23 Ağustos 2026 Pazar

ADALET ARIYORUZ

 Adalet bir toplumun hayat damarlarından birisidir.

Adalet, demokrat bir ülkenin olmazsa olmazlarındandır. Adalet, hürriyetçi anlayışın temel taşlarından biridir. Bugünlerde bazı kanallarda ve basın organlarında yazılıp çizilenlere bakarsak konuların ağırlıklı olanı adalet ve mahkeme kararlarıdır. Elbette mahkeme kararlarını tartışacak değiliz. Ehemmiyetine binaen adaletin herkese lâzım olacağı ve her ortamda var olması gereken bir hukuk kuralıdır. Bunun için tarihin perspektifinden geçmişe bakma ihtiyacı duyuluyor. Bu vesileyle akla gelen bir tarihi hadiseyi nakletmek istiyorum.

Günlerden bir gün Diyojen (Diogenes), M.Ö. 412/ M.Ö. 323 yılları arasında yaşayan, kendine yetme ve sadelik ilkelerine dayanan kinik hayat biçiminin öncülerinden Sinop’lu çileci düşünürdür.) sepetinde güneşlenirken, onun namını çok uzak diyarlardan duyan, tarihin en başarılı savaşçılarından biri Büyük İskender yanına gelmiş. Fakat sepetteki Diyojen’den hiçbir kıpırdama yokmuş; aksine Diyojen yerine daha çok yerleşip güneşi içinde hissetmeye çalışıyormuş. Makedonya’dan Hindistan’a kadar büyük bir İmparatorluk kuran Büyük İskender, bu duruma çok bozulmuş. Diyojen’in başına gelip dikilmiş ve Diyojen’e, “Dile benden ne dilersen?” demiş.

Işıktan zor araladığı gözleriyle İskender’e şöyle bir bakan Diyojen, “Gölge etme başka ihsan istemem” diyerek imparatoru red etmiş. İskender, çok kızmakla birlikte ona bu davranışının sebebini sormuş.

Diyojen, “Ben nefsimi kendime esir ettim, onun bütün isteklerini çiğnedim. Ama sen ise servetin, saltanatın yani nefsinin istekleri ardında koşuyorsun. Sen nefsinin kölesisin, bana ne yardımın olabilir ki?” diyerek Büyük İskender’i şaşırtmış.

Günler bu tür olaylarla geçip giderken bir gün, dar bir sokakta Diyojen’in karşısına zengin, kibirli başka bir adam çıkmış. Sokakta ikisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değilmiş. Gururlu ve kibirli zengin, hor gördüğü Diyojen’e tiksinerek bakarak, “Ben bir serseriye yol vermem” demiş.

Diyojen ise kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı vermiş: “Ben veririm!”

Diyojen bu tür hikâyeleri ve savunduğu felsefesiyle herkesin içinde mutlu olmak için gerekli her şeyin barındığını anlatmaya çalışmış. Gerçek mutluluğun paraya, itibara ve maddesel her şeye bağımlılıkla asla mümkün olmadığını, çünkü dünyadaki en önemli şeyin hür olmak olduğunu hiç dilinden düşürmemiş. Bu nedenle bir sebeple gittiği Atina sokaklarında elinde fenerle, “Adam arıyorum adam!” diye dolanmış durmuş.Kim bilir birileri çıkarda birgün "adalet arıyorum adelet" derde, insanların aklına mülkün temelinin adalet olduğu gelir.

SİYASİ FIRTINA YAKLAŞIYOR

 Sıra kimde ?

İktidar olduğu 2003 yılından bu yana bir türlü muktedir olamayan AK Parti iktidarı her geçen gün oy kaybederek kendisini bekleyen acı akibete hızla yaklaşmaktadır.Nerden biliyorsunuz bunları diyenlere ise, geçmişi bir hatırlamaları yeter sanırım.Bir çok vaadler sıralayarak halkın  yüzde 34 desteği ile yüzde 65 oy elde etmiş gibi milletvekili çıkaran AKP güçlü bir muhalefetin  olmadığı Demokratların hile ile baraj altında bırakıldığı  bir zeminde istediği gibi at oynatarak  üç y ile yani (yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla) mücadele edeceğini söyleyip hep tersini yapmıştır. Aldatma ile iş yapmayı adet haline getiren iktidar mensupları, inşallah sonun başlangıcının farkına varırlar.

Önce cemaatlarla iş birliği yaparak onların desteğini almak için her türlü devlet imkanını onların önlerine serdiler.Daha sonra Ergenakon ,Balyoz operasyonları ile ordoyu yıprattılar ve ordunun hiyararşik yapısını bozdular. Güçler ayrılığını güçler birliği haline getirmek için anayasa refarandumu yaparak  12 eylül anayasasının değiştirilmesi ve 12 eylülü yapanları yargılama vadinde bulundular  ama yapmadılar.Her şeyde olduğu gibi malesef bu da boş çıktı.Sonra desteğini aldığı cemaatlerle arası açıldı.Karşılıklı atışmalar ve operasyonlarla İhtilale zemin hazırlandı.  15 Temmuz 2016 kanlı darbe teşebbüsü ile ipler tamamen koptu ve herşey jurnelcilerin ve karanlık mahfillerin eline geçti.Parelel devlet yapısını ortadan kaldırmak amacı ile girişilen öç alma süreci Perinçek ve diğer karanlık odakların isteği doğrultusunda bir devlet yapılanmasına dönüştü.Cumhur ittifakı ve Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile tek adam diktasının önü açıldı.İntikam duygusu ile muhalefet zayıflatılırken kendilerinin iktidarda kalmaları için yeni düşman arayışlarına girişilerek ya bizdensiniz ya terörist vatan hainisiniz diyerek milletin ekser çoğunluğu öteleştirildi.İttafaklar oluşturulup iktidar nimetlerinden kendileri ile birlikte olanların istifadesi için kanunsuz işlere göz yumuldu ülke hazinesi boşaltılarak enflasyon azdıkça azdırıldı.Millet fakir hale gelmesine rağmen banka kredileri teşviki ile borç bataklığına sokuldu.Son zamanlarda terörsüz Türkiye diyerek PKK' nın sözde kendisini lağvettiği ilan edildi.Kullanılacak ne din kaldı ne terör örgütü. Sıra Süleymancılar adı ile bilinen cemaate gelmişti.Bunların sırayla yapılacağını İktidar ortağı Perinçek başta demişti cemaatların kökü kazınacak. Anlaşma gereği yeni bir düşman cephe oluşturulacak o da kendilerini desteklemeyen Cemaatler. Şimdi sıra da   Süleymancılar,Furkan Vakfı var sonra kim gelir belli değil. Zaten Yeni Asya cemaati içten çökertilmeye çalışılıyor diğer gruplarda sırada olabilir.Sırası  gelen hesap verecek. Çünkü bunlar mahalli seçimlerde muhalefete oy vermişlerdi. Şimdi hesap sorulması lazım.Başka çare kalmadı. İnşallah sıra bir gün iktidar ortaklarının aralarının bozulmasına da gelecektir. Bakalım o zaman ne yapacaklar ?Kim kimden hesap soracak merak ediyorum doğrusu son olsyları gözlemlerken  ülkenin ve milletin zarar görmesinden korkuyorum.İnşallah aklı selim galip gelirde, aklımıza gelen başımıza gelmez.

Allah sonumuzu hayreylesin bu gidiş pek hayra alamet görünmüyor.

Rafet Özcan

RAFET İSMİ VE ANLAMI


Rafet ismi, Arapça kökenli ve genellikle erkek çocuklarına verilen, oldukça olumlu ve insani değerleri temsil eden bir isimdir.

Temel anlamları şunlardır:

  • Acıma, merhamet, esirgeme: Başkalarının sıkıntılarına karşı duyulan şefkat ve yardım etme isteği.
  • Şefkat, rikkat: Yumuşak kalplilik, incelik ve sevecenlik.

Bu nedenle Rafet ismi genellikle merhametli, şefkatli, acıyan, koruyan ve yardımsever bir kişiliği temsil eder. İsim, insaniyet, vicdan ve iyilikseverliği çağrıştırır.

Rafet İsmi Kur'an'da Geçer mi?

Evet, Rafet kelimesi Kur'an-ı Kerim'de geçmektedir. "Ra'fet" kökünden türeyen kelimeler, Allah'ın ve peygamberlerin kullarına/ümmetine karşı duydukları şefkat ve merhameti ifade etmek için kullanılmıştır. Örneğin, Nur Suresi'nin 2. ayetinde geçer: "Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüz sopa vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onlara karşı Allah'ın dininde acıyıp esirgeme (ra'fet) duygusu sizi tutmasın..." (24:2)

Dolayısıyla ismin Kur'anî bir temeli vardır ve oldukça güzel bir anlam taşır.

Rafet İsmi Caiz Midir?

Evet, Rafet ismi caizdir. İslam'da isimlerin caizliği, taşıdıkları anlamlara göre belirlenir. Kötü, olumsuz, şirk veya İslam'ın temel prensiplerine aykırı bir anlam taşımayan isimler kullanılabilir. "Merhamet", "şefkat", "esirgeme" gibi son derece olumlu, güzel ve Kur'an'da da geçen anlamlar taşıyan Rafet isminin kullanılmasında dini açıdan hiçbir sakınca bulunmamaktadır.

Rafet İsminin Kökeni

Rafet ismi, Arapça kökenli bir isimdir.

Harf Analizi

İsimlerin harf analizleri bilimsel bir dayanağı olmasa da, isimlere atfedilen sembolik anlamları yansıtabilir:

  • R: Karar verme yeteneği yüksek, liderlik vasıfları olan.
  • A: Enerjik, atılgan, lider ruhlu, maceraperest.
  • F: Uysal, güvenilir, sanatsal yönü güçlü.
  • E: Enerjik, heyecanlı, özgür ruhlu.
  • T: Duygusallık, sır saklama yeteneği, sezgisellik
  • Alıntı

21 Ağustos 2026 Cuma

İNSAN; ÇOK ZALİM,CAHİL VE NANKÖRDÜR

 Elbette zalim, cahil ve nankör olmayan insan vardır.

Hatta Kur’ân’ın ve tüm hikmet kitaplarının amacı, insanı o kötü vasıflardan arındırıp güzel ahlâka yönlendirmektir.

Bu üç vasıf, insanlığın genel bir zayıflığına işaret eder; ama her insan bunları taşımak zorunda değildir. Aksine:

1. Zalim olmayan insan vardır

Zalim, hakkı çiğneyen kişidir.
Buna karşılık:

Adil olan,

Merhametli olan,

Kimsenin hakkına girmeyen,

Gönül kırmamak için özen gösteren,

nice insanlar vardır.
Hatta Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Müminler zulmetmez, zulme rıza göstermez” buyurur.

2. Cahil olmayan insan vardır

Cehalet insanın düşebileceği bir haldir; ama:

İlmiyle amel eden,

Doğruyu yanlışı ayırt eden,

Bilgiyi davranışa dönüştüren,

Ahlâkı ile çevresine ışık olan

nice “âlim, arif, basiret sahibi” insanlar vardır.
Cehaletten kurtulmak mümkündür; hatta insanı yücelten şey zaten öğrenme ve bilme çabasıdır.

3. Nankör olmayan insan vardır

Nankörlük, nimeti unutmak ve kıymet bilmemektir.
Ama:

Şükreden,

Kendisine yapılan iyilikleri hatırlayan,

İnsanları takdir eden,

Elindeki nimeti paylaşan

nice “şakir”, yani şükreden kullar vardır.

Kur’ân da “Kullarımdan şükredenler azdır” der; az ama vardır.

Sonuç

İnsanın fıtratı iki kutupludur:
Hem kötülüğe meyil vardır, hem iyiliğe.

Ama zalim olmayan, cahil olmayan, nankör olmayan insanlar daima olmuştur ve vardır:

Peygamberler,

Veliler,

Adaletli yöneticiler,

İlim ve irfan ehli,

Gönlü güzel, kalbi temiz insanlar…

Aslında insanın asıl değeri, bu zaaflara rağmen doğruda sebat etmesindedir.

20 Ağustos 2026 Perşembe

RUH BAKİDİR

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Lafızların tebeddülüyle mana tebeddül etmez, bâki kalır. Kabuk parçalanır, lüb bâki ve sağlam kalır. Libası yırtılır, cesedi sağlam, bâki kalır. Cesed ölüp dağılırsa da ruh bâki kalır. Cisim ihtiyarlanırsa, enaniyet genç kalır. Çokluk, cemaat dağılır amma, vâhid-i ferd bâki kalır. Kesret bozulur, vahdet bâkidir. Madde kırılır, nur bâkidir. Binaenaleyh ömrün bidayetinden sonuna kadar devam eden mana, çok cesedleri tebeddül ve tavırdan tavıra intikal ve devirden devire yuvarlandığı halde vahdetini, bekasını muhafaza ettiği gibi, ölüm hendeğini de atlayarak sâlimen ebed yoluna devam edecektir.

   Maahâzâ her vakit "Fenaya hazır ol" emrini intizar eden zâil ve bekasız maddiyatta şu hıfz ve muhafaza düsturu, beka ile çok münasebetdar olan ruh ve manada da caridir.

Mesnevi-i Nuriye - 193

O RAZI OLSUN YETER

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Ey nefis! Eğer takva ve amel-i sâlih ile Hâlıkını razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi âciz kullardır. Maahâzâ ikinci şıkkı takib etmekte şirk-i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irza etmiş ise, o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamafih yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır.

 İ'lem Eyyühel-Aziz! 

وَ اللّٰهُ مِنْ وَرَٓائِهِمْ مُح۪يطٌ Evet Allah ilmi, iradesi, kudreti ve sair sıfatıyla muhittir. Daire-i ihatasından hariç bir şey yoktur. Fakat insan cüz'î ve kısa zihniyle Allah'ın azametine ve şemsin etrafında seyyaratı tedvir ettiğine bakarken, meselâ arı gibi küçük hayvanlar ile iştigal etmesini uzak görüyor. Çünki Vâcibü'l-Vücud'u, mümkine kıyas ediyor. Halbuki bu kıyasa göre küçük hayvanlara büyük bir zulüm olur. Çünki onlar da

وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

kaziyesince Hâlıklarını tesbih etmekle, Allah'tan maada kimseyi Rab tanımıyorlar. Binaenaleyh büyüğün küçüğe tekebbür etmeye hakkı yoktur.

 İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Hiçbir insanın Cenab-ı Hakk'a karşı hakk-ı itirazı yoktur ve şekva ve şikayete de haddi yoktur. Çünki şikayet eden ferdin hilaf-ı hevesini iktiza eden nizam-ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irza etmekte, o bin hikmetin iğdabı vardır. Bir ferdi razı etmek için, bin hikmet feda edilemez.

وَ لَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَ الْاَرْضُ

   Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizam ve intizamı fesada gider.

   Ey müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz'î hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin nimet nıkmet olmasın. Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına müvazi olmayan hevesini tatmin ve teskin için, felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin!..

Mesnevi-i Nuriye - 192

NASİPSİZLİĞİN SEBEPLERİ

 Nasipsizliğin, yada birşeyden nasibini alamamanın birçok sebebi vardır.

Allah'ın emir ve yasaklarına uymamak, ana babaya saygısızlık sılayı rahimi kesmek, kul hakkına riayet etmemek ve benzeri gibi şeyler.Kısaca özetlersek,insan olamamak hali diyebiliriz.

Hakikatlerin kalbe girmesine engel olan manevî hastalıklar da nasipsizliğe sebep olabilir. Dünya lezzetlerine düşkün olmak, gurur, kibir, hırs, kıskançlık, haset gibi hastalıklar kalbi kirletir. Kirlenen bir kalbe, nasihat tesir etmez veya tesiri az olur. Böyle bir insan duysa da, bilse de bu duyup ve bilmeleri ona bir fayda sağlamaz. Burada asıl olan, “Def-i şer, celb-i nef’a racihtir” prensibince, önce takva ile tövbe ve istiğfar ile ciddî bir kalbi temizlik, sonra tezyin yapmaktır. Zira günahlarından ve manevî hastalıklarından rahatsızlık duymamak ve haberdar olmamak hali, hakikatlerden nasibi azaltacaktır.

Bunlardan başka, ciddî kişilik bozukluğu olan insanlar, meselâ narsist tipler de bu dairenin içinde iken, nasipsiz olabilirler. Yapıp ettikleriyle gururlanan, yapmadıklarını yapmış gösterip övünen, övülmekten hoşlanan, kendilerini çok farklı gören ve hatta çevrelerine misyon adamı olduklarını empoze etmeye çalışan bu bozuk kişilikler de elbette hakikatlerden nasipsiz kalacak veya olması gereken yerden ve konumdan çok daha aşağılarda davranışlar sergileyecektir.

Ciddî kişilik bozukluğu olan bu insanlar, kendilerini müttakî, dindar, Allah’tan korkan bir mü’min diyerek övülmekten hoşlandıkları gibi, öyle olmadığı halde samimî, fedakâr, şerefli bir insan olarak, propaganda etmelerini isterler. Hatta bu söylemi söyletmek için, ciddî olarak gecesini gündüzüne katarak hizmet dahi yapabilirler. Nitekim konuyla ilgili, Peygamber Efendimiz (asm) zamanında yaşanmış bir örnek dikkat çekicidir. Mü’minlerin safında yer alıp, savaşta can vermiş, fakat cehennemlik olmuş birisinden Peygamber Efendimiz (asm) şöyle bahseder. “O, din yolunda cihad için değil, Mekke’nin kadınları kahraman desinler diye savaştı ve öldü.”

İman ve Kur’ân hizmetinin içinde de bulunabilen bu kişilikler, tövbe etmediği ve hatasını anlamadığı sürece, samimî ruhlar tarafından soğuk karşılanır, ferasetleriyle bu yapılar hissedilir ve çoğu zaman da Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle hizmetin dışına atılırlar.

Yine bir başka nasipsizler ise, ülfet hastalığına tutulanlardır. Yani duyduğu hakikatlerin, sohbetlerin, onun nazarında sıradanlaşması, alışkanlığa dönüşmesidir. İnsan bir noktada istikamet ve devamlılık kazandıktan sonra bir yol ayrımına gelir. Birisi ülfet hastalığına tutulma halidir. Diğeri ise, duyduğu hakikatlerde iyice derinleşme halidir. İşte insan satır aralarında daha da derinleşmesi gerekirken veya daha farklı pencereler ve nazarlarla tefekkür etmesi gerekirken, duyarsızlaşmaya başlaması, ‘Her seferinde aynı şeyler’, ‘Zaten biliyorum’, ‘Farklı bir şey duymuyorum’ söylemleri, onun ülfet hastalığına tutulduğunun göstergesidir.

Ülfet, insan için bir sükût ve duyguların ölümü demektir. Hissizleşme, şevk ve heyecanı yitirmeye sebep olur ve kulluk yolunda gereken ciddiyetten uzaklaştırır.

İşte böyle bir insanın bir an evvel Rabbinden gelen mesajlara kalbini açması, duâ etmesi bu hâlinin farkına varıp, kendini, sığlıklardan, şevksiz, gayretsiz, ciddiyetsiz hallerden derinliklere, yeni keşiflere, onu ikaz edecek samimî dostlar arayışına girmesi şarttır. Aksi halde hakikatlerin içindeyken önce nasipsizleşir, sonra da dairenin dışına bile çıkabilir.

Bir başka problem ise, kendisine faydası olmayan, fakat başkalarına faydası olabilecek kadar ilmî derinliğe sahip kişiliklerdir. Bu tip insanlar “Bile bile dünyayı ahirete tercih ederler” âyetinin tehdidine maruz kalan ve bu noktadan bakıldığında vebali ve günahı büyük olanlardır. Bunlar çakmak taşına benzer. Çakmak taşında kabiliyet vardır. İnsanlar bu taştaki kabiliyetten ateş yakar istifade eder. Fakat taşın, bu enerjiden kendisine hiçbir istifadesi olmaz. Hatta bazen bilgileri, ilimleri ona zarar bile olabilir. Bir hadis-i şerifte, “Kıyamet gününde en şiddetli azap görecek kimse, Allah-ü Teâlâ’nın kendi ilminden kendisini faydalandırmadığı âlimdir” buyrulmaktadır. Zira ders vermek, nasihat etmek, iyiliği emir, kötülükten sakındırmak, yazılar neşretmek, kitaplar çıkarmak gibi işler ancak rıza-i İlâhî olduğu vakit faydalı olur. Kişinin söylediği hakikatleri önce kendi dünyasında yaşaması, diğer insanlara söylediğindeki tesiratı arttıracaktır.

Hâsılı, Kuran tefsirlerini okuyan ve dinleyenler fakat anlamayanlar da nasipsiz kalmazlar. İhlâs, sadakat ve samimiyetleri nispetinde nasiplenir ve feyizlenirler. Zira Bediüzzaman, “Gafletle yapılan zikirler dahi, feyizden hâlî değildir.” buyurmaktadır.

Anlaşılıyor ki, ciddî bir niyet ve ihlâs problemi taşımayan insanlar az çok hakikatlerden istifade edeceklerdir.

Bir yerde bir istifadesizlikten bahsediliyorsa, buradaki problem, ilgili eserlerde değil, istifade edemeyen, kalp, akıl ve ruh programını bozmuş kişilerdedir.

Eğer niyet problemi yoksa, manevî hastalıklarının farkında ise, günahlarından rahatsızlık duyuyorsa her insan, aklı bazı hakikatleri kavramasa da kalp ve ruhu hissesiz kalmaz. Zira okuyan ve sürekliliği olan kişilerde idrak gelişir, kalp inşirah eder ve ruh hakikatlere ayna olur. Bu yüzden sabırla okumaya, mütalâa ve sohbetlere devam etmeye lüzum vardır. Zira tedavi olacak başka kapı yoktur.