3 Haziran 2026 Çarşamba

NE OLDUM DEME,NE OLACAĞIM DE !

 Vaktiyle bağdat'ın eşrafından hali vakti yerinde, zengin müslümanlardan oluşan bir kafile, hacca gitmek niyetiyle yol hazırlıklarına başlamışlar.

Yine o civarda oturan fakir, son derece saf, çok temiz, salih bir zat yaşamaktaymış. ve hacca gitmek üzere hazırlık yapan bu kafileyi haber alır, kendi kendine:“Madem hacca giden bir kafile var, ben de onlarla birlikte gideyim” diye düşünmüş. Böylece o da hac yolculuğu için hazırlıklara başlayıp, kendine göre gerekli ihtiyaçlarını temin etmiş ve vakti gelince de bu hacı kafilesine katılarak yola çıkmış.

Tabi kafilede bulunan kendini beğenmiş zenginlerden bazıları, bu fakir adamın da kafileye katılmasından pek memnun olmamışlar. Haftalarca sürecek bu hac yolculuğunda, onu yanlarında pek istememişler. Fakat yinede kimse kalkıp ona “sen gelme” dememiş. öyle ya kim, kimi Allah'ın evini ziyaret etmekten men edebilir ki? Fakat yinede bu hazımsızlıklarını başka türlü izhar etmişler. Her fırsatta onu küçümseyerek, onun saflığından istifadeyle onunla eğlenmişler ve dalga geçmişler.

Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra, mukaddes topraklara ulaşmışlar. Mekke-i mükerreme'ye varıp, kâbe-i muazzama'yı tavaf etmişler. arafat'ta vakfeye durup, müzdelifeye inmişler, daha sonrada şeytanı taşlamışlar. kurbanlarını kesip traşlarını olmuşlar. Böylece şartlarına riayet ederek, görevlerini ve ziyaretlerini yapmışlar. artık herkes hacı olmuştur.

Memleketlerine dönmek için hazırlıklara başladıkları sırada, akıllarına bir muziplik gelmiş. Şeytan ve nefis atına binen durur mu? Zaten başından beri işleri gır gır şamata olan, benlik hastalığından kurtulamayan bazı kimseler, kendirliyle beraber hacca gelen saf ve temiz, fakat ihlaslı olan o fakir hacı arkadaşlarına bir oyun oynamaya karar vermişler. O yanlarında değilken kendi aralarında anlaşmışlar ve “şöyle diyelim, böyle edelim” diye bir plan kurmuşlar.

Böylece yaptıkları plan doğrultusunda hareket etmeye başlamışlar. O temiz ve ihlaslı fakir hacı bunların yanına gelince, bakmış ki hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlar. merak etmiş tabi,ve yanlarına sokulmuş. zaten öbürlerinin de istediği onun merakını celbederek, sohbete katılmasını sağlamak. içlerinden uyanık geçinen kendini beğenmiş biri, başından beri küçümsediği o fakir müslümana sormuş:

-eee komşu! bu kadar yol geldin, bari hac görevlerini hakkıyla yerine getirebildin mi?

Gönlünde en ufak bir fesat taşımayan ve hiç kimse hakkında kötülük düşünmeyen saf, katıksız, temiz müslüman hemen cevap vermiş:

—Elhamdülillah! rabbime hamdü senalar olsun ki, benim gibi fakir ve aciz bir kuluna, hac ziyareti gibi en mühim bir ibadeti yapmayı nasip etti, demiş. tabi diğer adamın derdi alay edip eğlenmek olduğu için tekrar sormuş

—madem hac menasikini ifa ettin, öyleyse sen de beratini almışsındır sanırım? tabi adam şaşırmış “bu nasıl bir berat?” diye merakla ve üzüntüyle sormuş. alaycı adam:

—ne berati olacak, buraya gelip hacc menasikini hakkıyla yapanlara, hacc'ın kabul olduğuna ve cehennemden azad olduğuna dair bir belge veriliyor, işte bunu soruyorum. bizler bu belgeyi aldık da, aramızda bunu konuşuyorduk. ne o, yoksa sen almadın mı?

tabi o da, biraz saf olduğu ve böyle şeylere hemen inandığı için, son derece üzülmüş, mahzun olmuş ve:

-ben zaten nakıs bir adam olduğumu biliyordum. elbette böyle bir belge almaya layık değilim. rabbimin zatına yakışır bir hacc yapmak benim gibilerin haddine mi? ama madem hacc'a geldim ve böyle bir belge de veriliyor, allah'a yemin ederim ki, bu belgeyi almadan memleketime dönmeyeceğim, diyerek hıçkırıklarla ağlamaya başlamış.

arkadaşlarının son derece müteessir olduğunu gören diğerleri, şakanın dozunu biraz fazla kaçırdıklarını anlamışlar ve oynadıkları oyuna artık son vermeleri gerektiğini düşünerek demişler ki:

-hakkını helal et. biz bir oyun yapalım dedik, fakat seni bu kadar üzeceğimizi tahmin etmemiştik. gönlünü ferah tut, böyle bir belge verildiği falan yok.” demişler. fakat bu sefer onu, doğruya inandıramamışlar.

-hayır, demiş. esas şimdi oyun yapıyorsunuz. ben üzülmeyeyim diye böyle bir belge filan yok diyorsunuz. az önce aldık demiyor muydunuz?”... hadi bakalım şimdi gel de çık işin içinden. böyle bir olay olmadığına, onu nasıl inandıracaklarını şaşırmışlar.

-böyle bir şey yok, istersen gel çantalarımıza tek tek bak. böyle bir belgeyi kim almış ki biz de alalım, demişler, ama nafile.

-bu mübarek beldede allah'a yemin ettim, o belgeyi almadan dönmem. ya burada ölürüm, ya da o belgeyi alırım, diyerek beytullaha geri dönmüş. diğer uyanıklar. “eyvah biz ne yaptık, dertsiz başımızı derde soktuk, zira bu adam gelmeden kafile gitmez. berat almadan da bu adam dönmez. berat ise kesinlikle gelmez, dolayısıyla burada kaldık” diye ne yapacaklarını şaşırmışlar.

O ise onlardan ayrılınca doğru kâbe'ye gidip, mültezem'e yapışmış. yalvarmış yakarmış, ağlayıp sızlamış. orada saatlerce dua etmiş, yorulup takati kesilmesine rağmen oradan ayrılmamış. dizleri üstüne çöküp, başı önünde içi yana kavrula sessiz sessiz ağlayarak yalvarmaya devam etmiş. bir ara dalmış, kendisine hafif bir geçkinlik hali geldiği esnada, kucağına bir kağıt parçası düştüğünü hissetmiş. birden irkilip bakmış ki, gerçekten de üzerinde bazı yazılar olan bir kağıt parçası... ama öylesine parlıyor ki göz kamaştırıyor. onu alıp sevinçle yerinden fırlayarak arkadaşlarının yanına koşmuş “hele bir bakın bakalım, benimki de size verilenden mi acaba?!” diye sevinçle haykırmış. arkadaşları bu işe çok şaşırmışlar. merakla o kağıdı alıp bakmışlar ki, ne görsünler. aman ya rabbi!!! ne kağıt dünya kağıdına benziyor, ne de yazı dünya kalemiyle yazılmış yazıya benziyor. hepsi hayrete düşmüşler. o kağıdı alıp, bu neyin nesidir diye büyük bir alime göstermişler. ilim ehli olan zat, hürmetle o kağıdı alıp bakmış ve onu öperek yüzüne gözüne sürmüş. onlara demiş ki:

“bu yazı mevlâ tarafından kudret kalemiyle yazılmış olup, cehennemden kurtuluş beratıdır. bunun sahibini getirin de o mübareğin ayağının altını öpeyim.” bunun üzerine uyanık geçinenler tutuşmuşlar. fakir diye küçük ve hakir gördükleri, saf diyerek dalga geçtikleri, adam samimiyeti ve ihlası sebebiyle ilahi belgeyi alanlardan olmuş.

Harâbat ehlini hor görme şakir,defineye malik viraneler var....

MÜSLÜMANLAR NASIL TUZAĞA DÜŞÜRÜLDÜ ?

 TUZAĞA DÜŞENLER

Yani derin devletin teklifini kabul edenler?


Daha 12 Eylülden başlayarak tam fitnenin ortasında yer aldılar.

Yeni Asya derin devletin teklifini reddedince tam ortadan bölündü.

Bir kısmı Konseyciler safında yer aldı.

Anayasaya evet dediler.

Zaten diğer cemaatler toptan evet dediler.

Sadece Yeni Asya hayır cephesinde kaldı.

28 Şubatta da yine o şeytani plan işledi.

Yeni Asya, “deprem ilahi ikazdır” diye zalimin zulmünü yüzüne haykırırken, birileri yine derin devlet cephesinde yer alıp hakka karşı direniyordu.

Ama final 15 Temmuzda oldu.

Zira 15 Temmuz tam bir “Müslümanı Müslümana kırdırma projesi” olarak tatbik edildi.

Ne yazık ki derin devlet burada da akıl almaz bir başarı elde etti.

Cemaatler üzerine bir “terör pisliği” atıldı.

Bütün dindar kesim potansiyel terörist ilan edildi.

Dindar kesimler birbirine düşürüldü.

Bir kısmı diğerini “terörist, hain ve münafık” gibi ağır itham altında bıraktı.

Diğer bir kısım da diğerlerini “firavun ve süfyan” olarak suçladı.

O buna hakaret etti, bu ona en ağır laflar etti.

Ve böylece:

Derin devletin “Süleymancılara ve Milli Görüşçülere karşı beraber mücadele verelim” fikri altında yatan “Müslümanı Müslümana kırdırma projesi” projesi bizzat dindarlar eli ile gerçekleşmiş oldu.

Elim ve bir o kadar da ibretli bir hal bu.

Ne yazık ki, hala da devam ediyor bu elim hal.

Ne zaman ve nasıl biteceği de şu gün için belli değil.

İşte tüm bunlar o melun 12 Eylül, 28 Şubat ve 15 Temmuz şeytan üçgeni içinde gerçekleşen fitneler.

Ne diyelim!..

Umarız, o fitneciler kendi çukurunda boğulurlar.


İNSANI HELAK EDEN 7 BÜYÜK GÜNAH

Hz. Peygamber (sav): "(İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının.

Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine:

1-) Allah'a Şirk Koşmak: Günahların en büyüğü

2-) Sihir yapmak: Biri birine varsın diye, eşleri birbirinden ayırmak için de dahil yapılan her türlü sihir 7 büyük günah arasında sayılmıştır.

3-) Cana Kıymak: Adam öldürmek. Allah'ın verdiği masum kıldığı cana kıymak. Adam öldürenin yeri ebedi cehennemdir.

4-) Yetim malı yemek: Anne sevgisi, baba sevgisi, duyamamış kişinin hakkını yemek de 7 günah arasında sayılmıştır. Yetimin ahından arşı ala titrer. Yetim hakkı konusunda hassas davranımalıdır.

 5-) Faiz yemek: Faiz yemek kul hakkına girer. Faiz yemek masum insanların helal paralarını gizli gizli çalması anlamına gelmektedir.

6-) Savaştan kaçmak: Vatan ve din uğruna savaşılan bir harbe gücü kuvveti yerindeyken mazeretsiz katılmamak

7-) Namuslu bir kadına iftira atmak: Namuslu bir kadına iftara atmak büyük günahlar arasındadır.

(Buhârî, "Vesâyâ", 23, "Tıbb", 48; Müslim," Îmân", 144)

2 Haziran 2026 Salı

İYİLİĞİN MÜKÂFATI

 Evvel zamanda iki çocuk arkadaş olarak bir yolculuğa çıkarlar.Bu çocuklardan birisi akıllı uslu iyi kalpli, diğeri ise yaramaz mı yaramaz haylaz mı haylaz, kötü düşünceli birisiydi.Güzel düşünceli akıllı  çocuk herşeyin iyisine bakıp güzel düşenceler ile helal şeyleri almakta yasak ve haramlardan kaçınmakta. Diğeri ise önüne gelen herşeyi alıp yiyor yada zarar vermekten zevk alıyordu.Güzel düşünceye sahip çocuğun annesi daha yola çıkmadan oğluna tembih ediyor ve diyor ki,oğlum ne olursa olsun sakın yalan söyleme haram yeme.Bu arada yolda haşlık yapması için bir miktar parayı da cebinde kaybetmesin diye atletinin gizli bir yerine bir cep yapıp oraya  koyuyor.Ne olur ne olmaz seni yolda çeviren olursa paralarını almasınlar oğlum.Sen hem çalış hem oku bu paraları da sıkışınca haşlık yap diyor.

Öteki çocuğun annesi ise ne para veriyor ne de tembihte bulunuyor.Çocuklar bir müddet gittikten sonra arkadaşlıkları sona eriyor.Yaramaz haylaz çocuk başka bir yola diğeri ise aynı yolda yolculuklarına devam ediyorlar.İyi kalpli çocuk Abdulkadir iyi insanlarla beraber  çalışıp para kazanıp okumak  için giderken yollarını aşkiyalar kesiyor ve ne var ne yok herkesi soyuyorlar.Bu çocuğun yanına gelip sende neyin var deyince,çocuk benimde param var diyerek çocuk koltuğunun altına dikilen parayı gösteriyor.Çocuğa  biz seni aramayacaktık sen niçin paranı gösterdin deyince, ben yalan söyleyemem.Niçin diye sorunca, çünkü ben yalan söylememek için anneme söz verdim diyor.Eşkiyalırın başı biraz düşünüp, vay be annesine söz veren çocuk sözünde duruyorda, biz koskoca adamlar Allah'a  söz verdiğimiz halde sözümüzde durmayıp soygunculuk yapıyoruz.Bu çocuk bize büyük bir ders verdi dağıtın paraları geriye biz bundan sonra dürüst insan olacağız deyip aşkıyalıktan vaz geçiyorlar.Çockta yalan söylememenin mükafatını okuyup büyük adam olarak görüyor.İşte bu çocuk büyük evliya Hazreti Abdulkadir Geylanidir.Diğer çocuk ise kötü arkadaş ediniyor o arkadaşları ile çeteler kurup hırsızlık yapıyor.Önce bir yumurta çalarak hırsızlığa başlıyor sonra tavuk çalıyor daha sonra büyük hırsızlıklar yaparak annesini mutlu ettiğini sanıyor.Annesi de bu kötü davranışlara göz yumarak oğlunun büyük bir hırsız olmasına sebep oluyor .Azılı eşkiya ve hırsız olan bu kişi günlerden bir gün hırsızlık yaparken yakalanıp hapse atılıyor.Sonunda idamlık olarak mahkemeye çıkarılıyor. Hakim soruyor oğlum son bir isteğin var mı diye? Adam diyorki ben annemi görmek onu kucaklayıp öpmek istiyorum, deyince hakim derhal annesini getirtiyor.Çocuğu ile buluşan anne üzgün. Oğluna sarılıyor.Bu arada Adam annesine dilini öpmek istediğini söylüyor. Anne dilini uzatınca dilini ısırıp koparıyor.Hakim biraz kızgın, ne yaptın sen deyince,adam hakim bey annem bunu hak etti diyor. Çünkü o beni her hırsızlık yaptığımda alkışlıyordu.Şimdi ben büyük bir hırsız oldum ölüm cezası aldım. O da beni ikaz etmemenin cezasını buldu çeksin diyor.

İşte çocuklar iyilik her zaman iyilik getirir kötülük ise sonu hapishane, hastane ya da mezarlık olmak üzere insanı cezaya müstehak eder.

Sizler ise her zaman iyilik yapıp güzel davranış sergileyerek vatan ve milletimizi faydalı insanlar olun.Hepiniz sağlıcakla kalın.

Rafet Özcan


NEFİS VE MALIN SENİN MÜLKÜN DEĞİL

 Kur'anî der ki: 

"Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana emanettir. O emanetin mâliki, herşeye kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm-i Kerim'dir. O senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor. Tâ senin için muhafaza etsin, zayi' olmasın. İleride mühim bir fiat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin. Onun namıyla çalış ve hesabıyla amel et. Odur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızk olarak gönderiyor ve senin tâkatın yetmediği şeylerden seni muhafaza eder. Senin şu hayatının gayesi, neticesi; o Mâlik'in esmasına ve şuunatına bir mazhariyettir. Sana bir musibet geldiği vakit, de:

اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ

Yani: Ben mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer onun izin ve rızasıyla geldin ise, merhaba, safa geldin! Çünki elbette bir vakit ona döneceğiz ve onun huzuruna gideceğiz ve ona müştakız. Madem herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzad edecektir. Haydi ey musibet! O terhis ve o âzad etmek, senin elinle olsun, razıyım. Eğer benim emanet muhafazasında ve vazifeperverliğimi tecrübe suretinde sana emir ve irade etmiş, fakat sana teslim olmaklığıma izin ve rızası olmazsa; benim tâkatım yettikçe, emin olmayana Mâlikimin emanetini teslim etmem!" der.

Mesnevi-i Nuriye - 157

1 Haziran 2026 Pazartesi

GENÇLERİ KUŞATAN TEHLİKELER VE ÜMİT KAPISI

 Her  canlı doğar, büyür, yaşar ve günü gelince ölür.Her insanın da doğum ve ölüm müddetince geçirdiği devreler vardır.

Çocukluk, gençlik ve yaşlılık  gibi.Çocukluk geçti ,gençlikte gidecek.Gençliği kuşatan tehlikelerden birisi de Cehennem ve Sekar belasıdır.

Sekar belası nedir?

Müddesir 26 ve 27.ayetlerde" Sekar belası" ifadesi, gençlik döneminin getirdiği zorlukları ve imtihanları mecazi anlamda cehennemin azabı ile ilişkilendiren bir söylem olabilir. Gençlik, enerji ve umut dolu bir dönem olsa da, aynı zamanda insanın hata yapmaya daha meyilli olduğu, nefsin daha baskın hale geldiği ve dünyevi arzuların peşine düşme tehlikesinin daha yüksek olduğu bir süreçtir. Bu tür tehlikeler, manevi anlamda sapmalara ve zorluklara yol açabilir.

Bilirmisiniz sekar nedir ?

Kırmızı ateş manasındaki Sekar, “Şiddetli bir ısı ile yakıp kavurmak” anlamındaki sakr kökünden gelir.

Dört âyette “Cehennem” kelimesi yerine kullanılmıştır. Bunlardan Müddessir Sûresi’nin 28 ve 29. âyetlerinde “yaktığı şeyi tüketircesine tahrip etmekle birlikte sönmeyip yakmaya devam eden ve insanın derisini kavuran”1 şeklinde nitelendirilmiştir.

"Sekar belası" burada gençliğin bu dönemde karşı karşıya kalabileceği manevi riskler ve zorluklar olarak yorumlanabilir. Kişi, gençliğin verdiği cesaretle hatalar yapabilir, haramlara veya yanlış yollara sapabilir ve sonunda bu hataların manevi bedellerini ödemek zorunda kalabilir. Eğer gençlik dönemindeki yanlış tercihler, kişinin maneviyatından uzaklaşmasına yol açarsa, bu durum "Sekar belası" gibi bir azap kaynağı haline gelebilir.

Biz mü’miniz; Allah’a inanıyoruz, güveniyoruz, itimad ediyoruz. Îmânımız bize öyle bir ümit ve ricâ kapısı açıyor ki, aslında yüz bin dünya derdi de gelse yine hafif kalır, yine çekilir cinsten olur. Fakat biz şüphesiz, dertten ve belâdan Allah’a sığınıyoruz, sığınmalıyız. Çünkü Allah’a sığınmak da bir ibadettir.

Cenâb-ı Hak bütün canlıların, bütün hayvanâtın, bütün mahlûkatın, bütün kullarının yegâne umududur. Herkes, her derdinde, her kederinde, her ıztırabında yalnız Cenâb-ı Allah’a sığınır, yalnız Cenâb-ı Allah’tan ümit eder. Umutların tükendiği her noktada, Allah’ın rahmet ve umut kapısı hep açıktır. Emîn olmalıyız ki, Allah Kendisine ilticâ edenlere şefkatle ve merhametle yardım eder. Her zaman ve her yerde, her darlıkta ve her olumsuzlukta mahlûkatının ve kullarının mutlak ümidi olan Cenâb-ı Hak, bütün kapıların kapandığı zamanlarda kullarına yeni kapılar açar, yeni çıkış yolları gösterir, ümitsizlere ümit olur. Mü’min, bütün kapılar yüzüne kapansa da, yalnız Allah’tan ummaya devam eder, Allah’tan umudunu hiçbir zaman kesmez.Şu âyetlerdeki ümit bize yetmez mi?* “De ki: ‘Rabbine kavuşmayı uman kimse, salih amel işlesin. Rabbine kullukta hiç şirk koşmasın.’” 2* “Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever. Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? O halde Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.” 3

Sonuç olarak, bu ifade,  dikkat edilmesi gereken manevi tehlikeleri ve ahlaki sınavları vurguluyor. Gençlik, doğru bir şekilde değerlendirildiğinde güzellikler getiren bir dönem olsa da, dikkatsizlik ve dünyevi zevklere kapılmak kişiyi büyük sıkıntılara sokabilir.

Rafet Özcan

Dipnot;

1- Müddesir 26-27-28-29

2-Kehf suresi 110

3-Al-i İmran 159-160

DEĞİŞMEYEN TEK GERÇEK¹ ÖLÜM

 Her şey değişir,ölüm değişmez

Bütün canlılar, yaşadıkları hayat süresince herşeyin değiştiğini görürler, değişmeyen tek  şeyin ölüm hadisesi olduğunu bilirler.Ecel birdir tegayyür etmez,yani değişmez.Şurası bir gerçektir ki, eceli gelen ölür.

Bu bildikleri ölüm olayı karşısında çaresizlik içerisinde sabır ile sükunet bulurlar.

Evet ölüm dünya hayatının sonu, ahiret hayatının başlangıcıdır.Onun için ölüm, yokluk değil, hiçlik değil yeni bir hayatın başlangıcı dünya hayatının sonu bir terhis ve bir tebdili mekandır.

Herşey değişir, insan doğar,büyür yaşar ve nihayet yaşlanır ve ölür.Yani nasıl doğum ile yeni bir hayata göz açarsa,ölüm ilede başka bir alemin kapısını çalar ve kabir denilen kapıdan ahıret alemine yeni bir hayata başlar.Ruhlar aleminden anne karnına,anne karnından doğum ile bu dünyaya,bu dünyadanda ölüm hadisesi ile ahıret alemine göç eder. Demek ki ölüm idam değil,yokluk ve hiçlik değil yeni bir aleme geçiş hadisesidir.

Ölüm canlılar için vukubulan bir olaydır.Cansız varlıklar için ölüm söz konusu olmaz. Zaten onlar cansızlık ile değişmez hakikati isbat etmektedirler.Herşey değişir bilinen görülen yaşanan her olay gibi. Ölüm olayı ise ne vakit başımıza gelecek bilinmez onun için değişmez. Zamanı gelince tüm canlılar ölümü tadar ve dünya hayatından yeni bir alemin  kapısından ahıret hayatını yaşamak, Allah'ın emri doğrultusunda mükafat ve mücazat görmek üzere, ücretini almak için davet olunur.Zindanı dünyadan bostanı cinana Rabbi rahiminin izni ile kavuşur.İmtihan bitmiş ibadet külfeti sona ermiş istirahat için bir başka aleme göç edilmiştir. İnsan aynı zamanda bir yolcudur.Yolculuk için çıkan bir yolcunun dinlenmesi gibi  eğer dünya hayatında ahıret hayatına lazım olacak erzakı temin etmiş  ise ölüm ile rahata kavuşarak zahmetten rahmeti ilahiyeye cennet denen o yüce mevkiye kavuşmuştur.Ölüm bu mükafata kavuşmaya vesile olmuştur.Bu şekilde vukubulan ölümden ürküp kabirden korkmaya gerek var mı? Allah her canlının ve bilhassa insan denen bu aciz varlıkların ölüm anında yâr ve yardımcısı olsun,imanı kâmil ile son nefesimizde çene kapamayı nasip eylesin.Amin.

Rafet Özcan