12 Haziran 2026 Cuma

MANEVİ ALEMLER

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esîr, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de ihtilalsiz, müsademesiz küçük bir yerde içtima ederler.

   Kezalik pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimaları, mümkündür. Evet hava, su, insanın yürüyüşüne, cam ziyanın geçmesine, şuâın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mani' yoktur.

   Kezalik bu kesif âlemde ruhanîleri deverandan, cinnîleri cevelandan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan men'edecek bir mani yoktur.

Mesnevi-i Nuriye - 138

KUR'AN RUHLARA ŞİFADIR

 Kur'an kalblere kut ve gıdadır. Ruhlara şifadır. Gıdanın tekrarı kut'u artırır. Tekerrür etmekle daha me'luf ve me'nus olduğundan, lezzeti artar.

    İnsan maddî hayatında; her anda havaya, her vakit suya, her zaman ve her gün gıdaya, her hafta ziyaya muhtaçtır. Bunların tekerrürü haddizâtında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir. Kezalik insan hayat-ı ruhiyesi cihetiyle Kur'anda zikredilen bütün nevilere muhtaçtır. Bazı nevilere her anda muhtaçtır. "Hüvallah" gibi. Çünki ruh bunun ile nefes alıyor. Bazı nevilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. İşte hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binaen Kur'an tekrarlar yapıyor. Meselâ: "Bismillah", hava-i nesîmî gibi kalbi ve ruhu tatmin ettiğinden kesret-i ihtiyaca binaen Kur'anda çok tekrar edilmiştir.   Kıssa-i Musa gibi bazı hâdisat-ı cüz'iyenin tekrarı, o hâdisenin büyük bir düsturu tazammun ettiğine işarettir.

   Hülâsa: 

   Kur'an hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şeriattır, hem sadırlara şifa, mü'minlere hüda ve rahmettir.

Mesnevi-i Nuriye - 127

11 Haziran 2026 Perşembe

ALLAH'A KUL OLMAK

  Şu esasata dikkat lâzımdır: 

   1- Allah'a abd olana her şey müsahhardır. Olmayana her şey düşmandır.

   2- Her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.

   3- Mülk Allah'ındır. Sende emaneten duruyor. O emaneti ibka edip senin için muhafaza edecek. Sende kalırsa, meccanen zâil olur gider.

   4- Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin. Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinatın şu şekl-i hazırı da zâildir. Bunlar sâniye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini takiben zevale gidiyorlar.

   5- Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.

Mesnevi-i Nuriye - 129

DÜNYADA SANA AİT ÇOK EMİRLER VAR !

 ...Sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce götüremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiat alacaksın. Çünki feda etmediğin takdirde, ya bâd-i heva zâil olur, gider; veya Onun malı olduğundan yine Ona rücu eder.

   Eğer vücuduna itimad edersen, ademe düşersin. Çünki ancak vücudun terkiyle vücud bulunabilir. Ve keza vücuduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücuddan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücudun cihat-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Amma o noktayı da elinden atarsan, vücudun tam manasıyla nurlar içinde kalır.

   Biri de dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalâka düşer. Ve sür'at-i zevali itibariyle aklı başında olan onları kalbine alıp kıymet vermez.

   Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezaizi terketmek evlâdır. Çünki âkıbetin ya saadettir, saadet ise şu fâni lezaizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve i'dam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının âkıbetini küfür saikasıyla adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de, terk-i lezaiz evlâdır. Çünki o lezaizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden adem-i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler, o elemlere galebe edemez.

Mesnevi-i Nuriye - 119

AHİRET İNANCI İMANIN ŞARTLARINDANDIR

 Dünya hayatı ve Ahiret inancı

Madem,"Dünya âhiret'in bir mezraasıdır".

Yani dünya, âhiretin bir tarlasıdır;

ecel ve kabir de insanı bekleyen iki hakikattir.

Öyleyse bu kısa hayat, yalnızca gelip geçmek için değil;

iyilik ekmek, hakka yönelmek ve ebedî hayata hazırlanmak içindir.

İnsan bu dünyada başıboş bırakılmamıştır.

Kalbindeki niyetler, yaptığı işler, söylediği sözler bir bir yazılır.

Zira bu hayat, yalnızca bir yolculuk değil;

aynı zamanda bir imtihandır.

Eğer burada yaptıklarımızın bir karşılığı olmayacaksa,

adalet duygusu neyle teselli bulur?

Mazlumun gözyaşı, zalimin yaptığı yanına mı kalır?

Hayır.

Mükâfat da vardır, mücazat da…

İyiliğin karşılığı, kötülüğün hesabı vardır.

Bu sebeple âhiret, bir hakikattir.

Orası, dünyada ekilenlerin biçileceği yerdir.

Dünyada sabır, orada sevinç;

dünyada zulüm, orada hesab;

dünyada ihlâs, orada rahmet vardır.

Öyleyse insan, eceli unutmadan yaşamalı;

kabri hatırlayarak yol almalı;

âhireti düşünerek dünya işlerini tanzim etmelidir.

Dünya geçicidir;

âhiret ise ebedîdir.

   Madem dünya var. Ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inayet ve rahmet ve adalet var. Elbette dünyanın vücudu gibi kat'î olarak âhiret de var. Madem dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor. Demek oraya gidiliyor. Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhayı inkâr etmek demektir. Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.2

Akıllı insan, ebedî hayatını kazanmaya bakar.

Dipnot:1-Sözler 86, 2-Sözler 87

HZ.CEBRAİL'İN TELAŞLANDIĞI ANLAR

 Hz.Cebrail üç şeyde telaşe kapılır.

1. Hz,İbrahimin ateşe atıldığı an ona mani olma esnasında.

2. Yine Hz.İbrahimin oğlu İsmaili kurban etmek için yatırıp bıçağı boğazına dayadığı anda.

3.Peygamberimizin Uhutta dişinin kırılıp yüzünün yaralandığında onun kanının yere düşmesini önleme anında çok telaşlanır.

Allah onlardan razı olsun.

Toplumun Düzeni İçin Beş Altın Esas

Toplumun huzuru da, insanın mutluluğu da belli esaslar üzerine kuruludur.
Bu esaslar yaşandığında hem gönüller yumuşar hem de düzen kendiliğinden oluşur:

Muhabbet:
Kalpleri birleştiren, kırıkları onaran en güçlü bağdır.

Hürmet:
Büyük–küçük demeden her insana değer vermek toplumun sigortasıdır.

Merhamet:
Acziyeti görünce el uzatmak, kalbi incitmekten sakınmaktır.

Helâl ve Harama Dikkat:
Helâlden kazanmak, haramdan sakınmak hem rızkı hem gönlü bereketlendirir.

Serseriliği Bırakıp İtaat Etmek:
Kurallara riayet etmek, sorumluluk bilmek ve başıboşluğu terk etmek düzenin temelidir.

“Bu beş esas yerinde olursa, toplum da insan da huzuru bulur.”


10 Haziran 2026 Çarşamba

MAHŞERİN PROVASI MI ?

 Kâbe’den…manzaralar...!

Her müminin hayali, nazargâh-ı İlâhî olan Kâbe’ye yüz sürmek, mübarek beldelerde din-i Muhammedî (asm) inşasının izini sürmek ve sahabenin kokusunu içine çekmek. Ancak son senelerde bizimde şahid olduğumuz manzara, büyük bir hayal kırıklığı. Mekke’ye heyecanla girerken birden beton yığınları, Londra’daki Elizabeth kulesi özentisi ve bilmem kaç katlı şatafatlı oteller arasında gözlerin aradığı Kâbe…


O lüks ve Amerikanvarî AVM’lerde 700 Riyale satılan parfümler, giyim eşyaları blu-jeanslar, Amerikan arabalarında tavafa gelen ağalarla Bengaldeş’ten 100 doları zar zor bulan fakir Müslümanı misafir eden…


Bilmem kaç defa hac yapmakla övünen, tepeden gören zemzem tourlara hac mesarifinin (yüzlerce fakiri doyuracak) kaç katını ödeyen ağalara… “La lebbeyk” diyen Kâbe’den kovulduk.


Cami ve Cum’a… durumu !

Cum’a hutbeleri tek merkezden parti propagandasına dönmüştü. Hâlbuki “minber, vahy-i İlahînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki, o makam-ı âlîye çıkabilsin”1 denildi fakat, maalesef minberi ağlatıp siyasetin arenası haline getirdik. 

Kader-i İlâhî ise o makamı daha çok kirletmemek için uzaklaştırma cezası verdi bize.

Gidilse bile maskeli, birbirimizden korkarak ve kaçarak, saf bile tutamadığımız camiden kovulduk.

Medreseler…ihlas kaybolmuş!

Toprak ve ahşaptan yapılı kuru hasırda ve sap yastıklarda oturulan, ilim irfan yerleri şimdi mermer, alçıpan ve onlarca spotlar, storlarla tezyin edilmiş, taharette bile sıcak su kullanılan medreseler lüks saraylara dönünce, maneviyat ciheti zayıflamış, uhuvvet ve muhabbetin azalmasıyla protokole dönmüş ders salonları (sınırlı sayı da olsa okçular tepesini bekleyen Yeni Asya hariç) şimdi sessiz ve mahzun…

Aile…Değerlerimiz unutulmuş !

Hafta sonları bir araya gelinen dede ve ninenelerin torunlarıyla buluştuğu, kardeş ve bacıların hasret giderip çocukluklarını yâd ettiği aile toplanmaları, mirastan pay vermede ya erkeğe haksızlık ya da kızlara cimrilik edildiği, çoğu bana verilsin kanaatsizliği, siyasî tarafgirlikle terörist, darbeci “karşı mahalle” çekişmeleri hürmet ve muhabbeti bitirmek, belki düşman safına atmakla bu musibete fetva verdirdi. Sığınacağımiz aileden de kovulduk…


Karı-koca arasında hürmet ve muhabbetin neredeyse bittiği, kavgalar döğüşler, boşanmalara varacak kadar şiddetli geçimsizliklerden bin pişman olsak da aynı evde biri öksürse fersah fersah kaçıyoruz evimizden…

Hele hastalık bir eve girince ne evlâd anneyi tanıyor ne peder valideyi…

Taziye ve cenaze…Allah layık olduğumuz şekle soktu !

Neticede emr-i Hak geldiğinde, namazımızı kılacak ne dost kaldı ne de akraba. Bir kaç kişiyle yetim cenazelerine döndü definlerimiz. Fatihalı Yasinli tâziye evleri de istemiyor bizi artık.

Sanki mahşerin bir nevi provası oynanıyor dünya sahnesinde…

“O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar.” (Abese, 34-36)


Ya Rab kusurumuzu affet…


Dipnot:


1. Sözler