8 Haziran 2026 Pazartesi

HER CANLININ RIZKINI VEREN ALLAH'TIR

 (Böceğin rızkı )

- Hazret-i Süleymân (a.s.) bir gün, deniz kenârında otururken bir karıncanın geldiğini gördü. Karınca ağzında bir yeşil yaprak tutuyordu. Deniz kenârına ulaşınca, sudan bir kurbağa çıkdı. O yaprağı karıncadan alıp, denize döndü. Karınca geriye gelince; 

Süleyman A.S Karıncadan sordu,

-Ey karınca senin yaptığın bu işin 

hikmeti nedir?

Karınca cevâb verdi ,

-Bu deryânın ortasında, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bir taş halk etmiş ve o taşın içinde de bir böcek halk etmiştir. Beni de onun rızkına sebeb olarak görevlendirmiştir. 

-Ben her gün o nesneyi, ona yetecek kadar rızkı getiririm. Deniz kenârına ulaşdırırım. Allahü teâlâ hazretlerinin, kurbağa sûretinde yaratdığı bir meleği o rızkı benden alır, o böceğe verir. 

-O böcek, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kudreti ile, fasîh bir dil ile söyler; 

-Sübhânallah ki,Allah beni halk etti,  ve deniz ortasında bir taşın arasında bana mekân verdi. Benim rızkımı dahi unutmadı. 

-İlâhî, ümmet-i Muhammedi ümîdsiz etme!

ALLAH'IN SIFATLARI KAYIT ALTINA ALINAMAZ

 Allâh’ın sıfatları mutlaktır, yani kayıt altına alınamaz dedik. Bununla ilgili olarak bir iki misal vermek isterim:

Geçmiş eski tarihlerde çok beldede şehir şebeke suyu yoktu. Dolayısıyla herkes kendi bahçesinde, avlusunda özel kuyu (sarnıç) kazarak, su ihtiyacını temin etmekteydi. Bu sıralarda, zaman geçtikçe, bu sular biraz daha yerin altına inebiliyordu. Ve indikçe bizimkiler de peşinden kazmaya çalışıyorlardı.

Çok sevilen ve sözüne güvenilen Hacı Şeyhmus adındaki kişiden bizzat dinlemiştim. Kalabalık bir toplulukta şunu anlatmıştı:


İlçedeki hamamın su kuyusu hemen hemen dibe kadar inmişti. Biz iki üç kişi, ücretle kazmaya başladık. Kazma, kürekle kazdığımız moloz ve çamurları kovalara dolduruyoruz ve yukarıdakiler de çekip boşaltıyorlardı.


Bir ara kuyunun dibinden kazarken, küçük bir karpuz büyüklüğünde bembeyaz, yuvarlak güzel mi güzel bir taş kazmaya takıldı. Yukarıdakilere bu taşın itina ile bir tarafa bırakmasını tenbih ettım. Akşama doğru işimizi bitirince, kuyudan çıktık. Kuyudan çıkan o taşa, aydınlık gözüyle tekrar baktık. Biraz hafif ve çok düzenli bir taştı. Kazmanın ucuyla hafiften bir darbe vurduğumda; o taş tam da ortadan ikiye bölündü. Hep beraber, gördüğümüz manzara neydi, tahmin edebiliyor musunuz?


Bir tarafında yemyeşil çimden otlar, diğer tarafında da beyaz kurtçuklar. Fesubhanellâh! Bazen tabiat kanunları devre dışı kalıp, işlemez oluyor, bu olayda olduğu gibi.


Yerin dibinde, bu taşın içine o otların tohumları nasıl yerleşti? O bir avuçluk toprak, o kapalı kutuda nasıl peyda oldu ve o canlıların yaşamı için gerekli olan oksijen nasıl temin edildi? Sormak lâzım. Bunların hepsi, birer mu’cizeden başka bir şey olabilir mi?


Allâh’ın hikmetinden, kudretinden, rahimiyet ve rezzakiyetinden gafil olmamak gerekir


Yine unutamadığım bir menkıbeyi de burada paylaşmak isterim.


Günlerden bir gün, Musa Peygamber bir akar su kenarında


tefekkür halindeyken, karşıdan gelen ve ağzında bir tane bulunan karıncayı takibe başlar. Karınca bir müddet yürür, ondan sonra akan su dalgacıklarına kendisini bırakır. Bilahare kıyıya yakın bir toprak adasına geçer, orada da biraz yürüdükten sonra, bir deliğe girer. Kısa bir müddet eğlendikten sonra, ağzı boş bir şekilde delikten dışarı çıktığını görür.


Allâh’ın Peygamberi, karıncanın ağzındaki taneyi merak saikasiyla, bir çubukla o deliği kazmaya başlar. O deliğin dibinde, ağzında karıncanın bıraktığı tane ile bir kurtcuğun, habire şu şekilde Allâh’ı zikrettiğini müşahede eder.


سبحان من يرانى– ويعرف مكانى– و يرزقنى ولا ينسانى


“Suphane men yeranî,


Ve ya’rifu mekânî


Ve yerzuknî ve lâ yensani.”


Yani: “Ey! her hal-u kârda beni bilen ve haberdar olan, benim yer ve mekânımı gören ve bilen, beni hiç bir zaman unutmayıp rızkımı gönderen yüce Allâhım! Rabb-i Kerim’ım! Seni tesbih ederim, seni kusurlardan tenzih ederim.”


Bunu gören ve işiten Hz Musa’da Allâh’ı tesbih ve ta’zim ederek yüceltti ve hamd-u senâda bulundu.


“Allâh’a inanın; çünkü böyle bir iman’a muhtacız.”

Kant


“Âlim ölse de yaşar, cahil yaşarken ölüdür.”

Hz.Ali


Dipnotlar:

(1) Sebe,34/46


(2) En’am, 6/80


(3) Gaşiye, 88/17


(4) Haşir, 59/2


(5)..Bakara, 2/75


(6) Bakara, 2/256


(7) Tağabun, 2


(8) Kehf, 29


(9) Bakara, 2/ 260


(10) 33. Söz. 31. Pencere’de detaylariyla ilmi izahatı yapılmıştır.


(11) Furkan 25/43


BESMELENİN FAZİLETİ VE SABRIN MEYVESİ

 Besmelenin Fazileti

Saliha bir kadının,  münafık ve cahil     bir    kocası     vardı.     Bu  kadın “Bismillahirrahmanirrahıym”   diye   besmele çekmeden hiçbir işine başlamazdı. Münafık kocası, onun bu haline çok kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için, Allah’a dua ederdi.

Bir gün, o zalim adam iyice öfkelenmişti. Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine: Şuna biroyun çevireyim de görsün. Bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak?” diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı, artık bütün çirkinliğiyle, içinde dolup taşmıştı.

Hanımını çağırdı.  Ona bir kese altın vererek:

“Bunu iyi sakla” diye tenbih etti. O saliha kadın da, kocasının emri üzerine hemen gitti. Besmele’yi çekerek keseyi iyice sakladı. Fakat kocası olan münafık adam da onu gizlice takip ediyordu. Sonra, karısının haberi olmadan keseyi oradan aldı. İçindeki altınları boşaltarak keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden, yine hanımını çağırdı ve:

“Sana  verdiğim  bir  kese   altını hemen getir” dedi. Kadın koştu, keseyi sakladığı   yere   “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek elini uzattı. tam o anda, Allahü Teala Hazretleri’nin emriyle melekler tarafından kese kuyudan çıkarılıp, yerine konuldu. İçindeki altınlar da aynen duruyordu. Yalnız ıslanan keseden sular damlıyordu. Kadın, kesenin neden ıslandığını anlayamadı, getirdi.

Kocasına teslim etti. Adam, içi altınla dolu ıslak keseyi   görünce   çok  şaşırdı.   Karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı. sonra, karısına:

“Sana çok zulmettim, çok canını yaktım, beni affet” diye yalvarmaya başladı.

Allah’a Tevbe ve istiğfar etti. Allah’ın salih kullarından biri oldu. O günden sonra, dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi:

“Ya Rabbi! bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, saliha bir kadını eş olarak verdiğin için, sana hakkıyla şükretmekten acizim, beni affet Allah’ım.”

O saliha kadın ise: “Ya Rabbi! sana şükürler olsun ki, duamı kabul edip, kocamı salihlerden eyledin” diye dua ediyordu.

Bu hikayeden alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur. Büyükler demişler ki: “Sabrın kendisi acıdır, lakin meyvesi tatlıdır.

SELÂM OLSUN !

 Doğru yolda karar kılıp,

Duranlara selam olsun.

Eğri yola demir atıp,

Gidenlere kelam olsun.


Demokratlık senin hakkın,

Kaypaklara tavır takın.

Güzel günler gelir yakın,

Bilenlere selam olsun.


Ak dediler kara çıktı,

Millet yalanlardan bıktı.

Suçlu suçsuz hapse tıktı,

Masumlara selam olsun.


Baktı millet uyanacak,

Alternatif kurdu tuzak,

Yüzsüzlerle yaptı ittifak,

Bozanlara selam olsun .


"Yeter söz milletin" dedik,

Bu hizmeti kutsal bildik.

Ölmedik yine dirildik.

Yiğitlere selam olsun.


Rafet Özcan


İKTİDAR ALTERNATİFİ DEMOKRATLAR UYANIN !

 "Deveye sormuşlar; İnişi mi seven,yoksa yokuşu mu diye ? Deve demiş, düzün suyu mu çıktı "?

Her seçimde millete, tehditvari sorular sorarak;  Bize oy vermeyip, CHP ye mi oy vereceksiniz? Başka alternatif mi var ? Biz olmazsak CHP gelir ha ! Hayır siz olmazsanız bu millet CHP'yi iktidara getirmez. Evet başka alternatif var,

 hemde yıllarca bu millete hizmet etmiş, Demokratlar var,kırat var, Demokrat Parti var. Milleti geçmişteki tek parti idaresinde  yaşananlarla,yani CHP zulmü ile korkutanlar,kendi zulümlerini ve dikdatörlüklerini gizlemek için , her seçim öncesi bir düşman üretiyorlar. Sonrada suçu ona buna yüklüyorlar.Halbuki milleti yirmibeş senedir yöneten sizsiniz. Ülkeyi adalet ve hürriyetlerden mahrum eden, demokrasiye hasret bırakan sizsiniz. Tek adam, tek parti zihniyetine mahkum eden,sizin iktidarınız değil mi?..Milletin geleceğini karartan ümitle bakamaz hale getiren sizsiniz. Bu gün ülkeyi sebze meyve kuyruğuna mahkum eden sizlerin yanlış tarım politikalarıdır.

Dostlarımızı çoğaltıp düşmanlarımızı azaltacağız dünyaya barış ve huzurun gelmesi için çalışacağız diye geldiniz ama herkesin huzurunun bozulmasına sebep oldunuz. Çevrenizde dost ülke bırakmadınız.Bu mudur sizin dış politikanız? 

İçeride birliği bozanlar,dışarıda birlik sağlayabilir mi? Kardeşi kardeşe düşman ettiniz okula camiye siyaseti soktunuz yargıyı siyasal hale getirip devletin geleceğini tehlikeye attınız, senelerce silinmeyecek düşmanlık tohumları saçtınız.Fitne uykuda olduğu halde onu uyandırmak için her seçim öncesi düşman ürettiniz.Şimdi de uyguladığınız yanlış politikalarınız sonucu enflasyon arttı.Döviz ve altın fırladı millet hergün biraz daha fakirleşti.Seçimler yaklaştı başarısızlıklarınıza yeni yeni mazeretler bulmanız gerekirdi.Bunun için dış güçleri düşman göstererek ekenomik kurtuluş savaşı ilan ettiniz.Yeter artık bu milleti aldatmaktan vaz geçin, çünkü millet size güvenmiyor, geçim istiyor. Her seçim sonunda ülkeye kin ve nefretin hakim olmasını sağladınız.

Önce desteğini almak için  yücelttiğiniz değerleri daha sonra algı operasyonları ile milletin gözünden düşürdünüz. Değerleri değersiz hale getirdiniz.Sonra muhalefeti güçsüz hale getirdiniz. Ülkede muhalefet yok diyerek kendi sisteminizi kurup, hem iktidar hem  muhalefet oldunuz.Kurduğunuz bu Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile meclisi dışlayarak demokrasiye en büyük darbeyi vurdunuz. İstibdat  ve tek adamlığınızı  pekiştirdiniz.Daha sonra milleti iki cepheye bölerek savaş konumuna getirdiniz seçim değil savaşa gider gibi ülkede beka sorunu icat ettiniz..Amaç ittifaklar ile saltanatlarınızı devam ettirmek.Ama millet bu sefer inşallah aldanmaz. 

Milletin aradığı alternatif, Demokrat misyon DP'nin  kıratı ile toparlanıp tekrar ülkeye  hizmet etmek üzere meydanlara inecektir. Allah bu milletin yâr ve yardımcısı olsun.

Demokratların uyanıp, toparlanıp ayağa kalkma zamanı gelmiş geçiyor bile...

Rafet Özcan


7 Haziran 2026 Pazar

KÜÇÜK CİHAD'DAN BÜYÜK CİHADA DÖNÜŞ(NEFİS MÜCADELESİ(

 Dünyanın bir imtihan yeri olduğu söylenir. Evet bu imtihanın en zor olanı, insanların kendi kendileriyle olan imtihanlarıdır.

İçimizdeki Savaş: Nefisle Mücadele

Bu nasıl oluyor? Hazreti Muhammed, en çetin savaşlarından biri olan Tebük seferinden dönerken, ashabına “Biz küçük savaştan, büyük savaşa dönüyoruz” dedi; ashabı “Bundan daha büyük savaş nedir? Ey Allah’ın Resulü!” dediklerinde ise; Hz. Peygamber, “Bu, kendi kendinizle yani içinizdeki nefisle olan mücadele savaşıdır.” buyurdu.

Allah, insanları birbirinin zıttı olan duygularla iç içe yaratmıştır.
Bunlar:
İman-küfür,
hidayet-dalalet,
sadakat-hiyanet,
doğruluk-yalancılık,
şehvet (fuhuş)- iffet,
kindar olmak-şefkat etmek,
husumet yapmak-merhametli olmak,
inat etmek- affedici olmak gibi ve daha nice duygulardır…

İşte insanın içinde taşımış olduğu bu birbirine tamamen zıt kutuplardan birini tercih etmesi, kendi hür iradesine bağlı kılınmıştır. Bunun nihai neticesine de takdir-i İlâhi denilir. (ki o da üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur)

Bu kutuplardan biri müsbettir ki; orada insan için çok kâr ve kazanç vardır. Ve onun da son durağı Cennet gibi ebedi bir saadettir.

Diğer tarafı da menfidir ki; orada da hadsiz bir hasaret, zarar ve ziyan vardır. Onun da sonucu ve karşılığı bütün çeşitleri ile ateştir, sakardır, Cehennemdir.

Her bir insanın öz varlığını, iç dünyasını ve benliğini oluşturan kendi nefsidir. Bu nefsin yönlendirilmesinden ve rotasını tayin etmekten de yine kendisi sorumlu tutulmuştur.

Bununla ilgili olarak Allâh Teâlâ; “Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş, kurtulmuştur. Onu kirletip örten kişi ise, ziyana uğramıştır.”(1) buyurmuştur.

Bu ayetten de anlaşıldığı üzere; insanlara Allâh Teâlâ tarafından denilmiştir ki, içinizdeki bu güzel duygulara sahip çıkıp geliştireceksiniz, tatbik edecek ve bütün bu duygularla kötülükleri yeneceksiniz.

İşte burada bir insanın, özellikle bir dindarın kendi savaş alanı, mücadelesi; kendi zihninde ve bedeninde bulunan bu duygularıdır. Bu savaşı kaybeden bir müslüman, şeklen ne kadar ibadet ederse etsin, iyi bir insan ve güzel bir müslüman olma ihtimali yoktur.

Zira sen, kendine karşı bir savaş veriyorsun ve ben “Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” diyen bir Peygamberin ümmetiyim diyorsun. Dolayısıyla o güzel Ahlâk-ı Muhammed’iyye ile ahlâklanman gerekir. Her halükârda adil olmaya, hakka, hakikata riayet etmen gerekir ki, bu ahlâka uygun hareket etmiş olasın.

Bu İslâm ahlâkında hırsızlık yoktur, iftira yoktur, yalan yoktur, zayıfı ezmek ve ona zulmetmek yoktur, hele hele kul hakkını ihlâl edip, pay-ı mal etmek hiç yoktur.

Tam aksine, bütün bunların yerine Hakka riayet, adaletle hükmetmek, sadakat, zayıfa merhamet ve şefkatle muamele etmek, ona yardım elini uzatmak; ana babaya hürmet; komşuya, akrabaya iyilikte bulunmak, tabiatı ve bütün canlıları sevmek ve korumak, bu güzel ahlâkın birer küçük numuneleri ve tezahürleridirler.

Sen, eğer hakka riayet etmez, hırsızlık yapar, açık gizli cinayetler işleyip insanları öldürüp veya öldürtüyorsan, zulüm ediyorsan, zayıfı ezmeye devam ediyorsan, namusunu, malını, mülkünü her türlü değerlerini ayaklar altına alıp gasp ediyor ve çiğniyorsan; kalbi kırıklara merhamet edip, dertlerine ortak olamıyorsan; kendi kendine yaptığın o savaş meydanını terk etmiş, siperi bırakıp kaçmış ve sonuç olarak kendi nefsinle yaptığın mücadeleyi ve o çetin savaşı kaybetmişsin demektir.

Bu durumda bir müslüman ne kadar camiye gider, imam arkasında namaz kılarsa kılsın, oruç tutarsa tutsun, hac ederse etsin; Allah’a yakın olma, onun rızasını tahsil etme adına hiçbir faydası olmadığı gibi; aslında o yaptığı ibadetlerde çok zararları vardır.

Herkes içinde taşımış olduğu o saf ve nezih duygularıyla, kazandıklarının helal mı, haram mı? yaptıkları işlerin meşruiyetini de hangi kategoride olduğunu da yine bu duygularla belirler ve bilir. Ona göre muadele ve muhasebesini de yapmakla yükümlüdür.

ALLAH RIZASI İÇİN YARIM EKMEK

 “Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla halis olmayana müreccahtır.

Bediüzzaman Said Nursî (Lem’alar)

Allah rızası için yarım ekmek!

İmam Şibli Hazretlerini çok seven bir fırıncı vardı.
Bir gün İmam Şibli’ye dediler ki:
“Bu fırıncı zatınızı çok seviyor. Ama işlerinin yoğunluğundan ziyaretinize gelemiyor.”

İmam:
“O gelemiyorsa biz ona gidelim!” dedi ve fırıncıya gitti.
Fırıncıya gelince selâm verdi ve:
“Evlâdım! Allah rızası için yarım ekmek ver!” dedi.
Fırıncı İmam Şiblî’yi tanımadı ve çıkıştı:

“Git beybaba! Her isteyene yarım ekmek verseydim, iflâs ederdim! Dileneceğine git çalış! Sapasağlam adamsın!”

İmam dönüp gitti.
Fırıncıya:
“Sen ne yaptın? Bu adam İmam Şibli’dir!” dediler.
Fırıncı dizlerini döverek imamın arkasından koşup eteklerine yapışır:

“Aman efendimiz! Kulunuzu affediniz! Ahmaklığımdan sizi tanımadım! Emrediniz, kulunuz köleniz olayım!” diye yalvarmaya başladı.

İmam:
“Bir şartla seni affederim!” dedi. “Benim hatırım için Bağdat meydanında bütün halka ziyafet çekeceksin!”

Fırıncı:
“Tabi efendim! Lâfı mı olur?” dedi.
Fırıncı kısa zamanda Bağdat Meydanında bütün halka büyük bir ziyafet çekti.
Ziyafete İmam Şibli de katıldı.
İnsanlar yemeklerini yedikten sonra birisi İmam Şibli’ye:
“Efendimiz! İnsanları Cennetle müjdeleyip cehennemden sakındıracak bir şeyler söyleseniz!” dedi.

İmam Şibli konuşmaya başladı. İmam konuşmasında, fırıncının bu amelinin Allah katında makbul olmayan bir amel olduğunu söyledi.

Dinleyenler şaşırdılar:
“Nasıl olur efendim? Bunca ziyafetin bir değeri yok mudur?” diye sordular.

İmam:
“Allah rızası için yarım ekmeği vermeyen fırıncı, benim hatırım için bunca ziyafet çekiyor. İşte bunun adı şirk-i hafidir. Bundan Allah’a sığınmak lazım.” diye cevap verdi.