27 Şubat 2026 Cuma

AĞLANACAK HALLERİMİZ VAR GÜLÜYORUZ

 Ağlanacak hallerine gülenler

Sevgili Peygamberimiz; “Eğer benim bildiklerimi siz bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.” buyurmuştur.

Hakikaten Hz. Peygamberin bildiklerini bizler bilseydik; hırsızlar, haramilikten vazgeçerdi. Rüşvet alıp yolsuzluk yapanlar doğru yola gelirdi. Zalimler, zulümlerinden vazgeçip, merhamete gelirlerdi. İnsanlar husumetten muhabbete dönerlerdi. Nefret yerine, kucaklaşmayı tercih ederlerdi. Yine insanlar, gerçek bir insanın; insanlık şeref ve payesini idrak eder, dünya gül gülistanlık olurdu. Hep beraber, dünyada cennet hayatının güzelliğini ve saadetini huzurla yaşardık. Ama, maalesef durum hiç de öyle değil, hatta şu anda dünya, tam da bunun tersine dönüyor diyebiliriz.

İstikamet ve doğruluğun en önemli dayanağı; Allâh’tan korkmak ve kuldan da utanmaktır, haya etmektir. Bu iki insanî duyguyu kaybeden, her şeyini kaybetmiş, her türlü haramı ve kötülüğü yapmaya, irtikap etmeye müsait bir duruma, gelmiş demektir.

Allâh ve Resulü, çalışanı sever ve meşru yoldan zengin olmayı da teşvik ederler. Bildiğiniz gibi Hz. Peygamber, “Veren el, alan elden üstündür” demiştir.

Gayr-i meşru, haram yollardan gelir elde etmek, kul hakkına girmek, hem din’en ve hem de insaniyeten kapalıdır.

İnsana, hele hele Müslümana hırsızlık yapmak, kul hakkına girmek, hiç ama hiç yakışmaz. Zira haramdır, ayıptır, büyük günahtır, ateştir.

“El harisu, haibün hasir” yani doyumsuz, aç gözlü, kanaatsız insanlar, hep kaybetmeye, hüsrana uğramaya mahkumdurlar sözü, darb-ı mesel, yani ata sözü hükmüne geçmiştir.

Haramdan, haramilikten nemalanıp da, huzurla ve gönül rahatlığı ile öleni hiç gördünüz mü?

Daha huzurlu, daha mutlu, daha sürurlu bir yaşam umuduyla;

Selâm ve muhabbetlerimle…

TOPLUMUN SAĞLAM TEMELİ DEĞERLERİMİZ

 Toplumu ayakta tutan değerler; 

insanı insan yapan, fertleri bir arada tutan ve huzurlu bir hayatın temelini oluşturan esaslardır. Bu değerler zayıfladığında toplumda çözülme, güvensizlik ve huzursuzluk baş gösterir.

Toplumu ayakta tutan başlıca değerler şunlardır:

Muhabbet: Kalpler arasındaki bağı güçlendirir, kin ve düşmanlığı giderir.

Hürmet (Saygı): Büyük–küçük, güçlü–zayıf herkesin hukukunu korur.

Merhamet: İnsanı bencillikten kurtarır, yardımlaşmayı ve paylaşmayı artırır.

Adalet: Güvenin temelidir; zulmün panzehiridir.

Doğruluk ve Dürüstlük: Toplumsal ilişkileri sağlamlaştırır.

Helâl–Haram Bilinci: Vicdanı diri tutar, hak yemeyi önler.

Sorumluluk ve İtaat: Başına buyrukluğu değil, düzeni ve disiplini getirir.

Aile Bağları: Toplumun çekirdeğidir; sağlam aile, sağlam toplum demektir.

Eğitim ve İlim: Cehaleti giderir, doğruyu yanlıştan ayırmayı öğretir.

İstişare ve Dayanışma: Ayrışmayı değil, birlik ve beraberliği güçlendirir.

Değerler yaşatılmazsa toplum ayakta kalamaz; değerler yaşatılırsa nesiller de istikamet bulur.

DEĞERLERİMİZE SAHİP ÇIKALIM

Değerler; bizi biz yapan, toplumu ayakta tutan görünmez sütunlardır.

Muhabbet zayıfladığında kalpler uzaklaşır,

hürmet kaybolduğunda edep yıpranır,

merhamet unutulduğunda insanlık yara alır.

Helâl–haram hassasiyeti, adalet duygusu, doğruluk ve sorumluluk;

yalnızca geçmişin hatırası değil,

bugünün ihtiyacı, yarının emanetidir.

Değerlerimizi sözle değil, yaşayarak koruyabiliriz.

Evde, okulda, sokakta, kalpte…

Her hâlimizle örnek oldukça değerler de yaşayacaktır.

Değerlerine sahip çıkan toplum, geleceğini emniyete almış demektir.

TEFEKKÜR VE NEFİS MUHASEBESİ

 . Günümüzde özeleştiri dedikleri nefis muhasebesi insanın bulunduğu noktayı belirlemesi açısından çok önemlidir. “Ben nereden geldim? Bu dünyaya gönderiliş amacım ne? Şimdi ne yapıyorum? Nereye gidiyorum?” sorularını kendimize sorarak tefekkür iklimine açılmalı, hayatımızın artı ve eksilerini çıkarıp bir bilanço hazırlayarak durumumuz hakkında bir değerlendirme yapmalıyız. Bu şekilde, yapmış olduğumuz hataları ve günahları daha iyi görme fırsatını yakalamış olacağız.

İşte her gün böylesi bir tefekkür iklimine yelken açarak, kendi nefsini sorgulayan bir insanın kazanacağı hassasiyeti bir düşünün. Her gün kendisine ara hedefler koyup bunlara azimle ulaşmaya çalışan bir insan için artık bu bahsettiğimiz meseleler çoktan aşılmıştır. Böyle birisi ruh dünyasında koruyucu mekanizmalarını kurmuş ve bu mekanizmaların da bakımını düzenli olarak yapmaktadır.


Bu mekanizmaları yerleştirmek için neler yapılmalı?


1. Kur’an’ı anlayarak okumalıyız. Kur’an göğüslerde olana (günahlara, sıkıntılara vs.) bir şifadır. Kur’an’ın şifa özelliğinden yararlanmalı, onun bir hayat iksiri olduğunu idrak etmeliyiz. Kur’an sadece emir ve yasaklardan bahsetmiyor.


2. Namazlarımızı Kur’an’ın emrettiği şekilde huşu içinde duya duya ve doya doya, hakkını vererek kılmalıyız. Namazdan sonra Peygamber Efendimizin bir sünneti olan tesbihatı da yapmalıyız. Bu bize bir zırh olacaktır.


3. Duanın Rabbimizle irtibatımızı güçlendiren bir fonksiyona sahip olduğunu unutmamalıyız.


4. Allah’ı, O’nun yüceliğini, merhametini, sevgisini, azametini, kudretini, büyüklüğünü, adaletini, azabını vs. her fırsatta, her vesileyle hatırlamaya çalışmalıyız.


5. O’na olan sevgimizi güçlendirmeye çalışmalıyız. Bu da bu sevgi duygusunu tatmakla oluyor. Sevenin halet-i ruhiyesi, içindeki esen rüzgârların boyutu ve gücü farklı olur.


6. İman hakikatlerinin anlatıldığı eserleri her gün bir miktar da olsa okumalı; kalbimizi, ruhumuzu ve diğer duygularımızı böylece doyurmalıyız. Ki şeytan girecek yer bulamasın.


7. İçimizde eğitilmeyi bekleyen bir nefis taşıdığımızı unutmamalı, onu eğitmeyi bir hedef olarak koyup, bu hedefe gidecek olan ara hedefleri belirledikten sonra Allah rızası için başarılı olma hırsıyla çabalamalıyız.


Hayalinizi kontrol altına alın

Hayal, mantık ve güç sınırı tanımayan, zaman ve mekân kaydına tabi olmayan bir zihin faaliyetidir. Bazen o, beş duyumuzun tesiri altında eşya ve hadiseleri şekillendirmekle, kendine ait eşyanın tabiatına bütün bütün ters olmayan motifler de ortaya koyar.


Mesela gözümüze çarpan herhangi bir görüntü, hayalimizde bir kısım resimler ve suretler meydana getirir. Kulağımıza gelen seslerde bir kısım sahneler ve tablolar belirir. Arkadaşımızın anlatmakta olduğu bir hadise, bize yaşadığımız başka bir hadiseyi, yahut ona benzer bir vakayı hatırlatır da, o hayalin peşine takılır gideriz.


Alnı secdeli bir sima gördüğümüzde, hayalimize sahabe-i kirama ait manalar ve tablolar akseder ve kendi kendimize bir kısım düşüncelere dalarız. Zihnimizi, milletimiz adına yapacağımız vazifeler ve hizmetler dolduruverir.


YALAN VE HARAM

 Haram ve helalin birbirine karıştığı dünya hayatı"! 

Bu ifade, insanların doğru ile yanlışı ayırt etmekte zorlandığı, dini ve ahlâki değerlerin bulanıklaştığı bir durumu ifade eder. Bu kavram, ahlâki sınırların karıştığı, helal olanın haramla, haram olanın helalle karıştırıldığı veya haramın normalleştirildiği bir dünya görüşünü yansıtır. Modern toplumlarda teknolojik gelişmeler, küreselleşme ve sosyal medya gibi faktörler, geleneksel değerlerin sorgulanmasına ve insanların doğruyu yanlışı ayırt etmekte zorlanmasına neden olabilir.

Böyle bir ortamda kişilerin, ve toplumun sorumluluklarını yerine getirmesi, inançlarına ve ahlâki değerlerine sadık kalmaları daha zor hale gelebilir. Bu durum, insanları ya dini ve ahlâki değerlere daha sıkı sarılmaya ya da bu değerlerden uzaklaşmaya itebilir.

Bir Toplumu Yok Eden İki Unsur: Yalan ve Haram

Bir toplumun ahlâki ve etik temellerini sarsan iki büyük kötülük; yalan ve haramdır. Bu unsurlar, kişilerin ve toplumun içten içe çöküşünü hızlandıran temel sebeplerdendir:

 Bir toplumda doğruluğun yerini yalan aldığında, güven ve dürüstlük ortadan kalkar. Güvensizlik hem kişiler arasında hem de topluma yön veren kurumlar arasında yaygınlaşır. Yalan, sosyal bağları zayıflatır, insanlar arasındaki güveni sarsar ve adaletin sağlanmasını engeller. Yalanlar üzerine kurulu bir düzen, toplumun temellerini zayıflatarak kaçınılmaz bir çöküşe yol açar.

 Haram ise, İslâm inancında Allah'ın yasakladığı her türlü fiil ve davranışı ifade eder. Haramın yaygınlaşması, bireylerin ve toplumun ruhani ve ahlâki dengelerini bozar. Haram kazançlar, rüşvet, haksız gelir ve ahlâksız davranışlar topluma zarar verir. Haramın normalleşmesi, toplumun etik değerlerini erozyona uğratır, sosyal adaleti zayıflatır ve ahlâki çöküşe neden olur.

Bu iki unsur, toplumun manevi yapısını zayıflatarak adalet, güven ve doğruluk gibi değerlerin yerini haksızlığın, yalanın itimatsızlığın almasına sebep olur. Bunun sonucunda toplumda huzursuzluk, kargaşa ve dengesizlik artar. Uzun vadede bu iki kötü haslet, toplumun çözülmesine, kimliğini kaybetmesine ve yok olmasına sebep olur.

HUZURUN ESASLARI

 Toplumun Huzuru İçin;

Dört Temel Prensip ve Beş Esas:

Bir İslâm âlimi, kırk kitap kadar ilim ve hikmet toplamış; ardından bunlardan dört temel prensibi seçerek kurtuluşun bu dört prensipte olduğunu görmüş ve hayatını bu prensipler doğrultusunda yaşamıştır.

Bu dört prensip şunlardır:

1-Allah’tan başkasına güvenme!

2-Sırrını hiç kimseye söyleme!

3-Allah’ın sana verdikleri ile övünme!

4-İlim ve akıl yolundan ayrılma!

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de, toplumun huzuru için, beş esasın gerekli ve lüzumlu olduğunu belirtmiştir:

1-Merhamet !

2-Hürmet !

3-Emniyet !

4-Haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek !

5-Serseriliği bırakıp itaat etmek !

Toplumun huzur içinde yaşamasını sağlayan bu esaslar, fert ve toplum hayatının temelini teşkil eder. Ülkeyi yönetenlerin, bu prensip ve esaslara uyması,onların işlerini de kolaylaştıracaktır.

Rafet Özcan

26 Şubat 2026 Perşembe

PEYGAMBERİMİZİN ELİNİN MUCİZESİ

  Dördüncü Misal: 

   Büyük bir imam olan İbn-i Vehb haber veriyor ki: Gazve-i Bedr'in ondört şehidinden birisi olan Muavviz İbn-i Afra', Ebu Cehil ile döğüşürken; Ebu Cehil-i Laîn, o kahramanın bir elini kesmiş. O da öteki eliyle elini tutup, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı, tükürüğünü ona sürdü; birden şifa buldu. Yine harbe gitti, şehid oluncaya kadar harbetti. Hem yine İmam-ı Celil İbn-i Vehb haber veriyor ki: O gazvede Hubeyb İbn-i Yesaf'ın omuz başına bir kılınç vurulmuş ki, bir şakkı ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun kolunu omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifa bulmuş. İşte şu iki vakıa, çendan âhâdîdir ve haber-i vâhiddir; fakat İbn-i Vehb gibi bir imam tashih etse, Gazve-i Bedir gibi bir menba'-ı mu'cizat olan bir gazvede olsa, hem bu iki vakıayı andıracak çok misaller bulunsa; elbette şu iki vakıa, kat'î ve vaki'dir denilebilir.

   İşte ehadîs-i sahiha ile sübut bulan belki bin misal var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mübarek eli ona şifa olmuş.

Mektubat - 139

ORUÇ İBADETİ

 Bir İtaat ve Şükür Akdi Olarak Oruç

İnsan, aynaya baktığında tek bir “ben” görse de, aslında trilyonlarca memuru olan bir devlet; her hücresi ayrı bir sanatla dokunmuş bir saraydır.

Ancak bu muazzam mikrobiyal medeniyet, kendi başına buyruk bir kalabalık değil; her an bir “Kadir-i Zülcelal”in emriyle hareket eden bir vazifeliler ordusudur.

Ramazan orucu, işte bu ordunun “Nizam-ı İlahi”ye tam bir teslimiyetle boyun eğdiği mukaddes bir vakittir.

Modern bilimin “otofaji” dediği hücresel temizlik veya “mikrobiyal denge” dediği biyolojik nizam, aslında kulun “Emret ya Rab!” diyerek sofradan çekilmesine verilen ilahi bir ikramdır.

Mümin kişi oruç tutarken sadece biyolojik bir yenilenme yaşamaz; asıl büyük inkılabı ruhunda gerçekleştirir. Mideyi boş bırakmakla, o mikrobiyal ordunun feryadını susturup, ruhun “Sübhânallah” ve “Elhamdülillah” zikirlerine yer açar.

Emre İtaatin Lezzeti: Nefsin firavunluk damarı, sadece açlıkla değil, “emre itaat” sırrıyla kırılır. Helal olan rızkı, sırf Rabbi emrettiği için belli bir vakte kadar terk etmek; insanın kendi vücudunun “maliki” (sahibi) olmadığını, ancak bir “emanetçisi” olduğunu ilan etmektir. Bu bir kulluk antrenmanıdır. Mide, “kapıcılık” vazifesini şükürle yerine getirdikçe; vücut sarayı, kaostan kurtulup bir huzur hanesine dönüşür.

Şükür Fabrikası Olarak İnsan: Ağızdaki reseptörlerden bağırsaktaki bakterilere kadar her bir zerre; aslında ilahi nimetleri tartmak için yaratılmış birer hassas mizan, birer şükür ölçüsüdür.

Ramazan’da midesini terbiye eden bir mümin, rızkı doğrudan “Rezzak-ı Kerim”in elinden aldığını hisseder.

O an, bağırsaktaki trilyonlarca mikroorganizma birer “tesbih tanesine” dönüşür; vücut şehri, içindeki tüm sakinleriyle beraber bir secde ordusu haline gelir.

Sonuç olarak; Ramazan kapımıza dayanmışken anlamalıyız ki; oruç sadece bedeni dinlendirmek değil, mülkün gerçek sahibine “abd” (kul) olduğumuzu tescillemektir.

Midesini terbiye etmeyen, trilyonlarca küçük memurun esiri olur. Midesini İlahi emirle susturan ise, kendi içindeki o mikrobiyal medeniyeti ebedi saadete açılan bir kapı haline getirir.

Şimdi, trilyonlarca hücremizle beraber niyet etme vaktidir:

“Niyet ettim Senin rızan için, Senin verdiğin emaneti, Senin emrinle oruçla temizlemeye ve Senin nimetlerine hakkıyla şükretmeye…”