5 Mart 2026 Perşembe

İMTİHAN OLUYORUZ

 Dünyanın bir imtihan yeri olduğu söylenir. Evet bu imtihanın en zor olanı, insanların kendi kendileriyle olan imtihanlarıdır.

İçimizdeki Savaş: Nefisle Mücadele

Bu nasıl oluyor? Hazreti Muhammed, en çetin savaşlarından biri olan Tebük seferinden dönerken, ashabına “Biz küçük savaştan, büyük savaşa dönüyoruz” dedi; ashabı “Bundan daha büyük savaş nedir? Ey Allah’ın Resulü!” dediklerinde ise; Hz. Peygamber, “Bu, kendi kendinizle yani içinizdeki nefisle olan mücadele savaşıdır.” buyurdu.

Allah, insanları birbirinin zıttı olan duygularla iç içe yaratmıştır.
Bunlar:
İman-küfür,
hidayet-dalalet,
sadakat-hiyanet,
doğruluk-yalancılık,
şehvet (fuhuş)- iffet,
kindar olmak-şefkat etmek,
husumet yapmak-merhametli olmak,
inat etmek- affedici olmak gibi ve daha nice duygulardır…

İşte insanın içinde taşımış olduğu bu birbirine tamamen zıt kutuplardan birini tercih etmesi, kendi hür iradesine bağlı kılınmıştır. Bunun nihai neticesine de takdir-i İlâhi denilir. (ki o da üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur)

Bu kutuplardan biri müsbettir ki; orada insan için çok kâr ve kazanç vardır. Ve onun da son durağı Cennet gibi ebedi bir saadettir.

Diğer tarafı da menfidir ki; orada da hadsiz bir hasaret, zarar ve ziyan vardır. Onun da sonucu ve karşılığı bütün çeşitleri ile ateştir, sakardır, Cehennemdir.

Her bir insanın öz varlığını, iç dünyasını ve benliğini oluşturan kendi nefsidir. Bu nefsin yönlendirilmesinden ve rotasını tayin etmekten de yine kendisi sorumlu tutulmuştur.

Bununla ilgili olarak Allâh Teâlâ; “Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş, kurtulmuştur. Onu kirletip örten kişi ise, ziyana uğramıştır.”(1) buyurmuştur.

Bu ayetten de anlaşıldığı üzere; insanlara Allâh Teâlâ tarafından denilmiştir ki, içinizdeki bu güzel duygulara sahip çıkıp geliştireceksiniz, tatbik edecek ve bütün bu duygularla kötülükleri yeneceksiniz.

İşte burada bir insanın, özellikle bir dindarın kendi savaş alanı, mücadelesi; kendi zihninde ve bedeninde bulunan bu duygularıdır. Bu savaşı kaybeden bir müslüman, şeklen ne kadar ibadet ederse etsin, iyi bir insan ve güzel bir müslüman olma ihtimali yoktur.

Zira sen, kendine karşı bir savaş veriyorsun ve ben “Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” diyen bir Peygamberin ümmetiyim diyorsun. Dolayısıyla o güzel Ahlâk-ı Muhammed’iyye ile ahlâklanman gerekir. Her halükârda adil olmaya, hakka, hakikata riayet etmen gerekir ki, bu ahlâka uygun hareket etmiş olasın.

Bu İslâm ahlâkında hırsızlık yoktur, iftira yoktur, yalan yoktur, zayıfı ezmek ve ona zulmetmek yoktur, hele hele kul hakkını ihlâl edip, pay-ı mal etmek hiç yoktur.

Tam aksine, bütün bunların yerine Hakka riayet, adaletle hükmetmek, sadakat, zayıfa merhamet ve şefkatle muamele etmek, ona yardım elini uzatmak; ana babaya hürmet; komşuya, akrabaya iyilikte bulunmak, tabiatı ve bütün canlıları sevmek ve korumak, bu güzel ahlâkın birer küçük numuneleri ve tezahürleridirler.

Sen, eğer hakka riayet etmez, hırsızlık yapar, açık gizli cinayetler işleyip insanları öldürüp veya öldürtüyorsan, zulüm ediyorsan, zayıfı ezmeye devam ediyorsan, namusunu, malını, mülkünü her türlü değerlerini ayaklar altına alıp gasp ediyor ve çiğniyorsan; kalbi kırıklara merhamet edip, dertlerine ortak olamıyorsan; kendi kendine yaptığın o savaş meydanını terk etmiş, siperi bırakıp kaçmış ve sonuç olarak kendi nefsinle yaptığın mücadeleyi ve o çetin savaşı kaybetmişsin demektir.

Bu durumda bir müslüman ne kadar camiye gider, imam arkasında namaz kılarsa kılsın, oruç tutarsa tutsun, hac ederse etsin; Allah’a yakın olma, onun rızasını tahsil etme adına hiçbir faydası olmadığı gibi; aslında o yaptığı ibadetlerde çok zararları vardır.

Herkes içinde taşımış olduğu o saf ve nezih duygularıyla, kazandıklarının helal mı, haram mı? yaptıkları işlerin meşruiyetini de hangi kategoride olduğunu da yine bu duygularla belirler ve bilir. Ona göre muadele ve muhasebesini de yapmakla yükümlüdür.

NAMAZ KILMAK

 İbadetin Hakikati: Kötülükten Alıkoyan Namaz

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de konuya dair;
“(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.”(2)

Burada âyet, günaha götüren isteklerin baskısından kurtulmanın ve ruh yüceliğine erişmenin en sağlam yolunu göstermektedir. Şüphesiz bu, en geniş manada “Allah’ı anmak”tır. Kur’an tilâveti ve namaz, bunun en başta gelen şekilleridir.

Gerçekten, Kur’an’ın manalarını düşünenler için, Kur’an tilâveti, daha önce farkına varılamayan birçok manaların açığa çıkmasını sağlar; kişiyi ulvi bir âleme götürür.

Hakkı verilerek kılınan namazın da, ruhu ulvileştireceği ve mutlaka kötülükten alıkoyacağı, bu âyette ve birçok hadiste ısrarla belirtilmektedir. İyiliğe sevketmeyen, kötülüklerden alıkoymayan bir namaz ise; İslâm büyükleri tarafından hiç faydası olmayan, sırtta taşınan bir yük ve aynı zamanda bir vebal olarak nitelendirilmiştir.

Bu âyetin tefsirinde Hamdi YAZIR; “Eğer kılınan bir namaz, kişiyi münkerattan yani her türlü kötülükten alıkoymaz ve geri durmasını sağlayamıyor ise; o namazı kılan insanı Allah’a yaklaştırmak bir yana, O’ndan uzaklaşmasına sebep olur.” diye ifade etmiştir.

Yine her cuma hutbelerinde okunan Kur’an-ı Kerim’in şu âyeti de çok manidardır:

“Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, münkerat (her türlü çirkin ve toplumun, insanların zararına olan işler) ile fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”(3) buyurulmuştur.

Allah Teâlâ bu âyette dünya nizamını sağlayan üç esası emrediyor; buna karşılık üç çirkin davranışı da yasaklıyor. Emrettiği esaslar: Adalet, ihsan ve akrabaya yardımdır. Yasakladıkları ise: Fuhuş, münker ve zulmet ile zulümdür.

Adalet: Her şeyi tam olarak yerine getirmek, hakka, hukuka riayet, haksız yere mağdur olanın hakkını iade etmek ve hakkı ihlal edenin de cezasını vermektir.

İhsan: İyilik etmek, hayır yapmak, bağışta bulunmak ve emredilen şeyi gerektiği gibi yerine getirmek demektir.

Fahşa: Yalan, iftira ve zina gibi söz veya fiille işlenen her türlü günah ve çirkinliklerdir.

Ve yine can alıcı konuya dair şu ayetleri de nakletmeden geçemiyeceğim.

Allâh Teâlâ; riyakarlık, yani gösteriş için namaz kılmakla, dinin kutsal değerleri ile dünya menfaatlerini elde etmeye çalışmak “Veyl” denilen ikaz ifadesiyle “yazıklar olsun” diyerek lânetlemiştir.(4)
Dini istismar edenler için “Veyl” ile cezalandırılma, ne kadar da dehşetli bir ceza…

Ahlâklı insan aynı zamanda erdemli insandır. Ahlâkî asalet; ezebileceğin bir varlığı ayağa kaldırabilmektir. Buna göre güç; bir başkasının varlığı üzerinde otorite kurmak değil, o varlığın hayatına ruh ve can olmaktır.

Unutmayalım ki; her yeni gün, bize lütfedilen bir nimet, bir emanettir.

Her sabah sadece gözlerimizi değil, vicdanımızı da uyandırmamız için İlâhi hikmetten gelen bir çağrıdır.

Her nefes; varoluşumuzun sorumluluğunu üstlenmek için bir fırsattır, birlikte yaşamak, birlikte merhamet etmek, birlikte sadece Allah’a kul olabilmektir.

Ve yine hikmet erbabı olmak ve kalbin deruni hisleriyle uyanmak ve kendi içimizdeki duygularımızla, Yaradan’ın muradına daha çok yaklaşmak, bizim için en büyük huzur ve saadet olacaktır.

DUÂSIZ KUL OLMAZ

Duâ kulluğun şenindendir. Duâsız kul olmaz. Kul her derdini, her ihtiyacını Cenâb-ı Kadiyü’l-Hâcâta duâ ile arz eder ve ister. Bir şeyi doğrudan Allah’tan istemenin veya bir şey hususunda Allah’a sığınmanın öyle ulaşılmaz şartları, anlaşılmaz kuralları da yoktur. Kalbimizde Allah’a sığınma isteği ve ihtiyacı varsa, bu, duânın ta kendisidir. Bu isteği kendi sözlerimizle duâya çevirip, yani bu ihtiyacı Allah’a karşı özlü, içtenlikli ve sözlü hale getirip Rabbimizden dilediğimiz her şeyi isteyebiliriz, korktuğumuz her şeyden Rabbimize sığınabiliriz.

Fakat duâda haddi aşmamak şartıyla…

ŞU HUSUSLAR DUÂDA HADDİ AŞMAK DEĞİLDİR:

1- Duâda gözyaşı dökmek ve ağlamak makbuldür; haddi aşmak değildir.

2- Duâda ısrarcı olmak makbuldür; haddi aşmak değildir.

Resûlullah (asm) buyurdu ki: “Allah’ın fazlından isteyin. Zira Allah, kendisinden istenmesini sever. Kulluğun en efdali, duâ edip de korktuğun şeyden kurtuluşu beklemektir.”

3- Duâsı için gerekirse uykusuz kalmak makbuldür; haddi aşmak değildir.

4- Duâda kesin ifadeler kullanmak makbuldür; haddi aşmak değildir.

Resûlullah (asm) buyurdu ki: “Allah’a duâyı, size cevap vereceğinden emin olarak yapın. Şunu bilin ki Allah bu inançta olmayan ve gafletle başka şeylerle oyalanan kalbin duâsını kabul etmez.”

5- Kabul oluncaya kadar duâya devam etmek makbuldür; haddi aşmak değildir.

Resûlullah (asm) buyurdu ki: “Kulun kalbine duâ etme arzusu geldiğinde Rabbine duâ etsin. Çünkü Allah onu kabul edecektir.”

6- Kendisi için istediğini başkaları için de istemek makbuldür. Haddi aşmak değildir.

7- Duâsı için fiilî adım atmak gerekiyorsa fiilî adım atmak makbuldür. Haddi aşmak değildir.

8- Kendisi kadar başkaları için de duâ etmek makbuldür; haddi aşmak değildir.

9- Duânın kabulü için günahsız dillerden de duâ istemek makbuldür. Haddi aşmak değildir.

DUÂ EDECEĞİMİZ ZAMAN

Duâ edileceği zaman tövbe ve istiğfar etmek, ardından Peygamber Efendimize (asm) salâvat-ı şerife okumak, hemen sonra Allah’tan isteyeceğimiz şeyi isteyip korktuğumuz şeyden Allah’a sığınmak, sonunda duâmızı yine salâvat-ı şerife ile bitirmek sünnettir.

Duâda bu sünnet düsturlarına uyduğumuzda hem sünnet sevabı kazanmış oluruz, hem de duâmızı kabule yaklaştırmış oluruz. İçten, ihlâsla ve Allah rızası için duâmıza devam ettiğimizde inşallah duâmıza Cenâb-ı Hakk’ın cevap vermesi ve dilerse kabul etmesi yakın olacaktır.


4 Mart 2026 Çarşamba

MUCİZELER

 Peygamberimizin bir eli ve o el ile

gösterdiği Mucizeleri

Hazret-i Musa Aleyhisselâm’ın,

taştan on iki yerde çeşme gibi su akıtması;

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın

mübarek on parmağından on musluk gibi suyun akması dereces'ine çıkamaz.

Çünkü taştan su akması mümkündür;

âdiyat içinde benzerleri vardır.

Fakat et ve kemikten,

âb-ı kevser gibi bol bol suyun akmasının

âdiyat içinde hiçbir naziri yoktur.

Mektubat, s. 122

Kısa İzah

Bu ifade, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mucizesinin mahiyet bakımından üstünlüğünü anlatır.

Taştan su çıkması harika olmakla birlikte, tabiattaki bazı sebeplerle izah edilebilir.

Ancak canlı bir bedenden, hem de parmaklardan,

kesintisiz ve bereketli şekilde su akması,

tamamen harikulâde ve misilsiz bir mucizedir.

Bu mucize, Efendimiz’in (s.a.v.)

✔ Peygamberliğine

✔ İlâhî kudrete mazhar oluşuna

✔ Rahmet ve bereket kaynağı olduğuna

açık bir delildir.

Rahmet, O’nun elinde sudan da bereketliydi;

dokunduğu gönüller de susuz kalmadı.Allah Peygamber (AS) efendimizden razı olsun.Amin

Acaba o Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a ağaçlar,  onu tanıyıp, risaletini tasdik edip, ona selâm ederek ziyaret edip, emirlerini dinleyerek itaat ettiği halde, kendilerine insan diyen bir kısım camid, akılsız mahluklar; onu tanımazsa, iman etmezse, kuru ağaçtan çok edna, odun parçası gibi ehemmiyetsiz, kıymetsiz olarak ateşe lâyık olmaz mı?

Mektubat - s. 129


RISALE-İ NUR HİZMETİ VE ÇEKİLEN SIKINTILAR

 Hizmet ve Meşakkat

Bediüzzaman Hazretleri, nurların özellikle neşredilmeye başlandığı sırada karşılaşılan güçlükler,maruz kalınan hücumlar ve saldırılar karşısında; "…biz, en acı vaziyet ve sıkıntılara karşı, kemâl-i sabır içinde şükür etmekle mükellefiz. Ve cildleri ve derileri soyulan Cercis Aleyhisselâm gibi, binler, milyonlar hakîkat mücâhidlerinin hakaik-ı îmâniyenin kudsî hizmetinin bir nümûnesine mazhar olan Nur Şâkirtlerinin çektikleri zahmetler, o eski zâtların zahmetlerine nisbeten binde bir olmaz…" dedikten sonra, büyük bir ihsan-ı İlahi olan "ücret ve kazanç cihetinde, inşaallah birdirler ve beraberdirler" müjdesini ilave etmektedir (Tarihçe-i Hayat, s. 509).

İman hizmeti noktasında, yapılan hücumları defetmek, gizli din düşmanlarının planlarını akim bırakmak gayesiyle tahammül eden Bediüzzaman Hazretleri; "…bütün desîseleriyle, ehemmiyetsiz şahsıma karşı sıkıntı,tecrid-i mutlak ve kimse ile temas etmemek ve damarıma dokundurmakla işkenceler verdirmeye çalışıyorlar. Ben de, o işkencelerinaltında inâyetin iltifâtını görüp tahammül ederek şükrederim" demek suretiyle inayeti İlahinin tecellisini beklemiştir. "Müsbet Hareket" olarak isimlendirilen bu hizmet tarzında, iman hakikatlerinin inkişafı,masumlara zarar gelmemesi, bilmeyerek fenalıklara alet olanların hatalarının farkına varmaları ümidiyle şahıslarayapılan haksızlıklara sabredilmiştir. Ancak, dine, mukaddesata ve ibadullahın hukukuna tecavüzde gerekenin yapılmasındanda asla kaçınılmamıştır.


MÜSBET HAREKET VE CERCİS AS

 Müsbet hareket tarzına örnek teşkil eden Cercis Aleyhisselam hadisesinde; "… otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabırve rıza ile karşıladım. Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir.Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım …" (EmirdağLahikası s. 455) etmenin ehemmiyeti üzerinde durmuştur. Menfi harekete yer olmayan bu hizmet tarzında, Allah’ın razı olacağı tarzda iman hizmeti esas alınmıştır.

Nur talebelerine vermiş olduğu son dersinde Bediüzzaman Hazretleri, menfi hareketin sebep olacağı zararları önlemek hususunda, "Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez" (En’am Suresi: 164) İlahi dusturuna dikkat çekmiştir. "Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz" iştebunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil,ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturuyla vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dahilî muharebat ancak binde birolmuştur. O da aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, "Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz."


3 Mart 2026 Salı

ŞAHISLAR FANİ

 İyilikle kötülüğün, hastalıkla sağlığın, iman ile küfrün, hayat ile ölümün mücadelesi yeni değil; insanlık tarihi kadar eskidir.

Hz. Âdem ile başlayan mücadele kıyamete kadar devam edecek. Zalimler, mazlumlar, âlimler, cahiller, peygamberler, filozoflar... İlâhlık iddia eden, kendini ölümsüz zanneden Nemrutlara, Firavunlara, Deccallere karşı hakkı, adaleti, tevhidi esas tutan kahraman insanlar.. Kimler geldi, kimler geçti? Hepsi geldi, hayat rolünü oynadı ve sahneden indi.


“Ölüm eski bir şeydir. Fakat insan onunla karşılaşınca yeni bir şey zanneder.”


“SEN DE ÖLECEKSİN!”


Hicretin 12. yılında (M. 632) dünyaya veda eden Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (asm) vefatı Müslümanları derinden üzmüş ve mateme boğmuştu. Öyle ki O’nun (asm) gerçekten öldüğüne inanmayanlar bile olmuş. Ancak bu insanlar kısa sürede kendilerini toplamışlar, gerçeği görüp teslim olmuşlar. “Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” (Zümer Sûresi, 30)


Cesaret ve adalet timsali Hz. Ömer bile, kendisini bu dehşetli ânın tesirinden kurtaramamış; hattâ herkesten daha çok dehşete kapılarak şöyle bağırmış: “Resûlullah ölmemiştir ve sağdır. Kim Muhammed öldü derse, onu kılıcımla iki parça ederim.”


BAKİ OLAN ANCAK ALLAHTIR


Metanetini yitirmeyen Hz. Ebû Bekir ise:


“Kim ki Muhammed’e (asm) tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed (asm) ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa bilsin ki, Allah Hayy’dır, ölümsüzdür.” demiş sonra da şu âyet-i kerimeyi okumuştu:


“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti. O ölür veya öldürülürse; gerisin geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse, Allah’a en küçük bir zarar vermiş olmaz. Fakat şükredenlere Allah mükâfatını verecektir.” (Âl-i İmran Sûresi, 144)


Hz. Ebû Bekir’in bu konuşması, ashâbın panik ve şaşkınlığını gidermiş, onları yatıştırmıştı. Çünkü her insan doğar, büyür, yaşar ve ölür. Basit, yalın ve değişmez gerçek budur.


HER GELEN GİDER


Peygamberimizin (asm) annesi Hz. Amine de vefatına yakın, aynı gerçeği şiir diliyle ifade etmişti: “Her başlayan biter, her gelen gider, her yeni eskir, her taze bayatlar, her güzel çirkinleşir, her yaşayan ölür. Ezelî ve ebedî olan yalnızca Allah`tır.”


İslâm ve iman dâvâsı Efendimiz’den (asm) sonra da devam etti. Dört halife, Ashab-ı güzin, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn. İslâmın bu günlere gelmesinde onların paha biçilmez emek ve fedakârlıkları var.