28 Haziran 2026 Pazar

HASTA VE HASTALIK

  ÜÇÜNCÜ DEVA: 

   Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyf sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahiddir. Hem insan, zîhayatın en mükemmeli, en yükseği ve cihazatça en zengini, belki zîhayatların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belaları düşünmek vasıtasıyla, hayvana nisbeten en edna bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür. Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor, sermaye-i ömrünü bâd-i heva boş yere sarfettiriyor. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan." İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekva değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse, sabır istemek gerektir.

Lemalar - 206

MÜSBET HAREKETİN ZAFERİ

 Hayatta bazı hadiseler vardır ki, ilk bakışta sıradan görünür; fakat insanın hafızasında derin izler bırakır. Bazen bir sözün yapamadığını bir tebessüm, bazen de uzun nasihatlerin veremediği dersi küçük bir iyilik verebilir. Yıllar önce yaşadığım bir hadise, kırıcı davranışlara karşı sabır ve nezaketle mukabele etmenin ne kadar etkili olabileceğini anlatan bir olay.

Eskiden hastanede muayeneden sonra gerekli tetkik ve tedaviler yapıldıktan  sonra hastalar taburcu edilirken şahsî dosyalarının refakatçi tarafından hastane arşivine teslim edilmesi gerekiyordu.

Yaz mevsiminin en sıcak günlerinden biriydi. Babamın rahatsızlığı ve eve götürülmesi telaşı içerisinde dosyayı arşive teslim etmeyi unuttum. Babamı hastaneden alıp eve getirdikten kısa bir süre sonra ev telefonu çaldı. Ahizeyi kaldırdığımda karşımdaki kişi kendisini hastaneden arayan bir doktor olarak tanıttı.

Müsbet Hareket ve Neticesi

Doktor bey, dosyanın neden arşive teslim edilmediğini oldukça sert bir üslupla sormaya başladı. Ben durumu sakin bir şekilde izah etmeye çalıştım. Ancak o, sorularını ve ikazlarını peş peşe sürdürdü. Ses tonunun da pek uygun olmadığını düşündüm. Buna rağmen tartışmaya girmedim.

“Tamam doktor bey, hastaneye gelip dosyayı arşive teslim edeceğim.” dedim. Telefon kapandıktan sonra belediye otobüsüyle yeniden hastaneye doğru yola çıktım. Yolculuk sırasında otobüste bulunan bir dostum yanıma yaklaştı ve elindeki gülü uzatarak: “Bu gülü size vermek istiyorum.” dedi. Teşekkür ederek gülü aldım. Hastaneye vardığımda ilgili servise çıktım. Doktor bey hâlâ oradaydı ve bir işle meşguldü.

Yanına giderek: “Doktor bey, dosyayı arşive teslim etmeye geldim. Ancak bunun yanında şu gülü de size takdim etmek istiyorum. Lütfen kabul buyurun.” dedim. Doktor bey elini güle uzatırken yüzündeki ifade değişti. Gözlerinde bir mahcubiyet seziliyordu. Sanki telefondaki sert tavrını hatırlamış ve bundan dolayı içten içe utanmıştı.

O an anladım ki, bazen öfkeye öfkeyle karşılık vermemek en güçlü cevaptır. Sert sözlere aynı şekilde mukabele etmek yerine sükûnet göstermek, hatta iyilikle karşılık vermek insanların kalbinde beklenmedik tesirler meydana getirebilir. Eğer telefonda ben de sertleşseydim, muhtemelen mesele büyüyecek ve taraflar birbirinden daha da uzaklaşacaktı. Fakat sabır ve nezaket, kırgınlık yerine gönüller arasında bir köprü kurdu.

Belki o küçük gül, doktor bey için de unutulmayacak bir ders olmuştu. Çünkü bazen bir çiçek, bir insanın kalbinde uzun nasihatlerden daha derin iz bırakabilir. Nitekim kötülüğe iyilikle karşılık vermek, insanı küçültmez; bilakis onu yüceltir. Gönülleri fetheden şey çoğu zaman haklı olmak değil, haklı olduğu halde nezaketi elden bırakmamaktır. Vesselâm…

HÜRRİYET VE İSTİBDAT

    İşte nev'-i insanın tenevvüünün en mühim mâyesi ve zenbereği; müsabaka ile, hakikî imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir. Evet şu hürriyet perdesi altında müdhiş bir istibdadı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve halbuki o tokada müstehak olmayan gayet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilane şu sözün:

  Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile, imha-yı hürriyet; 

  Çalış idraki kaldır, muktedirsen âdemiyetten. 

Sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:

  Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile, imha-yı hakikat; 

  Çalış kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten. 

Veyahut:

  Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile, imha-yı fazilet; 

  Çalış vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten. 

   Evet imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdad da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek, faziletsizliktir. Ve bilhâssa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. "LİLLAHİLHAMD" bu meşreb üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahr suretinde dava etmiyorum. Fakat nimet-i İlahiyeyi tahdis suretinde, şükretmek niyetiyle diyorum ki:

   Cenab-ı Hak fazl u keremiyle, ulûm-u imaniye ve Kur'aniyeye çalışmak ve fehmetmek faziletini ihsan etmiştir. Bu ihsan-ı İlahîyi bütün hayatımda "LİLLAHİLHAMD" tevfik-i İlahî ile şu millet-i İslâmiyenin menfaatine, saadetine sarfederek; hiçbir vakit vasıta-i tahakküm ve tagallüb olmadığı gibi; ekser ehl-i gafletçe matlub olan teveccüh-ü nâs ve hüsn-ü kabul-ü halk dahi, mühim bir sırra binaen benim menfurumdur; onlardan kaçıyorum. 

Lemalar - 171

26 Haziran 2026 Cuma

KÜFÜR KARDEŞ KARDEŞE DÜŞMAN EDER

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Kâfirlerin medeniyeti ile mü'minlerin medeniyeti arasındaki fark:

   Birincisi: 

   Medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs içi pis, sureti me'nus sîreti ma'kûs bir şeytandır.

   İkincisi: 

   Bâtını nur, zahiri rahmet, içi muhabbet, dışı uhuvvet, sureti muavenet, sîreti şefkat, cazibedar bir melektir.    Evet mü'min olan kimse, iman ve tevhid iktizasıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlukatı, bilhâssa insanları, bilhâssa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir. Çünki iman bütün mü'minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.

   Küfür ise, öyle bir bürudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyada bir nevi' ecnebilik tohumunu ekiyor. Ve her şeyi her şeye düşman yapıyor.

Mesnevi-i Nuriye - 89

YAPTIKLARINDAN HERKES SORUMLUDUR

 Nokta 

   Arkadaş! Masum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız meşiet-i İlahiyenin düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücuduna tâbi değildir ki, aklı olmayan bir şeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husule gelen fiillere, o şeriatın hükümleri tatbik ile tecziye edilir. Meselâ: Bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu muhalefetten dolayı, düşüp başı kırılırsa müstehak olur. Çünki bu musibet, o muhalefete cezadır. Veya dişi bir kaplan, öz evlâdlarına olan şiddet-i şefkat ve himayeyi nazara almayarak, zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra bir avcı tarafından öldürülür. İşte hiss-i şefkat ve himayeye muhalefet ettiğinden, ceylana yaptığı aynı musibete maruz kalır.

   İhtar: 

   Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.

Mesnevi-i Nuriye - 74

HER CANLININ RIZKINI VEREN ALLAH'TIR

 Nükte 

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا

âyet-i kerimesiyle, rızk taahhüd altına alınmıştır. Fakat, rızk dediğimiz iki kısımdır: Hakikî rızk, mecazî rızk. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var.

   Âyetle taahhüd altına alınan, zarurî kısmıdır. Evet hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve za'fiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şahiddir. Mecazî olan rızk ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa'y ve kesbe bağlıdır.

Mesnevi-i Nuriye - 73

ALLAH'A MUHABBET İKİ TÜRLÜ

 Nokta 

   Cenab-ı Hakk'ın masivasına yapılan muhabbet iki çeşit olur. Birisi, yukarıdan aşağıya nâzil olur. Diğeri, aşağıdan yukarıya çıkar. Şöyle ki:

   Bir insan en evvel muhabbetini Allah'a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla Allah'ın sevdiği herşeyi sever ve mahlukata taksim ettiği muhabbeti, Allah'a olan muhabbetini tenkis değil, tezyid eder.

   İkinci kısım ise, en evvel esbabı sever ve bu muhabbetini Allah'ı sevmeğe vesile yapar. Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhafaza edemez, dağılır. Ve bazan da kavî bir esbaba rast gelir. Onun muhabbetini mana-yı ismiyle tamamen cezbeder, helâkete sebeb olur. Şayet Allah'a vâsıl olsa da, vusulü nâkıs olur...

Mesnevi-i Nuriye - 73