4 Mart 2026 Çarşamba

MUCİZELER

 Peygamberimizin bir eli ve o el ile

gösterdiği Mucizeleri

Hazret-i Musa Aleyhisselâm’ın,

taştan on iki yerde çeşme gibi su akıtması;

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın

mübarek on parmağından on musluk gibi suyun akması dereces'ine çıkamaz.

Çünkü taştan su akması mümkündür;

âdiyat içinde benzerleri vardır.

Fakat et ve kemikten,

âb-ı kevser gibi bol bol suyun akmasının

âdiyat içinde hiçbir naziri yoktur.

Mektubat, s. 122

Kısa İzah

Bu ifade, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mucizesinin mahiyet bakımından üstünlüğünü anlatır.

Taştan su çıkması harika olmakla birlikte, tabiattaki bazı sebeplerle izah edilebilir.

Ancak canlı bir bedenden, hem de parmaklardan,

kesintisiz ve bereketli şekilde su akması,

tamamen harikulâde ve misilsiz bir mucizedir.

Bu mucize, Efendimiz’in (s.a.v.)

✔ Peygamberliğine

✔ İlâhî kudrete mazhar oluşuna

✔ Rahmet ve bereket kaynağı olduğuna

açık bir delildir.

Rahmet, O’nun elinde sudan da bereketliydi;

dokunduğu gönüller de susuz kalmadı.Allah Peygamber (AS) efendimizden razı olsun.Amin

Acaba o Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a ağaçlar,  onu tanıyıp, risaletini tasdik edip, ona selâm ederek ziyaret edip, emirlerini dinleyerek itaat ettiği halde, kendilerine insan diyen bir kısım camid, akılsız mahluklar; onu tanımazsa, iman etmezse, kuru ağaçtan çok edna, odun parçası gibi ehemmiyetsiz, kıymetsiz olarak ateşe lâyık olmaz mı?

Mektubat - s. 129


RISALE-İ NUR HİZMETİ VE ÇEKİLEN SIKINTILAR

 Hizmet ve Meşakkat

Bediüzzaman Hazretleri, nurların özellikle neşredilmeye başlandığı sırada karşılaşılan güçlükler,maruz kalınan hücumlar ve saldırılar karşısında; "…biz, en acı vaziyet ve sıkıntılara karşı, kemâl-i sabır içinde şükür etmekle mükellefiz. Ve cildleri ve derileri soyulan Cercis Aleyhisselâm gibi, binler, milyonlar hakîkat mücâhidlerinin hakaik-ı îmâniyenin kudsî hizmetinin bir nümûnesine mazhar olan Nur Şâkirtlerinin çektikleri zahmetler, o eski zâtların zahmetlerine nisbeten binde bir olmaz…" dedikten sonra, büyük bir ihsan-ı İlahi olan "ücret ve kazanç cihetinde, inşaallah birdirler ve beraberdirler" müjdesini ilave etmektedir (Tarihçe-i Hayat, s. 509).

İman hizmeti noktasında, yapılan hücumları defetmek, gizli din düşmanlarının planlarını akim bırakmak gayesiyle tahammül eden Bediüzzaman Hazretleri; "…bütün desîseleriyle, ehemmiyetsiz şahsıma karşı sıkıntı,tecrid-i mutlak ve kimse ile temas etmemek ve damarıma dokundurmakla işkenceler verdirmeye çalışıyorlar. Ben de, o işkencelerinaltında inâyetin iltifâtını görüp tahammül ederek şükrederim" demek suretiyle inayeti İlahinin tecellisini beklemiştir. "Müsbet Hareket" olarak isimlendirilen bu hizmet tarzında, iman hakikatlerinin inkişafı,masumlara zarar gelmemesi, bilmeyerek fenalıklara alet olanların hatalarının farkına varmaları ümidiyle şahıslarayapılan haksızlıklara sabredilmiştir. Ancak, dine, mukaddesata ve ibadullahın hukukuna tecavüzde gerekenin yapılmasındanda asla kaçınılmamıştır.


MÜSBET HAREKET VE CERCİS AS

 Müsbet hareket tarzına örnek teşkil eden Cercis Aleyhisselam hadisesinde; "… otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabırve rıza ile karşıladım. Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir.Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım …" (EmirdağLahikası s. 455) etmenin ehemmiyeti üzerinde durmuştur. Menfi harekete yer olmayan bu hizmet tarzında, Allah’ın razı olacağı tarzda iman hizmeti esas alınmıştır.

Nur talebelerine vermiş olduğu son dersinde Bediüzzaman Hazretleri, menfi hareketin sebep olacağı zararları önlemek hususunda, "Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez" (En’am Suresi: 164) İlahi dusturuna dikkat çekmiştir. "Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz" iştebunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil,ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturuyla vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dahilî muharebat ancak binde birolmuştur. O da aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, "Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz."


3 Mart 2026 Salı

ŞAHISLAR FANİ

 İyilikle kötülüğün, hastalıkla sağlığın, iman ile küfrün, hayat ile ölümün mücadelesi yeni değil; insanlık tarihi kadar eskidir.

Hz. Âdem ile başlayan mücadele kıyamete kadar devam edecek. Zalimler, mazlumlar, âlimler, cahiller, peygamberler, filozoflar... İlâhlık iddia eden, kendini ölümsüz zanneden Nemrutlara, Firavunlara, Deccallere karşı hakkı, adaleti, tevhidi esas tutan kahraman insanlar.. Kimler geldi, kimler geçti? Hepsi geldi, hayat rolünü oynadı ve sahneden indi.


“Ölüm eski bir şeydir. Fakat insan onunla karşılaşınca yeni bir şey zanneder.”


“SEN DE ÖLECEKSİN!”


Hicretin 12. yılında (M. 632) dünyaya veda eden Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (asm) vefatı Müslümanları derinden üzmüş ve mateme boğmuştu. Öyle ki O’nun (asm) gerçekten öldüğüne inanmayanlar bile olmuş. Ancak bu insanlar kısa sürede kendilerini toplamışlar, gerçeği görüp teslim olmuşlar. “Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” (Zümer Sûresi, 30)


Cesaret ve adalet timsali Hz. Ömer bile, kendisini bu dehşetli ânın tesirinden kurtaramamış; hattâ herkesten daha çok dehşete kapılarak şöyle bağırmış: “Resûlullah ölmemiştir ve sağdır. Kim Muhammed öldü derse, onu kılıcımla iki parça ederim.”


BAKİ OLAN ANCAK ALLAHTIR


Metanetini yitirmeyen Hz. Ebû Bekir ise:


“Kim ki Muhammed’e (asm) tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed (asm) ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa bilsin ki, Allah Hayy’dır, ölümsüzdür.” demiş sonra da şu âyet-i kerimeyi okumuştu:


“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti. O ölür veya öldürülürse; gerisin geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse, Allah’a en küçük bir zarar vermiş olmaz. Fakat şükredenlere Allah mükâfatını verecektir.” (Âl-i İmran Sûresi, 144)


Hz. Ebû Bekir’in bu konuşması, ashâbın panik ve şaşkınlığını gidermiş, onları yatıştırmıştı. Çünkü her insan doğar, büyür, yaşar ve ölür. Basit, yalın ve değişmez gerçek budur.


HER GELEN GİDER


Peygamberimizin (asm) annesi Hz. Amine de vefatına yakın, aynı gerçeği şiir diliyle ifade etmişti: “Her başlayan biter, her gelen gider, her yeni eskir, her taze bayatlar, her güzel çirkinleşir, her yaşayan ölür. Ezelî ve ebedî olan yalnızca Allah`tır.”


İslâm ve iman dâvâsı Efendimiz’den (asm) sonra da devam etti. Dört halife, Ashab-ı güzin, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn. İslâmın bu günlere gelmesinde onların paha biçilmez emek ve fedakârlıkları var.

DÜNYADAKİ İHTİLÂLLERİN VE İSYANLARIN SEBEBİ

 Dünyadaki ihtilaller, ayaklanmalar ve isyanlar.

Şöyle ki:

   "İşaratü'l-İ'caz"da isbat edildiği gibi; bütün ihtilalat-ı beşeriyenin madeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menba-ı dahi bir kelimedir.    Birinci kelime: "Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne."

   İkinci kelime: "Sen çalış, ben yiyeyim."

   Evet hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede havas ve avam, yani zenginler ve fakirler, muvazeneleriyle rahatla yaşarlar.

O muvazenenin esası ise: Havas tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir.

Şimdi birinci kelime, havas tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevketmiştir.

İkinci kelime, avamı kine, hasede, mübarezeye sevkedip rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selbettiği gibi; şu asırda sa'y, sermaye ile mübareze neticesi herkesçe malûm olan Avrupa hâdisat-ı azîmesi meydana geldi.

İşte medeniyet, bütün cem'iyat-ı hayriye ile ve ahlâkî mektebleriyle ve şedid inzibat ve nizamatıyla, beşerin o iki tabakasını musalaha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müdhiş yarasını tedavi edememiştir.

Kur'an, birinci kelimeyi esasından "vücub-u zekat" ile kal'eder, tedavi eder.

İkinci kelimenin esasını "hurmet-i riba" ile kal'edip tedavi eder.

Evet, âyet-i Kur'aniye âlem kapısında durup ribaya yasaktır der.

"Kavga kapısını kapamak için banka kapısını kapayınız" diyerek insanlara ferman eder.

Şakirdlerine "Girmeyiniz" emreder.

Sözler - 408

Atalarımızın söylediği bir söz vardı;

"Biri yer biri bakar,kıyamet ondan kopar." Bugün ise, biri yer bini bakar kıyamet bundan kopar, demek daha doğru olur kanatındayım.

Dünyada ve ülkemizde zengin ile fakir arasındaki mesafe yani uçurum çok fazla,biri dizde biri topukta yani zengin aşırı zengin fakir ise aşırı fakir.Orta sınıf denen fakir ile zengin arasındaki kısım ortadan kalkmış vaziyette.Zengin bolluk içerisinde yüzmekte fakir ise yoksulluk içerisinde geçiçim sıkıntısı ve banka faizlerini ödemekle meşgul olmaktadır.Bu durum sonucunda fakirden zengine kin ve düşmanlık,zenginden fakire zulüm ve tahakküm inmektedir.

Zekatın verilmemesi ve faizin sonuna kadar toplumu sarması sonucu insanlar arası münasebetler düşmanlık halşni almıştır.Birinin yeyip bininin baktığı bir toplumda huzur değil kargaşalıklar baş gösterir.Banka kapısının kapanmadığı yerde kavga kapısının kapanması mümkün değildir.

Ülkemizde kargaşalıkların önlenmesi için Kur'anın emrine uyup faizden uzak durup zekatı toplumda yaygın hale getirmek gerekir.

KÂİNAT PEYGAMBERİMİZİN NURUNDAN YARATILMIŞTIR

 Bu hadis-i kutsîde belirtilen hakikat, âlemlerin bir Nur çekirdekten yaratılmış olduğu hakikati olsa gerektir. Bu Nur çekirdeğin âlemler için, kâinât için ehemmiyet derecesi böyle bildirilmiştir. Yani, önce kutlu ve Nurlu bir çekirdeğin yaratıldığı, ardından bu çekirdeğin üzerine âlemin bina edildiği ifade edilmiştir.

O halde kâinâtın hamurunda bulunan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Nûru, bu kâinâtın çekirdeği hükmündedir. Nitekim Üstad Bedîüzzaman’a göre, bu büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla baktığımızda, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Nûru o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebi olur. Bu mürekkep bütün kâinâtı kendi rengiyle boyamıştır. Eğer kâinâtı bir büyük ağaç farzedersek, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Nûru bu büyük ağacın hem çekirdeği, hem meyvesi olur!6


KÂİNAT NE ZAMAN VEFAT EDER?

Nihâyet Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm İslâmiyet meyvesini, Kur’ân şuurunu ve Sünnet-i Seniyye aklını kâinâtın başına geçirmiştir. Böylece kâinât ağacı en kâmil meyvesini vermiştir.

Demek İslâmiyet ile kâinât, ruh ile beden gibidir. Kur’ân ile kâinât şuur ile vücut gibidir. Sünnet-i Seniyye ile kâinât, akıl ile insan gibidir. Nitekim Üstad Bedîüzzaman’a göre, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın maddî ve mânevî hayatı, kâinâtın ruhundan süzülmüş bir öz hükmündedir.

Nihâyet bu ön bilgilerden sonra Üstad Bedîüzzaman Hazretleri der ki: “Eğer kâinattan Risalet-i Muhammediyenin (asm) Nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.”7


Dipnotlar:


1- Meselâ bakınız: Sözler, s. 72; Sözler, s. 215; Mesnevî-i Nûriye, s. 38; Şuâlar, s. 537.

2- Mesnevî-i Nûriye, s. 99.

3- Sözler, s. 113; Lem’alar, s. 329.

4- Keşfü’l-Hafâ, 2/164, H. No: 2123.

5- Kastalânî, Mevâhibü’l-Ledünniye, 1/7.

6- Mesnevî-i Nûriye, s. 99, 100.

7- Lem’alar, s. 329

AHİRZAMAN ALÂMETLERİNDEN

 Bir hadis-i şerifte , ahir zamanda, kişiyi kardeşinden ve babasından ayıracak fitneler çıkacağı haber verilmektedir:

“İlerde büyük fitneler olacak, kişi o fitnelerde kardeşinden ve babasından ayrılacak. (O zaman) fitneler erkeklerin kalplerinde kıyamete kadar yayılacak. Hatta O fitne zamanında bir kimse, zinakâr kadının zinasıyla ayıplandığı gibi, Allah’ın emirlerine uymasından dolayı ( ayıplanacak.” 

Rasulullah (asm.)’ın bu haberine göre, kıyamete kadar devam edecek şiddetli fitnelerde, özellikle ahir zamanda gelecek fitnede, kişi düşünce, fikriyat, hayatı anlama ve yorumlama, hatta din edinme hususunda kardeşinden ve babasından farklı olacak. İki kardeş, baba ile oğul bu hususta aynı değerleri paylaşmayacak. Çünkü O zaman fitne çok yaygın hâle gelecek, kişiler ailelerinden, ana babalarından kopup, başka kaynaklardan etkilenecekler. Çok uzaklarda ortaya çıkan yanlış bir fikir, gönülden gönüle, zihinden zihine, dilden dile yazı ile veya başka yollardan hemen yayılacak. Fitne kuş gibi kalpten kalbe uçacak, zihinlerde yuvalanacak. Elbette böyle kritik ve tehlikeli zamanlarda İslâm’ı yaşamak, benimsemek, onu dosdoğru şekilde hayatı boyunca devam ettirmek, güç olduğu kadar da sevaplı olacaktır.