3 Şubat 2026 Salı

KARDEŞLİK BAĞLARI

 Kardeşlik nedir? Kardeşlik ve birlik bağlarını sağlam tutmanın yolları :

Kardeşlik, aynı evde büyümek değil;

aynı gönülde buluşabilmektir.

Adaletle beslenen,

muhabbetle güçlenen,

affetmeyle ayakta kalan bağdır kardeşlik.

Mal paylaşılır,

söz unutulur;

ama kırılan gönül uzun süre susar.

Kardeşler arasında birlik, kendiliğinden oluşan bir durum değildir; emek ister, sabır ister, adalet ister.

En çok da adil bir dil ister.

Kıyaslanan kardeşler uzaklaşır,

anlaşılan kardeşler yakınlaşır.

Paylaşılan maddiyat değil; paylaşılan muhabbet bağı kuvvetlendirir.

Anne-babanın hayattayken kurduğu denge, yıllar sonra da kardeşlerin birbirine bakışını belirler.

Affetmeyi bilen kardeşler, aynı hatırada buluşur.

Birbirine dua edebilenler ise kopmaz.

Unutulmamalıdır ki;

kardeşlik, mirastan önce gönül meselesidir.

Kardeşlik;

hak yememek,

gönül incitmemek

ve aynı duaya “âmin” diyebilmektir.

Kardeşler arasında birlik; sevgiyle, adaletle ve bilinçli bir emekle kurulur. Kendiliğinden olmaz ama doğru iklim oluşursa kök salar. Şu gelen esaslara dikkat edilmelidir:

1. Adalet duygusu korunmalı

En küçük “kayırma” hissi bile kardeşler arasında görünmez duvarlar örer. Anne-babanın sözünde, davranışında ve miras gibi konularda adalet çok belirleyicidir.

2. Kıyas değil, kıymet

“Sen ablan gibi ol” ya da “kardeşin senden daha…” cümleleri birliği değil rekabeti besler. Her kardeşin farklı bir emanet olduğu kabul edilmelidir.

3. İletişim kapıları açık tutulmalı

Konuşulmayan meseleler büyür. Kırgınlıklar vakit geçmeden, sakin bir dille ifade edilebilmelidir. Susmak bazen barış değil, birikmiş sitemdir.

4. Ortak hatıralar ve paylaşımlar

Birlik, sadece kan bağıyla değil; paylaşılan zamanla güçlenir. Birlikte yapılan işler, bayramlar, aile sofraları, küçük ortak sorumluluklar bağ kurar.

5. Affetme kültürü geliştirilmeli

Hata kaçınılmazdır. Kalıcı birlik, hatasızlıkla değil; affedebilme olgunluğuyla mümkündür.

6. Büyüklerin rolü çok önemli

Anne-baba hayatta iken kurulan dil, ayrıldıktan sonra da devam eder. “Kardeş kardeşe emanettir” bilinci küçük yaşta yerleşmelidir.

7. Maddiyat değil, muhabbet merkeze alınmalı

Para ve mal geçicidir; kırılan gönüller ise kalıcı iz bırakır. Paylaşımda ölçü maddiyat değil, gönül olmalıdır.

8. Dua ve manevi bağ

Aynı ailede yetişenlerin kalplerini bir arada tutan en güçlü bağlardan biri de maneviyattır. 

Birbirine dua eden kardeşler, kolay kolay kopmaz.

ALLAH VARDIR,ELBETTE AHİRETTE VARDIR

 Madem Allah var, elbette âhiret vardır...

   Hem nasılki mezkûr üç erkân-ı imaniye onları isbat eden bütün delilleriyle haşre şehadet ve delalet ederler. Öyle de

وَبِمَلٰٓئِكَتِه۪ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِه۪ وَ شَرِّه۪ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى

olan iki rükn-ü imanî dahi haşri istilzam edip kuvvetli bir surette âlem-i bekaya şehadet ve delalet ederler. Şöyle ki:

   Melaikenin vücudunu ve vazife-i ubudiyetlerini isbat eden bütün deliller ve hadsiz müşahedeler, mükâlemeler, dolayısıyla âlem-i ervahın ve âlem-i gaybın ve âlem-i bekanın ve âlem-i âhiretin ve ileride cin ve ins ile şenlendirilecek olan dâr-ı saadetin, Cennet ve Cehennem'in vücudlarına delalet ederler. Çünki melekler bu âlemleri izn-i İlahî ile görebilirler ve girerler ve Hazret-i Cebrail gibi, insanlar ile görüşen umum melaike-i mukarrebîn mezkûr âlemlerin vücudlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan haber veriyorlar. Görmediğimiz Amerika kıt'asının vücudunu, ondan gelenlerin ihbarıyla bedihî bildiğimiz gibi; yüz tevatür kuvvetinde bulunan melaike ihbaratıyla âlem-i bekanın ve dâr-ı âhiretin ve Cennet ve Cehennem'in vücudlarına o kat'iyyette iman etmek gerektir ve öyle de iman ederiz.

Sözler - 104

2 Şubat 2026 Pazartesi

TOPLUMUN SAADETİ AİLE HAYATINA BAĞLIDIR

    Nev'-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cem'iyetli merkez ve en esaslı zenberek ve dünyevî saadet için bir Cennet, bir melce, bir tahassungâh ise; aile hayatıdır. Ve herkesin hanesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hane ve aile hayatının hayatı ve saadeti ise; samimî ve ciddî ve vefadarane hürmet ve hakikî ve şefkatli ve fedakârane merhamet ile olabilir ve bu hakikî hürmet ve samimî merhamet ise; ebedî bir arkadaşlık ve daimî bir refakat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta birbiriyle pederane, ferzendane, kardeşane, arkadaşane münasebetlerin bulunmak fikriyle, akidesiyle olabilir.

   Meselâ der: "Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayatta, daimî bir refika-i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de zararı yok. Çünki ebedî bir güzelliği var, gelecek. Ve böyle daimî arkadaşlığın hatırı için herbir fedakârlığı ve merhameti yaparım." diyerek o ihtiyare karısına, güzel bir huri gibi muhabbetle, şefkatle, merhametle mukabele edebilir. Yoksa kısacık bir-iki saat surî bir refakatten sonra ebedî bir firak ve müfarakate uğrayan arkadaşlık; elbette gayet surî ve muvakkat ve esassız, hayvan gibi bir rikkat-i cinsiye manasında ve bir mecazî merhamet ve sun'î bir hürmet verebilir. Ve hayvanatta olduğu gibi; başka menfaatler ve sair galib hisler, o hürmet ve merhameti mağlub edip o dünya cennetini, cehenneme çevirir.

Sözler - 97

1 Şubat 2026 Pazar

DÜN,BUGÜN VE YARIN

 Hasan-ı Basri (ra), insan hayatının kısalığına dikkat çekiyor ve şöyle öğüt veriyor:   

“Dünya üç gündür; dün, bugün ve yarın. Dün geçti, yarının geleceği belli değil. Öyle ise bugünün kıymetini bil.” 


Gerçek de bu değil mi? 


Bu hesaba göre, gün, bugün! 


Kurtarabildiğini kâr say, zayi olanı ise zarar. 


Zira “İnsan bin yıl yaşasa bile, arzu ve ihtiyaçlarının hepsini tamamlayamaz.” 1 


Gaybı, Allâm’ül-guyûb olan Allah’tan başka kimse bilmez.  


Bildiğini, bilip; bitmek tükenmek bilmeyen isteklerle, insana, gidilmeyecekmiş hissi veren ebediyet tevehhümüyle aldanmakta fayda yok. 


Değişmeyen hakikat; her canlının behemahal gideceği âhiret.   


İşte, bunun içindir ki, Hz. Geylânî (ks); “Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız” ikazının ardından, “Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganimet biliniz”diyor. 


Demek ki, her zaman, her şeylere hamile! 


Yunus Emre’nin, “Mal da yalan mülkte yalan, var birazda sen oyalan” mısraında olduğu gibi; makam mevki, şan şöhret; mal mülk, evlât ıyal bu yerlerde oyalanma aracı. 


Haylazlığa harcanacak zaman yok! 


“Zaman, iman kurtarma zamanıdır.” 2 


Esasen, oturup; “Bugün Allah adına, hayırlı amel olarak hangi şeyleri yapmadım?” diye ihmallerimizi, yapmadıklarımızı gözden geçirmemiz, kendimizi murakabe etmemiz gerekmez mi? 


Bunu, burada kendimize sormazsak, yarın orada, elbet soran olacak. 


“Ömür sermayesi pek azdır, lüzumlu işler pek çoktur.” 3 Madem öyle, henüz buradayken, gafletten uyanıp, bu sualin arkasına düşelim! 


Uyanamayıp, sabah namazını kaçıran Sultan III. Murat Hanın hicranının sesi olarak,  


“Bu dünya fanidir sakın aldanma 


“Mağrur olup tacu tahta dayanma 


“Yedi iklim benim diye güvenme 


“Uyan ey gözlerim gafletten uyan” dediği gibi; uyanıp silkinen, kusurunu görenlere ne gam... 


Dipnotlar: 


1- Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig: 5431. 


2- Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, 211. 


3- Said Nursî, Barla Lâhikası, 57.

BİRİNİN HATASINDAN DOLAYI BAŞKASINI SUÇLAMA

    Adalet-i mahzayı(mutlak adalet) ifade eden

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى

 Hiç bir günahkar başkasının günahını yüklenmez (Enam 164)

sırrına göre; bir mü'minde bulunan câni bir sıfat yüzünden sair masum sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adavet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu ve bâhusus bir mü'minin fena bir sıfatından darılıp küsüp, o mü'minin akrabasına adavetini teşmil etmek,

اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ

sîga-i mübalağa ile gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği halde; nasıl kendini haklı bulursun, "Benim hakkım var" dersin?

   Hakikat nazarında sebeb-i adavet ve şerr olan fenalıklar, şerr ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirayet ve in'ikas etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şerr işlese, o başka mes'eledir. Muhabbetin esbabı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur; sirayet ve in'ikas etmek, şe'nidir. Ve ondandır ki; "Dostun dostu dosttur" sözü, durub-u emsal sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki; "Bir göz hatırı için çok gözler sevilir" sözü umumun lisanında gezer.

   İşte ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü halde, sevmediğin bir adamın, sevimli masum bir kardeşine ve taallukatına adavet etmek; ne kadar hilaf-ı hakikat olduğunu hakikat-bîn isen anlarsın.

Mektubat - 264

MÜ'MİN KARDEŞİNİ SEVER VE SEVMELİ

 Evet mü'min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için nass-ı hadîs ile: "Üç günden fazla mü'min mü'mine küsüp kat'-ı mükâleme etmeyecek."

   Eğer esbab-ı adavet galebe çalıp, adavet hakikatıyla bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu' ve temelluk suretine girer.

   Ey insafsız adam! Şimdi bak ki: Mü'min kardeşine kin ve adavet ne kadar zulümdür. Çünki nasılki sen âdi küçük taşları, Kâ'be'den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud'dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de: Kâ'be hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye; muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü'mine karşı adavete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı, iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu aklın varsa anlarsın!..

   Evet tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbü ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. Evet inkâr edemezsin ki: Sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telakki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârane bir münasebet hissedersin. Halbuki imanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esma-i İlahiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var. Meselâ:

   Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir.. bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifaka, kin ve adavete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adavet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebat-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın!

Mektubat - 263

31 Ocak 2026 Cumartesi

SANA VERİLEN ÖMÜR SERMAYESİ

"Ömür sermayesi pek azdır,lüzumlu işler pek çoktur"

Doğum günümüz gibi özel günler, ömrümüzün muhasebesini yapacağımız, ölümü daha sık zikredeceğimiz günler olmalıdır. Evet, zaman durmuyor, öyle ya da böyle bir şekilde su gibi akıp gidiyor. Ben de bu günde düşünerek geçen yıllarımın bir muhasebesini yapmak istedim.

Peki, geçen ömrümü nasıl değerlendirdim, nerelerde harcadım? Yoksa ben de mi zamanı israf edenlerden oldum? Geriye dönüp baktığımda “Oh, elhamdülillah”mı diyorum yoksa günahlardan gelen elîm elemlerden dolayı “ah, vah!”mı ediyorum? Evet, evet bazı günler, aylar “oh” desem de, “ah vah” dediğim zamanlar da az değildir.Genç olmam, his ve heveslerime hâkim olamam ve nefs-i emmârenin günahlara giriftar olduğu zamanlar bana “ah, ah!” dedirtiyor. Ama çok şükür ki, bu günahları Rabbime itiraf edebiliyor ve O’ndan af dileyebiliyorum. Ya ben de ümitsizliğe kapılanlardan olsaydım ne olurdu halim?

Rabbim Zilzal Sûresi’nde geçen âyetlerde şöyle buyuruyor: “Her kim zerre kadar hayır işlese mükâfatını görecek. Her kim zerre kadar şer işlese karşılığını görecek.” Bir gün Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz (asm) bu âyetleri Sahabelere okurken Sahabelerden biri başlar ağlamağa. Ve der ki: “Ey Allah’ın Resûlü! Zerre kadar günahımız karşılıksız kalmayacaksa, benim hâlim ne olur? Günahım o kadar çok ki.” Bunun üzerine Peygamberimiz (asm) “Üzülme, sevin. Çünkü zerre miktar yaptığın hayır hasenat kaybolmayacak.” Peygamberimizin (asm) bu sözü üzerine ağlayan Sahabenin gözyaşları diner ve tebessüm etmeye başlar. Ne kadar güzel bir müjde bizlere değil mi? Ben bu hadisten kendime pay çıkartanlardanım. Çünkü benim de günahlarım, hatalarım çok. Ümitsizliğe düşmemi engelliyor bu müjde.

“Evet, ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur.” diyor asrın imamı Bediüzzaman Hazretleri. Gerçekten de öyle değil mi? Geçip giden yılları dün gibi hisseden bir ben değilimdir her halde.

Ey ömrünü bâd-ı hevâ harcayan nefsim! Aklını başına topla. Ömür sermayeni ve hayatını hayvan gibi belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu fâni hayata ve maddî lezzete sarf etme. Yoksa sermayece en âlâ hayvandan elli derece yüksek olduğun hâlde, en ednasından elli derece aşağı düşersin. A’lâ-yı illiyyin nerede, esfel-i sâfilîn nerede? Sen neden esfel-i sâfiline giden yolu tercih edersin ey nefs-i nâdân!

Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesi günahlara giriftar olmak değildir. Gayen vücuduna konulan duygular terazisiyle Rabbinin nimetlerine şükredip lisân-ı hâl ve kalinle dergâh-ı Rububiyette ubudiyetini ilân etmektir.

Öyleyse gel, geçmiş ömrümüzde, işlediğimiz günahlar yüzünden tövbe edelim. Allah’ın dergâhına iltica edip rahmetine sığınalım. O Allah ki Tevvab’dır, tövbeleri kabul eder. Afûvv’dur, biz günah işleyen kullarını affeder. Kuddüs’dür, maddî ve manevî kirlerden arındırır bizleri. Böyle bir Allahımız varken tövbe istiğfar etmemek, af dilememek biz mü’minlere yakışmaz. Bizler daima ümitvâr olmalıyız. Çünkü Allah’tan ümidini kesen ancak kâfirlerdir. Hem nasıl olsa günaha batmış hâldeyim deyip şeytanın oyununa da gelmemeliyiz. Unutmayalım ki, Rabbimiz kime tevbe etmeyi nasip ederse ona affedilmeyi de nasip eder.

Ey nefsim! Gel, bundan sonra ömür sermayemizin kıymetini bilelim. Şu an kabirde, bizim yerimizde olmak isteyen, bizim bir dakikamızı isteyen milyonlarca insan var. Madem gün gelecek biz de ölümü tadıp mezaristana göçeceğiz. İleride biz de kabirdeki o insanlar gibi pişman olmak istemiyorsak, onlar gibi “Keşke şu dünyadakiler bir dakikalarını bize verseler de, tevbe istiğfar edip tekrar kabre girsek” demek istemiyorsak, şimdi hemen tövbe edelim.