kimsenin de hoşuna gitmez.Oğlun gelinin kızın çocuk sahibi olup bu hasretten kurtulduktan sonra yavrularına kavuşmanın sevincini yaşarlar.Zaman geçince herşey unutulur ve insanda nankörlük başlar. Nefis ve şeytanın olumsuz telkinleri sonucu mutluluk hüzne dönüşür. Kendi çabaların ve belki de birilerinin  duası sayesinde mutluluğa kavuşursun.Fakat  bu  mutluluklar çeşitli sebepler yüzünden çoğu zaman uzun sürmez.Ana baba hısım akraba bir çırpıda geri atılır ve bu şekilde yalnızlığa kapı açılır.Hiç kimsenin mutlu olamayacağı bir ortam aceba kimin işine yarar kimi memnun eder?

Çocuk sevgisine muhtaç ana baba,torun sevgisine muhtaç, dede nine, şefkate  muhtaç torunlar ortada kalıverir. Birilerinin kaprisi yüzünden huzur ortamı kaybolur perişan olurlar.Dede nine torunlarımı uzaktanda olsa bir göreyim diyerek yola revan olurlar çocuklara eliboş gitmek istemezler görürsem aldıklarımla onları sevindireyim isterler ama eve alınmazlar kapıda kalır içeri  giremezler, sokakta görmek isterler ama kimseyi bulamazlar. Telefon etmek isterler telefonu belkide engellemiştir ulaşamazlar.Sonra bir şekilde telefonla  ulaşılır fakat, biz alışverişteyiz ben çocukları birara getiririm görürsünüz denir sonra telefon kapanıverir. Beklenir torunlar gelecek, nafile ne torunlar getirilir ne de aranır.Allah kimseyi bu duruma düşürmesin.Yaşlılar göz yaşları içinde ümitsiz bir şekilde bekleyip hasreti kaplerine gömerler.Bunu bilen bilir,ancak evlat hasreti çeken anlar. İnşallah İnat ve kin son bulur da bu hasret biter.Ne deyelim?Allah akıl fikir, vicdan ve merhamet versin, herkesin sıkıntılarını gidersin.Çok zor bir durum.Alışık olmayana, bu durum çok zor gelir.Nasıl geçer,nasıl son bulur o da  belli değil.Ulaşıp görüşüp konuşabilsen belki problem çözülür.Ama nafile çünkü ne kendi görüşür ne de başkaları ile görüşmen istenir.Durum şimdilik bundan ibaret.Allah  merhamet versin ve yardımcımız olsun. Ne diyelim,sabır ve duadan başka çaremiz varmı ki?

AĞLANACAK HALLERİMİZE GÜLÜYORUZ

 Ağlanacak hallerine gülenler

Sevgili Peygamberimiz; “Eğer benim bildiklerimi siz bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.” buyurmuştur.

Hakikaten Hz. Peygamberin bildiklerini bizler bilseydik; hırsızlar, haramilikten vazgeçerdi. Rüşvet alıp yolsuzluk yapanlar doğru yola gelirdi. Zalimler, zulümlerinden vazgeçip, merhamete gelirlerdi. İnsanlar husumetten muhabbete dönerlerdi. Nefret yerine, kucaklaşmayı tercih ederlerdi. Yine insanlar, gerçek bir insanın; insanlık şeref ve payesini idrak eder, dünya gül gülistanlık olurdu. Hep beraber, dünyada cennet hayatının güzelliğini ve saadetini huzurla yaşardık. Ama, maalesef durum hiç de öyle değil, hatta şu anda dünya, tam da bunun tersine dönüyor diyebiliriz.

İstikamet ve doğruluğun en önemli dayanağı; Allâh’tan korkmak ve kuldan da utanmaktır, haya etmektir. Bu iki insanî duyguyu kaybeden, her şeyini kaybetmiş, her türlü haramı ve kötülüğü yapmaya, irtikap etmeye müsait bir duruma, gelmiş demektir.

Allâh ve Resulü, çalışanı sever ve meşru yoldan zengin olmayı da teşvik ederler. Bildiğiniz gibi Hz. Peygamber, “Veren el, alan elden üstündür” demiştir.

Gayr-i meşru, haram yollardan gelir elde etmek, kul hakkına girmek, hem din’en ve hem de insaniyeten kapalıdır.

İnsana, hele hele Müslümana hırsızlık yapmak, kul hakkına girmek, hiç ama hiç yakışmaz. Zira haramdır, ayıptır, büyük günahtır, ateştir.

“El harisu, haibün hasir” yani doyumsuz, aç gözlü, kanaatsız insanlar, hep kaybetmeye, hüsrana uğramaya mahkumdurlar sözü, darb-ı mesel, yani ata sözü hükmüne geçmiştir.

Haramdan, haramilikten nemalanıp da, huzurla ve gönül rahatlığı ile öleni hiç gördünüz mü?

Daha huzurlu, daha mutlu, daha sürurlu bir yaşam umuduyla;

Selâm ve muhabbetlerimle…

 

NEDEN EVİMİZDE HUZUR YOK ?

 Günümüz şartlarında evlenmek ve yuva kurmak zor olduğu gibi evlendikten sonra aile olmak da o kadar zor. Çünkü her evlilik sonucu aile olunmuyor. Bu durum yuvalarda huzursuzluğa ve hatta boşanmaya varan neticelere sebep oluyor. Ne acı bir durum değil mi?

Peki, neden aile olmak bu kadar zor? İyi günde olduğu gibi kötü günde, darlıkta, sıkıntıda ya da -Allah muhafaza- daha büyük imtihanlarda birliktelik neden zor? Hâlbuki gaddar olan bu dünyada yuvamız, cennet-misal bir hayata vesile olması gerekirken yani dünyevî saadetin ve huzurun yaşandığı, derdin ve tasanın unutulduğu aynı zamanda uhrevî saadete de medar olacak bir mesken olması gerekirken niçin fitne yuvası hâline geliyor? “Nasıl oluyor da yuvalar fitne oluyor?” diye şaşırmış olabilirsiniz; lâkin Cenab-ı Hak âyet-i kerîmede “Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer fitnedir; Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.” (Teğâbun, 64/15) buyuruyor. Başka bir âyet-i kerimede ise “Bilin ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz birer fitnedir. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.” (Enfal, 8/28) buyurarak bir kez daha ailenin fitne olduğunu vurguluyor.

Burada fitne kelimesini iyi irdelemek lazım. Fitne kelimesi, Türkçede “azdırma, baştan çıkarma, karışıklık, fesat, arabozan, karıştırıcı” gibi anlamlara gelmektedir. Ancak Arapçada kelimenin esas anlamı “hayır ve şerle sınama, deneme, imtihan” gibi manalara gelmektedir. Binaenaleyh fitne kelimesinin Türkçede kullanıldığı anlam, Arapçadaki esas anlamından farklıdır. Mezkûr ayetlerde fitne kelimesi sınav, imtihan ve sınama anlamlarında kullanılmıştır.

Demek ki yuvalarımızın fitne olması, imtihan ve sınanma yuvası olduğu manasındadır. İmtihan ve sınanmanın olduğu bir yerde illaki zorluklar, sıkıntılar ve nice başka dertler olacaktır. Kiminin çocuğu olmayacak, kimi de çocuğuyla sınanacak. Kimi çok zengin bir aileyken kimi de günübirlik geçinecek ve hakeza… Fakat en acayibi de şu ki, kiminin en büyük imtihanı geçmişte yaşadıklarıyla olacak. Yani ebeveynlerin birbirlerine karşı “Geçmişte bana şunu dedin, böyle davrandın, şu gün şu saat kalbimi kırdın …” gibi cümlelerle geçmişte olan şeyleri sanki yeni yaşanmış gibi sürekli dile getirmek ve geçmişi her gün yaşayarak ve evdekilere de yaşatarak o ânın hatta o günün huzurunu bozmaktır. Bunun bir başka ve çok daha acayip bir versiyonu da gelecekte olabilecek ve henüz yaşanmamış şeyleri sanki yaşanacağı garantiymiş gibi şimdiden kederlenmek, gerilmek ve kavga edecek derecede sinirlenip evin huzurunu bozmaktır.

Ne garip hâllerimiz var değil mi? Daha şimdiden, olmamış şeyleri sanki yaşanmış gibi düşünmek ya da geçmişte yaşanmış şeyleri tekrar dile getirip o anları yaşamak dertlenmek ve o ânın tadını bozmak ne acayip ne garip bir durum. Hâlbuki bizim hakikî ömrümüz bulunduğumuz gündür. Değil yarına bir saat sonraya çıkacağımızın garantisi yokken, nedir bu gaflet? Hatta şimdi bu yazıyı yazarken (sizler okurken) Azrail (as) ruhumuzu teslim almaya gelebilir. Zira hayat fânî, ölüm âni.

Evet, bazen oluyor ki hiç hoşumuza gitmeyen bir cümleyi işittiğimiz için ya da yaşamayı hiç istemediğimiz bir iş başımıza geldiği için bütün gün o cümleye ya da o işe odaklanıp, o cümle ve o iş etrafında gezinebiliyor, bütün günümüzü belki de günlerimizi ziyan edebiliyoruz. Üç-beş saniyelik bir cümle için bütün dakikalarımızı ve saatlerimizi heba edebiliyoruz? Değer mi yuvamızın huzurunu bozmaya? Değer mi bu gelip geçici sıkıntılar için eşimizin, çocuğumuzun kalbini kırmaya? Soruyorum size, bütün bunlara değer mi? “Tabii ki değmez!” dediğinizi duyar gibiyim. Öyle ise aklımızı başımıza alalım. Gaflete düşüp de nefs-i emmareden ders alan hissiyatla hareket etmeyelim. Çünkü ne yaparsak yapalım geçmişin bir saniyesini değiştiremez, geleceğe de müdahil olamayız. Unutmayalım ki geçmişe takılıp kalanlar bugünü yaşayamaz ve geleceği de olmaz.

Biz ânı yaşayacağız ve önümüze bakacağız inşâallah. Başımıza her ne gelirse gelsin Cenab-ı Hakk’a teslim olup Ona tevekkül edeceğiz. Yaşadığımız her şeyin, söylenen her sözün birer imtihan sebebi olduğunu asla unutmayacağız. Geçmişe de sadece ibret ve ders almak için bakacağız. Vesselam…

 


30 Temmuz 2026 Perşembe

OKUMAK KENDİNİ BİLMEKTİR

 “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku…”B. Said Nursi

Bu çağrı, aslında insanın:

Kim olduğunu

Nereden gelip nereye gittiğini

Niçin yaratıldığını

düşünmesi gerektiğini ifade eder.

 “Kendini Okumak” Ne Demektir?

Buradaki “okumak” kelimesi sadece bilgi edinmek değildir. Daha derin bir anlam taşır:

Kalbini okumak: Neye bağlısın, neyi seviyorsun?

Aklını okumak: Hakikati arıyor musun?

Amellerini okumak: Yaşayışın neyi gösteriyor?

Yani insan, kendi iç dünyasını bir kitap gibi okuyabilmelidir.

 Sert Uyarının Hikmeti

“…Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var!”

Bu ifade ilk bakışta serttir ama hakikati uyandırmak içindir:

Hayvan gibi olmak:

Sadece yiyip içmek, nefsin peşinde yaşamak

Camid (cansız) gibi olmak:

Hiç düşünmemek, ibret almamak, hissizleşmek

 Yani insan, sahip olduğu:

Akıl

Vicdan

İman kabiliyeti

bunları kullanmazsa, insanlık mertebesini kaybedebilir.

 Günümüze Bakan Yönü

Bugün bu söz daha da anlamlı:

Bilgi çok ama hikmet az

Konuşma çok ama tefekkür az

Görmek çok ama ibret almak az

Bu yüzden bu çağrı hâlâ canlıdır:

Kendini okumayan, dünyayı yanlış okur.

Kendini tanımayan, yolunu bulamaz.

Kendini bulan ise Rabbini bulmaya başlar.

MÜLKÜN TEMELİ ADALETTİR

 Adalet bir toplumun hayat damarlarından birisidir.

Adalet, demokrat bir ülkenin olmazsa olmazlarındandır. Adalet, hürriyetçi anlayışın temel taşlarından biridir. Bugünlerde bazı kanallarda ve basın organlarında yazılıp çizilenlere bakarsak konuların ağırlıklı olanı adalet ve mahkeme kararlarıdır. Elbette mahkeme kararlarını tartışacak değiliz. Ehemmiyetine binaen adaletin herkese lâzım olacağı ve her ortamda var olması gereken bir hukuk kuralıdır. Bunun için tarihin perspektifinden geçmişe bakma ihtiyacı duyuluyor. Bu vesileyle akla gelen bir tarihi hadiseyi nakletmek istiyorum.

Günlerden bir gün Diyojen (Diogenes), M.Ö. 412/ M.Ö. 323 yılları arasında yaşayan, kendine yetme ve sadelik ilkelerine dayanan kinik hayat biçiminin öncülerinden Sinop’lu çileci düşünürdür.) sepetinde güneşlenirken, onun namını çok uzak diyarlardan duyan, tarihin en başarılı savaşçılarından biri Büyük İskender yanına gelmiş. Fakat sepetteki Diyojen’den hiçbir kıpırdama yokmuş; aksine Diyojen yerine daha çok yerleşip güneşi içinde hissetmeye çalışıyormuş. Makedonya’dan Hindistan’a kadar büyük bir İmparatorluk kuran Büyük İskender, bu duruma çok bozulmuş. Diyojen’in başına gelip dikilmiş ve Diyojen’e, “Dile benden ne dilersen?” demiş.

Işıktan zor araladığı gözleriyle İskender’e şöyle bir bakan Diyojen, “Gölge etme başka ihsan istemem” diyerek imparatoru red etmiş. İskender, çok kızmakla birlikte ona bu davranışının sebebini sormuş.

Diyojen, “Ben nefsimi kendime esir ettim, onun bütün isteklerini çiğnedim. Ama sen ise servetin, saltanatın yani nefsinin istekleri ardında koşuyorsun. Sen nefsinin kölesisin, bana ne yardımın olabilir ki?” diyerek Büyük İskender’i şaşırtmış.

Günler bu tür olaylarla geçip giderken bir gün, dar bir sokakta Diyojen’in karşısına zengin, kibirli başka bir adam çıkmış. Sokakta ikisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değilmiş. Gururlu ve kibirli zengin, hor gördüğü Diyojen’e tiksinerek bakarak, “Ben bir serseriye yol vermem” demiş.

Diyojen ise kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı vermiş: “Ben veririm!”

Diyojen bu tür hikâyeleri ve savunduğu felsefesiyle herkesin içinde mutlu olmak için gerekli her şeyin barındığını anlatmaya çalışmış. Gerçek mutluluğun paraya, itibara ve maddesel her şeye bağımlılıkla asla mümkün olmadığını, çünkü dünyadaki en önemli şeyin hür olmak olduğunu hiç dilinden düşürmemiş. Bu nedenle bir sebeple gittiği Atina sokaklarında elinde fenerle, “Adam arıyorum adam!” diye dolanmış durmuş.Kim bilir birileri çıkarda birgün "adalet arıyorum adelet" derde, insanların aklına mülkün temelinin adalet olduğu gelir.

NİMET VERENİ UNUTMA

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Kur'an-ı Kerim nimetleri, âyetleri, delilleri ta'dad ederken

فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

âyet-i celilesi tekrar ile zikredilmekte olduğundan şöyle bir delalet vardır ki: Cin ve insin en çok isyanlarını, en şedid tuğyanlarını, en azîm küfranlarını tevlid eden şöyle bir vaziyetleridir ki; nimet içinde in'amı görmüyorlar. İn'amı görmediklerinden Mün'im-i Hakikî'den gaflet ederler. Mün'imden gafletleri saikasıyla o nimetleri esbaba veya tesadüfe isnad ederek, Allah'tan o nimetlerin geldiğini tekzib ediyorlar. Binaenaleyh herbir nimetin bidayetinde, mü'min olan kimse Besmeleyi okusun. Ve o nimetin Allah'tan olduğunu kasdetmekle, kendisi ancak Allah'ın ismiyle, Allah'ın hesabına aldığını bilerek, Allah'a minnet ve şükranla mukabelede bulunsun.

Mesnevi-i Nuriye - 95

29 Temmuz 2026 Çarşamba

OKUYUCULARA HİTAP

 Sevgili okuyucuya,

Eğitim, insanın kendini ve çevresini anlamlandırma yolculuğudur. Bu yolculukta aile, okul ve çevre; hem rehberimiz hem de pusulamız olur. Elinizdeki bu mütevazı yazılar, yıllarını eğitime, öğrenciye, aileye ve topluma adamış bir gönül insanının; yani bir öğretmenin kalbinden süzülen satırlarla hazırlandı.

Bir öğretmenin en büyük mirası, geride bıraktığı iyi bir izdir. İşte bu yazılar, o izlerin küçük bir toplamıdır. Aileden başlayarak okul sıralarına, oradan da toplumun geniş dairesine uzanan bu yazılar; hem bir hatırlatma, hem bir davet niteliği taşır:
“Gel, eğitimin kıymetini birlikte yeniden keşfedelim.”

Bu satırlar; anne babaya, öğretmene, öğrenciye ve her bireye bir çağrıdır. Çünkü eğitim, sadece bir dersin değil, bir hayatın adıdır.

Kalbinizle okuyun…
Yüreğinizde yer etmesi dileğiyle.

Rafet Özcan


HASTALIKLAR VE HASTALAR

 Maddi ve manevi hastalıklar

Stres, sıkıntı, depresyon bu asır insanlarının en çok muzdarip oldukları rahatsızlıklar. Günümüz insanlarının küçümsenmeyecek bir kesimi, şu veya bu şekilde bu hastalıklara maruz. Araştırmalara göre başta kadınlar ve gençler olmak üzere hemen her yaş grubundaki insanlar halk arasında ruh hastalıkları diye anılan stres, depresyon gibi hastalıklarla boğuşuyorlar. Bu çeşit hastalıkların sonucu olarak ülkemizde küçümsenmeyecek intihar olaylarına şahit oluyoruz.

Bu nevî rahatsızlıkların tedavisi için çareyi psikolog, psikiyatri kapılarında arayan hastaların bir çoğu aradıklarını bulamamanın çaresizliği içinde, sonuç vermese dahi belki de ömür boyu ilâç kullanmayı alışkanlık haline getiriyorlar.


Bazılarının “teknoloji asrı, sanayi asrı, medeniyet asrı” diye nitelendirdikleri bu asrı Bediüzzaman aynı zamanda “hasta asır, bedbaht asır, gaddar asır, helâket ve felâket asrı” şeklinde nitelendirir. Şurası enteresan ve aynı zamanda acı bir gerçek ki, bir çok nimeti, bir çok imkânı günümüz insanlarına sunan bu asır, beraberinde bir çok derdi, sıkıntıyı, huzursuzluğu getirdi. Maddî bir çok imkâna, bir çok nimete kavuşan günümüz insanı, aradığı huzuru ve mutluluğu bulamadı. Hayalindeki hemen bütün özlemlere kavuşan bu asrın insanı, bu defa sebebini bilemediği sıkıntılara, bunalımlara maruz kaldı.


Hasta, bedbaht asrı doğru teşhis eden Bediüzzaman, çare ve tedavi yollarını da bu asır insanının nazarına sunmuş aslında. Duçar olduğu hastalığın farkına varmayan bu asrın insanı, çare ve tedavi noktasında da mütehayyir ve şaşkın çoğu zaman. İsabetli bir teşhis olmayınca, doğru ve yerinde bir tedavi de olamıyor.


Maddî rahatsızlıkların çare ve tedavisi, ekseriya maddî ilâçlarla olduğu gibi, manevî hastalıkların tedavisi de çoğunlukla kalbi ve ruhu teskinde etkili olan manevî tedavilerle olduğu inkâr edilemez. Bunun için bunalım, stres, depresyon gibi rahatsızlıklara maruz kalan hastaların manevî yöndeki tedavileri göz önünde bulundurmalarında fayda var.


Bu meyanda hasta ve bedbaht asrın bir nevî manevî hekimi sayılan Bediüzzaman Risâle-i Nur’da önümüze manevî reçeteleri sunuyor. Meselâ Yüce Allah’ın Fussılet Sûresi 44. âyeti olan “Kur’ân iman edenler için bir hidayet rehberi ve şifadır” mealindeki âyeti tefsir ederken; “Şu şifalı âyet çok zamandır benim dertlerimin şifası ve ilâcı olduğu gibi eczahane-i kübrâ-yı İlâhiye olan Kur’ân-ı Hakîmin tiryakî ilâçlarından, Risâlei’n-Nur eczalarının kavanozlarından alarak, belki bin mânevî dertlerime bin kudsî şifayı buldum ve Resâili’n-Nur şakirtleri dahi buldular.” (Şuâlar, s. 1081) Yine Bediüzzaman, “Biz Kur’ân’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyi indiriyoruz” mealindeki İsrâ Sûresi’nin 82. âyetini açıklarken “Bu asrın manevî ve müthiş hastalıklarına şifa” olarak niteliyor.


Yalnızca abdest almanın dahi gözle görülür bir huzur ve ferahlık verdiğini; dua etmenin, Kur’ân, Cevşen okumanın, namaz kılmanın stres, sıkıntı, bunalım gibi ruhî sıkıntıları hafifleterek, ruh ve kalbe bir ferahlık verdiğini herkes biliyor. Ayrıca Risâle-i Nur’la meşgul olmanın, onu okuyup veya dinlemenin de ruha ve kalbe sürur ve huzur verdiğini Bediüzzaman söylüyor ve bunun böyle olduğunu hemen bütün Nur Talebeleri yaşayarak söylüyorlar.


Ayrıca Bediüzzaman’ın Mektubat adlı eserinin 599. sayfasındaki “..hususan doğrudan doğruya ihtiyaca binâen ve yaralarına devâen Kur’ân-ı Hakîm’in esrarından mânevî ilâçlar alınsa ve tecrübe edilse, elbette o ulûm-u imaniye ve o edviye-i ruhaniye, ihtiyacını hissedenlere ve ciddî ihlâs ile istimal edenlere yeter, kâfi gelir” tesbitini de iyi değerlendirip tecrübe etmekte fayda var.


Görülüyor ki, en az maddî hastalıklar kadar, hatta onlardan daha fazla ruh ve kalbi rahatsız eden manevî hastalıklar günümüz insanlarını tehdit ediyor. Enteresandır ki maddî hastalıkları için hastane kapılarını aşındıran insanlar, dûçar olduğu manevî hastalıkları ya hiç nazara almıyor veya çareyi yanlış yerlerde arıyor. Manevî rahatsızlıkların tedavisinin, maneviyatta olduğunu düşünmüyor.

SÛİZAN (SÛ-İZAN)


Kötü zann, fena tahmin, şüphe "Sû" "fenalık, kötülük" demektir.


"Sû-i hareket (kötü davranış)", "sûi ahlâk (kötü ahlâk)", "sû-i niyet (kötü niyet)" vb. gibi, "sû-izan" da, "kötü zan" anlamındadır. "Sû" kelimesi, verilen örnekler ve benzerlerinde, daima, "sıfat" anlamını ifade eder.


"Zan" kelimesi ise, "sanma; farz ve tahmin etme; ihtimâle göre hükmetme" demek olduğu gibi, "şek, şüphe, tereddüd, vehim, hayâl" gibi anlamlara da gelir.


"Sû-i zann"ın zıddı (karşıtı), "Hüsnüzan * (hüsn-i zan)"dır. "Hüsn", "güzellik, iyilik, hoşluk, olgunluk, mükemmellik" demektir. "Hüsn-i ahlâk (iyi - güzel ahlâk)", "hüsn-i hat (güzel yazı)", "hüsn-i niyet (iyi niyet)"... gibi, "hüsn-i zan"da, "iyi-güzel zan; bir kimse veyâ bir olayın iyiliği hakkında vicdânî kanâat" demektir.


Görüldüğü gibi, iki türlü "zan" vardır. Zan, "tahmin" ve "ihtimâl''e dayandığına göre, bu konuda alınacak tavır ne olmalıdır. Kur'ân ve Hadis, bu hususla ilgili davranışın nasıl olması gerektiğine açıklık getirmektedir: Kur'ân-ı Kerim'de: "Ey inanan (mü'min)ler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü bazı zan (vardır ki) günahtır... " buyurulmuştur (el-Hucurât, 49/12). Âyette, "zanların birçoğundan kaçınınız" denilmekte; sebep olarak da, "bazılarının günah olduğu ifade edilmektedir. Demek ki, zannın hepsi günah değildir; hattâ Allah'a ve mü'min (inanan)lere hüsn-i zanda bulunmak gereklidir. Nûr Süresi'nde: "Onu işittiğiniz vakit erkek mü'minlerle kadın mü'minlerin, kendi vicdanları (önünde) iyi bir zann'da bulunup da..." buyurulduğu gibi (en-Nûr, 24/12), bir Kudsî Hadis'de de:


"Ben, kulumun, bana zannı gibiyim " diye vârid olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s) de: "Her biriniz, Allah'a, hüsnüzan ederek ölsün"buyurmuş ve bir başka hadisinde de: "Hüznüzan, imândandır" demiştir.


Keşşâf ve benzeri büyük Kur'ân müfessirleri, "doğruyu ve yanlışı, açık belirtileriyle seçmeden, iyice gözleyip düşünmeden zanda bulunulmamasını" önemle tavsiye etmekte, "açıkta bir sebebi ve doğru belirtisi bulunmayan zannın harâm olduğunu, kaçınılması gerektiğini" belirtmektedirler. İhtimal üzerine hüküm olan zanlar, gerçeğe uymadığından, başkasına bühtan ve iftira olacağından, zanda bulunanı vebâl altına sokacaktır.


Bütün bunlardan, zan konusunda çok dikkatli olmak gerektiği ve "Sû-i zann"ın ise, kesinlikle yasak olduğu, açıkça anlaşılmaktadır. Sû-i zann'ın harâm olmayanı, yalnızca fısk ve fucûr (günahkârlık) ile tanınan kimselere karşı yapılanıdır. Durumu kesin olarak bilinmeyen birine hüsnüzan gerekmese bile, Sû-i zan da câiz değildir.


Sû-i zan'dan kaynaklanan "tecessüs" hakkında da, daha önce verilen Hucurât Süresi'ndeki âyette, "tecessüs de etmeyin" buyurulmaktadır. Tecessüs, "Onun-bunun durumlarını araştırmak, eksik (kusur)lerini öğrenme isteği"dir. Allah tarafından yasaklanan bu davranışla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s)'de:


"Müslümanların eksiklerini, ayıplarını araştırmayın. Zira herkim müslümanların ayıplarını araştırırsa, Allah Teâlâ'da onun ayıb (kusur)ını tâkip eder, nihayet evinin içinde bile onu rezil ve rüsvây eder" buyurmuştur (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1960, VI, 4471-4473; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, İstanbul 1957, 633-634).

BOZULAN AİLE HAYATIMIZ

 Toplumun hemen her alanını tehdit eden yozlaşmanın, ahlâkî aşınmanın en çok yaşandığı yerlerin başında herhalde aile hayatı geliyor.

Uzunca bir zamandır eşler arasında sürüp giden sürtüşmeler, çekişmeler ve maalesef boşanmalarla sonuçlanan kavgalar.

Bu acı gidişatın birçok sebebi olmakla beraber bizce evlilik öncesi atılan adımlar, alınan yanlış kararlar bu problemlerin önemli sebeplerindendir. Hz. Peygamber’in(asm), “Bir kadın soyu için, zenginliği için, güzelliği için, dindarlığı için nikah edilir; siz dindar olanı tercih edin.” tavsiyesini gençlerimizin çoğu dikkate almayıp; ya çabuk bozulmaya müsait güzelliklerden yana ya da –varsa– maaşından yana tercihini kullanıyor. Belli bir yaştan sonra meftun olduğu güzellik kaybolunca veya eşi aldığı maaşı veya –varsa– serveti üzerinden eşine karşı bağımsızlığını ilân edince kavga gürültü başlıyor.

Gerçi son zamanlarda dindar olarak bildiğimiz bazı ailelerde de kayda değer geçimsizliklerin olması da üzerinde durulması gereken bir başka gerçek.

Yanlış tavırlardan birisi de, evlenecek olan gençlerin tanışıp bir araya gelmelerinde dinimizin tavsiye ettiği mahremiyetleri dikkate almayan davranışları var… Bunlara ilâve olarak eş adaylarının kendilerini tanıtırken kusurlarını kamufle etmekle beraber; adeta kendilerini tamamen hatasız olarak takdim ederek karşı tarafı yanıltmaları söz konusu.

Abartılı beyanlara evlendikten hemen sonra ortaya konulan tavırlarda tam tersiyle karşılaşan kız veya erkek, adeta hayal kırıklıkları yaşamak suretiyle boşanmalara sebep olunuyorlar.

Hata ve kusurların izalesi ve ıslahı için birbirlerine yardımcı olup dua etmek yerine; huzursuzlukları tetikleyecek incitici, tahkir edici söz, hal ve tavırlarda bulunan eşler kendi elleriyle aile hayatını yaşanmaz hale getiriyorlar.

Eşler arasındaki farklı görüşlere ve düşüncelere, huy ve mizaç farklılıklarına karşı olan tahammülsüzlükler ve tahakküme varan yanlış dayatmalar da bazen boşanmalara sebep olan sürtüşmelere, kavgalara zemin hazırlıyor.

İşsizlik, giderek daha çok ivme kazanan zamlar ve hayat pahalılığı da bir taraftan evliliklere mani olurken, bir taraftan da evli çiftlerin zarurî ihtiyaçlarını temin edemediklerinden kaynaklanan geçim sıkıntılarına sebep olabiliyor. Yine bu zamanda ; hiçbir sansüre tabi tutulmadan, televizyon kanallarında yayınlanan ve aileyi hedef alan bazı gayr-ı meşru programlar ve diziler de aile hayatını tahrip eden sebeplerdir.

Bütün bu sebeplere ilâve olarak, aile reisi olmanın beraberinde getirdiği bazı sorumluluklarının farkında olmadığı için; eşinin kendisine önemli bir emanet olduğunu, onun meşru haklarını ve hukuklarını korumanın önemli vecibe olduğunu önemsemeyen erkeğin lâkaytlığına ve ilgisizliğine karşılık hanımın da aile reisliği gibi bir makamı tanımayan bir anlayışla beyinin meşru olan taleplerini açıkça reddederek hiçbir kayıt altına girmeyi kabul etmemesi gibi yanlış tavırlarla sağlıklı bir aile hayatının devam edemeyeceği açıktır.

DÜNYA HAYATI VE AHİRET

 Dünya hayatı ve Ahiret inancı

“Dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadır. Âhiret yurdu ise Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”

“Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.”

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, «Allah yolunda savaşa çıkın!» denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.”4

“Allah dilediğine rızkını bollaştırır da daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.”5

Dünya hayatı aynı bir bitkinin bir anda yeşerip solması gibi hızla geçer. Bu muvakkat durum bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ölüm hakikati düşünüldüğünde aldatıcı bir meta olduğu daha kolay idrak edilir. Ahiretteki hesap günü ise neyi tercih etmemiz gerektiğini aşikârane ihtar eder. Neyin peşindeyiz? Muvakkat hazır lezzetler mi? Ebedi mükafat mı?

Madem,"Dünya âhiret'in bir mezraasıdır".

Yani dünya, âhiretin bir tarlasıdır;

ecel ve kabir de insanı bekleyen iki hakikattir.

Öyleyse bu kısa hayat, yalnızca gelip geçmek için değil;

iyilik ekmek, hakka yönelmek ve ebedî hayata hazırlanmak içindir.

İnsan bu dünyada başıboş bırakılmamıştır.

Kalbindeki niyetler, yaptığı işler, söylediği sözler bir bir yazılır.

Zira bu hayat, yalnızca bir yolculuk değil;

aynı zamanda bir imtihandır.

Eğer burada yaptıklarımızın bir karşılığı olmayacaksa,

adalet duygusu neyle teselli bulur?

Mazlumun gözyaşı, zalimin yaptığı yanına mı kalır?

Hayır.

Mükâfat da vardır, mücazat da…

İyiliğin karşılığı, kötülüğün hesabı vardır.

Bu sebeple âhiret, bir hakikattir.

Orası, dünyada ekilenlerin biçileceği yerdir.

Dünyada sabır, orada sevinç;

dünyada zulüm, orada hesab;

dünyada ihlâs, orada rahmet vardır.

Öyleyse insan, eceli unutmadan yaşamalı;

kabri hatırlayarak yol almalı;

âhireti düşünerek dünya işlerini tanzim etmelidir.

Dünya geçicidir;

âhiret ise ebedîdir.

   Madem dünya var. Ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inayet ve rahmet ve adalet var. Elbette dünyanın vücudu gibi kat'î olarak âhiret de var. Madem dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor. Demek oraya gidiliyor. Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhayı inkâr etmek demektir. Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.2

Akıllı insan, ebedî hayatını kazanmaya bakar.

Dipnot:1-Sözler 86, 2-Sözler 87

3-Yûnus Sûresi, 24.; 5-En’am Sûresi, 32.;

28 Temmuz 2026 Salı

HÜRMET VE MERHAMET

 İnsanın kalbinden merhamet çıksa;

Kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir.


İmân, insanı insan eder; belki, insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi imân ve duâdır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.


Sözler, s. 285, (yeni tanzim, s. 502)


Bir Müslüman İslâmiyet dairesinden çıksa, mürted ve anarşist olur, hayat-ı içtimaiyeye zehir hükmüne geçer. Çünkü anarşi hiçbir hakkı tanımaz, insaniyet seciyelerini canavar hayvanların seciyesine çevirir.


Emirdağ Lâhikası, s. 383, 


Bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için, beş esas lâzım ve zarurîdir.


Birincisi: Merhamet.


İkincisi: Hürmet.


Üçüncüsü: Emniyet.


Dördüncüsü: Haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek.


Beşincisi: Serseriliği bırakıp itaat etmelidir.


HASTALIKLAR VE HASTA ZİYARETİ

 Canım Kardeşim;

Evvela  geçmiş olsun. Allah hastalarımıza şifa, dertlerimize deva  versin.Şunu hemen belirtmek isterim ki, çaresiz hiç bir dert yoktur.Derdi veren Allah dermanını da halk etmiştir.Hastalığı veren mutlaka şifasını da verir.Yeter ki biz sebepleri yerine getirelim doktorun dediklerine uyalım.Şunu hiç aklından çıkarma ki, hepimiz birer hasta adayıyız. Hastalıklar biz insanlar için belki bir ikaz, belki bir hediye, belki de bir imtihan vesilesidir.Bizim yapacağımız ise, sabır içerisinde şükretmek ve geçer ya hu, bunlarda geçer deyip, Allah'a teslim olmak ve O'na yönelip şifa vermesi için yalvarmaktır. Yani halimizi O'na bildirmek,Ondan yardım beklemektir.Bizler asla ümitsizliğe düşmeyiz. Bizim imanımız, inancımız buna müsade etmez.Bilirsin ümitsizlik ve kendimizi çaresiz kabul etmek vücudun bağışıklık sistemini zayıflatarak diğer hastalıklara da davetiye çıkarır.Allah korusun bir hastalığımız varken belki de bir çok hastalıkla karşı karşıya kalırız.Belki de yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi bir durumla karşılaşırız.Allah çaresiz dert vermesin, verdiği hastalıklara da acilen şifa versin.Allah yâr ve yardımcın olsun gülen yüzün her zaman gülsün yüzünden tebessüm eksik olmasın benim güzel canım kardeşim.Sağlıklı bir şekilde güzel günlerde buluşmak dileklerimle. Dualarımın sizlerle olduğunu bilmeni isterim.Sevgi ve muhabbetle hoşça kal. ❤️🌹🙋🏼‍♂️

KALBİ MÜHÜRLENENE NASİHAT TESİR ETMEZ

 Nasipsizlik nedir ?

Allah'ın emir ve yasaklarına uymamak, ana babaya saygısızlık sılayı rahimi kesmek, kul hakkına riayet etmemek ve benzeri gibi şeyler.Kısaca özetlersek,insan olamamak hali diyebiliriz.

Hakikatlerin kalbe girmesine engel olan manevî hastalıklar da nasipsizliğe sebep olabilir. Dünya lezzetlerine düşkün olmak, gurur, kibir, hırs, kıskançlık, haset gibi hastalıklar kalbi kirletir. Kirlenen bir kalbe, nasihat tesir etmez veya tesiri az olur. Böyle bir insan duysa da, bilse de bu duyup ve bilmeleri ona bir fayda sağlamaz. Burada asıl olan, “Def-i şer, celb-i nef’a racihtir” prensibince, önce takva ile tövbe ve istiğfar ile ciddî bir kalbi temizlik, sonra tezyin yapmaktır. Zira günahlarından ve manevî hastalıklarından rahatsızlık duymamak ve haberdar olmamak hali, hakikatlerden nasibi azaltacaktır.

Bunlardan başka, ciddî kişilik bozukluğu olan insanlar, meselâ narsist tipler de bu dairenin içinde iken, nasipsiz olabilirler. Yapıp ettikleriyle gururlanan, yapmadıklarını yapmış gösterip övünen, övülmekten hoşlanan, kendilerini çok farklı gören ve hatta çevrelerine misyon adamı olduklarını empoze etmeye çalışan bu bozuk kişilikler de elbette hakikatlerden nasipsiz kalacak veya olması gereken yerden ve konumdan çok daha aşağılarda davranışlar sergileyecektir.

Ciddî kişilik bozukluğu olan bu insanlar, kendilerini müttakî, dindar, Allah’tan korkan bir mü’min diyerek övülmekten hoşlandıkları gibi, öyle olmadığı halde samimî, fedakâr, şerefli bir insan olarak, propaganda etmelerini isterler. Hatta bu söylemi söyletmek için, ciddî olarak gecesini gündüzüne katarak hizmet dahi yapabilirler. Nitekim konuyla ilgili, Peygamber Efendimiz (asm) zamanında yaşanmış bir örnek dikkat çekicidir. Mü’minlerin safında yer alıp, savaşta can vermiş, fakat cehennemlik olmuş birisinden Peygamber Efendimiz (asm) şöyle bahseder. “O, din yolunda cihad için değil, Mekke’nin kadınları kahraman desinler diye savaştı ve öldü.”

İman ve Kur’ân hizmetinin içinde de bulunabilen bu kişilikler, tövbe etmediği ve hatasını anlamadığı sürece, samimî ruhlar tarafından soğuk karşılanır, ferasetleriyle bu yapılar hissedilir ve çoğu zaman da Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle hizmetin dışına atılırlar.

Yine bir başka nasipsizler ise, ülfet hastalığına tutulanlardır. Yani duyduğu hakikatlerin, sohbetlerin, onun nazarında sıradanlaşması, alışkanlığa dönüşmesidir. İnsan bir noktada istikamet ve devamlılık kazandıktan sonra bir yol ayrımına gelir. Birisi ülfet hastalığına tutulma halidir. Diğeri ise, duyduğu hakikatlerde iyice derinleşme halidir. İşte insan satır aralarında daha da derinleşmesi gerekirken veya daha farklı pencereler ve nazarlarla tefekkür etmesi gerekirken, duyarsızlaşmaya başlaması, ‘Her seferinde aynı şeyler’, ‘Zaten biliyorum’, ‘Farklı bir şey duymuyorum’ söylemleri, onun ülfet hastalığına tutulduğunun göstergesidir.

Ülfet, insan için bir sükût ve duyguların ölümü demektir. Hissizleşme, şevk ve heyecanı yitirmeye sebep olur ve kulluk yolunda gereken ciddiyetten uzaklaştırır.

İşte böyle bir insanın bir an evvel Rabbinden gelen mesajlara kalbini açması, duâ etmesi bu hâlinin farkına varıp, kendini, sığlıklardan, şevksiz, gayretsiz, ciddiyetsiz hallerden derinliklere, yeni keşiflere, onu ikaz edecek samimî dostlar arayışına girmesi şarttır. Aksi halde hakikatlerin içindeyken önce nasipsizleşir, sonra da dairenin dışına bile çıkabilir.

Bir başka problem ise, kendisine faydası olmayan, fakat başkalarına faydası olabilecek kadar ilmî derinliğe sahip kişiliklerdir. Bu tip insanlar “Bile bile dünyayı ahirete tercih ederler” âyetinin tehdidine maruz kalan ve bu noktadan bakıldığında vebali ve günahı büyük olanlardır. Bunlar çakmak taşına benzer. Çakmak taşında kabiliyet vardır. İnsanlar bu taştaki kabiliyetten ateş yakar istifade eder. Fakat taşın, bu enerjiden kendisine hiçbir istifadesi olmaz. Hatta bazen bilgileri, ilimleri ona zarar bile olabilir. Bir hadis-i şerifte, “Kıyamet gününde en şiddetli azap görecek kimse, Allah-ü Teâlâ’nın kendi ilminden kendisini faydalandırmadığı âlimdir” buyrulmaktadır. Zira ders vermek, nasihat etmek, iyiliği emir, kötülükten sakındırmak, yazılar neşretmek, kitaplar çıkarmak gibi işler ancak rıza-i İlâhî olduğu vakit faydalı olur. Kişinin söylediği hakikatleri önce kendi dünyasında yaşaması, diğer insanlara söylediğindeki tesiratı arttıracaktır.

Hâsılı, Kuran tefsirlerini okuyan ve dinleyenler fakat anlamayanlar da nasipsiz kalmazlar. İhlâs, sadakat ve samimiyetleri nispetinde nasiplenir ve feyizlenirler. Zira Bediüzzaman, “Gafletle yapılan zikirler dahi, feyizden hâlî değildir.” buyurmaktadır.

Anlaşılıyor ki, ciddî bir niyet ve ihlâs problemi taşımayan insanlar az çok hakikatlerden istifade edeceklerdir.

Bir yerde bir istifadesizlikten bahsediliyorsa, buradaki problem, ilgili eserlerde değil, istifade edemeyen, kalp, akıl ve ruh programını bozmuş kişilerdedir.

Eğer niyet problemi yoksa, manevî hastalıklarının farkında ise, günahlarından rahatsızlık duyuyorsa her insan, aklı bazı hakikatleri kavramasa da kalp ve ruhu hissesiz kalmaz. Zira okuyan ve sürekliliği olan kişilerde idrak gelişir, kalp inşirah eder ve ruh hakikatlere ayna olur. Bu yüzden sabırla okumaya, mütalâa ve sohbetlere devam etmeye lüzum vardır. Zira tedavi olacak başka kapı yoktur.

27 Temmuz 2026 Pazartesi

YAŞLILARA HÜRMET KAZANÇLI BİR TİCARET

 İhtiyarlara hürmet, ömrümüze bereket

İnsanı kemâle ulaştıran, olgun bir mü’min olmanın huzurunu yaşatan en kıymetli dönem yaşlılıktır.

Yaşlılık, bedenin yorulduğu ruhun tecrübeyle yoğrulduğu bir dönemdir. Dolayısıyla bu dönemin mahiyetini iyi bilmek gerekir.


Bediüzzaman’ın ihtiyarlara yazdığı Risalede, bir senelik ihtiyarlığı on senelik gençliğe değişmediğini görüyoruz.  “Biz bu ihtiyarlığımızı yüz gençliğe değişmemeliyiz. Evet, ben kendim sizi temin ediyorum ki, Eski Said’in on senelik genç- liğini bana verseler, ben şimdi Yeni Said’in bir senelik ihtiyarlığını vermeyeceğim. Ben ihtiyarlığımdan razıyım; siz de razı olmalısınız.”


Demek ki ihtiyarlıkta bir güzellik var. Gençliğinin kıymetini bilenler, ihtiyarlıktaki güzelliği yakalayabilirler.


Yaşlılar, Allah’ın duâlarına icabet ettiği, ihsan ve ikramına mazhar kıldığı kimselerdir. Onlar, yuvalarımızın dayanağı, bereket kaynağı, rahmet ve mağfiret vesilesidir. “Hem bir hanenin bereket direği, o hanedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir haneyi belâlardan muhafaza edici, içindeki beli bükülmüş mâsum ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu, hadis-i şerifin bir parçası olan “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti” diye ferman etmekle, bu hakikati ispat ediyor.”


Allah belli âyetlerle, evlâtları ihtiyar peder ve valideye karşı hürmete ve şefkate dâvet ediyor. İslâmiyet dini, ihtiyarlara hürmet ve merhameti emrediyor. İnsaniyet fıtratı dahi, ihtiyarlara karşı merhameti gerektiriyor.


Belâ ve musîbetlerin arttığı şu günlere, bir de ihtiyarların penceresinden bakabilsek. Acaba ne gibi bir hürmetsizlik, ne gibi bir saygısızlık yapıldı da bunlar başımıza geldi. Toplum olarak büyüklerimize sahip mi çıkamadık. Yoksa pandemiden hiç ders almayıp ihtiyarlarımızı yalnız mı bıraktık. Onların seriütteessür ruhlarını incitmeden, muhabbet ile yaklaşmamız gerekirken; hastalığı yayan etkenmiş gibi davrandık. Halbuki onlar belâları koruyan kalkandı. Ve her an sevgiye muhtaçlardı.


Yaratılış itibariyle sevgi ve ilgiye muhtaç olan insanın, yaş aldıkça ziyadeleşen bu ihtiyacını muhabbetle karşılamak gerekiyor. Bizleri büyüten ve bugünlere getiren büyüklerimize saygı göstereceğiz ki, sevgi görebilelim. Yaşlılara göstereceğimiz şefkat ve merhamet, onların huzurlu bir yuvaya en çok ihtiyaç duyduğu ihtiyarlık çağında ayrı bir önem taşır. Ömürlerinin bu en hassas döneminde onların yanı başında olmak, ihtiyaçlarını karşılamak, hayır duâlarını almak, bizim en önemli vazifemizdir. Her ihtiyarda kendi hayat serüvenimizi görmenin geleceğimize büyük faydası var. Yarının ihtiyarları bugünün gençleri olacaktır. Bizlere küçük yaşlarda merhamet kanatlarını geren anne babamız olmak üzere, büyüklerimize bunu unutmadan yaklaşmak gerekiyor. Hayatlarını ko- laylaştırmak ve tecrübelerinden faydalanmak için çalışalım.


Ömrümüzün bereketi, ihtiyarlarımızın avuçlarında saklı. Ne yapıp edelim, onu kazanalım…


ZULME RIZA ZULÜMDÜR

 

Zulüm ve zalimler karşında insan ne yapmalıdır?Elbetteki zulme ortak olmamak için, mazlumun yanında zalimin karşısında olmalıdır.Bu olaylar karşısında tarafsız kalmak ise, bir yerde zalime destek sağlar.Mazlum ve zulmün olduğu bir yerde tarafsızlık olmaz.Taraf olunur,fakat bu taraf olma, Hakkın, haklının yanında olmaktır. Böyle hadiseli durumlarda mümkünse taraftar olmamalıdır. Eğer taraftar olur isek, bulunduğun yada taraftar olduğun kişi yada taraf zalimde olsa icraatlarına alkış tutarak ya da sezsiz kalarak onun zulmüne ortak olmuş oluruz.

Şunu belirtmek isterim ki, biz Rısale-i Nur talebeleri hiç bir zaman tarafsız olmaz, her zaman hak hukuk adaletin yanında, haksızlıkların  ve zaliminlerin karşısında olur.Bu tutum ve davranışımız Kur'anın ve imanın bize kazandırdığı yüksek bir fazilet duygusudur.Zalimlerin zulümlerine karşı tarih boyunca dik durduk diklenmeden müsbet hareket düsturu ile hareket ettik.Büyük üstadın eserlerinden aldığımız ölçüler doğrultusunda ihlas istikamet ve samimiyet ile hep ayakta durduk ayakta durmayada devam edeceğiz inşallah.Gelen ağam giden paşam demedik, eğilmedik bükülmedik, hak hukuk adalet ve hürriyet dedik.Hasımlarımız bizi boğmak istedi ,yılmadık iç ve dış düşmanlar birlik oldu dayandık. Zamanın cemaat zamanı olduğunu söyleyen Üstadımızdan aldığımız dersler ile tek adam dikdatörlük ve istibdadına karşı meşrutiyet, hak hukuk adalet dedik.Ber taraf olmamak için bitaraf olmadık.Hep hakkın hukukun savunucusu mazlumun müdafacısı zalimin zulmünün karşısında olduk.Hapse attılar yılmadık, horladılar yılmadık cezalndırdılar yıkılmadık ta ki birlik bütünlüğümüz fitne ile yok etmeye çalışıncaya kadar.Ama ne yazık ki, şer güçler,  bazı kardeşlerimizin  de destekleri sayesinde gücümüz zaafa uğradı,dostumuzu düşmanımızı seçemez duruma geldik.Basiret gözümüz bağlandı, ferasetimiz kayboldu. Allah da bizleri birbirimize düşürdü.İnşallah çabuk uyanır gaflet ve  aldanmaktan kurtuluruz.Basiret ve ferasetle eski gücümüze kavuşur, ittihad-ı islamın oluşmasında bayrağı elden düşürmeyiz.Asyanın bahtının miftahı meşveret ve şura şuuru ile, Asya münafıklarını ve Avrupa kafirlerini defederek kurtuluruz.Başımızdaki dost ve düşman tanımazlara da, Allah basiret ihsan eylesin diye dua ediyoruz...Selam ve dualarımla ...

R.Özcan

ZULMÜ ALKIŞLAYARAK ZALİME TARAFTAR OLMA

 Taraf olmak ve taraftar olmak, ayrı ayrı şeylerdir.Günlük hayatta yaşarken karşılaştığımız hadiseler ve hayatımız boyunca birlikte olduğumuz  insanlar vardır. Eşimiz çocuklarımız akrabalarımız dostlarımız.Nefis ve heva, hastalık ve sağlık gibi.İnsan yaratılış itibari ile kendisinde bulunan maddi ve manevi cihazlar sebebi ile hayır ve şer,iyi ve kötü, haklı ve haksız olma durumları ile içiçe bulunmaktadır.Akıl ve vicdan sayesinde hayır, nefis ve şeytan tarafından da şerre meyletirilmektedir.Karşılaştığı bir olayda insana aklı ve vicdanı hakem olursa insaf ve merhamet, nefis ve şeytan galip gelirse, inkar ve zulüm ortaya çıkar.Sevdiğimiz birinin başına gelen bir olayda, nefis ve şeytan haksızın yanında olup taraftar olmamızı, akıl ve vicdan ise, tarafdar olsak da, hakkın hatırını ali tutmayı ve insaf duygusunu elden bırakmamayı telkin eder.

İmtihan için gönderilen insan her an, her yerde imtihana tabi tutulur.Taraf olarak, taraftar olarak, zalim olarak, mazlum olarak. Sonunda ise, ya asi ve şaki, yada muti ve Said olarak mücazat ve mükafat için ölüm ile ahırete sevk edilir.

Tarihte olan hadiseler bizi tarafsız bir şekilde düşünerek doğruyu bulmamız ve doğru karar vermemizde aklın ve vicdanın önemini ortaya çıkarır.Erken kalkıp elinde güç bulunanın hak ve hukuk gözetmeden eline geçirdiği imkanı ölçüsüz ve insafsızca kullanmak zorbalıktır zulümdür.Bu hareketlerin doğruluğundan akıl sahipleri şüpheye düşer vicdan ise rahatsız olur.Zulmün ve haksızlığın sonucu zorbalık ve insafsızlık vicdansızlıktır.

Her ihtilâl sonucu hak ve hürriyetler gasp edilmiş insanlar akıl ve vicdandan yoksun bir şekilde zulme uğramış, korku ve endişe içerisinde bırakılarak hak ve hukuk çiğnenmiştir. İnsanlar zulmü alkışlamaya zalime taraftar olmaya  ve sevmeye yöneltilerek zalime insafsızca ,vicdansızca taraftar yapılıp zulme göz yumdurulup alkış tutturularak vicdan ve insaftan mahrum bırakılmıştır.

İyi niyetle hareket ediyorum zannıyla zalimin yanında yer almanın yolu açılmıştır.

31 mart vakası, çeşitli isyan olayları,ihtilal hadiseleri gibi. Bütün bu hadiselerin sonununda  mazlum kitlelerin oluşmasına sebep olunmuştur.İktidardakilerin alaşağı edilmesiyle, haklı hakızsız demeden çoğu mazlum binlerce kişilerin insafızca, vicdansızca zulme uğramasına sebep olunmuştur.

Yakın tarihimiz bu gibi olaylarla doludur.

25 Temmuz 2026 Cumartesi

KAYGI VE KORKULARIMIZ

 Kaygı ve korku bir hastalık mıdır ?

Kaygı, güvensizlik ve korku aslında insanın fıtratında olan duygulardır. Normal seviyede olduklarında koruyucu bir işlev görürler:

Kaygı, bizi tedbir almaya yönlendirir.

Korku, tehlikeden uzaklaştırır.

Güvensizlik, bizi dikkatli olmaya iter.

Ama bu duygular sürekli, yoğun ve kontrol edilemez bir hale geldiğinde bir çeşit ruh sağlığı sorununa dönüşebilir. Buna modern tıpta genellikle anksiyete bozuklukları denir.

Belirtileri

Sebepsiz yere iç sıkıntısı, huzursuzluk

Gelecekle ilgili aşırı endişe

Kalp çarpıntısı, terleme, titreme, nefes darlığı

Sürekli kötü bir şey olacakmış hissi

Sosyal ilişkilerden kaçınma

-Çare ve Tedavi Yolları-

Psikolojik yöntemler

Bilişsel davranışçı terapi (olumsuz düşünceleri fark edip değiştirmeyi öğretir)

Nefes egzersizleri, gevşeme teknikleri

Düzenli uyku ve günlük rutin

-İlaç tedavisi

Psikiyatrist kontrolünde gerekirse antidepresan veya kaygı giderici ilaçlar kullanılabilir.

-Manevi destek

Dua, tefekkür, tevekkül gibi manevi yönelişler kalbe huzur verir.

Allah’a güvenmek (tevekkül) kaygıyı hafifletir: “Başımıza gelen her şey Allah’ın izniyledir.” düşüncesi güven duygusunu artırır.

Hayat tarzı

Düzenli yürüyüş, spor, dengeli beslenme

Sosyal ilişkileri güçlendirmek

Fazla kafein, alkol gibi kaygıyı artırıcı maddelerden uzak durmak

 Özetle: Kaygı, korku ve güvensizlik doğal duygulardır, fakat aşırı hale geldiklerinde anksiyete bozukluğu gibi bir rahatsızlık oluşturabilir. Çaresi; profesyonel destek (psikolog/psikiyatrist), yaşam tarzı düzenlemeleri ve manevi dayanıklılığı güçlendirmektir.

 1. Manevi Destek – Dua:

Kaygı ve korku anında okunabilecek kısa ve etkili bir dua:

“Hasbiyallahu lâ ilâhe illâ Hû, aleyhi tevekkeltü ve Huve Rabbül-arşil-azîm.”
(Allah bana yeter, O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim. O, yüce arşın Rabbidir.)

➡ Bu dua kalbe güven verir, tevekkülü güçlendirir. Gün içinde birkaç defa tekrarlayabilirsin.

Ayrıca, sabah-akşam “Âyet-el Kürsî” okumak da çok faydalıdır.

 2. Beden ve Zihin İçin – Nefes Egzersizi:

Kaygı bastığında, kalbin hızlı çarptığında şu egzersizi yap:

Dik bir şekilde otur.

Burnundan 4 saniye boyunca derin nefes al.

Aldığın nefesi 2 saniye tut.

Ağızdan 6 saniye boyunca yavaşça ver.

Bunu 5–10 kez tekrar et.

➡ Bu yöntem, beynine “tehlike geçti” mesajı gönderir ve kaygıyı azaltır.

KAYGI GİDERİCİ GÜNLÜK UYGULAMA PROGRAMI

 Sabah: (Güne Başlarken)

Uyanır uyanmaz:

“Elhamdülillah, yeni bir güne ulaştım.” diyerek şükret.

Âyet-el Kürsî ve 3 İhlas – 1 Fatiha oku.

Nefes egzersizi: 5 tekrar yap.(Dik bir şekilde otur.

Burnundan 4 saniye boyunca derin nefes al.

Aldığın nefesi 2 saniye tut.

Ağızdan 6 saniye boyunca yavaşça ver. 4-2-6 yöntemi).

Kısa yürüyüş: 10-15 dakika (mümkünse açık havada).

 Öğle: (Günün Ortasında)

Öğle namazından sonra veya kısa bir mola anında:

“Hasbiyallahu lâ ilâhe illâ Hû…” duasını 7 defa tekrar et.

Derin nefes alıp verirken “Rabbim bana yeter.” diye içinden geçir.

Su içmeyi unutma. (Kaygı susuzlukla artabilir.)

Gerekiyorsa kısa bir 15 dk. şekerleme/istirahat yap.

 Akşamüstü: (Yorgunluk Zamanı)

20 dakika yürüyüş veya hafif egzersiz (beden enerjiyi boşaltır, kaygıyı azaltır).

Sevdiğin biriyle kısa sohbet et, yalnız kalmamaya çalış.

Kafein ve ağır yemeklerden uzak dur.

 Gece: (Uyku Öncesi)

Yatsı namazından sonra:

Âyet-el Kürsî, Felak, Nas, İhlas sûrelerini oku.

Ellerini yüzüne sürerek kendine manevi bir kalkan oluştur.

3 derin nefes alarak “Bugün elimden geleni yaptım, gerisini Allah’a havale ettim.” de.

Yatmadan önce sakin bir kitap sayfası veya kısa tefekkür (ör. gökyüzüne bakıp Rabbini anmak).

Telefon ve haberlerden uzak dur.

 Bu  programı düzenli uygularsan hem bedensel kaygı belirtilerin (çarpıntı, nefes darlığı) azalır, hem de kalben güvenin ve huzurun artar.

R.Özcan