19 Şubat 2026 Perşembe

CEVŞEN NEDİR NASIL BİR DUADIR ?

 Cevşen, İslam dünyasında özellikle Ehl-i Beyt kaynaklı rivayetlerle bilinen, çok faziletli kabul edilen uzun ve kapsamlı bir duadır. Tam adı genellikle Cevşenü’l-Kebîr’dir.

📜 Cevşen’in Anlamı Nedir?

“Cevşen” kelimesi Arapça’da zırh demektir. Rivayete göre bu dua, bir savaş sırasında Peygamber Efendimiz Muhammed’e vahiy meleği Cebrail tarafından getirilmiş ve “Bu duayı oku, maddî zırhı çıkar; bu dua sana manevî zırh olacaktır.” denilmiştir. Bu sebeple “manevî zırh” anlamında Cevşen adı verilmiştir.

📖 Cevşenü’l-Kebîr Nasıl Bir Duadır?

100 bölümden (bab) oluşur.

Her bölümde Allah’ın (cc) isim ve sıfatları zikredilir.

Her bölümün sonunda şu cümle tekrar edilir:

“Sübhâneke yâ lâ ilâhe illâ ente’l-emân el-emân, hallisnâ mine’n-nâr.”

(Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Senden başka ilah yoktur. Aman, aman! Bizi ateşten kurtar.)

Toplamda 1000’e yakın ilahî isim ve sıfat yer alır.

🌿 Cevşen’in Özelliği Nedir?

Allah’ın isimlerini tefekkür etmeyi sağlar.

Kulun aczini ve ihtiyacını hissettiren bir münâcattır.

Koruyucu, sığınıcı ve teslimiyet dolu bir duadır.

Özellikle Ramazan ayında ve Kadir gecelerinde okunması yaygındır.

📚 Kaynaklar ve Yaygınlığı

Cevşen daha çok Ehl-i Beyt kaynaklı hadis rivayetlerinde yer alır ve özellikle Ali ve Hüseyin bin Ali silsilesiyle nakledildiği ifade edilir.

Osmanlı döneminde ve Anadolu’da yaygınlaşmış; günümüzde de özellikle tasavvuf ehli ve bazı cemaatler tarafından sıkça okunmaktadır.

🌺 Manevî Yönü

Cevşen:

Allah’ın isimleriyle yapılan derin bir yakarıştır.

Korku ve sıkıntı anında sığınılacak bir dua olarak görülür.

Kulun kalbinde tevekkül ve teslimiyet duygusunu güçlendirir.

CEVŞEN;GÖNLÜN MANEVİ ZIRHI

Cevşen: Gönlün Manevî Zırhı

İnsan bazen görünmeyen yaralar alır.

Söz incitir, hayat yorar, dünya dar gelir.


İşte böyle zamanlarda insan bir zırh arar.


Demirden değil… duadan bir zırh…


Cevşen, kelime manasıyla “zırh” demektir. Rivayete göre bir savaş esnasında Peygamber Efendimiz Muhammed’e vahiy meleği Cebrail tarafından getirilmiş; maddî zırh yerine manevî zırh tavsiye edilmiştir. İşte o zırh, Cevşen’dir.

Cevşenü’l-Kebîr, yüz bölümden oluşur. Her bölümde Cenâb-ı Hakk’ın isimleri ve sıfatları zikredilir. Kul, her babda Rabbini farklı bir isimle anar. Rahman der, Rahîm der, Aziz der, Hakîm der… Her isim bir kapı, her kapı bir sığınaktır.

Her bölümün sonunda tekrar edilen yakarış ise adeta kalbin çığlığıdır:

“Sübhâneke yâ lâ ilâhe illâ ente’l-emân el-emân, hallisnâ mine’n-nâr.”

Bu tekrar, kulun aczini hatırlatır.

İnsan güçlü değildir; korunmaya muhtaçtır.

İnsan yeterli değildir; rahmete muhtaçtır.

Cevşen yalnızca okunacak bir metin değildir.

O, tefekkürle hissedilecek bir duadır.

İnsana şunu öğretir:

Sıkıntının ortasında isimleri hatırla…

Yalnız kaldığında Rahman’ı çağır…

Düştüğünde Gafur’u an…

Yorulduğunda Kayyum’a sığın…

Cevşen, korkuya karşı güven;

çaresizliğe karşı teslimiyet;

dünyanın gürültüsüne karşı kalbin sükûnetidir.

Aslında en büyük zırh, Allah’ın isimlerini kalpte taşımaktır.

🌿 Gönül Notu

Gerçek korunma, demir zırhla değil; Rahman’a sığınan bir kalple olur.

ORUÇ'LA İMTİHANDAYIZ


Zengin-Fakir Dayanışması ve İmtihan 

Her iki sınıfın da Allah’a karşı haddini aşmaması lazım. Bugün fakir olan yarın zengin, zengin olan da yarın fakir olabilir. İmtihan dünyasında kimse yarını garanti edemez. Günümüzde maddi durumu düşük, fakr u zaruret içinde yaşayan, yardıma muhtaç çok insan vardır. Maddi durumu iyi olan zenginler; fakirleri ve yoksulları bulmalı ve onlara yardım eli uzatmalıdır. Cenâb-ı Allah, ayetinde zenginleri fakirlerin yardımına dâvet ediyor.

Zenginler, fukaranın acınacak acı hallerini ve açlıklarını ancak oruç münasebetiyle aç kalınca tam hissedebiliyor. İnsanın hemcinsine karşı duyduğu şefkat, gösterdiği ilgi ve yaptığı yardımlar hakiki şükrün esasıdır. Başkasına yardım etmektir. Allah’ın bize daha çok vermesi için bir dua niteliği de taşıyor. Efendimiz (asm) bildiriyor ki, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sen başkasına ver ki, Ben de sana vereyim!” 3

Hangi fert olursa olsun, toplumda kendisinden daha fakirini bulabilir. Ona karşı şefkat etmekle mükelleftir. Eğer Ramazan-ı Şerif orucu vesilesiyle nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat hissi işlemiyor, zayıf kalıyor. Bu durumda mükellef olduğu yardımı ve ihsanı yapmıyor. Yapsa da, gerçek açlığı görmediğinden, tam yapmıyor, hatta yaptığında minnetle yapıyor.

Zengin açlığı tanıdığı zaman, fakirin fukaranın halini anlıyor, elinden geldiğince yardım etmenin mühim bir insanlık görevi olduğunu hissediyor, buna kendini mecbur biliyor. İnsan bu ihlâsı Ramazan-ı Şerifteki oruçla kazanıyor.

Hülâsa: Ramazan ayı rahmet, mağfiret ve kurtuluş ayı olduğu için mümkün mertebede nefsin şerrinden uzak kalmak, elden geldiği kadar Kur’ân’la, istiğfarla ve salâvatla meşgul olmak en büyük kârdır.

Ramazan-ı Şerifin, âlem-i İslâm’a hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim.

Dipnotlar:

1- Bakara Suresi, 185. ayet
2- Mektubat, 29. Mektup, 2. Kısım
3- Câmiü’s-Sağîr, 3/1275

18 Şubat 2026 Çarşamba

YARATILIŞIN GAYESİ

    Kat'iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

   Evet bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenab-ı Hakk'ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen; nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten mübtela olur.

   Evet şu perişan dünyada, âvâre nev'-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahibsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev'-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.

Rahmet Şefkat - 46

İNSANA BİR MEZAR BOYU TOPRAK YETER

 Adamın şehirde otuz dairesi vardı.Kiralar her ay tıkır tıkır yatıyordu.Ama yüzü gülmüyordu.

“Daire işi bitti,” diyordu.

“Kiracıyla uğraşılmaz.”

“Toprak asıl yatırımdır.”

Telefonu elinden düşmezdi.

İlan siteleri, gruplar, kapalı WhatsApp kanalları…

Bir gün bir emlakçı aradı.

— “Abi,” dedi, sesi alçaktı.

— “İlan falan yok.

Üç kardeş var, arsaları büyük.

Paraya sıkışıklar.

Bunların ihtiyacı var… fırsat bu.”

Adamın içi kıpırdadı.

Komisyonda ödememek için bir sekilde emlakciyi aradan çıkartıp tek başına gitti.

Gerçekten üç kardeşin elinde çok büyük, çok değerli bir arsa vardı.

Atadan kalmaydı.

Kolay kolay satılmazdı.

Kapıyı çaldı: — “Hepsini alıyorum.”

Rakam söyledi.

Büyük kardeş kaşlarını çattı.

— “Bu arsa satılık değil.”

Ortanca sustu.

Küçük kardeş öne çıktı. — “Olur,” dedi.

— “Ama bir şartla.”

Adam sordu: — “Nedir?”

Küçük kardeş sakindi: — “Şehirdeki bütün dairelerini sat.

Parayı peşin getir.

Sonra gün doğarken arsaya gir.

Yürüyebildiğin yere kadar yürü.

Gittiğin son yere kazık çak.

Gün batmadan başladığın yere dönersen,

işaretlediğin her yer senin.

Ama dönemezsen…”

Bir an durdu. — “Para bizim.”

Adam güldü. — “Bu kadar mı?”

Otuz daireyi sattı.

Evini boşalttı.

Parasını elden getirdi.

Ertesi sabah gün ağarırken yürümeye başladı.

Önce ölçerek.

Sonra açılarak.

“Şurası da girsin,” dedi.

“Bu cephe çok değerli.”

Tam villa sitesi yapılır.

Bir noktada kendi kendine mırıldandı: — “Oh… tam enayi arsası.” Bu paraya bunun onda biri alınamaz.

Öğlene doğru güneş yakmaya başladı.

Ama durmadı.

Bir ara geri dönmeyi düşündü.

Sonra vazgeçti: — “Bir parça daha…”

Güneş eğildi.

Toprak büyüdü.

Ama mesafe uzadı.

Kazığı çakıp panikle geri koşmaya başladı.

Kalbi yoruldu patlayacak gibiydi.

Nefesi kesildi.

Ciğerleri doldu.

Kan kusmaya başladı.

Bacakları da taş gibi oldu.

Güneş batarken son adımı attı.

Ama yetişemedi.

Yere yığıldı.

Hastaneye bile götürmediler.

Zaten iş işten geçmişti.

Üç kardeş parayı aldı.

Adamı, arsada bir köşeye,

diğer açgözlülerin  yanına kuyuladılar.

İki metre.

Bir insanın hayatta gerçekten sahip olduğu tek yer buydu.

Günümüzde bu tür arazi satın alma hikayeleri gerçekten vardır ve devam etmektedir.

17 Şubat 2026 Salı

İMTİHAN DÜNYASI

 Cenab-ı Allah (cc) bu dar-ı dünyada geçim cihetiyle kimi zenginlikle; kimi fakirlikle imtihana tabi tutmuştur. Zenginler muhtaç ve fakir insanlara şefkat elini uzatmakla mükellef kılınmıştır. İnsanoğlu, bütün varlıklara karşı duyarlı ve şefkatli olmalıdır. Şefkati olmayanın Allah’ın rızasını kazanması da mümkün değildir.

Ben fakir bulamıyorum bir sadâka vereyim, herkesi kendi gibi zengin görüp yardım etmekten imtina edenler. Bahane aranmazsa herkes kendinden bir cihetle daha fakiri bulabilir.

Nice servet sahipleri gördük, fakir ve muhtaçlara zekât ve sadâka vermekten çekinip sahabe Sâlebe durumuna düştüler. Ölüm için kimsenin elinde senet yoktur. Belki bugün belki yarın an meselesi…

Bir gün Resulullah (asm) sahabelerle sohbet ederken yere üç çizgi çeker. “Birinci çizgi insan, ortada ki ecel, üçüncü çizgi ise tul’ü emeldir” buyurur.

İnsanoğlu büyük iş ve işlemlerin peşinde çırpınırken ecel ortada onu yakalayıverir. Sabit zannedilen bu dar-ı dünya bir an-ı seyyâle gibi geçiyor. Bundan dolayı ömür sermayesi malâyanî şeylerle değil; meşrû dairede çalışıp, muavenet ve teâvünde öncü olmak lâzımdır.

Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuş:

“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” “Dicle kenarında kayıp olan bir hayvandan” kendini mesul gören ve ekmeği olmayan aç bir aile için sırtına aldığı un torbası ile sosyal adalet ve hayat-ı içtimaiye içinde medâr-ı fahr olan Hazreti Ömer’in (ra) adaleti bin dört yüz seneden beri iftiharla yâdediliyor.

Hazreti Ömer (ra) Halife olmasına rağmen sosyal yardımlaşmada öncelikle fert olarak toplum karşısında sorumluluğunu göstermiştir. Demek ki, evvelâ kişi topluma karşı sorumluluk bilincinde olmalıdır.

Bir zengin zekâtını fakire verdiği zaman, fakir de o zengine karşı hürmetkâr olur. Hele Müslüman toplumu içerisinde yardımlaşmanın vasıtası olan zekât İslâm’ın köprüsüdür.

Yoksa “Ben tok olayımda başkası açlığından ölürse ölsün bana ne”2, derse o zaman fakir de zengine karşı kin ve adâvet besler, zengini düşman görür. Hatta asayişi bozmaya kalkar, memleket dahi huzursuz olur.

Hülâsa:Malımızla insanlara yardım elimizi uzatmakla imtihan olduğumuzu unutmayalım.Yardımlaşma vasıtalarından,Zekât İslâm’ın şartı, sadâka ise onun ziynetidir. Biri malın bereketine, diğeri belânın def’ine vesiledir. Vesselâm…

Dipnotlar:

1- Sünen-i Tirmizi.

2- İşaratü’l- İ’caz s. 49.


16 Şubat 2026 Pazartesi

NİKAH VE DÜĞÜNLERİMİZ

Nikah ve düğünlerimizin düşündürdükleri 

Nikahımız mevlütlüdür de kesmiyor artık! Kur'an ile başlıyor, iki ilahi, üçüncüsü türkü, dördüncü şarkı, beşincisi oynama şıkıdım şıkıdım, altıncısı haydi kızlar halaya diye devam ediyor...

Hani rahmet meleklerinin girmediği bazı yerler vardı ya, işte bu düğünlere de sadece sol taraftaki amelleri yazan melekler giriyor. Hayır adına bir şey yok! Hep günah hep günah!

-Düğün  ve nikah kültürümüzü gözden geçirelim- ne dersiniz? 

Bir bakalım düğünlerimize acaba peygamber efendimizi davet edebileceğimiz bir düğün mü? Yoksa onun bilmesini, duymasını istemeyeceğimiz bir düğün mü? 

Düğüne gitmesek darılırlar mı? Evet, onlar darılırlar, ama Allah razı olur. Onlar razı olur, ama Allah darılır. Kimi, kimin için kızdırdığımıza dikkat edelim.

-Yaşanmış bir olay-

Bir yerde bekliyordum. Hacı amcanın biri orada mahzun mahzun duruyordu. Amca, hayırdır, diye sordum? Kızım evleniyor, onun düğünü var içerde dedi. Niye içeri girmiyorsun, diye sordum? İçerisi melanet olmuş dedi. Uzun konuştuktan sonra "erkek tarafına niye düğünün nasıl yapılacağını şart koşmadın," diye sordum. Kızım bile beni dinlemedi, dedi...

-Düğün yapmaya karar veren kardeşlerim, bu nasihatim de sizedir- Lütfen birilerinin keyfi için kendi iyilik defterinizi karalamayın. Allah'ın rızasını kazanmak, kulların rızasına kazanmaya tercih edilir. İlahili, mevlütlü ya da kadın erkek ayrılmış şekilde düğünlerinizi yapın. Kadınların kendi aralarında oynamalarında bir sakınca yoktur. Ama unutmayın ki, herkesin elinde bir telefon var ve düğünde olan düğünde kalmıyor.

Müslümanın kalitelisi düğünde belli oluyor. Nice örtülü ve şuurlu görünen gençler, sırf birilerini memnun etmek için Allah'ı kızdırmaya cüret edebiliyor.

Rahmet ile temeli atılan düğünlerin hayrı ve bereketi fazla olacaktır.

Allah Teâlâ cümle Müslümanlara şuur ve basiret ihsan eylesin!