16 Mayıs 2026 Cumartesi

DÜNYA HAYATI

 “Dünya hayatının misâli şuna benzer: Gökten indirdiğimiz yağmurla, insanların ve hayvanların yiyecekleri bitkiler karışık olarak biter. Sonunda yer bütün güzelliğini takınır. Yeryüzü ahalisi tam ona bütünüyle hâkim olduklarını/meyvesini devşireceklerini sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz vakti emrimiz ansızın gelir ve sanki dün/ az önce orada ekin namına hiçbir şey yokmuş gibi, o bitkileri kökünden biçeriz/yerinde yeller eser. Düşünen bir topluluk için mesajlarımızı Biz işte böyle açıklıyoruz.”1

“Dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadır. Âhiret yurdu ise Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”2

“Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.”3

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, «Allah yolunda savaşa çıkın!» denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.”4

“Allah dilediğine rızkını bollaştırır da daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.”5

Dünya hayatı aynı bir bitkinin bir anda yeşerip solması gibi hızla geçer. Bu muvakkat durum bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ölüm hakikati düşünüldüğünde aldatıcı bir meta olduğu daha kolay idrak edilir. Ahiretteki hesap günü ise neyi tercih etmemiz gerektiğini aşikârane ihtar eder. Neyin peşindeyiz? Muvakkat hazır lezzetler mi? Ebedi mükafat mı?

Dipnotlar: 1-Yûnus Sûresi, 24.; 2-En’am Sûresi, 32.; 3-Âl-i İmrân Sûresi, 185.; 4-Tevbe Sûresi, 185.; 5-Ra’d Sûresi, 26.



DÜNYA BİR HANE

 Hem insan olan bir insan diyebilir ki: "Benim Hâlıkım bu dünyayı bana hane yapmış, güneş benim bir lâmbamdır, yıldızlar benim elektriklerimdir, yeryüzü çiçekli-miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir" der, Allah'a şükreder. Sair mahlukatın iştiraki, onun bu hükmünü nakzetmez. Bilakis mahlukat onun hanesini tezyin eder. Hanenin müzeyyenatı hükmünde kalırlar. Acaba bu daracık dünyada, insan insaniyet itibariyle, hattâ bir kuş dahi böyle bir daire-i azîmede bir nevi tasarruf dava etse, cesîm bir nimete mazhar olsa; geniş ve ebedî bir dâr-ı saadette, ona beşyüz senelik bir mesafede bir mülk ihsan etmek, nasıl istib'ad edilebilir?

   Hem nasılki şu kesafetli, karanlıklı, dar dünyada güneşin pek çok âyinelerde bir anda aynen bulunması gibi, öyle de: Nurani bir zât, bir anda çok yerlerde aynen bulunması -Onaltıncı Söz'de isbat edildiği gibi- meselâ, Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm bin yıldızda bir anda hem Arş'ta, hem huzur-u Nebevîde, hem huzur-u İlahîde bir vakitte bulunması; hem Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın haşirde bir anda ekser etkıya-ı ümmetiyle görüşmesi ve dünyada hadsiz makamlarda bir anda tezahür etmesi ve evliyanın bir nevi garibi olan ebdalların bir vakitte çok yerlerde görünmesi ve avamın rü'yada bazen bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşahede etmesi ve herkesin kalb, ruh, hayal cihetiyle bir anda pekçok yerlerle temas edip alâkadarane bulunması, malûm ve meşhud olduğundan.. elbette nuranî, kayıdsız, geniş ve ebedî olan Cennet'te, cisimleri ruh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayal sür'atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüzbin yerlerde bulunup yüzbin hurilerle sohbet ederek yüzbin tarzda zevk almak; o ebedî Cennet'e, o nihayetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sadık'ın (A.S.M.) haber verdiği gibi hak ve hakikattır. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terazisiyle o muazzam hakikatlar tartılmaz.

  İdrak-i maâlî bu küçük akla gerekmez. 

  Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez. 

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى حَب۪يبِكَ الَّذ۪ى فَتَحَ اَبْوَابَ الْجَنَّةِ بِحَب۪يبِيَّتِهِ وَ بِصَلَاتِهِ وَ اَيَّدَتْهُ اُمَّتُهُ عَلٰى فَتْحِهَا بِصَلَوَاتِهِمْ عَلَيْهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ اَللّٰهُمَّ اَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ بِشَفَاعَةِ حَب۪يبِكَ الْمُخْتَارِ اٰم۪ينَ

Sözler - 502

SÜNNETE İTTİBA ETMEK

 Mehmet Feyzi Efendi ve sünnete ittibası (uyması) (Kuddise Sirruhü), 

Hayatının her safhasında hatta her anında, sakalından-tırnağına, yemesinden içmesine, sevincinden, kızmasına, sözlerinden sözlerini yaşamasına kadar Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve sellem) sünnetine ittibada (uymada) öylesine dikkat etti ki, bunun mükafatı olarak, bin bir sır ve hikmetleri içeren Cenab-ı Hakk’ın Habibi’ni (Sallallahu Aleyhi ve sellem) dünyada iken ilahi huzuru davet mucizesi Miraç gecesine rastlayan 4 mart 1989’da vefat ederek ilahi huzura kavuşması, Kuranı Kerimin mucize bir tarzda verdiği, ahir zamanda süneti ve sünnete ittibayı hafife alacak bir takım insanlara karşı ;

“(Resulüm) de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki, Allah ta sizi evsin…” (Ali îmran 3/31)

Ayetinin surrına nail olurken öbür yandan mezarının bile annesinin ayakucunda oluşuyla cennet , anaların ayaklarının altındadır. Hadis-i Şerifinde ittibanın güzel bir örneği olmuştur.


Vasiyeti üzerine kabir taşına yazılan;

HÜVE-L-HAYYÜ’L-BAKÎ,

Burada yatan ADEM

Bir zaman HUBBİ idi (Sevimli çocuk)

Bir zaman CUBBİ idi ( Bilgi öğrenen )

Bir zaman SUKÜTİ idi (fazla konuşan yaşlı )

Şimdi de TURABİ oldu ( Ölüm ile toprak olmak )

İMANIN YENİLENMESİ

 Dördüncü Mes'ele 

جَدِّدُوا ا۪يمَانَكُمْ بِلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ

ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti, çok Sözlerde zikredilmiştir. Bir sırr-ı hikmeti şudur ki: İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüd ettikleri için, her zaman tecdid-i imana muhtaçtır. Zira insanın herbir ferdinin manen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âher sayılır. Çünki zaman altına girdiği için o ferd-i vâhid bir model hükmüne geçer, her gün bir ferd-i âher şeklini giyer.

   Hem insanda bu taaddüd ve teceddüd olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir, daima tenevvü' ediyor; her gün başka bir âlem kapısını açıyor. İman ise hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyasıdır. Lâ ilahe illallah ise, o nuru açar bir anahtardır.

   Hem insanda madem nefs, heva ve vehim ve şeytan hükmediyorlar, çok vakit imanını rencide etmek için gafletinden istifade ederek çok hileleri ederler, şübhe ve vesveselerle iman nurunu kaparlar. Hem zahir-i şeriata muhalif düşen ve hattâ bazı imamlar nazarında küfür derecesinde tesir eden kelimat ve harekât eksik olmuyor. Onun için her vakit, her saat, her gün tecdid-i imana bir ihtiyaç vardır.

Mektubat - 332

15 Mayıs 2026 Cuma

NEFSE GÜVENİLMEZ

 Kur'an-ı Hakîm'de Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm demiş:

وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ Evet nefsini beğenen ve nefsine itimad eden, bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. Öyle ise, sen bahtiyarsın. Fakat bazan olur ki, nefs-i emmare, ya levvameye veya mutmainneye inkılab eder; fakat silâhlarını ve cihazatını a'saba devreder. A'sab ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs-i emmare çoktan öldüğü halde, onun âsârı yine görünür. Çok büyük asfiya ve evliya var ki, nüfusları mutmainne iken, nefs-i emmareden şekva etmişler. Kalbleri gayet selim ve münevver iken, emraz-ı kalbden vaveylâ etmişler. İşte bu zâtlardaki, nefs-i emmare değil, belki a'saba devredilen nefs-i emmarenin vazifesidir. Maraz ise kalbî değil, belki maraz-ı hayalîdir. İnşâallah aziz kardeşim, size hücum eden nefsiniz ve emraz-ı kalbiniz değil, belki mücahedenin devamı için beşeriyet itibariyle a'saba intikal eden ve terakkiyat-ı daimîye sebebiyet veren, dediğimiz gibi bir halettir.

Mektubat - 329

13 Mayıs 2026 Çarşamba

ZULÜM VE ADALET

Cennet, Cehennem ve Adalet

Dünya hayatına baktığımızda adaletin çoğu zaman tam tecelli etmediğini görürüz. Nice zalimler ömürlerini rahat içinde geçirirken, nice mazlumlar haklarını alamadan bu dünyadan göçüp gider. Eğer hayat yalnızca bu kısa dünya safhasından ibaret olsaydı, bu durum adalet duygusunu zedelerdi. Oysa kâinatın nizamı, hikmetle işleyen bir düzeni gösterir. Bu düzenin sahibi olan “Sultan-ı Âdil”, elbette mutlak adaleti de gerektirir.

İşte burada ahiret hakikati devreye girer. Cennet, iyiliklerin karşılığının eksiksiz verileceği bir mükâfat yurdu; cehennem ise kötülüklerin karşılıksız kalmayacağı bir ceza mahallidir. Bu iki âlem, ilahî adaletin tamamlanması için zaruridir. Çünkü sınırlı bir dünyada sınırsız sonuçlar doğuran fiillerin tam karşılığı ancak ebedî bir âlemde verilebilir.

Mesnevî-i Nuriye’nin bakışıyla meseleye yaklaştığımızda, adalet sadece bir kavram değil, aynı zamanda bir gerekliliktir. Allah’ın “Adl” ismi, varlıkta tecelli etmek ister. Bu tecelli, yalnızca dünya sahnesiyle sınırlı kalamaz. Zira dünya, imtihan meydanıdır; hüküm ve netice yeri değildir. Hüküm, ahirette verilecektir.

Fıtratın Sesi 

Ayrıca bu hakikat insanın vicdanında da yankı bulur. Her insan, iç dünyasında iyiliğin ödüllendirilmesini, kötülüğün ise cezalandırılmasını ister. Bu evrensel duygu, ahiretin varlığına bir işaret gibidir. Çünkü fıtrata konulan hiçbir duygu, karşılıksız ve anlamsız değildir.

Sonuç olarak, “Sultan-ı Âdil için bir cennet-i bâkiye, bir cehennem-i dâime lâzımdır” ifadesi, yalnızca bir inanç cümlesi değil aynı zamanda aklî, vicdanî ve varlık düzenine uygun bir hakikatin ifadesidir. İlâhî adaletin tam anlamıyla tecelli etmesi, ancak ebedî bir âlemin varlığıyla mümkündür. Bu da bize gösterir ki, hayat bir son değil; sonsuz bir başlangıcın kapısıdır.

Sonsuz Arzular ve Ebedî Hayatın Zarureti

İnsanın taşıdığı istidat ve kabiliyetlerin genişliği de ebedî bir âlemi zaruri kılar. Zira insan, yalnız birkaç yıllık dünya hayatına sığmayacak kadar derin arzulara, bitmeyen ümitlere ve sonsuzluk isteyen bir kalbe sahiptir. Bu fani dünyada bu arzuların tam karşılığını bulamaması, onların abes olmadığını, bilakis ebedî bir hayat için verildiğini gösterir. Mesnevî-i Nuriye’nin bakışında bu durum, adaletle birlikte rahmetin de bir gereği olarak okunur. Çünkü “Sultan-ı Âdil” aynı zamanda “Rahîm”dir; kullarının samimi amellerini zayi etmeyecek, en küçük bir iyiliği dahi karşılıksız bırakmayacaktır. İşte bu sonsuz rahmet ve mutlak adalet, cennet ve cehennemi sadece mümkün değil, aynı zamanda zaruri kılar. Vesselâm…..


SADAKA SAĞLIĞIMIZIN SİGORTASIDIR

 "Az sadaka çok belayı defeder"

Kalp gözü açık büyük bir zat bir gencin nikah merasimine katılır ve o gencin o gün, yani gerdek gecesi öleceğini söyler. Sabahleyin o genci camide görenler şaşırır ve o zata sorarlar: “Siz bu kişinin öleceğini söylediniz ama o yaşıyor.”

O zat gence sorar: “Sabah yatağını düzeltmedin mi?”

Genç, “hayır” deyince namaz sonrası o gencin evine giderler ve yastığı kaldırınca dehşetli bir yılan görürler.

O zat gence sorar: “Bu yılan seni sokup öldürecekti, akşam ne yaptın da bu gerçekleşmedi?”

Genç, “Akşam kapımızı bir kişi çaldı. İhtiyaç içinde idi. Ben de ona bir sadaka verdim” der.

O zat da der ki çevresindekilere: ”İşte gördünüz, sadaka belayı def eder.”

Şimdi bu hikayeyi kader programı açısından tahlil edelim.

O zat doğru görmüştür. Yani kader programında “Yılan gerdek gecesi bu genci sokup öldürecek” diye bir ihtimal ve seçenek vardır. Ancak bu seçenek bir çok seçenekten sadece birisidir. Diğer bir seçenek de, “O genç sadaka verecek ve yılan onu sokamayacak” hükmüdür. İşte daha bir çok seçenekten bu seçenek işleme konmuş ve artık o an için gencin nihai kaderi bu seçenek olmuştur.

Meseleye bu açıdan bakıldığında Allah kader programında önümüze binlerce seçenek sunmakta. Bu seçeneklerin sayısı ise zaman ve mekan ile sınırlandırılmıştır. Zaten zaman ve mekan da her kişi için seçim şartlarına göre yeniden yaratılmaktadır. Yani her kesin kendine göre, kaderden yaptığı seçime göre özel bir zaman ve mekanı vardır.

Bu nedenle az sadaka yukarıda belirtilen yılan sokma ve ölme belasını defetmiştir.