9 Şubat 2026 Pazartesi

ANNE BABA VE YAŞLILARIMIZ

 “Anne, baba ve yaşlılar çabuk kırılır; çünkü gönülleri hassastır, sevgiyi derinden hissederler. Onlara söylenen bir söz, verilen küçük bir değer veya yapılan ufak bir incelik bile kalplerinde büyük bir mutluluk olur. Kırılmamaları için değil; kırıldıklarında onarılması zor olduğu için daha çok özen göstermeliyiz.”

Anne, Baba ve Yaşlıların İnce Gönlü incitmemek gerekir.

Anne, baba ve yaşlılar çabuk kırılır…
Çünkü yılların yorgunluğu, gönüllerinde ince bir hassasiyet bırakır.
Bir bakış, bir söz, bir ihmal bile onların yüreğinde derin bir iz bırakabilir.
Oysa gönüllerine dokunmak zor değildir; küçük bir ilgi, kısa bir ziyaret, hal hatır sormak bile onlar için dünyalara bedeldir.

Unutmayalım; onların kalpleri, yıllarca bizim için çarpan en temiz kalplerdir.
Onları kırmamak, incitmemek; sadece bir evlatlık görevi değil, aynı zamanda gönül borcudur.

Onların Gönlünü Kazanıp Duasını Almak

Anne, baba ve yaşlılar çabuk kırılır…
Çünkü gönülleri incelikle örülüdür.
Bir tebessüm, bir hâl hatır soruş, bir küçük iyilik onların kalbinde büyük bir yankı bulur.

Onların gönlünü kazanmak; aslında kendimize iyilik etmektir.
Zira bir anne-babanın, bir yaşlının gönlünden yükselen dua;
evlâtların yolunu aydınlatan görünmez bir kandildir.

Bugün bir kapılarını çalmak, bir telefon etmek, “Nasılsın?” diye sormak bile
gönüllerini kazanmak için yeterlidir.
Unutmayalım: Gönlü alınan her dua, hayatımıza bereket olarak döner.

DÖRT ATANIN HAKKI BİR Mİ?

Hayır, dördü aynı değildir; fakat gönül hassasiyetleri ve saygı ihtiyaçları açısından birbirlerine çok benzerler.
Bunu şöyle açıklayabiliriz:

1. Anne ve Baba

Bizim dünyamıza emek veren, hayatımıza yön veren kişilerdir.

Sevgileri karşılıksızdır, incindiklerinde gönülleri hemen kırılır.

Evlatlarından ilgi, hürmet ve gönül alıcı bir davranış beklerler.

2. Kayınvalide ve Kayınpeder

Onlar da birer “anne-baba”dır ama aileye sonradan katıldıkları için ilişkide hassasiyet daha fazladır.

Saygı ve nezakete anne-babadan daha çok önem verirler.

Küçük bir ilgi bile çok mutlu eder; çünkü kendilerini ailede değerli görmek isterler.

Peki ortak yönleri nedir?

Hepsinin gönlü çabuk kırılır.

Hepsi saygı ve ilgiyle mutlu olur.

Hepsinin duası kıymetlidir ve insanın yolunu açar.

Farkları ise şudur:

Anne ve baba doğrudan can bağımızdır.

Kayınvalide ve kayınpeder ise evlilik bağıyla gönlümüze dâhildir.
Ama saygı, ilgi ve gönül alma bakımından hepsi aynı derecede incelik ister.


Hak–hukuk açısından bakıldığında anne–baba ile kayınvalide–kayınpeder arasında bazı önemli farklar ve ortak noktalar vardır. Konuyu İslâmî ölçüler ve örfî ilişkiler çerçevesinde özetliyorum:


1. Anne–Baba: Hak ve Hukuk Bakımından

Anne ve babanın üzerimizdeki hakkı doğuştan ve asli bir haktır.
Bu hak:

• Farz derecesindedir.

Onlara iyilik etmek (ihsan), saygı göstermek, gönüllerini incitmemek, bakım ve ihtiyaçlarında yardımcı olmak dinen bir yükümlülüktür.

• Evlat, anne-babayı incitemez.

Kalplerini kırmak günahtır; gönül almak ise ibadettir.

• Dua ve rızaları çok kıymetlidir.

Anne-babanın hayır duası evlâdın hayatında bereket sebebidir.


2. Kayınvalide – Kayınpeder: Hak ve Hukuk Bakımından

Kayınvalide ve kayınpederin hakkı, evlilik ile oluşan akrabalık bağı üzerinden gelir.

• Saygı göstermek vaciptir (dinî sorumluluk).

Onlara kaba davranmak, küçük görmek veya incitmek uygun değildir.

• Eşin anne-babasına iyi davranmak, eşinin hukukuna saygıdır.

Yani onlara gösterilen hürmet, aslında eşe gösterilen hürmettir.

• Geçim, maddî yardım gibi konularda evlat sorumluluğu kadar zorunlu değildir.

Ama yapılırsa büyük bir sevap ve insanlık görevidir.


3. Temel Fark Nedir?

✔ Anne–baba:

Doğrudan evlâdın asli görevi vardır.

Hakları daha üst derecededir.

Hizmet etmek, gönüllerini almak evlatlık borcudur.

✔ Kayınvalide–kayınpeder:

Saygı, nezaket ve iyi muamele dinen gereklidir.

Fakat evlat gibi zorunlu bir maddî/fiilî yükümlülük yoktur.

Asıl sorumluluk kendi öz evlatlarınındır.


4. Ortak Nokta:

Hepsinin gönlü hassastır.
Hepsine saygı, güzel söz, ilgi ve iyi muamele insanın hem dünya hem de ahiret yolculuğunda kazançtır.

Hepsininde Gönlünü Kazanıp Duasını Almak Gerekir

Anne, Baba ve Kayın Valide-Pederin Hakkı

Anne ve baba; doğuştan üzerimize düşen hakkı olan, gönülleri hassas, sevgileri karşılıksız kutsal varlıklardır.
Onlara iyilik etmek, gönüllerini kırmamak, dua ve rızalarını almak evlât olmanın asli görevidir. Her tebessüm, her küçük ilgi onların gönlünde büyük bir mutluluk bırakır.

Kayınvalide ve kayınpeder ise evlilik bağımızla hayatımıza katılır.
Onlara saygı göstermek, nezaketle yaklaşmak, gönüllerini almak hem eşimize hem de ailemize duyduğumuz saygının bir göstergesidir. Onların gönlünü kırmamak, incitmemek insanlık ve dinî bir sorumluluktur.

Her ne fark olursa olsun; anne, baba, kayınvalide ve kayınpederin gönlü incelikle örülüdür.
Onlara güzel davranmak, gönüllerini kazanmak ve duasını almak; sadece iyi bir evlât veya evlilik bireyi olmanın değil, aynı zamanda gönüllerimizi bereketle doldurmanın yoludur.

Unutmayalım: Gönlü alınan her dua, hayatımıza ışık ve huzur olarak döner.

Büyüklerimize Saygısızlık

(Bahusus Anne Baba Ve Kaynana Kayınbabaya)

Doğru değildir.

Anne babaya iteat etmek Allah'ın bize yüklediği bir emir bir sorumluktur.Peygamberimizinde bu husustaki uyarısı;"Kimin yanında anne babası bulunduğu halde onların rızasını kazanamamışa burnu yerlerde sürtülsün" buyurarak, anne ve babanın rızasını kazanmanın, Allah'ın rızasını kazanmak olduğunu bildimiştir.Yine evine anne babası gelmiyor, yada şu veya bu sebeple, onlar dışlanıyorsa; maaşı ne olursa olsun,yetiştiremeyecek bereket ve huzur bulamayacaktır.Bunu büyüklerimiz  bildirmiştir.Bu hususta dört atanında aynı önemde oluğu vurgulanmıştır.Belaların define sebep evimizin berek direği ve kaynağı olan anne baba ve büyüklerimizin gönlünü alıp onları kırıp incitmeyelim yanlış davranışlardan kaçınalım.Allah yâr ve yardımcımız olsun.Anne babalarımızı, torun sevgisinden mahrum etmeyelim.Unutmayalım ki, gün gelecek bizlerde aynı konumda olacağız.Ne ekersek onu biçeriz.

8 Şubat 2026 Pazar

SADECE OKUMAKLA ADAM OLUNUR MU?

 Okumak, okul bitirmek ve diploma almak insanın hayatında önemli bir yere sahiptir; ancak tek başına “adam olmak” için yeterli değildir.

Diploma, insanın bir alanda bilgi ve meslek sahibi olduğunu gösterir. Fakat insanın gerçek değeri, sadece aldığı eğitimle değil; ahlâkı, karakteri, vicdanı, dürüstlüğü ve insanlara karşı davranışlarıyla ölçülür.

Nice insanlar vardır ki yüksek tahsil yapmış, büyük makamlar elde etmiş; fakat merhametten, adaletten ve doğruluktan uzak oldukları için toplumda saygı görmemişlerdir.

Buna karşılık, okuma imkânı bulamamış; ama dürüstlüğü, çalışkanlığı ve güzel ahlâkıyla herkesin gönlünde yer edinmiş nice insanlar vardır.

Gerçek anlamda “adam olmak” için:

Doğru sözlü olmak

Kul hakkına riayet etmek

Emanete sadık kalmak

İnsanlara faydalı olmak

Ahlâklı ve vicdanlı davranmak gerekir.

Okumak, insanı bilgiyle donatır; fakat ahlâk ve karakter, insanı gerçek manada yüceltir.

En güzeli, bilgi ile güzel ahlâkı bir araya getirebilmektir. İşte o zaman insan hem bilgili hem de olgun bir şahsiyet olur.

Gönül Notu:

Diploma insanın cebini doldurabilir; ama asıl değer, kalbi ve karakteri doldurabilmektir.

BEDİÜZZAMAN’IN İNGİLİZLERE VERDİĞİ CEVAP

   İstanbul'un işgalinde Bediüzzaman’ın İngilizlere verdiği cevap:

Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazı'nın toplarını tahrib ve İstanbul'u istila ettiği hengâmda; o devletin en büyük daire-i diniyesi olan Anglikan Kilisesi'nin başpapazı tarafından Meşihat-ı İslâmiyeden dinî altı sual soruldu.

Ben de o zaman Dârü'l-Hikmet-il İslâmiye'nin a'zâsı idim.

Bana dediler: "Bir cevab ver." Onlar altı suallerine, altı yüz kelime ile cevab istiyorlar.

Ben dedim: "Altıyüz kelime ile değil, altı kelime ile de değil, hattâ bir kelime ile dahi değil; belki bir tükürük ile cevab veriyorum!

Çünki o devlet, işte görüyorsunuz; ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrurane üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor.

Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!.." demiştim.

Şimdi diyorum:

   Ey kardeşlerim!

İngiliz gibi cebbar bir hükûmetin istila ettiği bir zamanda, bu tarzda matbaa lisanıyla onlara mukabele etmek, tehlike yüzde yüz iken, hıfz-ı Kur'anî bana kâfi geldiği halde; size de, yüzde bir ihtimal ile, ehemmiyetsiz zalimlerin elinden gelen zararlara karşı, elbette yüz derece daha kâfidir.

   Hem ey kardeşlerim!

Çoğunuz askerlik etmişsiniz.

Etmeyenler de elbette işitmişlerdir.

İşitmeyenler de benden işitsinler ki: "En ziyade yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır.

En az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir!" قُلْ اِنَّ الْمَوْتَ الَّذ۪ى تَفِرُّونَ مِنْهُ فَاِنَّهُ مُلَاق۪يكُمْ mana-yı işarîsiyle gösteriyor ki: "Firar edenler, kaçmalarıyla ölümü daha ziyade karşılıyorlar!"

Mektubat - 417

HAYATINI İMAN İLE HAYATLANDIR

      Sizdeki gençlik kat'iyyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi' olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarfetseniz, o gençlik manen bâki kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.          

 Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz. 

   Elhasıl, gençlik gidecek. Sefahette gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette, binler bela ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû'-i istimal ile, israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve manevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz. Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı halinden, gençlik saikasıyla israfat ve sû'-i istimalden gelen hastalıktan enînler, eyvahlar işittiğiniz gibi; hapishanelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık saikasıyla gayr-ı meşru dairedeki harekatın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta -ehl-i keşfelkuburun müşahedatıyla ve bütün ehl-i hakikatın tasdikıyla ve şehadetiyle- ekser azablar, gençlik sû'-i istimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz. Hem nev'-i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile "Eyvah gençliğimizi bâd-i heva, belki zararlı zayi' ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız." diyecekler. Çünki beş-on senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azab ve zarar ve âhirette cehennem ve sakar belasını çeken adam, en acınacak bir halde olduğu halde

اَلرَّاض۪ى بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ

sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünki zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir. Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmîn...

Sözler - 146

7 Şubat 2026 Cumartesi

GÖNÜL KAZANAN, HER ZAMAN KAZANIR

 Kavganın Kazananı Olmaz

İnsan bazen haklı çıkmak ister, bazen de son sözü söyleyerek üstün gelmeyi… Oysa kalplerin kırıldığı, sözlerin sertleştiği bir kavgada kimse gerçek anlamda kazanamaz. Haklı çıkan bile içten içe bir şeyler kaybeder; huzurunu, sevincini, belki de sevdiği bir gönlü…

Kavga, ateş gibidir. Önce karşısındakini yakıyor gibi görünür; fakat sonunda tutuşan çoğu zaman kendi yüreğimiz olur. Sert sözler, kırıcı bakışlar ve öfkeyle söylenen cümleler, zaman geçse de iz bırakır. Onarılması zor kırgınlıklar, bir anlık öfkenin ardından sessizce hayatımıza yerleşir.

Oysa gönül kazanmak, haklı çıkmaktan daha değerlidir. Bir adım geri atmak, yumuşak bir söz söylemek, affedici olmak… İşte gerçek zafer bunlardır. Çünkü kalpleri birleştirenler kaybetmez; aksine huzuru ve sevgiyi çoğaltır.

Unutmayalım ki, kavga büyüdükçe gönüller küçülür; ama anlayış büyüdükçe kalpler genişler.

Hala anlayamadınız değil mi?

Önemli olan haklı ya da haksız olmak değil..!

Kavganın kazananı yoktur…

Ya kaybedersiniz ya da daha çok kaybedersiniz.

Önemli olan kalp kırmamak.

Önemli olan yargılamadan,karşılıksız sevebilmek ve iyilik yapabilmektir.

Haklı bile olsan özür dileyecek kadar asil olmak,bilge olmaktır.

Egonuzu kontrol edemediğiniz sürece,o sizi kontrol etmeye devam edecek ve tüm dünya sizin bile olsa mutlu olmanız mümkün olmayacaktır.      (AlbertEinstein)

“Kavganın kazananı olmaz” sözü, çatışmanın sonunda kim haklı çıkarsa çıksın, tarafların bir şekilde zarar gördüğünü anlatan anlamlı bir ifadedir. Kırılan gönüller, kaybolan güven ve yıpranan ilişkiler, kavgadan sonra geriye kalan asıl tablodur. Bu yüzden gerçek kazanç, kavgayı büyütmekte değil; anlayış, sabır ve güzel sözle çözüm aramakta gizlidir.

Gönül notu:

Kavgayı kazanan olmaz; ama gönül kazanan her zaman kazanır.

ALLAH'IN RIZASI İHLAS İLE KAZANILIR

 Cenab-ı Hakk'ın rızası ihlas ile kazanılır. Kesret-i etba' ile ve fazla muvaffakıyet ile değildir. Çünki onlar vazife-i İlahiyeye ait olduğu için istenilmez; belki bazan verilir. Evet bazan bir tek kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur. Kemmiyetin ehemmiyeti o kadar medar-ı nazar olmamalı. Çünki bazan bir tek adamın irşadı, bin adamın irşadı kadar rıza-i İlahîye medar olur. Hem ihlas ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine tarafdar olmaktır. Yoksa, "Benden ders alıp sevab kazandırsınlar" düşüncesi, nefsin ve enaniyetin bir hilesidir.

   Ey sevaba hırslı ve a'mal-i uhreviyeye kanaatsız insan! Bazı Peygamberler gelmişler ki, mahdud birkaç kişiden başka ittiba edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kesret-i etba' ile değildir. Belki hüner, rıza-yı İlahîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırs ile "Herkes beni dinlesin" diye vazifeni unutup, vazife-i İlahiyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenab-ı Hakk'ın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah'ın vazifesine karışma. Hem hak ve hakikatı dinleyen ve söyleyene sevab kazandıranlar, yalnız insanlar değildir. Cenab-ı Hakk'ın zîşuur mahlukları ve ruhanîleri ve melaikeleri kâinatı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Madem çok sevab istersin, ihlası esas tut ve yalnız rıza-yı İlahîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efradları; ihlas ile ve niyet-i sadıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın, sana da sevab kazandırsın. Çünki meselâ sen "ELHAMDÜLİLLAH" dedin; bu kelâm, milyonlarla büyük küçük "ELHAMDÜLİLLAH" kelimeleri, havada izn-i İlahî ile yazılır. Nakkaş-ı Hakîm abes ve israf yapmadığı için, o kesretli mübarek kelimeleri dinleyecek kadar hadsiz kulakları halketmiş. Eğer ihlas ile, niyet-i sadıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar, lezzetli birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer. Eğer rıza-yı İlahî ve ihlas o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez; sevab da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır. Seslerinin ziyade güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hâfızların kulakları çınlasın!..

Lemalar - 152

MÜ"MİNİN FERASETİ

اِتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَاِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللّٰهِ

sırrına göre; ehl-i iman ne kadar âmi ve cahil de olsa, aklı derketmediği halde, kalbi öyle hodfüruş adamları görse; soğuk görür, manen nefret eder.

   İşte hubb-u câha meftun ve şöhretperestliğe mübtela adam -ikinci adam-, hadsiz bir cemaatin nazarında esfel-i safilîne düşer. Ehemmiyetsiz ve müstehzi ve hezeyancı bazı serserilerin nazarında, muvakkat ve menhus bir mevki kazanır.

اَلْاَخِلَّٓاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّق۪ينَ

sırrına göre; dünyada zarar, berzahta azab, âhirette düşman bazı yalancı dostları bulur.

   Birinci suretteki adam, faraza hubb-u câhı kalbinden çıkarmazsa, fakat ihlası ve rıza-yı İlahîyi esas tutmak ve hubb-u câhı hedef ittihaz etmemek şartıyla; bir nevi meşru makam-ı manevî, hem muhteşem bir makam kazanır ki, o hubb-u câh damarını kemaliyle tatmin eder. Bu adam az, hem pek az ve ehemmiyetsiz bir şey kaybeder; ona mukabil, çok hem pek çok kıymetdar, zararsız şeyleri bulur. Belki birkaç yılanı kendinden kaçırır; ona bedel, çok mübarek mahlukları arkadaş bulur, onlarla ünsiyet eder. Veya ısırıcı yabani eşek arılarını kaçırıp, mübarek rahmet şerbetçileri olan arıları kendine celbeder. Onların ellerinden bal yer gibi, öyle dostlar bulur ki; daima dualarıyla âb-ı kevser gibi feyizler, âlem-i İslâmın etrafından onun ruhuna içirilir ve defter-i a'maline geçirilir.

Mektubat - 414