1 Temmuz 2026 Çarşamba

HERŞEYİ MADDEDE ARAYANLARIN AKILLARI GÖZÜNDEDİR

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvali hakkında ihtilafları olduğu zaman yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh Avrupa feylesofları maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur'anın hakaikından pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslâmiyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm, nefsü'l-emir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh şimşek, buhar gibi fennî mes'eleleri keşfeden feylesoflar, Hakkın esrarını, Kur'an nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise, kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünki kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.

Mesnevi-i Nuriye - 239

30 Haziran 2026 Salı

AZ KONUŞAN AZ YANILIR

 Susmak bazen konuşmaktan hayırlıdır !

Bediüzzaman Hazretleri, ne güzel söylüyor:

“Dünya öyle bir meta değil ki, bir nizaa değsin. Çünkü fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın.”
(Mektubat, Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas)

Bir durup düşününce insanın içi serinliyor.

Gerçekten…
Bu kadar kavga, bu kadar kırgınlık, bu kadar açıklama çabası…
Neye?

Geçici bir dünya için.
Geçici insanların sözleri için.
Yarın hatırlanmayacak meseleler için.

Bunu fark ettiğinde susmak başka bir anlam kazanıyor.
Artık susmak “yenilmek” gibi gelmiyor.
Bir tercihe dönüşüyor.
Bir bilinç hâline geliyor.

Ben şunu fark ettim:
Sustum mu, uhuvvet, kardeşlik korunuyor.
Konuştukça içimde bir şeyler eksiliyor, bir şeyler kırılıyor.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de hayatı boyunca çok söz işitti.
İncitildi, haksızlığa uğradı, dışlandı.
Ama her defasında tartışmayı seçmedi.
Kendini savunmak yerine vazifesine yöneldi.
Kalbini Rabbine emanet etti.

Onun sükûtu sessizlik değildi.
Bir güçtü.
Bir duruştu.

Dünya Kavgaya Değmez

Bazen nefs bizi özellikle konuşturmak ister.
Birileri bilerek kışkırtır.
Öfkemizi tetikler.
“Bak, buna da susacak mısın?” der gibi.

İşte o an çok kritik.

Çünkü nefs “konuş” der.
Kalp ise “bırak” der.

Ve çoğu zaman kalbin dediği doğrudur.

Hayat rehberimin (S.A.V) şu sözü gelir aklıma o anlarda:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden, ya hayır söylesin ya da sussun!”
(Buhârî, Edeb, 3)

Bazen susmak, imanın sessiz bir tezahürüdür.
Kimse alkışlamaz.
Kimse fark etmez.
Ama Allah bilir.

İnsan sustukça şunu da öğreniyor:

“Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.”
(Tirmizî, Zühd 11; İbn Mâce, Fiten 12)

Ve işte orada bir rahatlama geliyor.

Kalpteki kırgınlık azalıyor.
Omuzlardan bir yük kalkıyor.

Çünkü davayı Allah’a bırakıyorsun.
“Ya Rabbi, Sen biliyorsun” diyorsun.
“Hasbunallah” diyorsun.

Sükût bazen insanı kendine döndürüyor.
Daha çok dinliyorsun.
Daha çok düşünüyorsun.
Daha az kırılıyorsun.

Ve fark ediyorsun ki…

Başkalarının kusurlarıyla meşgul olmadığında,
kendi kusurlarını görmeye başlıyorsun.

Asıl değişim de orada başlıyor.

Hayatın sonunda dönüp baktığında şunu anlıyorsun:

Kazandığın tartışmalar değil,
koruduğun dilin ve kalbin kıymetli.

“Âdemoğlunun hatalarının çoğu dilindendir.”
(Taberânî)

İnsanların ne dediği değil,
kalp huzuru önemli.

Ve kendime diyorum ki:

O yüzden bazen sus.
Git Kur’an oku.

Kendini anlatmaya çalışma.

Çünkü dünya, bir nizaa değecek kadar kıymetli değil.
Dünyanın küçük meseleleri ise hiç değil.

Ve belki de en büyük huzur,
cevap vermediğin bir anda,
kalbinin sessizce
“iyi ki sustun” demesidir.

Ya hayır söyle.
Ya sus.

İNANCA ZARAR VEREN ÜÇ ŞEY

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Bazı insanların ağzında kemmiyeten az, keyfiyeten pek büyük üç kelime dolaşmaktadır:

   Birincisi: 

   Her şey kendi kendine teşekkül etmiştir.

   İkincisi: 

   Mûcid ve müessir esbabdır.

   Üçüncüsü: 

   Tabiat iktiza etti.

   Bu üç kelimatın pek çok muhalata zarf oldukları hakkında yapılan beyanatı dinle:

   İnsan mevcuddur. Bu mevcud insan, birinci kelimeye nazaran hem sâni'dir, hem masnu.

   İkinci kelimeye göre, esbabın tesiriyle vücuda gelmiştir.

   Üçüncü kelimeye nazaran, mevhum tabiatın eseridir.

   Dördüncü cihet ise, hak ve hakikatın istilzam ettiği gibi Allah'ın masnuudur.

Mesnevi-i Nuriye - 143

HESABA ÇEKİLMEDEN ÖNCE

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Cenab-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği müslim sıfatıyla insan suretine getirmiştir. Mebde-i hareketin ile son aldığın suret arasında müteaddid vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvalin herbirisi sana ait nimetler defterine kaydedilmiştir. Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya nimetlerin enva'ına bir fihriste şeklini veriyor. Binaenaleyh geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvalinde: "Nasıl bu nimete vâsıl oldun? Ne ile müstehak oldun? Ve şükründe bulundun mu?" diye suale çekileceksin. Çünki vukua gelen haller suale tâbidir. Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen şeyler suale tâbi değildir. Geçirmiş olduğun ahval, vukuattır. Gelecek ahvalin ademdir. Vücud mes'uldür, adem ise mes'ul değildir. Öyle ise, mazide şükrünü eda etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır.

Mesnevi-i Nuriye - 136

DÜNYANIN CAZİBEDÂR ŞEYLERİ ALDATICIDIR

 Allah Rasülü, insanlar yaşlandıkça iki şey gençleşir buyuruyor.

1-Mal hırsı 

2- Çok yaşama arzusu 

Allah bizleri nefsin bu tuzaklarından korusun.

Diğer bir husus, Siyasal islamcıların iktidar ile imtihanı. Bilirsin, senelerce müslüman yöneticilerin işbaşına gelmesi için uğraşıldı. Önce Refah Partisi ile mahalli idarelerde, sonra da malum bugünkü AKP ile tek başına iktidar elde edildi. Millet istenileni fazlası ile verdi ve inandıklarını ve yönetimde olmaları gerektiğini söyleyenler iktidar oldular. Sonrada iktidar nimetleri ile imtihana tabi tutuldular.

Geçmişte hatırlarsın ,"Hak geldi batıl zail oldu" sloganı ile çıkanlar kendi dışındakileri batıl olmakla, haşa dinsizlikle ve Allahın hükmü ile hükmetmemekle suçladılar.Allah da bunlara tek başına iktidar yolunu açtı. İktidar nimetini ve imkanını, seninde yıllarca içinde bulunup mücadele ettiğin bu guruba nasip etti.Sanki haydi Allah'ın hükmüyle hükmedin dercesine.

Şimdi sana soruyorum;

Maide suresinin 44. Ayetini, "Allah'ın indirdiği hükümle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendilerdir", ayetini sen ve bu iktidar nereye koydunuz?Ayrıca Allahın yasakladığı faizi ve faizci sistemi, her vatandaşın alması için reklamı yapılan kredileri nereye koydunuz? Banka kredilerini teşvik ederek milleti borç bataklığına sokmaya ne diyorsun?

ÜLKEDEKİ AHLÂKİ VE MANEVİ ÇÖKÜNTÜ

Ülkedeki son on yıl içindeki ahlaki ve manevi değişiklikler şöyle: 

Oruç tutan gençlerin oranı % 74’den % 58’e düşmüş. Beş vakit namazını kılanların oranı % 27’den % 24’e gerilemiş. Kendilerini “ateist” olarak görenlerin oranı %1’den % 4’e çıkmış. Başını örten hanımların oranı % 58’den % 50’ye gerilemiş. Kendilerini muhafazakâr olarak gören gençlerin oranı % 45’ten % 43’e gerilemiş. Kendilerini dindar muhafazakâr görenlerin oranı % 25’ten % 15’e düşmüş.

Kendilerini tam dindar olarak millete taktim eden ve dine hizmet edeceğiz diye yola çıkan mevcut iktidar döneminde dindar olarak bilinen kesimin halini gösteren tablo böyle. Bu acı gidişata rağmen iktidardan dine hizmet beklentilerinde olanlar varsa ne demeli...   

Daha üç beş yıl önceye kadar %99 u müslüman denen ülkemizde bugün bu oranın%85.5' lara kadar inmesine ne dersin?Yüzlerce İmam hatip açılıp okullarda dini tedrisat artırılmasına rağmen imam hatiplerde öğrencilerde namaz kılan seviyesinin%13 gibi komik bir durumda olması deist bir gençliğin türemesi sizleri hiç düşündürmüyor mu? Eskiden olsa dinsiz idarede ancak bu kadar olur denirdi şimdi güya dindar bir yönetimde bu duruma ne demek gerekir?Netice olarak şunu söyleyebilirim ki, baş değişme ile dindarlık olmuyor ve ülke dindar olmak ile iyi yönetilmiyor.İşi ehline vermek ve Allah korkusunu kalplere yerleştirmek gerekiyor.

Şöyle başını elleriyin arasına alıp bir düşünmeni ve eski söylediğin sözlerden dolayı insanlarla helalleşmeni ve bugün yanlış yapanları da velevki senin oy verdiğin iktidar da olsa uyarmanı öneririm.Çünkü gerçekten sorumluluk çok büyüktür.Allah basiret ihsan etsin kusurlarımız nedeniyle bizler yüzünden masumları cezalandırmasın. Haydi hayırlısı sakın beni yanlış anlama selam ve sevgiler.

 Rafet



 

28 Haziran 2026 Pazar

HASTA VE HASTALIK

  ÜÇÜNCÜ DEVA: 

   Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyf sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahiddir. Hem insan, zîhayatın en mükemmeli, en yükseği ve cihazatça en zengini, belki zîhayatların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belaları düşünmek vasıtasıyla, hayvana nisbeten en edna bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür. Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor, sermaye-i ömrünü bâd-i heva boş yere sarfettiriyor. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan." İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekva değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse, sabır istemek gerektir.

Lemalar - 206

MÜSBET HAREKETİN ZAFERİ

 Hayatta bazı hadiseler vardır ki, ilk bakışta sıradan görünür; fakat insanın hafızasında derin izler bırakır. Bazen bir sözün yapamadığını bir tebessüm, bazen de uzun nasihatlerin veremediği dersi küçük bir iyilik verebilir. Yıllar önce yaşadığım bir hadise, kırıcı davranışlara karşı sabır ve nezaketle mukabele etmenin ne kadar etkili olabileceğini anlatan bir olay.

Eskiden hastanede muayeneden sonra gerekli tetkik ve tedaviler yapıldıktan  sonra hastalar taburcu edilirken şahsî dosyalarının refakatçi tarafından hastane arşivine teslim edilmesi gerekiyordu.

Yaz mevsiminin en sıcak günlerinden biriydi. Babamın rahatsızlığı ve eve götürülmesi telaşı içerisinde dosyayı arşive teslim etmeyi unuttum. Babamı hastaneden alıp eve getirdikten kısa bir süre sonra ev telefonu çaldı. Ahizeyi kaldırdığımda karşımdaki kişi kendisini hastaneden arayan bir doktor olarak tanıttı.

Müsbet Hareket ve Neticesi

Doktor bey, dosyanın neden arşive teslim edilmediğini oldukça sert bir üslupla sormaya başladı. Ben durumu sakin bir şekilde izah etmeye çalıştım. Ancak o, sorularını ve ikazlarını peş peşe sürdürdü. Ses tonunun da pek uygun olmadığını düşündüm. Buna rağmen tartışmaya girmedim.

“Tamam doktor bey, hastaneye gelip dosyayı arşive teslim edeceğim.” dedim. Telefon kapandıktan sonra belediye otobüsüyle yeniden hastaneye doğru yola çıktım. Yolculuk sırasında otobüste bulunan bir dostum yanıma yaklaştı ve elindeki gülü uzatarak: “Bu gülü size vermek istiyorum.” dedi. Teşekkür ederek gülü aldım. Hastaneye vardığımda ilgili servise çıktım. Doktor bey hâlâ oradaydı ve bir işle meşguldü.

Yanına giderek: “Doktor bey, dosyayı arşive teslim etmeye geldim. Ancak bunun yanında şu gülü de size takdim etmek istiyorum. Lütfen kabul buyurun.” dedim. Doktor bey elini güle uzatırken yüzündeki ifade değişti. Gözlerinde bir mahcubiyet seziliyordu. Sanki telefondaki sert tavrını hatırlamış ve bundan dolayı içten içe utanmıştı.

O an anladım ki, bazen öfkeye öfkeyle karşılık vermemek en güçlü cevaptır. Sert sözlere aynı şekilde mukabele etmek yerine sükûnet göstermek, hatta iyilikle karşılık vermek insanların kalbinde beklenmedik tesirler meydana getirebilir. Eğer telefonda ben de sertleşseydim, muhtemelen mesele büyüyecek ve taraflar birbirinden daha da uzaklaşacaktı. Fakat sabır ve nezaket, kırgınlık yerine gönüller arasında bir köprü kurdu.

Belki o küçük gül, doktor bey için de unutulmayacak bir ders olmuştu. Çünkü bazen bir çiçek, bir insanın kalbinde uzun nasihatlerden daha derin iz bırakabilir. Nitekim kötülüğe iyilikle karşılık vermek, insanı küçültmez; bilakis onu yüceltir. Gönülleri fetheden şey çoğu zaman haklı olmak değil, haklı olduğu halde nezaketi elden bırakmamaktır. Vesselâm…