24 Mart 2026 Salı

AH BU SAVAŞLAR!

 Savaşın Galibi Olur mu?

Savaşlar, tarihin sayfalarına zafer ve yenilgi başlıklarıyla yazılır. Kimi zaman bir taraf “kazandı” denir, diğer taraf “kaybetti.” Fakat bu ifadeler, hakikatin yalnızca görünen yüzüdür.

Bir savaş bittiğinde geriye ne kalır?

Yıkılmış şehirler, eksilmiş hayatlar, sönmüş umutlar…

Kazanan taraf bile kaybettiklerinin gölgesinde kalır. Çünkü savaş, yalnızca cephede değil; kalplerde, hatıralarda ve gelecek nesillerde iz bırakır.

Toprak kazanmak, gerçek bir kazanç mıdır?

İnsanını kaybeden bir millet, gerçekten galip sayılabilir mi?

Gözyaşıyla sulanan bir zafer, ne kadar zaferdir?

Tarih boyunca nice savaşlar yaşandı. Her biri bir sonuçla bitti. Ama hiçbirinde acı yalnızca bir tarafa ait olmadı. Kaybeden açıkça kaybeder; kazanan ise zamanla anlar ki o da bir şeylerini yitirmiştir.

Hakiki galibiyet, yıkmakta değil; yaşatmaktadır.

Asıl güç, savaşmakta değil; barışı koruyabilmektedir.

Bu yüzden savaşın gerçek galibi yoktur.

Gerçek galip, savaşa mecbur kalmadan çözüm bulan,

insanı yaşatan ve gönülleri imar edendir.

En büyük zafer, bir insanın hayatını kurtarmaktır;

en büyük yenilgi ise bir kalbi incitmektir.

ALLAH'I BULAN

 Allah’ı bulan neyi kaybeder, Allah’ı kaybeden neyi bulur?

Hz.Ali, "Kendini bilen Rabbini bilir"

diyerek bu hakikati veciz bir şekilde ifade etmiştir

Kendini bilenin yolu aydınlanır;Rabbini bulan ise kendini bulur.

İnsan, arayıp öğrenmek için yaratılmış bir varlıktır.
Kimi zaman dünyayı arar, kimi zaman huzuru…
Ama en büyük arayış, hakikati bulma yolculuğudur.

Allah’ı bulan neyi kaybeder?

O,korkularını kaybeder.
Yalnızlık hissini kaybeder.
Geçici olana aşırı bağlılığını kaybeder.
Çünkü bilir ki, her şeyin sahibi var ve her şey O’nun izniyle olur.

Kalbi huzur bulur, yükleri hafifler.
Dünya artık bir yük değil, bir emanet olur.

Peki Allah’ı kaybeden neyi bulur?

Görünürde çok şey bulur…
Mal bulur, makam bulur, şöhret bulur.
Ama kalbinde bir boşluk taşır.

Ne kazansa yetmez,
neye sahip olsa tamamlanmaz.
Çünkü asıl olanı kaybetmiştir.

Hakikatte o, huzuru kaybeder,
anlamı kaybeder, yönünü kaybeder.

Demek ki mesele, çok şeye sahip olmak değil;
doğru olanı bulmaktır.

Allah’ı bulan, kaybetse de kazanır.
Allah’ı kaybeden ise kazansa da kaybeder.

مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ ٭ وَ مَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ

   Yani: "Cenab-ı Hakk'ı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?"

   Yani: "Onu bulan herşey'i bulur; Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına bela bulur." ne derece âlî bir hakikat olduğunu gördüm ve طُوبٰى لِلْغُرَبَٓاءِ hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.

Mektubat - 25


BELÂ VERENİ BULDUNSA

Üstad Bediüzzaman ömrü boyunca belâlarla boğuştu.

O, çocukluğunu bile sıradan bir çocuk gibi yaşamadı. Bütün hayatı mücadele ve mücahede ile, savaş ve esaret meydanlarında, sürgünlerde, hapislerde ve mahkemelerde geçti.

Defalarca zehirlendi, kaç defa idamdan döndü. Ülke ve millet üzerinde dolaşan belâları bile, paratöner gibi kendi üzerine çekti. Ülkeyi ve dünyayı saran belâları görerek, Rabb-ı Rahimine yönelip durmadan tazarru ve niyazda bulundu.. “Bana ıztırap veren, İslâmın maruz kaldığı tehlikelerdir“ dedi.

Ve yine dedi ki:

“Bırak biçare feryadı, belâdan gel, tevekkül kıl.
Zira feryat belâ-ender, hatâ-ender belâdır, bil.”

Ve şöylece sordu:

“Cihan dolusu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan?”

Sonra ilâve etti:

“Gel, tevekkül kıl.”

Ve yine dedi ki:

“Belâ vereni buldunsa, atâ-ender, safâ-ender belâdır, bil.

Bırak feryadı, şükür kıl manend-i belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.”

(Eğer musîbeti vereni bulduysan, bu da lütfun içinde lütuf, keyfin içinde keyiftir elbette, bil. Bırak feryadı ve bübüller gibi şükret. Gül mül her zaman keyfinden güler.)

(Burada “belabil“ bülbüller anlamında olup, musîbet anlamındaki “belâ” ile ses benzerliği var. Ve yine bülbülün onsuz yapamayacağı gül çiçeğinin de “gülmek” fiiliyle ses benzerliği var.)

Ve yine dedi ki:

“Evet, Allah’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürurla doludur; derecesine göre, iman kuvvetiyle hisseder.”

Ve yine dedi ki:

“O’nu (Allah’ı) tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.”

Sonra şöylece sordu:

“Cenâb-ı Hakk’ı bulan, neyi kaybeder? Ve O’nu kaybeden, neyi kazanır?

Ve ilâve etti: “O’nu bulan her şeyi bulur, O’nu bulmayan hiçbir şeyi bulmaz, bulsa da başına belâ bulur.”

Büyükler ne güzel söylemiş:

“Kula belâ gelmez Hak yazmadıkça..

Hak belâ vermez kul azmadıkça..”

Allah dostlarından biri başına her ne gelirse, ayağına diken batsa, gözüne toz kaçsa, “Allah’tan“ bilip şükredermiş..

Bir gün düşünceli bir şekilde yürürken, muzip ve kendini bilmezin biri sessizce ona yanaşıp ensesine bir tokat vurmuş. Bu velî zat dönüp ona sert bir bakış atınca, edepsiz adam muzipçe sırıtmış:

“Hani ya, her şey Hak’tandır diyordun, bir de bana kızarak bakıyorsun.”

Allah dostu cevap vermiş:

***“Rabbimin bunu, hangi densizin eliyle yaptırdığına baktım.”

Küçüklüğümde gördüğüm bir gazetede Üstadın muhteşem resminin altında büyük puntolarla yazılan şu ifade hâfızamdan hâla silinmedi:

“Dinsizlerin planlarını alt üst eden adam.”

Yani, öyle anlaşılıyor ki; başına gelen belâların kimden olduğunu bilen, bildiği için de belanın yüzüne gülen Said Nursî Hazretleri de birilerinin başını çok ağrıtmış, uykularını kaçırmıştır. En başta da, kendisiyle uğraşan en baştakilerin!

23 Mart 2026 Pazartesi

BAYRAMLARIMIZ BAYRAM OLA

 Bayramlarımız bayram olsun inşallah

Sevinç kaynağımız huzur ve mutluluk vesilesi bayramlarımız toplumun sağlam yapı taşlarındandır.

Ailelerden oluşan toplumun ayakta sağlam kalabilmesi değerlerine sahip çıkması ile mümkündür.Bir milleti yıkıp yok etmek için uğraşan düşmanlar aileyi hedef almakta onu yıpratmak ve dağıtmak için son gücünü kullanmaktadır.Basını ile medyasıyla ellerinden geldiğince ailenin ahlâk değerlerini tahribe çalışmaktadırlar.Sağlam ve güçlü milletler aile bağlarını güçlü tutup aileyi korumakla ayakta kalmışlar ve dünyada söz sahibi olmuşlardır.Aile fertlerinin birbiri ile ilişkileri ve saygı sevgi ölçüleri ile bağlılıkları bizim huzurlu ve mutlu olmamızında sebeplerindendir.Bayramlarımız ahlâki değerlarimiz örf adetlerimiz toplumun sağlam temellerini teşkil etmektedir.İnsan olmamız nedeniyle beşeri münasebetler içerisinde hayatımızı devam ettirmek durumundayız.Toplu olarak yaşarken yaşamın esaslarına uymak durumundayız . Değerlerimizi yaşayıp yaşatarak da milletimize ve topluma olan sorumluluklarımızı yerine getirmiş oluruz.Kimse tek başına yaşayamaz ve mutlaka birbaşkasına ihtiyaç duyar.ZatenAllah da insanları çiftler halinde yaratmış milletler şeklinde ayırmış taki tanışıp anlaşsınlar görüşüp tanışsınlar diye yoksa birbirlerine cephe alsınlar güçlüler zayıfları ezsinler diye değil.Atalarımız demir kapının ağaç kapıya işi düşer diyerek bu durumu güzel bir şekilde ifade etmişlerdir.Bayramlarımızı bu anlayış içerisinde ve toplumun dinamiklerini güçlendirmek maksadıyla ve saygı sevgi anlayışı içerisinde yaşamak ve yaşatmak durumunda olmalıyız. Bundan zevk almamak ve mutlu olmamak mümkünmü? Bayramlarımız

insanı insan yapan, fertleri bir arada tutan ve huzurlu bir hayatın temelini oluşturan esaslardır. Bu değerler zayıfladığında toplumda çözülme, güvensizlik ve huzursuzluk baş gösterir.

Toplumu ayakta tutan  değerlerimizden bazıları şunlardır:

Muhabbet: Kalpler arasındaki bağı güçlendirir, kin ve düşmanlığı giderir.

Hürmet (Saygı): Büyük–küçük, güçlü–zayıf herkesin hukukunu korur.

Merhamet: İnsanı bencillikten kurtarır, yardımlaşmayı ve paylaşmayı artırır.

Adalet: Güvenin temelidir; zulmün panzehiridir.

Doğruluk ve Dürüstlük: Toplumsal ilişkileri sağlamlaştırır.

Helâl–Haram Bilinci: Vicdanı diri tutar, hak yemeyi önler.

Sorumluluk ve İtaat: Başına buyrukluğu değil, düzeni ve disiplini getirir.

Aile Bağları: Toplumun çekirdeğidir; sağlam aile, sağlam toplum demektir.

Eğitim ve İlim: Cehaleti giderir, doğruyu yanlıştan ayırmayı öğretir.

İstişare ve Dayanışma: Ayrışmayı değil, birlik ve beraberliği güçlendirir.

Değerler yaşatılmazsa toplum ayakta kalamaz; değerler yaşatılırsa nesiller de istikamet bulur.

DEĞERLERİMİZE SAHİP ÇIKALIM

Değerler; bizi biz yapan, toplumu ayakta tutan görünmez sütunlardır.

Muhabbet zayıfladığında kalpler uzaklaşır,

hürmet kaybolduğunda edep yıpranır,

merhamet unutulduğunda insanlık yara alır.

Helâl–haram hassasiyeti, adalet duygusu, doğruluk ve sorumluluk;

yalnızca geçmişin hatırası değil,

bugünün ihtiyacı, yarının emanetidir.

Değerlerimizi sözle değil, yaşayarak koruyabiliriz.

Evde, okulda, sokakta, kalpte…

Her hâlimizle örnek oldukça değerler de yaşayacaktır.

Değerlerine sahip çıkan toplum, geleceğini emniyete almış demektir.

Allah bayramlarımızı bayram olarak yaşatmayı bizlere nasip etsin. Bu şekilde bayramlarımızda bayram olsun inşallah.

ÖLÜM DEĞİŞMEZ

 Her şey değişir,ölüm değişmez

Bütün canlılar, yaşadıkları hayat süresince herşeyin değiştiğini görürler, değişmeyen tek  şeyin ölüm hadisesi olduğunu bilirler.Ecel birdir tegayyür etmez,yani değişmez.Şurası bir gerçektir ki, eceli gelen ölür.

Bu bildikleri ölüm olayı karşısında çaresizlik içerisinde sabır ile sükunet bulurlar.

Evet ölüm dünya hayatının sonu, ahiret hayatının başlangıcıdır.Onun için ölüm, yokluk değil, hiçlik değil yeni bir hayatın başlangıcı dünya hayatının sonu bir terhis ve bir tebdili mekandır.

Herşey değişir, insan doğar,büyür yaşar ve nihayet yaşlanır ve ölür.Yani nasıl doğum ile yeni bir hayata göz açarsa,ölüm ilede başka bir alemin kapısını çalar ve kabir denilen kapıdan ahıret alemine yeni bir hayata başlar.Ruhlar aleminden anne karnına,anne karnından doğum ile bu dünyaya,bu dünyadanda ölüm hadisesi ile ahıret alemine göç eder. Demek ki ölüm idam değil,yokluk ve hiçlik değil yeni bir aleme geçiş hadisesidir.

Ölüm canlılar için vukubulan bir olaydır.Cansız varlıklar için ölüm söz konusu olmaz. Zaten onlar cansızlık ile değişmez hakikati isbat etmektedirler.Herşey değişir bilinen görülen yaşanan her olay gibi. Ölüm olayı ise ne vakit başımıza gelecek bilinmez onun için değişmez. Zamanı gelince tüm canlılar ölümü tadar ve dünya hayatından yeni bir alemin  kapısından ahıret hayatını yaşamak, Allah'ın emri doğrultusunda mükafat ve mücazat görmek üzere, ücretini almak için davet olunur.Zindanı dünyadan bostanı cinana Rabbi rahiminin izni ile kavuşur.İmtihan bitmiş ibadet külfeti sona ermiş istirahat için bir başka aleme göç edilmiştir. İnsan aynı zamanda bir yolcudur.Yolculuk için çıkan bir yolcunun dinlenmesi gibi  eğer dünya hayatında ahıret hayatına lazım olacak erzakı temin etmiş  ise ölüm ile rahata kavuşarak zahmetten rahmeti ilahiyeye cennet denen o yüce mevkiye kavuşmuştur.Ölüm bu mükafata kavuşmaya vesile olmuştur.Bu şekilde vukubulan ölümden ürküp kabirden korkmaya gerek var mı? Allah her canlının ve bilhassa insan denen bu aciz varlıkların ölüm anında yâr ve yardımcısı olsun,imanı kâmil ile son nefesimizde çene kapamayı nasip eylesin.Amin.

Rafet Özcan


21 Mart 2026 Cumartesi

SİYASET

 Hizmet-i Kur'an, beni hayat-ı içtimaiye-i siyasiye-i beşeriyeyi düşünmekten men'ediyor. Şöyle ki: Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur'anın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufunetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri o ufunetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor.. düşerek kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufunetli, pis olduğunu hisseder.. fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar.

   İşte bunlara karşı iki çare var:

   Birisi: 

   Topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.

   İkincisi: 

   Bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irae etmektir.    Ben bakıyorum ki; yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Halbuki o bîçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor. Gösterilse de; bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam "Acaba nurla beni celbedip, topuzla dövmek mi istiyor?" diye telaş eder. Hem de bazan ârızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.

   İşte o bataklık ise, gafletkârane ve dalalet-pîşe olan sefihane hayat-ı içtimaiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalaletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalaletten nefret edenlerdir, fakat çıkamıyorlar; kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar.. mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise, siyaset cereyanlarıdır. O nurlar ise, hakaik-i Kur'aniyedir. Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adavet edilmez. Sırf şeytan-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz. İşte ben de nur-u Kur'anı elde tutmak için "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarıldım. Gördüm ki: Siyaset cereyanlarında hem muvafıkta, hem muhalifte o nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârane telakkiyatlarından müberra ve safi olan bir makamda verilen ders-i Kur'an ve gösterilen envâr-ı Kur'aniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir. Meğer dinsizliği ve zındıkayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden insan suretinde şeytanlar ola veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola...

   Elhamdülillah, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'anın elmas gibi hakikatlarını propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar kıymetlerini her taifenin nazarında parlak bir tarzda ziyadeleştiriyor.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

اَلْبَاق۪ى هُوَ الْبَاق۪ى

  Said Nursî 

Mektubat - 48

SİYASETLE İLGİLENMEMEK

  Üçüncü Sualiniz: 

   Dünyanın siyasetine karşı ne için bu kadar lâkaydsın? Bu kadar safahat-ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun? Bu safahatı hoş mu görüyorsun? Veyahut korkuyor musun ki, sükût ediyorsun?

   Elcevab: 

   Kur'an-ı Hakîm'in hizmeti, beni şiddetli bir surette siyaset âleminden men'etti. Hattâ düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeşt-i hayatım şahiddir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men'edememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hanedanımın şerefini düşüneceğim yok. Riyakâr bir şöhret-i kâzibeden ibaret olan şan ve şeref-i dünyeviyenin muhafazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet... Kaldı ecelim. O, Hâlık-ı Zülcelal'in elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zâten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz. 

Mektubat - 48