4 Şubat 2026 Çarşamba

SADECE OKUMAKLA ADAM OLUNUR MU? Okumak, okul bitirmek ve diploma almak insanın hayatında önemli bir yere sahiptir; ancak tek başına “adam olmak” için yeterli değildir. Diploma, insanın bir alanda bilgi ve meslek sahibi olduğunu gösterir. Fakat insanın gerçek değeri, sadece aldığı eğitimle değil; ahlâkı, karakteri, vicdanı, dürüstlüğü ve insanlara karşı davranışlarıyla ölçülür. Nice insanlar vardır ki yüksek tahsil yapmış, büyük makamlar elde etmiş; fakat merhametten, adaletten ve doğruluktan uzak oldukları için toplumda saygı görmemişlerdir. Buna karşılık, okuma imkânı bulamamış; ama dürüstlüğü, çalışkanlığı ve güzel ahlâkıyla herkesin gönlünde yer edinmiş nice insanlar vardır. Gerçek anlamda “adam olmak” için: Doğru sözlü olmak Kul hakkına riayet etmek Emanete sadık kalmak İnsanlara faydalı olmak Ahlâklı ve vicdanlı davranmak gerekir. Okumak, insanı bilgiyle donatır; fakat ahlâk ve karakter, insanı gerçek manada yüceltir. En güzeli, bilgi ile güzel ahlâkı bir araya getirebilmektir. İşte o zaman insan hem bilgili hem de olgun bir şahsiyet olur. Gönül Notu: Diploma insanın cebini doldurabilir; ama asıl değer, kalbi ve karakteri doldurabilmektir.

Okumak, okul bitirmek ve diploma almak insanın hayatında önemli bir yere sahiptir; ancak tek başına “adam olmak” için yeterli değildir.

Diploma, insanın bir alanda bilgi ve meslek sahibi olduğunu gösterir. Fakat insanın gerçek değeri, sadece aldığı eğitimle değil; ahlâkı, karakteri, vicdanı, dürüstlüğü ve insanlara karşı davranışlarıyla ölçülür.

Nice insanlar vardır ki yüksek tahsil yapmış, büyük makamlar elde etmiş; fakat merhametten, adaletten ve doğruluktan uzak oldukları için toplumda saygı görmemişlerdir.

Buna karşılık, okuma imkânı bulamamış; ama dürüstlüğü, çalışkanlığı ve güzel ahlâkıyla herkesin gönlünde yer edinmiş nice insanlar vardır.

Gerçek anlamda “adam olmak” için:

Doğru sözlü olmak

Kul hakkına riayet etmek

Emanete sadık kalmak

İnsanlara faydalı olmak

Ahlâklı ve vicdanlı davranmak gerekir.

Okumak, insanı bilgiyle donatır; fakat ahlâk ve karakter, insanı gerçek manada yüceltir.

En güzeli, bilgi ile güzel ahlâkı bir araya getirebilmektir. İşte o zaman insan hem bilgili hem de olgun bir şahsiyet olur.

Gönül Notu:

Diploma insanın cebini doldurabilir; ama asıl değer, kalbi ve karakteri doldurabilmektir.

Rafet Özcan

OKUMAK ADAM OLMAK DEMEK DEĞİLDİR

 Hüda-yı Kur'anî der ki: "Ey insan!

Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana emanettir.

O emanetin mâliki, herşeye kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm-i Kerim'dir.

O senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor.

Tâ senin için muhafaza etsin, zayi' olmasın.

İleride mühim bir fiat sana verecek.

Sen muvazzaf ve memur bir askersin.

Onun namıyla çalış ve hesabıyla amel et.

Odur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızk olarak gönderiyor ve senin tâkatın yetmediği şeylerden seni muhafaza eder.

Senin şu hayatının gayesi, neticesi; o Mâlik'in esmasına ve şuunatına bir mazhariyettir.

Sana bir musibet geldiği vakit, de:  ﺍِﻧَّﺎ ﻟِﻠّٰﻪِ ﻭَﺍِﻧَّٓﺎ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺭَﺍﺟِﻌُﻮﻥَ

(İman ve küfür muvazeneleri s.87)

Allah'dan geldik,yine O'na döneceğiz.

Bütün canlı ve cansız mahlukatı yaratan Allah, İnsanı ayrı bir katagoride değerlendirmekte ve O'nun yaratılışını Ahseni takvim olarak belirtmektedir.

Mükemmel bir şekilde yaratılan insan kendisine verilen akıl, irade ve nefis vasıtası ile alçaltılıp yükseltilerek, değişkenlik arzeden yüce bir varlık haline getirilmiştir.Yani insan olmak yada olmamak durumu...Adam olmak olamamak hali gibi.

İnsan olmak ve bu insanlığı devam ettirmek, daha doğrusu adam olmak ve adamlığı ömür boyu devam ettirebilmek, pek kolay birşey değildir.

Adam evladına, "sen adam olamazsın" diye boşa dememiştir.

Evet Allah insan olarak yaratmıştır ama adam gibi adam olarak, hayatını kaç kişi devam ettirebilmektedir.

Okumak, adam olmak demek değil, cehaleti yok etmek, bilgi elde etmektir.Her insan kendi kendine bir empati yapıp sorgulamalıdır.Ben kimim?nereden geliyorum, vazifem nedir? Nereye gidiyorum?

Başkasından beklediklerimi ben kendim yapıyormuyum?

Aceba ben başta, beni yaratan Allah'ıma ve  bana dinimi öğreten peygamberime olmak üzere, sonra anne babama ve topluma karşı görevlerimi, bilhassa insanlık görevlerimi yapıyormuyum?

Kısacası ben adammıyım ,adam gibi davranıyormuyum?

Allah'ım bizi insan olarak yarattın adam olmamızı sağla, müslüman bir insan olarak son nefesimizi teslim etmeyi nasip et. Amin.

Rafet Özcan

KARGAŞALIKLARIN SEBEBİ

 Bugün dünyadaki bütün kargaşalıklara sebep iki kelimedir,

Birisi: "Ben tok olduktan sonra, başkası açlıktan ölse bana ne?"

   İkincisi: "Sen çalış, ben yiyeyim."

   Bu iki kelimeyi de idame eden, cereyan-ı riba ve terk-i zekattır.

Bu iki müdhiş maraz-ı içtimaîyi tedavi edecek tek çare, zekatın bir düstur-u umumî suretinde icrasıyla, vücub-u zekat ve hurmet-i ribadır.1

Bu sözler, bencil, adaletsiz ve sömürüye dayalı bir anlayışı özetler.
“Ben tok olayım, sen çalış ben yiyeyim” mantığı, kısa vadede birilerinin işine yarıyor gibi görünse de uzun vadede:

Toplumsal adaletsizliğe yol açar.

Çalışan ile yiyen arasında güvensizlik ve nefret doğurur.

Emek karşılığını bulmadığı için toplumda huzursuzluk başlar.

Zengin ile fakir arasındaki uçurum artar, isyan ve çatışma zemini oluşur.

En sonunda toplumun düzeni bozulur, çöküşe götürür.

Mevlânâ’nın dediği gibi:
Adalet, bir şeyi yerine koymaktır; zulüm ise, bir şeyi yerinden etmektir.
Bu anlayış zulmün ta kendisidir. Zulmün de ebedî devam etmesi mümkün değildir.

Kısaca: “Ben tok olayım, sen çalış ben yiyeyim”sözlerinin sonucu; huzursuzluk, fitne ve çöküştür.

Bu iki söz, aslında bencilliğin en katı ve vicdansız ifadesidir. İnsanlık tarihi boyunca, toplumları çürüten, dostlukları bozan, devletleri yıkan anlayışların özüdür.

Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölsün bana ne” diyen, aslında kendi insanlığını kaybetmiştir. Çünkü açlık sadece mideden değil, vicdandan da başlar.

Benim rahatım için sen çalış ben yiyeyim” düşüncesi, sömürünün, zulmün ve adaletsizliğin tarifidir. Böyle bir toplumda kardeşlik, dayanışma ve güven kalmaz.

Tarihin şahitliğiyle biliyoruz ki:

Firavunların, Nemrutların, kralların yıkılışı hep bu anlayıştan doğmuştur.

Zulümle abad olunmaz; zulümle gelen düzen, zulümle çöker.

Sonuç olarak:
  Bu sözlerin sonu felakettir, çöküştür, helaketir.
Çünkü “Başkası açlıktan ölürken tok yatan bizden değildir” buyuran bir Peygamberin ümmeti için, böylesi bir anlayış kabul edilemez.

Kendini düşünmek bir virüs gibidir; bulaştığı toplumu çökertir. Paylaşmak ise hem gönülleri hem toplumları diriltir.

Toplumun bu kargaşasını, ancak zekâtın bereketi ve faizin kaldırılmasıyla gelen adalet sona erdirebilir.


Rafet Özcan

Dipnot:1-Mektubat s:273-274

UZUN SÜRE KÜS KALMANIN ZARARLARI

 Küskünlük ve dargınlıklar, ailede huzursuzluklara sebep olur.

“Bir mü’minin bir mü’mine üç günden fazla küs kalması helâl değildir.”

Resûlullah (asm) sınırı üç gün ile belirlediği halde bazı fert ve aileler arasında aylar süren küslükler yaşanabiliyor. Hatta, nadir de olsa, yılları bulan kırgınlıklar dahi var.

Küserek hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Çünkü bu, bir çözüm değildir. Sadece birbirinize giden gönül ve maddî yolları tıkarsınız.

Küslük, iki ruhun büyük bir hızla birbirinden uzaklaşmasına sebep olur. Aradaki samimiyet, sevecenlik, muhabbet ortadan kalkar. Üstüne üstlük düşmanlık, kin, nefret tohumları filizlenerek kök salmaya başlar.

Hele aile hayatı, küslükle en ağır yarayı alır, en fazla zararı da çocuklar görür.Bu durum ailenin temellerini sarsar, mahveder.

Aynı evde yaşayan bireyler arasında yükselen duvarlar, birinin diğerine ulaşmasını engeller. Bir huzur iklimi olabilecek yuva, cehenneme döner.

Birbirinden kopan fertler başka yerlerde, başka mutluluklar aramaya başlar. Küs kalmanın psikolojisine baktığımızda şunu görürüz:

Kızdığı kişi ya da kişileri cezalandırmak. Fakat farkında değil ki, kendi kendini de o cezaya çarpıyor. Hem de yalnızlığa mahkûm ederek.

İnsan fıtraten sosyal bir varlıktır. Sıkıntılarını, anlaşmazlıklarını konuşarak çözmelidir. Konuşmak fiili anlaşmayı, birbiriyle irtibat kurmayı sağlar. Küs kalmak ise anlaşmazlığı çözmeyi bırakın, yeni problemler doğurur.

BAĞIRARAK KONUŞMAK

Çok konuşmak, gelişigüzel konuşmak, bağırarak konuşmak, düşünmeden konuşmak aslında ruhî ve aklî dengesizliklerin bir göstergesidir.

Dimağından, düşüncelerinden, kalbi ve vicdanından daha büyük dili olanlar çok konuşur, gereksiz konuşur, bağırarak konuşurlar.

Kişi lisanıyla insandır. Çok konuşan, gereksiz konuşan, bağırarak konuşanlar, dostlukları zedeler, muhabbeti yok eder, sırları ifşa eder, gıybete tahkire kapı açar, kısacası iletişimi bozar. Bu yüzden âlimler, “Eğer bir insanın kalbinde darlık, vücudunda bitkinlik, rızkında kıtlık olursa, bilsin ki malayani ve yersiz konuşmaları sebebiyledir” demişlerdir.

Peki öfkelendiğimizde neden yüksek sesle konuşuruz?

Bir bilge öğrencileriyle gezerken birbirlerine öfkeyle bağıran bir aile görür ve talebelerine sorar; “İnsanlar neden birbirlerine öfkeyle bağırır?” Öğrencilerinden biri, ‘Sakinliğimizi kaybettiğimiz için.’ der. Bunun üzerine bilge, ‘Ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken ona neden bağırırız?’ diyerek sorusunu tekrarlar. ‘O kişiye söyleyeceklerimizi alçak bir sesle aktarabilecek iken neden yüksek sesle anlatma ihtiyacı duyarız?’ diye sorunu bir daha yineler. Öğrenciler cevap veremez.

Bilge şöyle açıklar, ‘İki insan birbirine öfkelendiği zaman kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse arada açılan bu kalbi mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırırlar.’ der.

Demek bağırarak konuşan insanlar ya özgüven problemlerini enaniyet göstergesi olarak bağırarak konuşma yoluyla tatmin ederler ya da bağırarak konuştuğu insanla kalbî bir mesafeden dolayı yani muhabbet ve sevgi probleminden dolayı bağırarak konuşurlar. Kalbî mesafelerin sebebi ise ya yapılan gıybetler ya da gelişi güzel düşüncesizce yapılan konuşmalardır.

Hasılı, Mevlânâ’nın dediği gibi;

Zerzevatçı bağırır, sarraf bağırmaz

Eskici bağırır, antikacı bağırmaz,

Söyleyecek sözü, fikri değerli olan bağırmaz,

Bağıran düşünemez, düşünmeyen kavga eder.


ALDATICI DÜNYA HAYATI

 "Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeairi de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdid ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur'anın sadâsını dinleyecek olursan o ecel arslanı bir burak olur. Bizleri rahmet-i Rahmana ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır. Ve keza önümüzde i'dam sehpaları kurulmuştur. Eğer iman îkanla Kur'anın irşadını dinlersen, o sehba ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır.

   Ve keza sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, zaaf cerihası vardır. Eğer Kur'anın ilâçlarıyla tedavi edersen, fakrımız rahmet-i Rahmanın ziyafetine şevk u iştiyaka inkılab edecektir. Acz ve za'fımız da Kadîr-i Mutlak'ın dergâh-ı izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur.

   Ve keza bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümid yok. Ancak Kur'an'ın güneşinden, Rahman'ın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz, Kur'anı dinleyelim bakalım ne emrediyor:

فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَايَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ

Mesnevi-i Nuriye - 219

PEYGAMBERİMİZİN YEDİ EMRİ

 Cenab-ı Hak Kur’ân'da, "İyilikte ve takvada yardımlaşın, günahlarda ve düşmanlıkta asla birbirinizle yardımlaşmayın" buyurmuştur.

Resûl-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm da, "Birbirinizden nefret etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olunuz. Bir Müslümanın din kardeşine üç günden fazla dargın durması helal olmaz." buyurmuştur. (Buhârî, Edeb: 62)

Âyet ve hadislerin kesin emrine rağmen; birbirine dargın duran, selâm vermeyen, birbirinden nefret eden, sözünde durmayan, zâlim ve haksıza yardım eden, hased eden, hastayı ziyaret etmeyen, kıskanan, cenâzeye katılmayan, sözünde durmayan, yeminini yerine getirmeyen ve gıybet edenler vardır.

Sevgili ve şefkatli Nebîmiz sallallâhu aleyhi ve sellem Berâ İbni Âzibe şu 7 şeyi emretmiştir:

1. İade-i mariz, yani hastayı ziyâret etmek.

2. İttibâi cenaiz, yani mü'minin cenazesine katılmak.

3. Teşmît-i atıs: Aksıran birisi "Elhamdülillah" diye hamd ettiğinde ona karşı, "Yerhamükellâh" diyerek dua etmek. Aksıran kimse de "Yehdînâ ve yehdîkümullah" diyerek karşılık verir.

4. Redd-i selâm, yani birisi, "Esselâmü aleyküm" diye selam verdiği zaman, "Ve aleykümselam" diyerek veyâ "Ve aleykümselam ve rahmetullâhi ve berâkâtuhû" diyerek selâmını almak.

5. Nusret-i mazlum, yani zulme uğrayan kişiye yardım etmek. Zâlimlerin elinden haksızlığa uğramış olan mazlumu kurtarmak ve mazlumun hakkını savunmak.

6. İcâbe-i daî, yani hayırlı davet ve çağrısını yerine getirmek.

7. İbrâr-ı muksim, yani verilen sözde durmak ve yemin edilmiş ise o yeminden caymamak ve yemini yerine getirmektir." (Tec.Sar.Ter.c.7.s.364)

Cenab-ı Hak, Maide Suresi’nin 2. ayetinde: "İyilik ve takvada yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın, takva sâhibi olun ve Allah'tan korkun." kesin emrine rağman, gördüğüm kadarı ile köyde ve şehirde komşular ve akrabalar bir araya geldiklerinde gıybet, dedi kodu ve laf taşıma ile günahlarda yardımlaşıyorlar. "Gıybet ve dedikodu edip, ölü eti yiyerek sevaplarını sıfırlıyorlar." Oysa; küçük insanlar kişileri, orta insanlar olayları, büyük insanlar ise iman ilimlerini ve fikirlerini konuşurlar. Çünkü iki dünyanın da huzuru; ilimde, imanda, zikirde, fikirde, şükürde, marifetullahta ve muhabbetullahtadır.

İman, İslâm, ihlâs, Kur'ân ve sünnet üzere kalınız.

Alıntıdır

İNSAN NİÇİN KORKAR ?

 Peki insan niçin korkar?

Said Nursî insanda, fıtratında derc olunmuş havfa (korkuya) ve muhabbete (sevgiye) âlet olacak iki cihazdan1 bahsetmektedir. Demek ki korkmak fıtrîdir.
Evet korku duygusu herkeste vardır. Herkes bir şeylerden korkar. Hatta Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a Mekke’den Medine’ye hicret emrinin verilmesi ile birlikte Hz. Ebû Bekir ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yola koyulurlar. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Hz. Ebûbekir Sevr Mağarası’nda müşriklerden saklandıklarında, müşriklerden bir kısmının Sevr Mağarasının ağzına kadar yaklaşmalarıyla Hz. Ebûbekir korkar ve telâşa kapılır. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ise Hz. Ebubekir’in bu korkusunu anlayarak bir rivayete göre “Korkma ya Ebâbekir, Allah bizimle” tesellisini vermiştir.
O zaman bizim hayatımızı acılaştıran bu korku duygusu niçin verilmiştir? Yenebileceğimiz bir şey midir? Fıtratımıza derc olunan bu duygu insanın hayatını acılaştırmak için verilmemiştir. “Havf (korku) damarı hıfz-ı hayat (hayatı korumak) için verilmiştir.’’ diyor Said Nursî.2
İnsanın fıtratında olduğu için kaygısız, korkusuz olması mümkün değildir. Bunun fıtratında olduğunu idrak edebilmesi ve günlük yaşantısını olumsuz şekilde etkilememesi için bu duygunun yönünü çevirmesi lâzımdır. Yani bu âleti tedavülden kaldırma mümkün değildir. Yani yenebileceğin bir şey değildir. Fakat yönünü çevirebileceğin bir şeydir. Yönünü ise halktan Hakk’a çevirmen gerekir. Çünkü bütün bu korkularımız bize hayatı acılaştırır. Fakat Hâlık-ı Zülcelâl’inden havf etmek, O'nun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; O'nun rahmetinin kucağına atar.3 Şefkatli bir annenin kucağına atar gibi.
Allah’ım! Peygamberimizin (asm) Senin katındaki sırrı ve onun (asm) Sana olan mânevî yakınlığı hürmetine korkularımızı emniyete çevir, hatâlarımızı sil, hüzün ve hırsımızı gider, bizim destekçimiz ol; bizi bizden alıp Kendine götür, yaklaştır; benliğimizden geçmeyi bize nasip et, bizi nefsimize meftun ve hislerimizle perdelenmiş kılma. Amin.