17 Şubat 2026 Salı

İMTİHAN DÜNYASI

 Cenab-ı Allah (cc) bu dar-ı dünyada geçim cihetiyle kimi zenginlikle; kimi fakirlikle imtihana tabi tutmuştur. Zenginler muhtaç ve fakir insanlara şefkat elini uzatmakla mükellef kılınmıştır. İnsanoğlu, bütün varlıklara karşı duyarlı ve şefkatli olmalıdır. Şefkati olmayanın Allah’ın rızasını kazanması da mümkün değildir.

Ben fakir bulamıyorum bir sadâka vereyim, herkesi kendi gibi zengin görüp yardım etmekten imtina edenler. Bahane aranmazsa herkes kendinden bir cihetle daha fakiri bulabilir.

Nice servet sahipleri gördük, fakir ve muhtaçlara zekât ve sadâka vermekten çekinip sahabe Sâlebe durumuna düştüler. Ölüm için kimsenin elinde senet yoktur. Belki bugün belki yarın an meselesi…

Bir gün Resulullah (asm) sahabelerle sohbet ederken yere üç çizgi çeker. “Birinci çizgi insan, ortada ki ecel, üçüncü çizgi ise tul’ü emeldir” buyurur.

İnsanoğlu büyük iş ve işlemlerin peşinde çırpınırken ecel ortada onu yakalayıverir. Sabit zannedilen bu dar-ı dünya bir an-ı seyyâle gibi geçiyor. Bundan dolayı ömür sermayesi malâyanî şeylerle değil; meşrû dairede çalışıp, muavenet ve teâvünde öncü olmak lâzımdır.

Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuş:

“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” “Dicle kenarında kayıp olan bir hayvandan” kendini mesul gören ve ekmeği olmayan aç bir aile için sırtına aldığı un torbası ile sosyal adalet ve hayat-ı içtimaiye içinde medâr-ı fahr olan Hazreti Ömer’in (ra) adaleti bin dört yüz seneden beri iftiharla yâdediliyor.

Hazreti Ömer (ra) Halife olmasına rağmen sosyal yardımlaşmada öncelikle fert olarak toplum karşısında sorumluluğunu göstermiştir. Demek ki, evvelâ kişi topluma karşı sorumluluk bilincinde olmalıdır.

Bir zengin zekâtını fakire verdiği zaman, fakir de o zengine karşı hürmetkâr olur. Hele Müslüman toplumu içerisinde yardımlaşmanın vasıtası olan zekât İslâm’ın köprüsüdür.

Yoksa “Ben tok olayımda başkası açlığından ölürse ölsün bana ne”2, derse o zaman fakir de zengine karşı kin ve adâvet besler, zengini düşman görür. Hatta asayişi bozmaya kalkar, memleket dahi huzursuz olur.

Hülâsa:Malımızla insanlara yardım elimizi uzatmakla imtihan olduğumuzu unutmayalım.Yardımlaşma vasıtalarından,Zekât İslâm’ın şartı, sadâka ise onun ziynetidir. Biri malın bereketine, diğeri belânın def’ine vesiledir. Vesselâm…

Dipnotlar:

1- Sünen-i Tirmizi.

2- İşaratü’l- İ’caz s. 49.


16 Şubat 2026 Pazartesi

NİKAH VE DÜĞÜNLERİMİZ

Nikah ve düğünlerimizin düşündürdükleri 

Nikahımız mevlütlüdür de kesmiyor artık! Kur'an ile başlıyor, iki ilahi, üçüncüsü türkü, dördüncü şarkı, beşincisi oynama şıkıdım şıkıdım, altıncısı haydi kızlar halaya diye devam ediyor...

Hani rahmet meleklerinin girmediği bazı yerler vardı ya, işte bu düğünlere de sadece sol taraftaki amelleri yazan melekler giriyor. Hayır adına bir şey yok! Hep günah hep günah!

-Düğün  ve nikah kültürümüzü gözden geçirelim- ne dersiniz? 

Bir bakalım düğünlerimize acaba peygamber efendimizi davet edebileceğimiz bir düğün mü? Yoksa onun bilmesini, duymasını istemeyeceğimiz bir düğün mü? 

Düğüne gitmesek darılırlar mı? Evet, onlar darılırlar, ama Allah razı olur. Onlar razı olur, ama Allah darılır. Kimi, kimin için kızdırdığımıza dikkat edelim.

-Yaşanmış bir olay-

Bir yerde bekliyordum. Hacı amcanın biri orada mahzun mahzun duruyordu. Amca, hayırdır, diye sordum? Kızım evleniyor, onun düğünü var içerde dedi. Niye içeri girmiyorsun, diye sordum? İçerisi melanet olmuş dedi. Uzun konuştuktan sonra "erkek tarafına niye düğünün nasıl yapılacağını şart koşmadın," diye sordum. Kızım bile beni dinlemedi, dedi...

-Düğün yapmaya karar veren kardeşlerim, bu nasihatim de sizedir- Lütfen birilerinin keyfi için kendi iyilik defterinizi karalamayın. Allah'ın rızasını kazanmak, kulların rızasına kazanmaya tercih edilir. İlahili, mevlütlü ya da kadın erkek ayrılmış şekilde düğünlerinizi yapın. Kadınların kendi aralarında oynamalarında bir sakınca yoktur. Ama unutmayın ki, herkesin elinde bir telefon var ve düğünde olan düğünde kalmıyor.

Müslümanın kalitelisi düğünde belli oluyor. Nice örtülü ve şuurlu görünen gençler, sırf birilerini memnun etmek için Allah'ı kızdırmaya cüret edebiliyor.

Rahmet ile temeli atılan düğünlerin hayrı ve bereketi fazla olacaktır.

Allah Teâlâ cümle Müslümanlara şuur ve basiret ihsan eylesin! 



15 Şubat 2026 Pazar

MANEVİ HASTALIKLAR

 Stres, sıkıntı, depresyon bu asır insanlarının en çok muzdarip oldukları rahatsızlıklar. Günümüz insanlarının küçümsenmeyecek bir kesimi, şu veya bu şekilde bu hastalıklara maruz. Araştırmalara göre başta kadınlar ve gençler olmak üzere hemen her yaş grubundaki insanlar halk arasında ruh hastalıkları diye anılan stres, depresyon gibi hastalıklarla boğuşuyorlar. Bu çeşit hastalıkların sonucu olarak ülkemizde küçümsenmeyecek intihar olaylarına şahit oluyoruz.

Bu nevî rahatsızlıkların tedavisi için çareyi psikolog, psikiyatri kapılarında arayan hastaların bir çoğu aradıklarını bulamamanın çaresizliği içinde, sonuç vermese dahi belki de ömür boyu ilâç kullanmayı alışkanlık haline getiriyorlar.


Bazılarının “teknoloji asrı, sanayi asrı, medeniyet asrı” diye nitelendirdikleri bu asrı Bediüzzaman aynı zamanda “hasta asır, bedbaht asır, gaddar asır, helâket ve felâket asrı” şeklinde nitelendirir. Şurası enteresan ve aynı zamanda acı bir gerçek ki, bir çok nimeti, bir çok imkânı günüm7üz insanlarına sunan bu asır, beraberinde bir çok derdi, sıkıntıyı, huzursuzluğu getirdi. Maddî bir çok imkâna, bir çok nimete kavuşan günümüz insanı, aradığı huzuru ve mutluluğu bulamadı. Hayalindeki hemen bütün özlemlere kavuşan bu asrın insanı, bu defa sebebini bilemediği sıkıntılara, bunalımlara maruz kaldı.


Hasta, bedbaht asrı doğru teşhis eden Bediüzzaman, çare ve tedavi yollarını da bu asır insanının nazarına sunmuş aslında. Duçar olduğu hastalığın farkına varmayan bu asrın insanı, çare ve tedavi noktasında da mütehayyir ve şaşkın çoğu zaman. İsabetli bir teşhis olmayınca, doğru ve yerinde bir tedavi de olamıyor.


Maddî rahatsızlıkların çare ve tedavisi, ekseriya maddî ilâçlarla olduğu gibi, manevî hastalıkların tedavisi de çoğunlukla kalbi ve ruhu teskinde etkili olan manevî tedavilerle olduğu inkâr edilemez. Bunun için bunalım, stres, depresyon gibi rahatsızlıklara maruz kalan hastaların manevî yöndeki tedavileri göz önünde bulundurmalarında fayda var.


Yalnızca abdest almanın dahi gözle görülür bir huzur ve ferahlık verdiğini; dua etmenin, Kur’ân, Cevşen okumanın, namaz kılmanın stres, sıkıntı, bunalım gibi ruhî sıkıntıları hafifleterek, ruh ve kalbe bir ferahlık verdiğini herkes biliyor.


Yalnızca abdest almanın dahi gözle görülür bir huzur ve ferahlık verdiğini; dua etmenin, Kur’ân, Cevşen okumanın, namaz kılmanın stres, sıkıntı, bunalım gibi ruhî sıkıntıları hafifleterek, ruh ve kalbe bir ferahlık verdiğini herkes biliyor.

13 Şubat 2026 Cuma

KİM KAZANIR ?

 Kavganın Kazananı Olur mu ?

İnsan bazen haklı çıkmak ister, bazen de son sözü söyleyerek üstün gelmeyi… Oysa kalplerin kırıldığı, sözlerin sertleştiği bir kavgada kimse gerçek anlamda kazanamaz. Haklı çıkan bile içten içe bir şeyler kaybeder; huzurunu, sevincini, belki de sevdiği bir gönlü…

Kavga, ateş gibidir. Önce karşısındakini yakıyor gibi görünür; fakat sonunda tutuşan çoğu zaman kendi yüreğimiz olur. Sert sözler, kırıcı bakışlar ve öfkeyle söylenen cümleler, zaman geçse de iz bırakır. Onarılması zor kırgınlıklar, bir anlık öfkenin ardından sessizce hayatımıza yerleşir.

Oysa gönül kazanmak, haklı çıkmaktan daha değerlidir. Bir adım geri atmak, yumuşak bir söz söylemek, affedici olmak… İşte gerçek zafer bunlardır. Çünkü kalpleri birleştirenler kaybetmez; aksine huzuru ve sevgiyi çoğaltır.

Unutmayalım ki, kavga büyüdükçe gönüller küçülür; ama anlayış büyüdükçe kalpler genişler.


Hala anlayamadınız değil mi?

Önemli olan haklı ya da haksız olmak değil..!

Kavganın kazananı yoktur…

Ya kaybedersiniz ya da daha çok kaybedersiniz.

Önemli olan kalp kırmamak.

Önemli olan yargılamadan,karşılıksız sevebilmek ve iyilik yapabilmektir.

Haklı bile olsan özür dileyecek kadar asil olmak,bilge olmaktır.

Egonuzu kontrol edemediğiniz sürece,o sizi kontrol etmeye devam edecek ve tüm dünya sizin bile olsa mutlu olmanız mümkün olmayacaktır.      (AlbertEinstein)

“Kavganın kazananı olmaz” sözü, çatışmanın sonunda kim haklı çıkarsa çıksın, tarafların bir şekilde zarar gördüğünü anlatan anlamlı bir ifadedir. Kırılan gönüller, kaybolan güven ve yıpranan ilişkiler, kavgadan sonra geriye kalan asıl tablodur. Bu yüzden gerçek kazanç, kavgayı büyütmekte değil; anlayış, sabır ve güzel sözle çözüm aramakta gizlidir.


Sonuç olarak şunu bilmeliyiz ki;

Kavgada kazanan olmaz, ama gönül kazanan her zaman kazanır.

12 Şubat 2026 Perşembe

GERÇEK SEVGİ VE SEVGİLİ

 Sevgi, Sevgililer Günü ve Gerçek Sevgili Kimdir?

Sevgi, insanın kalbini yumuşatan, hayatına anlam katan en güzel duygulardan biridir. Bir tebessümde, bir selamda, bir iyilikte ve fedakârlıkta kendini gösterir. Sevgi; almak değil, vermektir. Beklemek değil, paylaşmaktır.

Her yıl Şubat ayının ortasında kutlanan Sevgililer Günü, çoğu zaman hediyelerle, çiçeklerle ve süslü sözlerle hatırlanır. Oysa gerçek sevgi, bir güne sığdırılamayacak kadar derin ve kıymetlidir. Sevgi, sadece eşler veya sevgililer arasında değil; anne ile evlat, kardeşler, dostlar ve hatta bütün insanlık arasında yaşanması gereken bir duygudur.

Gerçek sevgili ise; insanı yaratan, ona sayısız nimetler veren, her an onu gözeten ve merhametiyle kuşatan Yüce Rabbimizdir. Çünkü O’nun sevgisi karşılıksızdır, sonsuzdur ve her kulunu kapsar. İnsan, gerçek sevgiyi ancak Yaradanını tanıdıkça ve O’na yöneldikçe hisseder.

Dünya sevgileri geçicidir; gençlik gider, güzellik solar, imkânlar tükenir. Fakat Allah sevgisi kalıcıdır, insanı hem bu dünyada huzura kavuşturur hem de ebedî hayata hazırlar. Gerçek sevgi, insanı iyiliğe yönelten, kalbi temizleyen ve kulunu Rabbine yaklaştıran sevgidir.

Bu sebeple, sevgi sadece bir güne değil, bütün bir ömre yayılmalıdır. Her gün, kalplerimizi kin ve nefret yerine sevgiyle doldurmalı; ailemize, komşumuza, dostumuza ve bütün insanlara merhametle yaklaşmalıyız.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki;

Gerçek sevgi, kalbi Yaradan’a bağlayan ve insanı bütün mahlûkata şefkatle yaklaştıran sevgidir.

TARTIŞMADA USÜL

1161)- İbnu'l-Müseyyeb (rahimehullah)  anlatıyor:

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ashâbının (radıyallahu anhüm) arasında otururken, bir adam Hz. Ebu Bekir'e hakaretâmiz sözler sarfederek cefa verdi. Ancak Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)  adama karşı sükût etti. Adam ikinci sefer aynı şekilde hakaret ederek eziyet verdi. O  yine sükût etti. Adam üçüncü sefer de eziyet verince Hz. Ebu Bekir (adama hak ettiği cevabı vererek) intikamını aldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hemen kalktı. Hz. Ebu Bekir:

"Ey Allah'ın Resûlü, yoksa bana darıldınız mı?" diye sordu.

"Hayır" dedi. "Ancak semadan bir melek inmiş, sana söylediklerini tekzib ediyordu. Sen intikamını alınca melek gitti, şeytan oturdu. Bir yere şeytan oturdu mu ben orada duramam." [Ebu Dâvud, Edeb, 49 (4896, 4897).][12]

AÇIKLAMA:

Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh),  bidâyette havassın yolu olan azimeti ihtiyar ederek, kendisine yapılan hakarete cevap vermiyor. Ancak üçüncü sefer  hakarete mâruz kalınca dayanamayıp mukâbele ederek intikamını alıyor. Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hakk: "Bir kötülüğün karşılığı aynı şekilde bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah'a aittir" (Şurâ 40) buyurur, Keza: "Eğer ceza vermek isterseniz  size yapılanın aynıyla mukabele edin. Sabrederseniz and olsun  ki bu, sabredenler için daha iyidir" (Nahl 126) buyurulmuştur. Şu halde, Cenab-ı Hakk, yapılan kötülüğe misliyle mukabele etmeye izin veriyor, ancak sabrın daha hayırlı olacağını belirtiyor. Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) başlangıçta -havas mertebesinde olanlara has olan- azimet tarikini, yani sabrı ihtiyar etmekle daha hayırlı bir davranışta idi. Cevab vererek intikam alınca, daha hayırlıyı bırakarak avam tabakası için câiz olan bir davranışa yer verdiği için Resûlullah'ın aksülamelinde (reaksiyon) ifadesini bulan bir kayba maruz kalmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebu Bekir'den sıddıkiyet mertebesine muvafık mükemmel davranışın devamını arzu etmekte idi.

Azimet yolu, avama da açıktır. Büyüklerin yoluna sülûk, küçüklere de büyüklük kazandırır.[13]

ـ7ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما أنَّهُ قال: ]َتُمَار أخَاكَ فإنَّ المِرَاءَ َ تُفْهَمُ حِكْمَتُهُ، وََ تُؤمَنُ غَائِلَتُهُ، وََ تَعِدٌ وَعْداً فَتُخْلِفهُ[. أخرجه رزين .


(1162)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) hazretleri şöyle buyurmuştur: "Kardeşinle münâkaşa etme, zîra münâkaşanın hikmeti anlaşılmaz, sıkıntısı eksik olmaz, tutamayacağın bir vaadde de bulunma." Rezîn ilavesidir.[14]

İNSAN NEREYE SEVKOLUNUYOR ?

 İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın katında iyilerin ve Cennete namzet olanların makamı olan âlây-ı illîyine lâyık olarak yaratılmıştır. Kendi tercih ve iradesiyle imansızlığı seçse, insanlıktan çıkar, “esfel-i sâfilîn” denilen hayvanlardan da aşağı bir dereceye düşer. Mahlûkat içinde bir sultan olarak yaratılan insan, aklı varsa bu seviyeye düşmez. Nereden gelip nereye gittiğini, yaradılış hikmetlerini, bu yolculukta dünyanın bir misafirhane ve han olduğunu düşünür, bilir. Yaratıcısını tanır, sever, O’nun emirlerine itaat eder. İmanda dünyada dahi hissedilen bir nebze Cennet lezzetiyle hayatından lezzet alır, güzelce yaşar. İmansızlık içindeki karanlığı ve bir parça Cehennem azabını hisseder, bilir.

Bediüzzaman Hazretleri, insanın bu yolculuğunun ehemmiyetine binaen şöyle sesleniyor: 

   Ey insan!

Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun?

Otuzikinci Söz'ün âhirinde denildiği gibi: Dünyanın bin sene mes'udane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü'yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal'in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.

Mübtela ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, onun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi ve bütün Cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve cazibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Mabud-u Lemyezel'in, bir Mahbub-u Lâyezal'in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennet'e çağrılıyorsunuz.

Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.

   Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki: Ey insan!

Fenaya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz!

Siz fenaya değil, bekaya gidiyorsunuz.

Ademe değil, vücud-u daimîye sevk olunuyorsunuz.

Zulümata değil, âlem-i nura giriyorsunuz.

Sahib ve Mâlik-i Hakikî'nin tarafına gidiyorsunuz ve Sultan-ı Ezelî'nin payitahtına dönüyorsunuz.

Kesrette boğulmaya değil, vahdet dairesinde teneffüs edeceksiniz.

Firaka değil, visale müteveccihsiniz.


(Yirminci Mektub/1.Makam/11.Kelime)

Mektubat - 228