3 Temmuz 2026 Cuma

ADİL KADERİ TENKİDE HAKKIN VAR MI?

Kaderi tenkid eden başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.

   Acaba, bir gün adavete değmeyen bir şey'e, bir sene kin ve adavetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar? Halbuki mü'min kardeşinden sana gelen bir fenalığı, bütün bütün ona verip, onu mahkûm edemezsin. Çünki --evvelâ, kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o kader ve kaza hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir. -Sâniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adavet değil, belki nefsine mağlub olduğundan acımak ve nedamet edeceğini beklemek. 

-Sâlisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör; bir hisse de ona ver. Sonra bâki kalan küçük bir hisseye karşı en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlub edecek afv ve safh ile ve ulüvvücenablıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun. Yoksa sarhoş ve divane olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiatıyla alan cevherci bir Yahudi gibi, beş paraya değmeyen fâni, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umûr-u dünyeviyeye; güya ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedid bir hırs ile ve daimî bir kin ile mütemadiyen bir adavetle mukabele etmek, sîga-i mübalağa ile bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur ve bir nevi divaneliktir.

   İşte hayat-ı şahsiyece bu derece muzır olan adavete ve fikr-i intikama, -eğer şahsını seversen- yol verme ki kalbine girsin. Eğer kalbine girmiş ise, onun sözünü dinleme. Bak, hakikatbîn olan Hâfız-ı Şirazî'yi dinle: دُنْيَا نَه مَتَاعِيسْت۪ى كِه اَرْزَدْ بَنِزَاع۪ى

   Yani: "Dünya öyle bir meta' değil ki, bir nizâa değsin." Çünki fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz'î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın!.. Hem demiş:

آسَايِشِ دُو گ۪يت۪ى تَفْس۪يرِ اِينْ دُو حَرْفَسْتْ

بَادُوسِتَانْ مُرُوَّتْ بَادُشْمَنَانْ مُدَارَا

   Yani: "İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârane muaşeret ve düşmanlarına sulhkârane muamele etmektir."

Mektubat - 266

BAKMAK,GÖRMEK VE DÜŞÜNMEK

 Musa Peygamber bir akar su kenarında

tefekkür halindeyken, karşıdan gelen ve ağzında bir tane bulunan karıncayı takibe başlar. Karınca bir müddet yürür, ondan sonra akan su dalgacıklarına kendisini bırakır. Bilahare kıyıya yakın bir toprak adasına geçer, orada da biraz yürüdükten sonra, bir deliğe girer. Kısa bir müddet eğlendikten sonra, ağzı boş bir şekilde delikten dışarı çıktığını görür.

Allâh’ın Peygamberi, karıncanın ağzındaki taneyi merak saikasiyla, bir çubukla o deliği kazmaya başlar. O deliğin dibinde, ağzında karıncanın bıraktığı tane ile bir kurtcuğun, habire şu şekilde Allâh’ı zikrettiğini müşahede eder.

سبحان من يرانى– ويعرف مكانى– و يرزقنى ولا ينسانى

“Suphane men yeranî,

Ve ya’rifu mekânî

Ve yerzuknî ve lâ yensani.”

Yani: “Ey! her hal-u kârda beni bilen ve haberdar olan, benim yer ve mekânımı gören ve bilen, beni hiç bir zaman unutmayıp rızkımı gönderen yüce Allâhım! Rabb-i Kerim’ım! Seni tesbih ederim, seni kusurlardan tenzih ederim.”

Bunu gören ve işiten Hz Musa’da Allâh’ı tesbih ve ta’zim ederek yüceltti ve hamd-u senâda bulundu.

“Allâh’a inanın; çünkü böyle bir iman’a muhtacız.”

Kant

“Âlim ölse de yaşar, cahil yaşarken ölüdür.”

Hz.Ali

Dipnotlar:

(1) Sebe,34/46

(2) En’am, 6/80

(3) Gaşiye, 88/17

(4) Haşir, 59/2

(5)..Bakara, 2/75

(6) Bakara, 2/256

(7) Tağabun, 2

(8) Kehf, 29

(9) Bakara, 2/ 260

(10) 33. Söz. 31. Pencere’de detaylariyla ilmi izahatı yapılmıştır.

(11) Furkan 25/43


KATILIMCI DEMOKRASİ VE ULÜ-L EMİRL

 Ululemr’e itaatin ölçüsü, sınırları nedir? Ululemr'in yanlışı söylenmez mi?”

Hepiniz Çobansınız

Âmir konumundaki yöneticiler ululemirdirler ve sorumlulukları yönettiği insanlara göre çok daha fazladır. Ululemr olanın başı göğe değmiyor; fakat hesabı göğe değebilir. Hazret-i Ömer derdi ki: Dicle kenarında bir koyunu kurt kapsa Allah, Ömer’den sorar diye korkarım.

Peygamber Efendimiz (asm) ululemri “çoban” saymıştır ve sorumlu tutmuştur. Bir hadislerinde, “Hepiniz çobansınız ve hepiniz emri altındakilerden sorumlusunuz. Devlet reisi çobandır ve emri altındakilerden sorumludur… Hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.” 1 buyurmuşlardır.

Ululemr insandır, beşerdir. Ona insanüstü vasıf giydirmek onu tabulaştırmak, onu ilahlaştırmak, hatası söylenemez bir noktaya itmekle olur. Önce hatasını söylemezsiniz. Ardından hatasını görmemeye başlarsınız. Daha sonra her davranışında hikmet ararsınız. Her tuttuğu altın olur! Nihayet zihninizde efsaneleşir ve tabulaştırırsınız.

Oysa bu bir insandır. Tıpkı senin gibi… Yarı ilah değildir. Hatası da olur, yanlışı da…  Öyleyse ne siz haddinizi aşın, ne onu haddinin ötesine itin! Ona Haydar Ağa demeyin; Haydar deyin! Ululemre itaat bu değildir.

Kılıçlarınızla Beni Doğrultun

Ululemrin her yaptığı doğru olmayabilir. Eğer insanlar onun yanlışını söylemezlerse, bu ona iyilik değildir. Güç zehirlenmesine uğrar ve kendi yanlışını göremez. Öyleyse ululemri eleştirmek itaatsizlik değildir. Bilâkis hakperest olmanın gereğidir. Eleştirilen ululemr daha az yanlış yapar. Hazret-i Ömer (ra): “Ey insanlar! Ben Allah’a ve Peygambere itaat ettiğim müddetçe, bana itaat edin. Doğru yoldan saparsam, kılıçlarınızla beni doğrultun.” sözünü bir ululemr olarak söylemiştir.

“Kılıçlarınızla doğrultun” emrinden maksat, beni öldürün demek değil; Allah’ın emri karşısında dik durun, beni uyarın, bana karşı sessiz kalmayın, yanlışımı kabul etmeyin, yanlışımın altında bin hikmet aramayın demektir.

Bir İhtilâf Olursa

Kur’ân ululemre itaati emrettiği aynı âyette, eğer bir niza olursa, eğer ululemir ile bir ihtilâf yaşarsanız “işi Allah’a ve resulüne götürün” diye de emrediyor.

Âyetin meali şöyledir: “Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ulu’l-emre de. Eğer bir hususta niza’a düşerseniz, onu, Allah’a ve peygambere götürün -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız-.” 2

Bu âyetten, yukarıdaki hadisten ve Hazret-i Ömer’in (ra) ve sair Sahabe-i Kiramın uygulamalarından anladığımız, ululemre körü körüne itaat farz değildir. Doğru emirlerine itaat edilecek; ama yanlışları olduğunda görmezden gelinmeyecek, yanlışları söylenecektir.

Dolayısıyla ululemre muhalefet günah değildir. Bilâkis hakkı yükseltmektir. Hakkı teslimdir. Hakkı tutup kaldırmaktır. Mehmed Âkif’in: “Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.” sözünün tahakkukudur. Hakkı tercih etmektir.

İşte, Katılımcı Demokrasi Tam da Budur

Günümüzde çokça sözü edilen;

"Güçlendirilmiş Parlementer Sistem ve katılımcı demokrasi” aslında tam da budur. Oy veren ve seçen vatandaş daima –adeta- tetikte bekleyecektir. Daima korumada olmayacaktır. Seçtiği kişi hele de iktidardaysa, hata yaparsa, yanlış ederse düzeltmeye çalışacaktır. Elini kolunu bağlayıp teslim olmayacaktır.

Çünkü sen bu gün hakkı teslim etmediğinde, yarın Cenab-ı Allah hem senin ululemrinden, hem de senden hakkı neden tutup kaldırmadın diye hesap soracaktır.

Bediüzzaman bu ölçüyü şöyle veriyor: “Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halîfedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.” 3

Ululemrin hep batıl şeyler yaptığını söylüyor değiliz. Elbette doğruları da olacaktır. Zaten doğrularıyla hizmet etmek için milletten yetki almıştır.

Netice itibariyle, ululemrin doğrularını görmemek ne kadar insafsızlık ise, ululemri hatasız görmek ve her yaptığında hikmet aramak da bir o kadar insaftan uzaktır.

Dipnotlar:

1- Buhârî, Cum’a 11, İstikrâz 20, İtk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, İmâret 20. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İmâret 1, 13; Tirmizî, Cihâd 27.

2- Nisa Sûresi: 59.

3- Eski Said Dönemi Eserleri, s. 121.


SEVGİ NEDİR ?

 Sevgi, insanın kalbini yumuşatan, hayatına anlam katan en güzel duygulardan biridir. Bir tebessümde, bir selamda, bir iyilikte ve fedakârlıkta kendini gösterir. Sevgi; almak değil, vermektir. Beklemek değil, paylaşmaktır.

Çoğu zaman bir kimseye olan sevgi ve muhabbetimizi hediyelerle, çiçeklerle ve süslü sözlerle gösteririz. Oysa gerçek sevgi, bir çiçek ve bir güne sığdırılamayacak kadar derin ve kıymetlidir. Sevgi, sadece eşler veya sevgililer arasında değil; anne baba ile evlatlar, kardeşler ile dostlar ve hatta bütün insanlık arasında yaşanması gereken bir duygudur.

Gerçek sevgili ise; insanı yaratan, ona sayısız nimetler veren, her an onu gözeten ve merhametiyle kuşatan Yüce Rabbimizdir. Çünkü O’nun sevgisi karşılıksızdır, sonsuzdur ve her kulunu kapsar. İnsan, gerçek sevgiyi ancak Yaradanını tanıdıkça ve O’na yöneldikçe hisseder.

Dünya sevgileri geçicidir; gençlik gider, güzellik solar, imkânlar tükenir. Fakat Allah sevgisi kalıcıdır, insanı hem bu dünyada huzura kavuşturur hem de ebedî hayata hazırlar. Gerçek sevgi, insanı iyiliğe yönelten, kalbi temizleyen ve kulunu Rabbine yaklaştıran sevgidir.

Bu sebeple, sevgi sadece bir güne değil, bütün bir ömre yayılmalıdır. Her gün, kalplerimizi kin ve nefret yerine sevgiyle doldurmalı; ailemize, komşumuza, dostumuza ve bütün insanlara merhametle yaklaşmalıyız.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki;

Gerçek sevgi, kalbi Yaradan’a bağlayan ve insanı bütün mahlûkata şefkatle yaklaştıran sevgidir.

Rafet Özca

2 Temmuz 2026 Perşembe

SECDE ANI KULUN ALLAH'A EN YAKIN OLDUĞU ANDIR

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihya-yı arz ve toprak unsuruna nazar-ı dikkati celbettiğinden kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki: Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevazu, mahviyet gibi maksuda îsal eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semavattan Hâlık-ı Semavat'a daha yakın bir yoldur. Zira kâinatta tecelli-i rububiyet ve faaliyet-i kudrete ve makarr-ı hilafete ve Hayy, Kayyum isimlerinin cilvelerine en uygun topraktır. Nasılki arş-ı rahmet su üzerindedir. Arş-ı hayat ve ihya da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyat ve cilvelere en yüksek bir âyinedir. Evet kesif bir şeyin âyinesi ne kadar latîf olursa, o nisbette suretini vâzıh gösterir. Ve nuranî ve latîf bir şeyin de âyinesi ne kadar kesif olursa, o nisbette esmanın cilvelerini cilâlı gösterir. Meselâ hava âyinesinde yalnız şemsin zaîf bir ziyası görünür. Su âyinesinde şems, ziyasıyla görünürse de elvan-ı seb'ası görünmüyor. Fakat toprak âyinesi, çiçeklerinin renkleriyle şemsin ziyasındaki yedi rengi de gösterir.

اَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّه۪ وَ هُوَ سَاجِدٌ

olan hadîs-i şerif, bu sırra işareten şehadet eder. Öyle ise arkadaş, topraktan ve toprağa inkılab etmekten, kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhuş etme!

Mesnevi-i Nuriye - 241

1 Temmuz 2026 Çarşamba

HERŞEYİ MADDEDE ARAYANLARIN AKILLARI GÖZÜNDEDİR

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvali hakkında ihtilafları olduğu zaman yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh Avrupa feylesofları maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur'anın hakaikından pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslâmiyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm, nefsü'l-emir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh şimşek, buhar gibi fennî mes'eleleri keşfeden feylesoflar, Hakkın esrarını, Kur'an nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise, kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünki kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.

Mesnevi-i Nuriye - 239

30 Haziran 2026 Salı

AZ KONUŞAN AZ YANILIR

 Susmak bazen konuşmaktan hayırlıdır !

Bediüzzaman Hazretleri, ne güzel söylüyor:

“Dünya öyle bir meta değil ki, bir nizaa değsin. Çünkü fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın.”
(Mektubat, Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas)

Bir durup düşününce insanın içi serinliyor.

Gerçekten…
Bu kadar kavga, bu kadar kırgınlık, bu kadar açıklama çabası…
Neye?

Geçici bir dünya için.
Geçici insanların sözleri için.
Yarın hatırlanmayacak meseleler için.

Bunu fark ettiğinde susmak başka bir anlam kazanıyor.
Artık susmak “yenilmek” gibi gelmiyor.
Bir tercihe dönüşüyor.
Bir bilinç hâline geliyor.

Ben şunu fark ettim:
Sustum mu, uhuvvet, kardeşlik korunuyor.
Konuştukça içimde bir şeyler eksiliyor, bir şeyler kırılıyor.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de hayatı boyunca çok söz işitti.
İncitildi, haksızlığa uğradı, dışlandı.
Ama her defasında tartışmayı seçmedi.
Kendini savunmak yerine vazifesine yöneldi.
Kalbini Rabbine emanet etti.

Onun sükûtu sessizlik değildi.
Bir güçtü.
Bir duruştu.

Dünya Kavgaya Değmez

Bazen nefs bizi özellikle konuşturmak ister.
Birileri bilerek kışkırtır.
Öfkemizi tetikler.
“Bak, buna da susacak mısın?” der gibi.

İşte o an çok kritik.

Çünkü nefs “konuş” der.
Kalp ise “bırak” der.

Ve çoğu zaman kalbin dediği doğrudur.

Hayat rehberimin (S.A.V) şu sözü gelir aklıma o anlarda:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden, ya hayır söylesin ya da sussun!”
(Buhârî, Edeb, 3)

Bazen susmak, imanın sessiz bir tezahürüdür.
Kimse alkışlamaz.
Kimse fark etmez.
Ama Allah bilir.

İnsan sustukça şunu da öğreniyor:

“Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.”
(Tirmizî, Zühd 11; İbn Mâce, Fiten 12)

Ve işte orada bir rahatlama geliyor.

Kalpteki kırgınlık azalıyor.
Omuzlardan bir yük kalkıyor.

Çünkü davayı Allah’a bırakıyorsun.
“Ya Rabbi, Sen biliyorsun” diyorsun.
“Hasbunallah” diyorsun.

Sükût bazen insanı kendine döndürüyor.
Daha çok dinliyorsun.
Daha çok düşünüyorsun.
Daha az kırılıyorsun.

Ve fark ediyorsun ki…

Başkalarının kusurlarıyla meşgul olmadığında,
kendi kusurlarını görmeye başlıyorsun.

Asıl değişim de orada başlıyor.

Hayatın sonunda dönüp baktığında şunu anlıyorsun:

Kazandığın tartışmalar değil,
koruduğun dilin ve kalbin kıymetli.

“Âdemoğlunun hatalarının çoğu dilindendir.”
(Taberânî)

İnsanların ne dediği değil,
kalp huzuru önemli.

Ve kendime diyorum ki:

O yüzden bazen sus.
Git Kur’an oku.

Kendini anlatmaya çalışma.

Çünkü dünya, bir nizaa değecek kadar kıymetli değil.
Dünyanın küçük meseleleri ise hiç değil.

Ve belki de en büyük huzur,
cevap vermediğin bir anda,
kalbinin sessizce
“iyi ki sustun” demesidir.

Ya hayır söyle.
Ya sus.