1 Nisan 2026 Çarşamba

ALLAH BİZE BİZDEN DAHA YAKIN

Biz ondan uzak iken O bize bizden daha yakındır.

 Nurani ruhların aksidir. Şu akis hem haydır hem ayndır. Fakat âyinelerin kabiliyeti nisbetinde tezahür ettiğinden o ruhun mahiyet-i nefsü'l-emriyesini tamamen tutmuyor. Mesela, Hazret-i Cebrail aleyhisselâm, Dıhye suretinde huzur-u Nebevîde bulunduğu bir anda, huzur-u İlahîde haşmetli kanatlarıyla arş-ı a'zamın önünde secdeye gider. Hem o anda hesapsız yerlerde bulunur, evamir-i İlahiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş bir işe mani olmazdı.

   İşte şu sırdandır ki mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirisine mani olmaz. Hattâ evliyadan, ziyade nuraniyet kesbeden ve ebdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş. Aynı zat, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.

   Evet, nasıl cismaniyata cam ve su gibi şeyler âyine olur. Öyle de ruhaniyata dahi hava ve esir ve âlem-i misalin bazı mevcudatı âyine hükmünde ve berk ve hayal süratinde bir vasıta-i seyr ü seyahat suretine geçerler ve o ruhanîler hayal süratiyle o meraya-yı nazifede, o menazil-i latîfede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler.

Sözler[Y] - 212

31 Mart 2026 Salı

“EZÂNI TAHRİF, NURANÎ ZİNCİRİ TAHRİPTİR”

Hakikat şu ki, Ezân şahsî farzlardan daha ehemmiyetli olan “İslâmın şeâirinden (alâmetlerinden)” olarak “hukukullah (Allah’ın hukuku)” ve “hukuk-u umumiye (umumî hukuk)” sayılır. Ezânın aslından çıkarılması, Bediüzzaman’ın tesbitiyle, “Bütün bid’alar dalâlettir ve bütün dalâletler de Cehennemdedir” (Müsned, 3.310,337; Nesâî, 3: 188) hadis-i şerifiyle haber verilen bid’attır. Bütün Müslümanların hissesinin bulunduğu umumu alâkadar eden bir “İslâm şeâiri”dir. Ezânın değiştirilmesi, bütün Müslümanların hukukuna tecâvüzdür. “Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâmiyenin (İslâm büyüklerinin) o nurânî zincirleri koparmaktır, tahrip ve tahrif etmektir.” (Mektûbat, 385-6)

“İslâm şeâirindeki en mühim tahavvülat (değişim, dönüşüm, tağyir ve dejenere) zamanında bütün kuvvetiyle şeâirin muhâfazasına kendini hizmetle mükellef bilen” Bediüzzaman, Ezân gibi şeâirin tahrip ve tahrifini “herc-ü mercdeki fırtınalar”dan görür. (Lem’alar, 58)

“Taabbüdî” denilen, emrolunduğu için yapılan şeâirin, zâhirî ve sathî “maslahatlar”la değiştirilemeyeceğini, indî faydalar için şeâri değiştirmenin büyük hata olduğunu açıklayan Bediüzzaman, buna Ezânı misâl verir:

“Meselâ, biri dese, ‘Ezânın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu hâlde bir tüfek atmak kâfidir.’ Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye (Ezanın maslahatları) içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahâlisi nâmına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı tevhid ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezânın yerini nasıl tutacak?”

“EZÂN ŞEÂİRİ, CEMİYETE AİT BİR UBÛDİYETTİR”

“Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid’attır. Bid’atlar ise, ‘Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim’ (Mâide Sûresi, 5:3) sırrına münafi (aykırı) olduğu için, merduttur’ hükmüyle, “iki dünya saadetini temel taşı” ve “kemâlâtın madeni ve menbaı” olan Sünnet-i Seniyye ve şeâirin bu ehemmiyetindendir ki, Bediüzzaman, şeâirin başında gelen Ezâna ehemmiyet verir. (Lem’alar, 108)

“Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim” (Mâide Sûresi, 5:3) âyeti sırrıyla, “şeriatın kaideleri ve Sünnet-i Seniyye düsturları tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut -hâşâ ve kellâ- nâkıs görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalâlettir, ateştir” tefsirini yapan Bediüzzaman’ın, “Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taallûk eden sünnetlerdir. Şeâir, adeta hukuk-u umumiye nev’inden, cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes’ul olur. Bu nevi şeâire riyâ giremez ve ilân edilir. Nafile nev’inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir” beyânı, “cemiyete ait bir ubudiyet” ve “İslâmiyet alâmetleri”nden olan Ezânın ehemmiyetini okutturur. (Lem’alar, 105)

30 Mart 2026 Pazartesi

KENDİNİ OKUMAK

 “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku…”(B. Said Nursi)

Bu çağrı, aslında insanın:

Kim olduğunu

Nereden gelip nereye gittiğini

Niçin yaratıldığını

düşünmesi gerektiğini ifade eder.

 “Kendini Okumak” Ne Demektir?

Buradaki “okumak” kelimesi sadece bilgi edinmek değildir. Daha derin bir anlam taşır:

Kalbini okumak: Neye bağlısın, neyi seviyorsun?

Aklını okumak: Hakikati arıyor musun?

Amellerini okumak: Yaşayışın neyi gösteriyor?

Yani insan, kendi iç dünyasını bir kitap gibi okuyabilmelidir.

 Sert Uyarının Hikmeti

“…Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var!”

Bu ifade ilk bakışta serttir ama hakikati uyandırmak içindir:

Hayvan gibi olmak:

Sadece yiyip içmek, nefsin peşinde yaşamak

Camid (cansız) gibi olmak:

Hiç düşünmemek, ibret almamak, hissizleşmek

 Yani insan, sahip olduğu:

Akıl

Vicdan

İman kabiliyeti

bunları kullanmazsa, insanlık mertebesini kaybedebilir.

 Günümüze Bakan Yönü

Bugün bu söz daha da anlamlı:

Bilgi çok ama hikmet az

Konuşma çok ama tefekkür az

Görmek çok ama ibret almak az

Bu yüzden bu çağrı hâlâ canlıdır:

Kendini okumayan, dünyayı yanlış okur.

Kendini tanımayan, yolunu bulamaz.

Kendini bulan ise Rabbini bulmaya başlar.

28 Mart 2026 Cumartesi

TEVEKKÜLÜN ZİRVESİ:SEVR MAĞARASI

 Peygamber Efendimiz Muhammed’in hicret esnasında yaşadığı en ibretli ve anlamlı hadiselerden biri, Sevr Mağarası’na sığınmasıdır.

Müşrikler iz sürerek mağaranın önüne kadar geldiler. Tehlike çok yakındı. Hz. Ebubekir’in kalbinde bir endişe belirdi. O anda Peygamber Efendimiz’in dilinden dökülen şu söz, asırlara ışık tuttu:

“Üzülme, Allah bizimle beraberdir.”

O esnada ilahi bir koruma tecelli etti. Rivayetlere göre, mağaranın girişinde bir örümcek ağını örmüş, bir güvercin de oraya yuva yapmıştı. Dışarıdan bakanlar, içeride kimsenin olamayacağını düşündüler ve geri döndüler.

Böylece en zayıf görünen sebepler, en büyük korumaya vesile oldu.

🌿 Hicret Yolunda Bir Sığınak

Hicret sırasında, müşrikler Peygamber Efendimiz’i yakalamak için her yolu denemişti. Bunun üzerine Efendimiz, en yakın dostu Ebubekir ile birlikte Sevr Mağarası’na sığındı. Üç gün boyunca burada kaldılar.

🕊️ İlahi Koruma: Güvercin ve Örümcek

Rivayetlere göre, mağaranın önünde çok dikkat çekici bir durum meydana geldi:

Bir güvercin, mağaranın girişine hemen bir yuva yapıp yumurtladı.

Bir örümcek, mağaranın ağzını ağ ile ördü.

Müşrikler mağaranın önüne kadar geldiklerinde bu manzarayı görünce şöyle düşündüler:

“Eğer burada biri olsaydı, bu ağ bozulur, bu yuva dağılırdı.”

Bu sebeple içeri bakmadan geri döndüler. Böylece Allah’ın yardımıyla Peygamber Efendimiz ve Hz. Ebubekir korunmuş oldu.

🌙 Kur’ân’da İşaret Edilen Hakikat

Bu olay, Kur'an-ı Kerim’de de şu şekilde hatırlatılır (Tevbe Suresi, 40. ayet meali):

“Üzülme! Allah bizimle beraberdir.”

Bu söz, Hz. Ebubekir’in endişesine karşı Peygamber Efendimiz’in tevekkülünü ve teslimiyetini ifade eder.

Zor zamanlarda insanın en büyük dayanağı sebepler değil, Allah’a olan güvenidir.

Bazen bir örümcek ağı, en güçlü ordulardan daha koruyucu olabilir…

YA HAYIR SÖYLE, YA SUS !

 Susmak Bazen En Güçlü Cevaptır 

Aziz Üstadım Said Nursi ne güzel anlatıyor:

“Dünya öyle bir meta değil ki, bir nizaa değsin. Çünkü fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın.”
(Mektubat, Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas)

Bir durup düşününce insanın içi serinliyor.

Gerçekten…
Bu kadar kavga, bu kadar kırgınlık, bu kadar açıklama çabası…
Neye?

Geçici bir dünya için.
Geçici insanların sözleri için.
Yarın hatırlanmayacak meseleler için.

Bunu fark ettiğinde susmak başka bir anlam kazanıyor.
Artık susmak “yenilmek” gibi gelmiyor.
Bir tercihe dönüşüyor.
Bir bilinç hâline geliyor.

Ben şunu fark ettim:
Sustum mu, uhuvvet, kardeşlik korunuyor.
Konuştukça içimde bir şeyler eksiliyor, bir şeyler kırılıyor.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de hayatı boyunca çok söz işitti.
İncitildi, haksızlığa uğradı, dışlandı.
Ama her defasında tartışmayı seçmedi.
Kendini savunmak yerine vazifesine yöneldi.
Kalbini Rabbine emanet etti.

Onun sükûtu sessizlik değildi.
Bir güçtü.
Bir duruştu.

Dünya Kavgaya Değmez

Bazen nefs bizi özellikle konuşturmak ister.
Birileri bilerek kışkırtır.
Öfkemizi tetikler.
“Bak, buna da susacak mısın?” der gibi.

İşte o an çok kritik.

Çünkü nefs “konuş” der.
Kalp ise “bırak” der.

Ve çoğu zaman kalbin dediği doğrudur.

Hayat rehberimin (S.A.V) şu sözü gelir aklıma o anlarda:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden, ya hayır söylesin ya da sussun!”
(Buhârî, Edeb, 3)

Bazen susmak, imanın sessiz bir tezahürüdür.
Kimse alkışlamaz.
Kimse fark etmez.
Ama Allah bilir.

İnsan sustukça şunu da öğreniyor:

“Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.”
(Tirmizî, Zühd 11; İbn Mâce, Fiten 12)

Ve işte orada bir rahatlama geliyor.

Kalpteki kırgınlık azalıyor.
Omuzlardan bir yük kalkıyor.

Çünkü davayı Allah’a bırakıyorsun.
“Ya Rabbi, Sen biliyorsun” diyorsun.
“Hasbunallah” diyorsun.

Sükût bazen insanı kendine döndürüyor.
Daha çok dinliyorsun.
Daha çok düşünüyorsun.
Daha az kırılıyorsun.

Ve fark ediyorsun ki…

Başkalarının kusurlarıyla meşgul olmadığında,
kendi kusurlarını görmeye başlıyorsun.

Asıl değişim de orada başlıyor.

Hayatın sonunda dönüp baktığında şunu anlıyorsun:

Kazandığın tartışmalar değil,
koruduğun dilin ve kalbin kıymetli.

“Âdemoğlunun hatalarının çoğu dilindendir.”
(Taberânî)

İnsanların ne dediği değil,
kalp huzuru önemli.

Ve kendime diyorum ki:

O yüzden bazen sus.
Git Kur’an oku.

Kendini anlatmaya çalışma.

Çünkü dünya, bir nizaa değecek kadar kıymetli değil.
Dünyanın küçük meseleleri ise hiç değil.

Ve belki de en büyük huzur,
cevap vermediğin bir anda,
kalbinin sessizce
“iyi ki sustun” demesidir.

Ya hayır söyle.
Ya sus.

27 Mart 2026 Cuma

KAİNATIN DÖRDÜNCÜ KISIM HİZMETLİLERİ İNSANDIR

    Fâtır-ı Hakîm ve Kàdir-i Alîm, kemal-i intizamla herşeyi güzel yaratmış, güzel teçhiz etmiş, güzel gayelere tevcih etmiş, güzel vazifelerle tavzif etmiş, güzel tesbihat yaptırıyor, güzel ibadet ettiriyor. Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere, tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalaleti karıştırma; çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma.

   Dördüncü kısım: 

   İnsandır. Şu kâinat sarayında bir nevi hademe olan insanlar, hem melaikeye benzer, hem hayvanata benzer. Melaikeye, ubudiyet-i külliyede, nezaretin şümulünde marifetin ihatasında, rububiyetin dellâllığında meleklere benzer. Belki insan daha câmi'dir. Fakat insanın şerire ve iştihalı bir nefsi bulunduğundan, melaikenin hilafına olarak pek mühim terakkiyat ve tedenniyata mazhardır. Hem insan, amelinde nefsi için bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için hayvana benzer. Öyle ise, insanın iki maaşı var: Biri; cüz'îdir, hayvanîdir, muacceldir. İkincisi; melekîdir, küllîdir, müecceldir. 

Sözler - 357

26 Mart 2026 Perşembe

HERŞEY ALLAH'I TESBİH EDER

 Kur'an-ı Mübin

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى

fermanıyla, zikrettiğimiz hakikatlara işaret eder.    Eğer o yüksek hakikatları yakından temaşa etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. "Ne diyorsunuz?" de. Elbette "Yâ Celil, yâ Celil, yâ Aziz, yâ Cebbar" dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor. "Ne diyorsunuz?" de. Elbette "Yâ Cemil, yâ Cemil, yâ Rahîm, yâ Rahîm" diyecekler.

{(Haşiye): Hattâ bir gün kedilere baktım. Yalnız yemeklerini yediler, oynadılar, yattılar. Hatırıma geldi: "Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübarek denilir? "Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi. Sarih bir surette "Yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm" diyerek güya hatırıma gelen itirazı ve tahkiri, taifesi namına reddedip yüzüme çarptı. Aklıma geldi: "Acaba şu zikir bu ferde mi mahsustur, yoksa taifesine mi âmmdır? Ve işitmek yalnız benim gibi haksız bir muterize mi münhasırdır, yoksa herkes dikkat etse bir derece işitebilir mi?" Sonra sabahleyin başka kedileri dinledim. Çendan onun gibi sarih değil, fakat mütefavit derecede aynı zikri tekrar ediyorlar. Bidayette hırhırları arkasında "Yâ Rahîm" farkedilir. Gitgide hırhırları, mırmırları, aynı "Yâ Rahîm" olur. Mahreçsiz, fasih bir zikr-i hazîn olur. Ağzını kapar, güzel "Yâ Rahîm" çeker. Yanıma gelen ihvanlara hikâye ettim. Onlar dahi dikkat ettiler, "Bir derece işitiyoruz" dediler. Sonra kalbime geldi: "Acaba şu ismin vech-i tahsisi nedir? Ve ne için insan şivesiyle zikrederler, hayvan lisanıyla etmiyorlar?" Kalbime geldi: Şu hayvanlar çocuk gibi çok nazdar ve nazik ve insana karışık bir arkadaş olduğundan, çok şefkat ve merhamete muhtaçtırlar. Okşandığı vakit hoşlarına giden taltifleri gördükleri zaman, o nimete bir hamd olarak, kelbin hilafına olarak esbabı bırakıp yalnız kendi Hâlık-ı Rahîm'inin rahmetini kendi âleminde ilân ile nevm-i gaflette olan insanları ikaz ve "Yâ Rahîm" nidasıyla: Kimden meded gelir ve kimden rahmet beklenir, esbabperestlere ihtar ediyorlar.}

Semayı dinle. Nasıl "Yâ Celil-i Zülcemal" diyor. Ve arza kulak ver. Nasıl "Yâ Cemil-i Zülcelal" diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl "Yâ Rahman, yâ Rezzak" diyorlar. Bahardan sor. Bak nasıl "Yâ Hannan, yâ Rahman, yâ Rahîm, yâ Kerim, yâ Latîf, yâ Atûf, yâ Musavvir, yâ Münevvir, yâ Muhsin, yâ Müzeyyin" gibi çok esmayı işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor. Bak nasıl bütün esma-i hüsnayı okuyor ve cebhesinde yazılı. Sen de dikkat etsen okuyabilirsin. Güya kâinat, azîm bir musika-i zikriyedir. En küçük nağme, en gür nağamata karışmakla, haşmetli bir letafet veriyor. Ve hâkeza kıyas et. Fakat çendan insan bütün esmaya mazhardır, fakat kâinatın tenevvüünü ve melaikenin ihtilaf-ı ibadatını intac eden tenevvü-ü esma, insanların dahi bir derece tenevvüüne sebeb olmuştur. Enbiyanın ayrı ayrı şeriatları, evliyanın başka başka tarîkatları, asfiyanın çeşit çeşit meşrebleri şu sırdan neş'et etmiştir. Meselâ: İsa Aleyhisselâm, sair esma ile beraber Kadîr ismi onda daha galibdir. Ehl-i aşkta Vedud ismi ve ehl-i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyade hâkimdir.

Sözler - 333