Bediüzzaman’a göre insan sırf dünya hayatı için çabalasa, emeline ulaşmakta bir serçe kuşuna yetişemez. Fakat ahiret için çalışsa bütün hayvanatın sultanı ve kumandanı hükmünde olur.4 Keza Bediüzzaman’a göre, insan hayvan gibi yaşasa, bir serçe kuşu kadar mutlu olamaz; çünkü insan baki bir hayat için yaratılmıştır. Bu sebeple insanın ruhunda gelecek kaygısı, hüzün, keder ve korku vardır. Oysa serçe kuşunda gelecek endişesi ve korkusu yoktur.5
RAFET ÖZCAN
Sevgi Çiçeklerine Nurdan Damlalar
18 Nisan 2026 Cumartesi
NEDEN SERÇE KUŞU?
KÖTÜLÜKLERE GÖZ YUMMAK
Gemiyi Delenler:
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdid edeceğini ifade ederek fenâlıklar karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de teşbîhte bulunur:
"Allah'ın hudûduna (emir ve yasaklarına) giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile, yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur'a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. (Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip:
"Yâhu ne yapıyorsunuz?" diye sorunca alttakiler:
"Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, halbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz" deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler."
GÜNAHLARDAN KAÇINALIM
Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır. Bu hayat-ı dünyevîde dahi kalb, vicdan, ruh için manevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekva etmezsen, şu muvakkat bir hastalık ile daimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun. Eğer günahları düşünmüyorsan, yahut âhireti bilmiyorsan veya ALLAH'ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki; milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür. Ondan feryad et. Çünki bütün dünyanın mevcudatıyla kalbin, ruhun ve nefsin alâkadardır. Mütemadiyen firak ve zeval ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bâhusus âhireti bilmediğin için, ölümü i'dam-ı ebedî tahayyül ettiğinden -âdeta- güya yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücudun var.
İşte en evvel hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük manevî vücudun hadsiz hastalıklarına kat'î ilâç ve kat'î şifa verici bir tiryak olan iman ilâcını aramak ve itikadını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve zaafın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelal'in kudretini ve rahmetini tanımaktır. Evet ALLAH'ı tanımayanın dünya dolusu bela başında vardır. ALLAH'ı tanıyanın dünyası nurla ve manevî sürurla doludur. Derecesine göre iman kuvvetiyle hisseder. Bu imandan gelen manevî sürur ve şifa ve lezzet altında, cüz'î maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.
Lemalar - 209
KİME KARŞI GÜNAH İŞLİYORUZ
Günahımız kime karşı?
İnsan iki şeyden mürekkeptir; birisi bedeni, diğeri ise ruhudur. İnsan bedeni bu kâinatın maddesiyle münasebettar olduğu gibi; ruh da o maddede tecelli eden esmâ-i İlâhiye ve sıfat-ı kudsiye ile ve bunların müsemmâ ve mevsufu olan Sani-i kâinat ve Hâlik-ı ezel ve ebedin marifeti ve muhabbetiyle alâkadardır. Meselâ; insan bedeni, bir elmadaki vitaminler ile alâkadar olurken ruhu da bu elmada tecelli eden lûtuf ve ihsana, kerem ve in’ama meftûn ve onların Sahib-i Zülkemâl’i olan Rahmân-ı Rahîm’e müteveccihtir. İşte, irade sıfatından gelen Tekvinî şeriatiyle bu kâinat sarayında had ve hesaba gelmez bir nimet sofrasını insan bedeninin önüne seren Sani-i Kerîm; o insanın kalben ve ruhen terakki etmek için yapması icabeden şeyleri de Kelam sıfatından gelen şeriatiyle, yani emir ve nehiylerinin mecmuası olan Kur’an-ı Hakîm ile insanın önüne sermiştir. Tekvinî Şeriat âhiretten ziyade dünyaya nâzır olduğundan, bu kâinat sofrasından maddeten istifade etmek de ruhtan ziyade, bedenle alâkadardır. Dünyadan ziyade âhirete nâzır olan Kur’ân-ı Hakîm ise, insanın hangi mânevî gıdalarla rıza-ı İlâhiye’ye ve saadet-i ebediyeye mazhar olacağını ve nelerden içtinabla gazab-ı İlâhî’den ve şekavet-i dâimeden mahfuz kalacağını bizlere bildirmiştir. Ruhun bedenle, ebedî saadetin ise bu fani hayatla kıyas kabul etmeyeceğini idrak eden insan, Kur’ân-ı Kerîm’in fermanlarına harfiyen riayete azami derecede hassasiyet göstermelidir. Bedenini beslemek için kâinattaki ışıktan, havadan, sudan tut, ta sebzelerin ve meyvelerin envaına kadar her şeye ihtimam gösteren ve bu noktada aza kanaat etmeyen insanın, bu ihtimamı çok daha fazlasıyla; ruh ve kalbini besleyen mânevî gıdalara yani Kur’ân-ı Kerîm’in emir ve nehiylerine karşı da göstermesi yaratılışının muktezasıdır. Bir insan, bedenini beslemek için bir cihetle kâinatı yiyor, yine de onu muhafaza edemiyor ve ölüyor. Ruhuna karşı ise hakikatın zıddıyla muamele ederek, sadece bir iman ettim demekle yetiniyor ve ruhun gıdası olan amellerde ihmalkârlık yapıyor. Yalnız mücerred bir imanın ruh binamızı ayakta tutacağı ve onu ebedî saadete kavuşturacağı çok şüphelidir. Bedenimizin çeşitli gıdalarla beslenmesi gibi, ruhumuzun da sıhhatını muhafazası ve terakki etmesi için birçok gıdalar alması lazımdır. Kur’ân-ı kerîm bütün ayetleriyle ve umum ehâdis-i nebeviye bu gıdaların neler olduğunu bize öğretmiş bulunmaktadır. İnsan sadece ekmek yemekle iktifa etmediği gibi, sadece namaz kılmakla da iktifa etmemelidir. Bir kimse, bedenine ihtimam gösterirken, her âzasıyla alâkadar oluyor ve zararlardan muhafazaya çalışıyor. Meselâ, ayağındaki bir parmağına ehemmiyet vermemezlik etmiyor. Bu parmağa bir arıza geldiğinde bütün kuvvetiyle onun yardımına koşuyor. İnsan bu hassasiyeti ruhu için de göstermeli ve işlediği hiçbir günahı küçük görmemelidir. Her günahın ruhta açtığı yara, muhtelif ve mütefavit olmakla beraber, en küçük günah dahi, misâldeki parmak yaralanması gibi, ruhu incitmektedir. Meselenin diğer bir yönünü de yine bir misâlle izaha çalışalım: Bir padişahın muhtelif emirleri ve bu emirlere uymamanın da muhtelif cezaları vardır. Cürümler ve cezalar muhtelif olmakla beraber, bütün cürümlerin müşterek olduğu nokta, padişahın emrine riayet edilmemesi meselesidir. Bir kimse bu noktada küçük suçları da kendi nefsi itibariyle büyük addetmeli ve sultanın emirlerine itaatsizlikten şiddetle çekinmelidir. Aynen bunun gibi, küçük günahların büyük günahlarla ittifak ettikleri husus, her iki hâlde de bu kâinatın Mâlik-i Ebedî’si ve Sultan-ı Sermedî’sinin emri hilâfına hareket edilmesidir.Yani, günahın küçüklüğüne değil, günahın kime karşı işlendiğine nazar edilmelidir. Yukarıda izah ettiğimiz mesele, kendi nefsimizi günahlardan muhafaza için dikkate almamız gereken önemli bir nokta olmakla beraber, başkalarının günahlarını bu düşünce tarzıyla değerlendiremeyiz. Müsbet ve menfî bütün fiillerin fazilet ve mahzur; mükâfat ve ceza dereceleri en ince teferruatına kadar dinimizce tayin ve tesbit edilmiştir. İşlenen müsbet veya menfî bir fiile terettüb eden bu ceza veya mükâfatı noksanlaştırmak veya çoğaltmak hiç kimsenin haddi değildir. Binaenaleyh, kendi işlediğimiz küçük günahlarımızı büyük görerek sakınmaya çalışabileceğimiz hâlde, başkalarının günahlarını ancak dinimizin tesbit ettiği ölçüler içinde değerlendirebiliriz. Mehmed Kırkıncı
16 Nisan 2026 Perşembe
MADDİ VE MANEVİ HASTALIKLARIMIZ
İnsan vücudu;Beden dediğimiz maddi, ruh ve hayat dediğimiz manevi yapıdan ibarettir.Hastalıklar da maddi ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.Maddi hastalıklar,çoğu zaman ruh sağlığımızı da bozar.Peygamber Efendimiz (a.s.) bir Hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Allah, bela ve musibetlerin, mü’min kulunun bedeni üzerinde hakimiyet kurmasına izin vermez.”buyurmaktadır. (Camiussağir Muhtasarı c.1, s. 35 Hadis no: 24)
Bu Hadis, insan sağlığı açısından önemli ipuçları vermektedir. Burada ifade edilen saltanat kurma hadisesi üzerinde iki yönlü durmak gerekmektedir.
Birincisi maddi yönden saltanat kurmasıdır. Bu yönü itibariyle farklı yönlerden yorum getirmek mümkündür. Evvela, mü’min, bela ve musibetlerin gelmesine sebep olacak şeylerden uzak durur. Bu anlamda temizliğine dikkat eder. Yeme, içme ve giymesine özen gösterir ve dengeli beslenmeye dikkat eder. Sağlığına zarar verecek her türlü yiyecek ve içecekten uzak durur.
Vücut sağlığını korumanın önemli bir farz ibadet olduğunu bilir ve ona göre davranır. Hastalık gelmeden sağlığın kıymetinin bilinmesi gerektiği açık bir peygamber emri olduğunu bilir. Tıbben zararlı kabul edilen her türlü beslenme tarzı, dinen de zararlı kabul edilir ve tıbbın gerçeklerine uyulması istenir. Bu noktada, tıbbın tavsiye ettiği her türlü perhize riayet edilmesi aynı zamanda dini bir görev kabul edilir.
Acıkmadan yemek, yemek üstüne yemek yemek hastalıklara davetiye çıkarmaktır. İbn-i Sina, tıbbı iki kelimede topladığını ifade etmektedir. “ilm-i tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye, nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir.” (Lem’alar, s. 250)
Hastalıkların vücut üzerinde saltanat kurmasını engelleyen en önemli faaliyet, yeme ve içmesine dikkat etmektir.
Hastalıklar bazen de manevi olarak vücutta saltanat kurar. Bunun en başta geleni ibadetleri yapmamaktır. İbadetlerine dikkat etmeyen kimse manen hastadır. Uzun süre ibadet etmeyen kimselere, ibadet etmek zor ve yorucu gelir. İbadete karşı bir soğukluk oluşur. Bu hastalık belki maddi değildir. Ancak bu durum bir manevi hastalıktır. Asıl gayesi kulluk etmek olan bir insanın kulluğun gereği olan ibadetlerden uzaklaşması büyük bir eksikliktir.
Allah da kullarını bela ve musibetlerle ikaz ediyor.
Bu noktadan bakıldığında bela ve musibetler, birer ikaz edicidirler. Çobanın koyunları çevirmek için attığı taş kendisine isabet eden koyun nasıl ki yaptığının yanlış olduğunu, geri dönmesi gerektiğini anlar. Kendisine bir musibet taşı isabet eden insan da böyle düşünecek. Yaptığı hatanın farkına varacak ve ondan geri dönecektir. Pişmanlık ve tövbe, hatadan dönme işi anlamına gelmektedir. Allah, kulunun hatadan dönmesine de memnun olmaktadır. Onun için hatadan dönmek fazilet olarak kabul edilmiştir.
Maddi hastalıkların çaresini nasıl arıyorsak, manevi hastalıkların da çaresini aramak durumundayız. Hatadan pişman olmak, Allah’ın rahmetine iltica etmek demektir. Onun rahmeti ve merhameti gazabından daha geniştir, daha büyüktür.
O rahmetin kapısını niyaz ile çalmaktan başka çare de yoktur. Zararın neresinden dönülürse kârdır.
13 Nisan 2026 Pazartesi
MANEVİ KILIÇLAR
Evet nasılki eski zamanda İslâmiyet'in terakkisi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve tecavüzatını def'etmek, silâh ile kılınç ile olmuş. İstikbalde silâh, kılınç yerine hakikî medeniyet ve maddî terakki ve hak ve hakkaniyetin manevî kılınçları düşmanları mağlub edip dağıtacak.
Biliniz ki:
Bizim muradımız medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki; ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklid edip malımızı harab ettiler. Ve dini rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar. Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip seyyiatı hasenatına racih gelmekle, beşer iki harb-i umumî ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşâallah istikbaldeki İslâmiyet'in kuvveti ile medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.
Hutbe-i Şamiye - 35
ECNEBİ VE AVRUPALILARIN İLERLEMESİ BİZİM GERİ KALIŞIMIZ
Ecnebiler, Avrupalılar terakkide istikbale uçmalarıyla beraber bizi maddî cihette kurûn-u vustâda durduran ve tevkif eden altı tane hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır:
Birincisi: Ye'sin, ümidsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi.
İkincisi: Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi.
Üçüncüsü: Adavete muhabbet.
Dördüncüsü: Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları bilmemek.
Beşincisi: Çeşit çeşit sâri hastalıklar gibi intişar eden istibdad.
Altıncısı: Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek.
Bu altı dehşetli hastalığın ilâcını da bir tıp fakültesi hükmünde hayat-ı içtimaiyemizde, eczahane-i Kur'aniye'den ders aldığım "altı kelime" ile beyan ediyorum. Mualecenin esasları onları biliyorum.
Hutbe-i Şamiye - 19