26 Şubat 2026 Perşembe

ORUÇ İBADETİ

 Bir İtaat ve Şükür Akdi Olarak Oruç

İnsan, aynaya baktığında tek bir “ben” görse de, aslında trilyonlarca memuru olan bir devlet; her hücresi ayrı bir sanatla dokunmuş bir saraydır.

Ancak bu muazzam mikrobiyal medeniyet, kendi başına buyruk bir kalabalık değil; her an bir “Kadir-i Zülcelal”in emriyle hareket eden bir vazifeliler ordusudur.

Ramazan orucu, işte bu ordunun “Nizam-ı İlahi”ye tam bir teslimiyetle boyun eğdiği mukaddes bir vakittir.

Modern bilimin “otofaji” dediği hücresel temizlik veya “mikrobiyal denge” dediği biyolojik nizam, aslında kulun “Emret ya Rab!” diyerek sofradan çekilmesine verilen ilahi bir ikramdır.

Mümin kişi oruç tutarken sadece biyolojik bir yenilenme yaşamaz; asıl büyük inkılabı ruhunda gerçekleştirir. Mideyi boş bırakmakla, o mikrobiyal ordunun feryadını susturup, ruhun “Sübhânallah” ve “Elhamdülillah” zikirlerine yer açar.

Emre İtaatin Lezzeti: Nefsin firavunluk damarı, sadece açlıkla değil, “emre itaat” sırrıyla kırılır. Helal olan rızkı, sırf Rabbi emrettiği için belli bir vakte kadar terk etmek; insanın kendi vücudunun “maliki” (sahibi) olmadığını, ancak bir “emanetçisi” olduğunu ilan etmektir. Bu bir kulluk antrenmanıdır. Mide, “kapıcılık” vazifesini şükürle yerine getirdikçe; vücut sarayı, kaostan kurtulup bir huzur hanesine dönüşür.

Şükür Fabrikası Olarak İnsan: Ağızdaki reseptörlerden bağırsaktaki bakterilere kadar her bir zerre; aslında ilahi nimetleri tartmak için yaratılmış birer hassas mizan, birer şükür ölçüsüdür.

Ramazan’da midesini terbiye eden bir mümin, rızkı doğrudan “Rezzak-ı Kerim”in elinden aldığını hisseder.

O an, bağırsaktaki trilyonlarca mikroorganizma birer “tesbih tanesine” dönüşür; vücut şehri, içindeki tüm sakinleriyle beraber bir secde ordusu haline gelir.

Sonuç olarak; Ramazan kapımıza dayanmışken anlamalıyız ki; oruç sadece bedeni dinlendirmek değil, mülkün gerçek sahibine “abd” (kul) olduğumuzu tescillemektir.

Midesini terbiye etmeyen, trilyonlarca küçük memurun esiri olur. Midesini İlahi emirle susturan ise, kendi içindeki o mikrobiyal medeniyeti ebedi saadete açılan bir kapı haline getirir.

Şimdi, trilyonlarca hücremizle beraber niyet etme vaktidir:

“Niyet ettim Senin rızan için, Senin verdiğin emaneti, Senin emrinle oruçla temizlemeye ve Senin nimetlerine hakkıyla şükretmeye…”

 

25 Şubat 2026 Çarşamba

RIZIK ŞÜKÜR İSTER

    Sonra görüyoruz ki; zîhayat âlemlerini bir daire suretinde icad edip, insanı nokta-i merkeziyede bırakıyor. Âdeta zîhayatlardan maksud olan gayeler onda temerküz ediyor; bütün zîhayatı onun etrafına toplayıp, ona hizmetkâr ve musahhar ediyor, onu onlara hâkim ediyor. Demek Hâlık-ı Zülcelal, zîhayatlar içinde insanı intihab ediyor, âlemde onu irade ve ihtiyar ediyor.    Sonra görüyoruz ki; âlem-i insaniyet de, belki hayvan âlemi de bir daire hükmünde teşkil olunuyor ve nokta-i merkeziyede rızık vaz'edilmiş. Bütün nev'-i insanı ve hattâ hayvanatı rızka âdeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz nimetleri câmi'dir. Hattâ rızkın çok enva'ından yalnız bir nev'inin tatlarını tanımak için, lisanda kuvve-i zaika namında bir cihaz ile, mat'umat adedince manevî ince ince mizancıklar konulmuştur. Demek kâinat içinde en acib, en zengin, en garib, en şirin, en câmi', en bedî' hakikat rızıktadır.

   Sonra görüyoruz ki; âlem-i insaniyet de, belki hayvan âlemi de bir daire hükmünde teşkil olunuyor ve nokta-i merkeziyede rızık vaz'edilmiş. Bütün nev'-i insanı ve hattâ hayvanatı rızka âdeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz nimetleri câmi'dir. Hattâ rızkın çok enva'ından yalnız bir nev'inin tatlarını tanımak için, lisanda kuvve-i zaika namında bir cihaz ile, mat'umat adedince manevî ince ince mizancıklar konulmuştur. Demek kâinat içinde en acib, en zengin, en garib, en şirin, en câmi', en bedî' hakikat rızıktadır.

Mektubat - 364

ŞÜKÜRSÜZLÜK İNKÂRDIR

 Hâlık-ı Rahman'ın ibadından istediği en mühim iş, şükürdür. Furkan-ı Hakîm'de gayet ehemmiyetle şükre davet eder. Ve şükür etmemekliği, nimetleri tekzib ve inkâr suretinde gösterip فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ fermanıyla, Sure-i Rahman'da şiddetli ve dehşetli bir surette otuzbir defa şu âyetle tehdid ediyor. Şükürsüzlüğün, bir tekzib ve inkâr olduğunu gösteriyor.

   Evet Kur'an-ı Hakîm nasılki şükrü netice-i hilkat gösteriyor; öyle de Kur'an-ı Kebir olan şu kâinat dahi gösteriyor ki: Netice-i hilkat-i âlemin en mühimmi, şükürdür. Çünki kâinata dikkat edilse görünüyor ki: Kâinatın teşkilatı şükrü intac edecek bir surette herbir şey, bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi, şükürdür. Ve şu kâinat fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en a'lâsı, şükürdür. Çünki hilkat-i âlemde görüyoruz ki; mevcudat-ı âlem bir daire tarzında teşkil edilip, içinde nokta-i merkeziye olarak hayat halkedilmiş. Bütün mevcudat hayata bakar, hayata hizmet eder, hayatın levazımatını yetiştirir. Demek kâinatı halkeden zât, ondan o hayatı intihab ediyor.

Mektubat - 364

24 Şubat 2026 Salı

ALLAH'A ULAŞTIRAN YOLLAR PEK ÇOKTUR

    Cenab-ı Hakk'a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur'andan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kàsır fehmimle Kur'andan istifade ettiğim "Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür" tarîkıdır. Evet acz dahi, aşk gibi belki daha eslem bir tarîktir ki; ubudiyet tarîkıyla mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi, Rahman ismine îsal eder. Hem şefkat dahi aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki, Rahîm ismine îsal eder. Hem tefekkür dahi aşk gibi, belki daha zengin ve daha parlak bir tarîktir ki, Hakîm ismine îsal eder.

   Şu tarîk, hafî tarîkler misillü "Letaif-i Aşere" gibi on hatve değil ve tarîk-ı cehriye gibi "Nüfus-u Seb'a" yedi mertebeye atılan adımlar değil, belki "Dört Hatve"den ibarettir. Tarîkattan ziyade hakikattır, şeriattır. Yanlış anlaşılmasın: Acz ve fakr ve kusurunu, Cenab-ı Hakk'a karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir. Şu kısa tarîkın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terketmektir. Ve bilhâssa namazı ta'dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.

Mektubat - 458

23 Şubat 2026 Pazartesi

HERŞEY ALLAH DER

 "Biz, Allah Allah diye diye geri kaldık. Avrupa, top tüfek diye diye ileri gitti."

   "Cevabü'l-ahmaki's-sükût" kaidesince, böylelere karşı cevab sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht gafiller bulunduğundan deriz ki:

   Ey bîçareler! Bu dünya bir misafirhanedir. Her günde otuzbin şahid, cenazeleriyle "El-mevtü hak" hükmünü imza ediyorlar ve o davaya şehadet ediyorlar. Ölümü öldürebilir misiniz? Bu şahidleri tekzib edebilir misiniz? Madem edemiyorsunuz; mevt, Allah Allah dedirtir. Sekeratta Allah Allah yerine; hangi topunuz, hangi tüfeğiniz, zulümat-ı ebedîyi o sekerattakinin önünde ışıklandırır, ye's-i mutlakını ümid-i mutlaka çevirebilir? Madem ölüm var, kabre girilecek; bu hayat gidiyor, bâki bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek denilse; bin defa Allah Allah demek lâzım gelir. Hem Allah yolunda olsa; tüfek de Allah der, top da Allahu Ekber diye bağırır, Allah ile iftar eder, imsak eder.

Mektubat - 438

İSLAMİYET DİĞER DİNLERE KIYAS EDİLMEZ

    Hem İslâmiyet, sair dinlere kıyas edilmez. Bir müslüman İslâmiyetten çıksa ve dinini terketse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez; belki Cenab-ı Hakk'ı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şey'i tanımaz; belki kendinde kemalâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için İslâmiyet nazarında, harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa musalaha etse, dâhilde olsa cizye verse; İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünki vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer. Halbuki Hristiyanın bir dinsizi, yine hayat-ı içtimaiyeye nâfi' bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesatı kabul eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenab-ı Hakk'ı bir cihette tasdik edebilir.

   Acaba bu ehl-i bid'a ve doğrusu ehl-i ilhad, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar? Eğer idare ve asayişi düşünüyorlarsa; Allah'ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def'etmesi, bin ehl-i diyanetin idaresinden daha müşkildir. Eğer terakkiyi düşünüyorlarsa; öyle dinsizler idare-i hükûmete muzır oldukları gibi, terakkiye dahi manidirler. Terakki ve ticaretin esası olan emniyet ve asayişi kırıyorlar. Doğrusu onlar, meslekçe tahribatçıdırlar. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakki ve saadet-i hayatiyeyi beklesin. 

Mektubat - 438

KONUŞMAYI BİLMEK

 Cenab-ı Hak, insanı yaratırken sayısız kabiliyet bahşetmiştir.

Hiç şüphesiz ki insanın  konuşma kabiliyeti de Rabbimizin bize vermiş olduğu nimetlerden sadece biridir.  


Bir insanın edebî, ahlâkî, nezaketi ve  zekâsını konuşmasından   anlayabiliriz. Çünkü bilindiği üzere fikir ne ise, zikirde o olur.


Güzel ahlâk sahibi bir insan güzel konuşmayı bilen, konuştuğu ile daima bir güzelliği hatırlatandır. 


Kalbimizin yüküne sözlerimiz omuz verir. Kimi zaman bir insanın gönlüne  bir sözümüzle girerken, kimi zaman bir gönülden bir  sözümüzle sürgün ediliriz.


Cemal Süreyya bir sözünde    “konuşabilmek  ve konuşmayı bilmek arasında büyük bir fark vardır. Meselâ ikincisini çoğu insan bilmez” diye söyler. 


Günümüzde bu  farkın farkında mıyız? 


Konuşmayı bilmek  iletişimi daha güçlü bir hâle getirirken, konuşmayı bilmemek bir iletişimi bitirebilir. 


Konuşurken nefes alalım. Derin bir nefes alalım. Nefes alıp, muhatabımızı dinleyelim. Konuşabilmek için dinlemeyi bilmek esastır. Dinleyelim ki konuşabilelim.


Her şeyin bir adabı, edebi ve ölçüsü olduğu gibi konuşmanın da bir ölçüsü ve inceliği vardır.


Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde konuşurken nelere dikkat etmemiz gerektiğini bizlere belirtmiştir:


Anlamlı konuş (müminun 3)


Kibarca konuş  ( Bakara 83)


Yalansız konuş  (Hac 30)


Gerçeği Konuş  (Al-i İmran 17)


Zarifçe Konuş  (İsra 13)


Dürüst Konuş  (İsra 28)


İnsan konuştuğu zaman hak namına, edebi ile konuşmalı veyahut sükûnete bürünmeli.  


Konuşurken saygılı, dürüst ve  ince bir üslûp edinmelidir.


Bir insan konuştuğu ile sevgi, saygı ve itibar görür. Bir insan kötü ve çirkin konuşursa, itibar kaybeden ve çevresi azalır. Böylece kendi dili ile yalnızlığa mahkûm olur.  


Güzel konuşan biri ile her şey  güzelleşir. Problemler çözüme, dertler devaya kavuşur. Çünkü olumlu ve yapıcı sözler  iyileştirici bir etkiye ve pozitif bir enerjiye sahiptir.


Aynı zamanda kelimeler kişiliğimizin, aklımızın ve kalbimizin aynası gibidir. İnsan ne ise sözleri de odur.    


Kelimeler birer tohumdur. Bazı kelimeler kalbimizde çiçek açtırır. Bazı kelimeler kalbimizde çiçek soldurur. Başka bir deyişle, her söz  kalbe bir iz bırakır, böylece konuşurken ya bir kalp kırılır ya da bir kalp kazanılır. Bu sebeple dikkat ile düşünerek konuşalım. Unutmayalım ki konuşurken her kelimemiz bizi anlatır.