18 Şubat 2026 Çarşamba

YARATILIŞIN GAYESİ

    Kat'iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

   Evet bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenab-ı Hakk'ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen; nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten mübtela olur.

   Evet şu perişan dünyada, âvâre nev'-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahibsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev'-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.

Rahmet Şefkat - 46

İNSANA BİR MEZAR BOYU TOPRAK YETER

 Adamın şehirde otuz dairesi vardı.Kiralar her ay tıkır tıkır yatıyordu.Ama yüzü gülmüyordu.

“Daire işi bitti,” diyordu.

“Kiracıyla uğraşılmaz.”

“Toprak asıl yatırımdır.”

Telefonu elinden düşmezdi.

İlan siteleri, gruplar, kapalı WhatsApp kanalları…

Bir gün bir emlakçı aradı.

— “Abi,” dedi, sesi alçaktı.

— “İlan falan yok.

Üç kardeş var, arsaları büyük.

Paraya sıkışıklar.

Bunların ihtiyacı var… fırsat bu.”

Adamın içi kıpırdadı.

Komisyonda ödememek için bir sekilde emlakciyi aradan çıkartıp tek başına gitti.

Gerçekten üç kardeşin elinde çok büyük, çok değerli bir arsa vardı.

Atadan kalmaydı.

Kolay kolay satılmazdı.

Kapıyı çaldı: — “Hepsini alıyorum.”

Rakam söyledi.

Büyük kardeş kaşlarını çattı.

— “Bu arsa satılık değil.”

Ortanca sustu.

Küçük kardeş öne çıktı. — “Olur,” dedi.

— “Ama bir şartla.”

Adam sordu: — “Nedir?”

Küçük kardeş sakindi: — “Şehirdeki bütün dairelerini sat.

Parayı peşin getir.

Sonra gün doğarken arsaya gir.

Yürüyebildiğin yere kadar yürü.

Gittiğin son yere kazık çak.

Gün batmadan başladığın yere dönersen,

işaretlediğin her yer senin.

Ama dönemezsen…”

Bir an durdu. — “Para bizim.”

Adam güldü. — “Bu kadar mı?”

Otuz daireyi sattı.

Evini boşalttı.

Parasını elden getirdi.

Ertesi sabah gün ağarırken yürümeye başladı.

Önce ölçerek.

Sonra açılarak.

“Şurası da girsin,” dedi.

“Bu cephe çok değerli.”

Tam villa sitesi yapılır.

Bir noktada kendi kendine mırıldandı: — “Oh… tam enayi arsası.” Bu paraya bunun onda biri alınamaz.

Öğlene doğru güneş yakmaya başladı.

Ama durmadı.

Bir ara geri dönmeyi düşündü.

Sonra vazgeçti: — “Bir parça daha…”

Güneş eğildi.

Toprak büyüdü.

Ama mesafe uzadı.

Kazığı çakıp panikle geri koşmaya başladı.

Kalbi yoruldu patlayacak gibiydi.

Nefesi kesildi.

Ciğerleri doldu.

Kan kusmaya başladı.

Bacakları da taş gibi oldu.

Güneş batarken son adımı attı.

Ama yetişemedi.

Yere yığıldı.

Hastaneye bile götürmediler.

Zaten iş işten geçmişti.

Üç kardeş parayı aldı.

Adamı, arsada bir köşeye,

diğer açgözlülerin  yanına kuyuladılar.

İki metre.

Bir insanın hayatta gerçekten sahip olduğu tek yer buydu.

Günümüzde bu tür arazi satın alma hikayeleri gerçekten vardır ve devam etmektedir.

17 Şubat 2026 Salı

İMTİHAN DÜNYASI

 Cenab-ı Allah (cc) bu dar-ı dünyada geçim cihetiyle kimi zenginlikle; kimi fakirlikle imtihana tabi tutmuştur. Zenginler muhtaç ve fakir insanlara şefkat elini uzatmakla mükellef kılınmıştır. İnsanoğlu, bütün varlıklara karşı duyarlı ve şefkatli olmalıdır. Şefkati olmayanın Allah’ın rızasını kazanması da mümkün değildir.

Ben fakir bulamıyorum bir sadâka vereyim, herkesi kendi gibi zengin görüp yardım etmekten imtina edenler. Bahane aranmazsa herkes kendinden bir cihetle daha fakiri bulabilir.

Nice servet sahipleri gördük, fakir ve muhtaçlara zekât ve sadâka vermekten çekinip sahabe Sâlebe durumuna düştüler. Ölüm için kimsenin elinde senet yoktur. Belki bugün belki yarın an meselesi…

Bir gün Resulullah (asm) sahabelerle sohbet ederken yere üç çizgi çeker. “Birinci çizgi insan, ortada ki ecel, üçüncü çizgi ise tul’ü emeldir” buyurur.

İnsanoğlu büyük iş ve işlemlerin peşinde çırpınırken ecel ortada onu yakalayıverir. Sabit zannedilen bu dar-ı dünya bir an-ı seyyâle gibi geçiyor. Bundan dolayı ömür sermayesi malâyanî şeylerle değil; meşrû dairede çalışıp, muavenet ve teâvünde öncü olmak lâzımdır.

Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuş:

“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” “Dicle kenarında kayıp olan bir hayvandan” kendini mesul gören ve ekmeği olmayan aç bir aile için sırtına aldığı un torbası ile sosyal adalet ve hayat-ı içtimaiye içinde medâr-ı fahr olan Hazreti Ömer’in (ra) adaleti bin dört yüz seneden beri iftiharla yâdediliyor.

Hazreti Ömer (ra) Halife olmasına rağmen sosyal yardımlaşmada öncelikle fert olarak toplum karşısında sorumluluğunu göstermiştir. Demek ki, evvelâ kişi topluma karşı sorumluluk bilincinde olmalıdır.

Bir zengin zekâtını fakire verdiği zaman, fakir de o zengine karşı hürmetkâr olur. Hele Müslüman toplumu içerisinde yardımlaşmanın vasıtası olan zekât İslâm’ın köprüsüdür.

Yoksa “Ben tok olayımda başkası açlığından ölürse ölsün bana ne”2, derse o zaman fakir de zengine karşı kin ve adâvet besler, zengini düşman görür. Hatta asayişi bozmaya kalkar, memleket dahi huzursuz olur.

Hülâsa:Malımızla insanlara yardım elimizi uzatmakla imtihan olduğumuzu unutmayalım.Yardımlaşma vasıtalarından,Zekât İslâm’ın şartı, sadâka ise onun ziynetidir. Biri malın bereketine, diğeri belânın def’ine vesiledir. Vesselâm…

Dipnotlar:

1- Sünen-i Tirmizi.

2- İşaratü’l- İ’caz s. 49.


16 Şubat 2026 Pazartesi

NİKAH VE DÜĞÜNLERİMİZ

Nikah ve düğünlerimizin düşündürdükleri 

Nikahımız mevlütlüdür de kesmiyor artık! Kur'an ile başlıyor, iki ilahi, üçüncüsü türkü, dördüncü şarkı, beşincisi oynama şıkıdım şıkıdım, altıncısı haydi kızlar halaya diye devam ediyor...

Hani rahmet meleklerinin girmediği bazı yerler vardı ya, işte bu düğünlere de sadece sol taraftaki amelleri yazan melekler giriyor. Hayır adına bir şey yok! Hep günah hep günah!

-Düğün  ve nikah kültürümüzü gözden geçirelim- ne dersiniz? 

Bir bakalım düğünlerimize acaba peygamber efendimizi davet edebileceğimiz bir düğün mü? Yoksa onun bilmesini, duymasını istemeyeceğimiz bir düğün mü? 

Düğüne gitmesek darılırlar mı? Evet, onlar darılırlar, ama Allah razı olur. Onlar razı olur, ama Allah darılır. Kimi, kimin için kızdırdığımıza dikkat edelim.

-Yaşanmış bir olay-

Bir yerde bekliyordum. Hacı amcanın biri orada mahzun mahzun duruyordu. Amca, hayırdır, diye sordum? Kızım evleniyor, onun düğünü var içerde dedi. Niye içeri girmiyorsun, diye sordum? İçerisi melanet olmuş dedi. Uzun konuştuktan sonra "erkek tarafına niye düğünün nasıl yapılacağını şart koşmadın," diye sordum. Kızım bile beni dinlemedi, dedi...

-Düğün yapmaya karar veren kardeşlerim, bu nasihatim de sizedir- Lütfen birilerinin keyfi için kendi iyilik defterinizi karalamayın. Allah'ın rızasını kazanmak, kulların rızasına kazanmaya tercih edilir. İlahili, mevlütlü ya da kadın erkek ayrılmış şekilde düğünlerinizi yapın. Kadınların kendi aralarında oynamalarında bir sakınca yoktur. Ama unutmayın ki, herkesin elinde bir telefon var ve düğünde olan düğünde kalmıyor.

Müslümanın kalitelisi düğünde belli oluyor. Nice örtülü ve şuurlu görünen gençler, sırf birilerini memnun etmek için Allah'ı kızdırmaya cüret edebiliyor.

Rahmet ile temeli atılan düğünlerin hayrı ve bereketi fazla olacaktır.

Allah Teâlâ cümle Müslümanlara şuur ve basiret ihsan eylesin! 



15 Şubat 2026 Pazar

MANEVİ HASTALIKLAR

 Stres, sıkıntı, depresyon bu asır insanlarının en çok muzdarip oldukları rahatsızlıklar. Günümüz insanlarının küçümsenmeyecek bir kesimi, şu veya bu şekilde bu hastalıklara maruz. Araştırmalara göre başta kadınlar ve gençler olmak üzere hemen her yaş grubundaki insanlar halk arasında ruh hastalıkları diye anılan stres, depresyon gibi hastalıklarla boğuşuyorlar. Bu çeşit hastalıkların sonucu olarak ülkemizde küçümsenmeyecek intihar olaylarına şahit oluyoruz.

Bu nevî rahatsızlıkların tedavisi için çareyi psikolog, psikiyatri kapılarında arayan hastaların bir çoğu aradıklarını bulamamanın çaresizliği içinde, sonuç vermese dahi belki de ömür boyu ilâç kullanmayı alışkanlık haline getiriyorlar.


Bazılarının “teknoloji asrı, sanayi asrı, medeniyet asrı” diye nitelendirdikleri bu asrı Bediüzzaman aynı zamanda “hasta asır, bedbaht asır, gaddar asır, helâket ve felâket asrı” şeklinde nitelendirir. Şurası enteresan ve aynı zamanda acı bir gerçek ki, bir çok nimeti, bir çok imkânı günüm7üz insanlarına sunan bu asır, beraberinde bir çok derdi, sıkıntıyı, huzursuzluğu getirdi. Maddî bir çok imkâna, bir çok nimete kavuşan günümüz insanı, aradığı huzuru ve mutluluğu bulamadı. Hayalindeki hemen bütün özlemlere kavuşan bu asrın insanı, bu defa sebebini bilemediği sıkıntılara, bunalımlara maruz kaldı.


Hasta, bedbaht asrı doğru teşhis eden Bediüzzaman, çare ve tedavi yollarını da bu asır insanının nazarına sunmuş aslında. Duçar olduğu hastalığın farkına varmayan bu asrın insanı, çare ve tedavi noktasında da mütehayyir ve şaşkın çoğu zaman. İsabetli bir teşhis olmayınca, doğru ve yerinde bir tedavi de olamıyor.


Maddî rahatsızlıkların çare ve tedavisi, ekseriya maddî ilâçlarla olduğu gibi, manevî hastalıkların tedavisi de çoğunlukla kalbi ve ruhu teskinde etkili olan manevî tedavilerle olduğu inkâr edilemez. Bunun için bunalım, stres, depresyon gibi rahatsızlıklara maruz kalan hastaların manevî yöndeki tedavileri göz önünde bulundurmalarında fayda var.


Yalnızca abdest almanın dahi gözle görülür bir huzur ve ferahlık verdiğini; dua etmenin, Kur’ân, Cevşen okumanın, namaz kılmanın stres, sıkıntı, bunalım gibi ruhî sıkıntıları hafifleterek, ruh ve kalbe bir ferahlık verdiğini herkes biliyor.


Yalnızca abdest almanın dahi gözle görülür bir huzur ve ferahlık verdiğini; dua etmenin, Kur’ân, Cevşen okumanın, namaz kılmanın stres, sıkıntı, bunalım gibi ruhî sıkıntıları hafifleterek, ruh ve kalbe bir ferahlık verdiğini herkes biliyor.

13 Şubat 2026 Cuma

KİM KAZANIR ?

 Kavganın Kazananı Olur mu ?

İnsan bazen haklı çıkmak ister, bazen de son sözü söyleyerek üstün gelmeyi… Oysa kalplerin kırıldığı, sözlerin sertleştiği bir kavgada kimse gerçek anlamda kazanamaz. Haklı çıkan bile içten içe bir şeyler kaybeder; huzurunu, sevincini, belki de sevdiği bir gönlü…

Kavga, ateş gibidir. Önce karşısındakini yakıyor gibi görünür; fakat sonunda tutuşan çoğu zaman kendi yüreğimiz olur. Sert sözler, kırıcı bakışlar ve öfkeyle söylenen cümleler, zaman geçse de iz bırakır. Onarılması zor kırgınlıklar, bir anlık öfkenin ardından sessizce hayatımıza yerleşir.

Oysa gönül kazanmak, haklı çıkmaktan daha değerlidir. Bir adım geri atmak, yumuşak bir söz söylemek, affedici olmak… İşte gerçek zafer bunlardır. Çünkü kalpleri birleştirenler kaybetmez; aksine huzuru ve sevgiyi çoğaltır.

Unutmayalım ki, kavga büyüdükçe gönüller küçülür; ama anlayış büyüdükçe kalpler genişler.


Hala anlayamadınız değil mi?

Önemli olan haklı ya da haksız olmak değil..!

Kavganın kazananı yoktur…

Ya kaybedersiniz ya da daha çok kaybedersiniz.

Önemli olan kalp kırmamak.

Önemli olan yargılamadan,karşılıksız sevebilmek ve iyilik yapabilmektir.

Haklı bile olsan özür dileyecek kadar asil olmak,bilge olmaktır.

Egonuzu kontrol edemediğiniz sürece,o sizi kontrol etmeye devam edecek ve tüm dünya sizin bile olsa mutlu olmanız mümkün olmayacaktır.      (AlbertEinstein)

“Kavganın kazananı olmaz” sözü, çatışmanın sonunda kim haklı çıkarsa çıksın, tarafların bir şekilde zarar gördüğünü anlatan anlamlı bir ifadedir. Kırılan gönüller, kaybolan güven ve yıpranan ilişkiler, kavgadan sonra geriye kalan asıl tablodur. Bu yüzden gerçek kazanç, kavgayı büyütmekte değil; anlayış, sabır ve güzel sözle çözüm aramakta gizlidir.


Sonuç olarak şunu bilmeliyiz ki;

Kavgada kazanan olmaz, ama gönül kazanan her zaman kazanır.

12 Şubat 2026 Perşembe

GERÇEK SEVGİ VE SEVGİLİ

 Sevgi, Sevgililer Günü ve Gerçek Sevgili Kimdir?

Sevgi, insanın kalbini yumuşatan, hayatına anlam katan en güzel duygulardan biridir. Bir tebessümde, bir selamda, bir iyilikte ve fedakârlıkta kendini gösterir. Sevgi; almak değil, vermektir. Beklemek değil, paylaşmaktır.

Her yıl Şubat ayının ortasında kutlanan Sevgililer Günü, çoğu zaman hediyelerle, çiçeklerle ve süslü sözlerle hatırlanır. Oysa gerçek sevgi, bir güne sığdırılamayacak kadar derin ve kıymetlidir. Sevgi, sadece eşler veya sevgililer arasında değil; anne ile evlat, kardeşler, dostlar ve hatta bütün insanlık arasında yaşanması gereken bir duygudur.

Gerçek sevgili ise; insanı yaratan, ona sayısız nimetler veren, her an onu gözeten ve merhametiyle kuşatan Yüce Rabbimizdir. Çünkü O’nun sevgisi karşılıksızdır, sonsuzdur ve her kulunu kapsar. İnsan, gerçek sevgiyi ancak Yaradanını tanıdıkça ve O’na yöneldikçe hisseder.

Dünya sevgileri geçicidir; gençlik gider, güzellik solar, imkânlar tükenir. Fakat Allah sevgisi kalıcıdır, insanı hem bu dünyada huzura kavuşturur hem de ebedî hayata hazırlar. Gerçek sevgi, insanı iyiliğe yönelten, kalbi temizleyen ve kulunu Rabbine yaklaştıran sevgidir.

Bu sebeple, sevgi sadece bir güne değil, bütün bir ömre yayılmalıdır. Her gün, kalplerimizi kin ve nefret yerine sevgiyle doldurmalı; ailemize, komşumuza, dostumuza ve bütün insanlara merhametle yaklaşmalıyız.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki;

Gerçek sevgi, kalbi Yaradan’a bağlayan ve insanı bütün mahlûkata şefkatle yaklaştıran sevgidir.