21 Mart 2026 Cumartesi

SİYASET

 Hizmet-i Kur'an, beni hayat-ı içtimaiye-i siyasiye-i beşeriyeyi düşünmekten men'ediyor. Şöyle ki: Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur'anın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufunetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri o ufunetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor.. düşerek kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufunetli, pis olduğunu hisseder.. fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar.

   İşte bunlara karşı iki çare var:

   Birisi: 

   Topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.

   İkincisi: 

   Bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irae etmektir.    Ben bakıyorum ki; yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Halbuki o bîçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor. Gösterilse de; bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam "Acaba nurla beni celbedip, topuzla dövmek mi istiyor?" diye telaş eder. Hem de bazan ârızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.

   İşte o bataklık ise, gafletkârane ve dalalet-pîşe olan sefihane hayat-ı içtimaiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalaletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalaletten nefret edenlerdir, fakat çıkamıyorlar; kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar.. mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise, siyaset cereyanlarıdır. O nurlar ise, hakaik-i Kur'aniyedir. Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adavet edilmez. Sırf şeytan-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz. İşte ben de nur-u Kur'anı elde tutmak için "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarıldım. Gördüm ki: Siyaset cereyanlarında hem muvafıkta, hem muhalifte o nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârane telakkiyatlarından müberra ve safi olan bir makamda verilen ders-i Kur'an ve gösterilen envâr-ı Kur'aniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir. Meğer dinsizliği ve zındıkayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden insan suretinde şeytanlar ola veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola...

   Elhamdülillah, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'anın elmas gibi hakikatlarını propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar kıymetlerini her taifenin nazarında parlak bir tarzda ziyadeleştiriyor.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

اَلْبَاق۪ى هُوَ الْبَاق۪ى

  Said Nursî 

Mektubat - 48

SİYASETLE İLGİLENMEMEK

  Üçüncü Sualiniz: 

   Dünyanın siyasetine karşı ne için bu kadar lâkaydsın? Bu kadar safahat-ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun? Bu safahatı hoş mu görüyorsun? Veyahut korkuyor musun ki, sükût ediyorsun?

   Elcevab: 

   Kur'an-ı Hakîm'in hizmeti, beni şiddetli bir surette siyaset âleminden men'etti. Hattâ düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeşt-i hayatım şahiddir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men'edememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hanedanımın şerefini düşüneceğim yok. Riyakâr bir şöhret-i kâzibeden ibaret olan şan ve şeref-i dünyeviyenin muhafazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet... Kaldı ecelim. O, Hâlık-ı Zülcelal'in elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zâten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz. 

Mektubat - 48

18 Mart 2026 Çarşamba

NAMAZ KALBİN GIDASI

  İKİNCİ İKAZ: 

   Ey şikem-perver nefsim! Acaba her gün her gün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu? Madem vermiyor; Çünki ihtiyaç tekerrür ettiğinden, usanç değil belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise: Hane-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun âb-ı hayatı ve latîfe-i Rabbaniyemin hava-yı nesîmini cezb ve celbeden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir. Evet nihayetsiz teessürat ve elemlere maruz ve mübtela ve nihayetsiz telezzüzata ve emellere meftun ve pür-sevda bir kalbin kut ve kuvveti; herşeye kàdir bir Rahîm-i Kerim'in kapısını niyaz ile çalmakla elde edilebilir. Evet şu fâni dünyada kemal-i sür'atle vaveylâ-yı firakı koparan giden ekser mevcudatla alâkadar bir ruhun âb-ı hayatı ise; herşeye bedel bir Mabud-u Bâki'nin, bir Mahbub-u Sermedî'nin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir. Evet fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ezelî ve ebedî bir zâtın âyinesi olan ve nihayetsiz derecede nazik ve letafetli bulunan zîşuur bir sırr-ı insanî, zînur bir latîfe-i Rabbaniye; şu kasavetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümatlı ve boğucu olan ahval-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.

Sözler - 270

17 Mart 2026 Salı

TÖVBE EDİP YALVARALIM

 Bir Müslüman şartlarını yerine getirerek tövbe ve istiğfar ederse her bastığı yer, yürüdüğü sokak, cadde ve her oturduğu yer onunla övünür.

Duâlarımızın kabul olması için;

Can-ı gönülden bir tövbe edersek, duâlarımızın kabul olmasına sebep olur.

Duâ ruhun gıdası, kalbin nuru, ibadetlerin özüdür. Duâ, ıztırapların, maddî ve manevî dertlerin şifa kaynağıdır. Duâ, hayırlar celp eder, belâ ve zararı defeder.

Duânın kabul olunmasının temeli edeptir ki, o da tövbe etmek, bütün varlığıyla Cenâb-ı Allah’ın ibadetine yönelmektir.

Cenâb-ı Allah pek çok âyette “Bana duâ edin, size icabet edeyim”der. Bu emre uyarak, her namazımızda, her bir boş anımızda duâ etsek çok mudur?

O halde gelin hep birlikte ellerimizi semaya açıp duâ edelim.

Ey Allah’ım! Kıldığımız namazlarımızı, yaptığımız ibadetlerimizi kusurları ile beraber kabul eyle! Sonumuzu hayreyle. Son nefesimizde Kelime-i Şahadet söylememizi nasip eyle. Bizi, anamızı-babamızı , ölmüş ve hayatta olan bütün Mü’minleri ve Mü‘mineleri hesap gününde af ve mağfiret eyle!

Ey Allah’ım! Ümmeti Muhammedî (asm), şeytan şerrinden ve düşman şerrinden ve nefs-i emmârenin şerrinden muhafaza eyle! Evlerimize iyilikler, bize helâl ve hayırlı rızıklar ihsan eyle!

Ey Allah’ım! Ehl-i İslâm’a selâmet ihsan eyle! İslâm düşmanlarını kahr-u perişan eyle! Kâfirlerle cihad etmekte olan Müslümanlara İlâhî yardımınla yardım eyle!

Ey Allah’ım! Müslümanları, memleketimizi ve bütün İslâm ülkelerini yoksulluktan ve pahalılıktan, kanser ve diğer bulaşıcı hastalıklardan, her türlü musîbetlerden muhafaza eyle!

Ey Allah’ım! Evlerinde ve hastanelerde yatan hastalarımıza şifalar, dertli olanlarımıza devalar ihsan eyle! Borçlu olanlarımıza edalar nasip eyle! Ey Allah’ım! Şahs-ı manevimizi güçlendir. Şahs-ı manevimize karşı fitneleri fesatları sonuçsuz eyle!

Ey Allah’ım!

 Annelerimize, babalarımıza ve evlâtlarımıza ve akraba ve ahbaplarımıza ve bütün din kardeşlerimize hayırlı ömürler ve sıhhat ve âfiyetler ihsan eyle. Âmin! 

16 Mart 2026 Pazartesi

KADİR GECESİ

 Kadir Gecesi’nin Fazileti ve Önemi

“Kadr” kelimesi, “kudret, takdir, hüküm, şeref ve kıymet” gibi manalara gelir. Kur’an’ın nazil olmaya başlaması ile bütün dünyanın kaderi değişmiş, dünyanın makus talihi hak ve hakikat yoluna döndürülmüş, her şey yepyeni bir tanzime tabi tutulmuştur. Kur’an, nüzulü ile her türlü hikmetli iş açıklanmış, Peygamber Efendimiz (asm) ile insanlığa ulaştırılmıştır.

Hakkında müstakil bir sure indirilen Kadir Gecesi hakkında Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

“Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar.” (Kadir Suresi, 97/1-5)

Bu gece çok bereketli ve çok mübarek bir gecedir. Duhan Suresi’nde bu husus şöyle beyan edilmiştir:

“Biz onu (Kur’an’ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır.” (Duhân 44/3)

O gecenin bereketini daha iyi anlamak için şu hadis-i şerife dikkat etmek yeterlidir:

“Kadir gecesini, fazilet ve kudsiyetine inanarak ve sevabını yalnız Allah’tan bekleyerek ibâdet ve tâatle geçiren kimsenin -kul hakkı hâriç- geçmiş günâhları bağışlanır.” (Müslim, Müsâfirîn, 175)

“Kadr” kelimesinde “tazyik” manası da vardır. Buna göre o gece yeryüzüne o kadar çok melek iner ki, dünya onlara dar gelir. Bir hadiste, “O gece yeryüzüne inen meleklerin sayısı çakıl taşlarının sayısından çok daha fazladır.” buyurularak buna işaret edilir. (Davudoğlu, Müslim Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 254)

Bu İlâhî ziyafeti, başta Cebrail (as) olmak üzere melekler inerek şenlendirirler. Uhrevî manzaralar sergilerler. Meleklerin sağanak halinde inmesi ile yeryüzü manevi bir tazyike maruz kalır. Dünya onlara dar gelmeye başlar. Mü’minlerin etrafını kuşatarak onlara Rablerinin bağış ve rahmetini müjdelerler. Tan yeri ağarıncaya kadar bu durum devam eder. Bir huzur ve saadet dalgası estirir. Bütün mü’minler bu ziyafet sofrasına davetlidir.

Onun kadrini bilerek, feyiz ve bereketinden, dünyayı kuşatan nuranî havasından istifade etmiş oluruz.

Peygamber Efendimiz (asm) Kadir gecesini Ramazan’ın son on günündeki tek gecelerde aramamızı emir buyurmaktadır. (Buhârî, Leyletü’l-kadr 3)

Zirr b. Hubeyş diyor ki, Übey b. Kaba sordum: Kardeşin Abdullah b. Mesud: “Yıl boyunca ibadet eden Kadir gecesine isabet eder” diyor, dedim. Übey b. Kab dedi ki: “Allah İbn Mesuda rahmet eylesin. O, insanların Kadir gecesine güvenmemelerini istemiştir. Yoksa Kadir gecesinin, Ramazanda, Ramazanın da son on günü içerisinde yirmi yedinci gecesinde olduğunu biliyordu” dedi. “- Bunu neye dayanarak söylüyorsun, Ey Ebül-Münzir (Übey b. Kabın lakabı)?” dedim. Übey; “- Ben bunu Rasûlüllah (s.a.s)in bize haber vermiş olduğu alametle söylüyorum ki, o da, “o gün güneş şuasız olarak doğar” dedi. (Müslim, Sıyam, 220)

Abdullah b. Ömer’den (ra) gelen bir rivayette Hz. Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur: “Kadir gecesini aramak isteyen 27. gecede arasın.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VIII, 426)

Evet, Allah’ın rahmeti Ramazan’ın tamamında ve özellikle Kadir Gecesi’nde sicim gibi yağmaktadır. Dünya ve ahiretin plan ve programını içinde barındıran Kur’an hürmetine Allah’ın rahmeti sel gibi coşmaktadır. Bir gecede seksen sene bir ömürde kazanılabilecek neticeleri kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, Kur’an’ın bildirmesiyle bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra kat’i bir delildir.

15 Mart 2026 Pazar

ARABULMAK

Dargın olanları uzlaştırmak, barıştırmak, birbirine yakınlaştırmak.

Müslümanlar, aralarında dargınlığa varacak söz ve davranışlardan sakınmalıdırlar. Her şeye rağmen dargınlık olursa dargınlıklarını gidermeye, anlaşmazlıkları çözmeye gayret etmelidirler. Bunun da mümkün olmadığı yerlerde, müslümanların, diğer müslüman kardeşlerinin aralarını bulmaya çalışıp, onları barıştırmaları ahlâkî görevleridir. Çünkü Allah'u Teâlâ: "Müminler kardeştirler, kardeşlerinizin arasını düzeltin." (el-Hücûrât, 49/10) buyurmuştur.

Allah'u Teâlâ, başta aile hayatı olmak üzere, toplum hayatında barış ve anlaşmanın hayırlı bir iş olduğunu bildirmiştir. (en-Nisâ, 4/128). Bu sebeple Hakk Teâlâ'nın:"Allah'tan korkunuz ve aranızı düzeltiniz, " (el-Enfâl, 8/1) emrine uymayı hayatımız için bir düstûr kabûl etmeliyiz.

Diğer taraftan, Hz. Peygamber (s.a.s.) müslümanlara arabuluculuk yapmalarım tavsiye ettiğini, kendilerinin de bizzat gidip dargın ve birbiri ile anlaşamayan müslümanları barıştırdığını biliyoruz.

Bir gün Resulullah ashabına: "Size, namaz, oruç ve sadakadan daha üstün bir şey göstereyim mi?" buyurdu. Onlar: "Evet, ya Resulullah, " dediler. Peygamberimiz de sözüne devamla: "Arabulmak, barıştırmaktır; Çünkü aranın bozulması saçı kökünden kazır demiyorum, dini kazır." (Tirmizî, Kıyâme, 56), buyurdu.

Bir gün, Medine yakınlarındaki Kuba halkı döğüşmüş, hatta birbirlerini taşlamışlardı. Bunu haber alan Peygamber Efendimiz, ashabına: "Haydi bizimle geliniz de onların aralarını düzeltelim," buyurmuş ve Kuba'ya gitmişti. (Buhârî, Sulh, 2) Başka bir hadislerinde de Resulullah şöyle buyurmuştur: "Halkın arasını düzelten ve bunun için iyilik kasdiyle söz taşıyan ve yine iyilik düşüncesiyle yalan söyleyen, yalancı değildir." (Buhârî, Sulh, 1).

Bilindiği gibi yalan büyük günahlardandır. Karı-koca ve diğer insanların arasını bulmak için buna müsaade edilmesi arabuluculuğun ne kadar önemli bir ahlâkî görev olduğunu göstermektedir.

Hz. Peygamber:

"Birbirinize kin tutmayın, birbirinizle hasedleşmeyin, birbirinizden arka dönüp uzaklaşmayın. Ey Allah'ın kulları! Birbirinizle kardeş olun. Bir müslümanın din kardeşini üç günden fazla terk etmesi (yani dargın durması) helâl olmaz," (Müslim, Birr ve Sıla, 23) buyurmuştur.

Öyleyse, birbirine dargın olan müslümanların, Peygamber Efendimizin yasakladığı bir konuda kendilerine yardımcı olmaya çalışan, yani onları barıştırmaya, aralarını bulmaya gayret eden müslüman kardeşlerine yardımcı olmaları da ahlâkî görevleri arasındadır. Dargın müslümanlar, inatla dargınlıklarını devam ettireceklerine, dinin üç günden fazla dargın durmayı yasakladığını, atalarımızın: "Müslümanın müslümana küslüğü tülbent kuruyuncaya kadardır," dediğini düşünerek arabuluculuk yapmak isteyenlerin bu hayırlı teşebbüslerini bir barışma vesilesi saymalıdırlar.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Onların gizli konuşmalarının çoğunda hayır yoktur; ancak sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı ve insanların arasını düzeltmeyi gözeten kimseler müstesna. Bunları, Allah'ın rızasını kazanmak için yapana büyük ecir vereceğiz." (en-Nisâ, 4/114).

Bu ayet bize, arabuluculuğun, diğer iyiliklerde olduğu gibi, çıkar gözetilmeden sırf Allah rızası için yapılması gerektiğini, ancak böyle bir düşünce ile yapılan arabuluculuğun ahlâki bir değer ifade edebileceğini göstermektedir.

Dinimiz, arabuluculuğu büyük bir fazilet olarak teşvik ederken, aksine arabozmak için söz taşımayı da büyük günah saymıştır.

14 Mart 2026 Cumartesi

ALLAH'I BULAN NEYİ KAYBEDER ?

 Bırak bîçare feryadı, beladan kıl tevekkül. Zira feryad; bela-ender hata-ender beladır bil.

   Bela vereni buldunsa eğer; safa-ender, vefa-ender, atâ-ender beladır bil.

   Madem öyle, bırak şekvayı şükret, çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.

   Ger bulmazsan, bütün dünya cefa-ender, fena-ender, heba-ender beladır bil.

   Cihan dolu bela başında varken, ne bağırırsın küçücük bir beladan gel tevekkül kıl.

   Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül.

   Hem üstadlarımdan Mevlâna Celaleddin'in nefsine dediği gibi dedim:

اُوگُفْتْ اَلَسْتُ و تُو گُفْت۪ى بَلٰى شُكْرِ بَلٰى چ۪يسْتْ كَش۪يدَنْ بَلَا سِرِّ بَلَا چ۪يسْتْ كِه يَعْن۪ى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْگَهِ فَقْر و فَنَا

   O vakit nefsim dahi: "Evet evet.. acz ve tevekkül ile, fakr ve iltica ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır. "Elhamdülillahi alâ nuri'l-iman ve'l-İslâm" dedi. Meşhur Hikem-i Atâiye'nin şu fıkrası:

مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ ٭ وَ مَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ

   Yani: "Cenab-ı Hakk'ı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?"

   Yani: "Onu bulan herşey'i bulur; Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına bela bulur." ne derece âlî bir hakikat olduğunu gördüm ve طُوبٰى لِلْغُرَبَٓاءِ hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.

Mektubat - 25