1 Haziran 2026 Pazartesi

GENÇLERİ KUŞATAN TEHLİKELER VE ÜMİT KAPISI

 Her  canlı doğar, büyür, yaşar ve günü gelince ölür.Her insanın da doğum ve ölüm müddetince geçirdiği devreler vardır.

Çocukluk, gençlik ve yaşlılık  gibi.Çocukluk geçti ,gençlikte gidecek.Gençliği kuşatan tehlikelerden birisi de Cehennem ve Sekar belasıdır.

Sekar belası nedir?

Müddesir 26 ve 27.ayetlerde" Sekar belası" ifadesi, gençlik döneminin getirdiği zorlukları ve imtihanları mecazi anlamda cehennemin azabı ile ilişkilendiren bir söylem olabilir. Gençlik, enerji ve umut dolu bir dönem olsa da, aynı zamanda insanın hata yapmaya daha meyilli olduğu, nefsin daha baskın hale geldiği ve dünyevi arzuların peşine düşme tehlikesinin daha yüksek olduğu bir süreçtir. Bu tür tehlikeler, manevi anlamda sapmalara ve zorluklara yol açabilir.

Bilirmisiniz sekar nedir ?

Kırmızı ateş manasındaki Sekar, “Şiddetli bir ısı ile yakıp kavurmak” anlamındaki sakr kökünden gelir.

Dört âyette “Cehennem” kelimesi yerine kullanılmıştır. Bunlardan Müddessir Sûresi’nin 28 ve 29. âyetlerinde “yaktığı şeyi tüketircesine tahrip etmekle birlikte sönmeyip yakmaya devam eden ve insanın derisini kavuran”1 şeklinde nitelendirilmiştir.

"Sekar belası" burada gençliğin bu dönemde karşı karşıya kalabileceği manevi riskler ve zorluklar olarak yorumlanabilir. Kişi, gençliğin verdiği cesaretle hatalar yapabilir, haramlara veya yanlış yollara sapabilir ve sonunda bu hataların manevi bedellerini ödemek zorunda kalabilir. Eğer gençlik dönemindeki yanlış tercihler, kişinin maneviyatından uzaklaşmasına yol açarsa, bu durum "Sekar belası" gibi bir azap kaynağı haline gelebilir.

Biz mü’miniz; Allah’a inanıyoruz, güveniyoruz, itimad ediyoruz. Îmânımız bize öyle bir ümit ve ricâ kapısı açıyor ki, aslında yüz bin dünya derdi de gelse yine hafif kalır, yine çekilir cinsten olur. Fakat biz şüphesiz, dertten ve belâdan Allah’a sığınıyoruz, sığınmalıyız. Çünkü Allah’a sığınmak da bir ibadettir.

Cenâb-ı Hak bütün canlıların, bütün hayvanâtın, bütün mahlûkatın, bütün kullarının yegâne umududur. Herkes, her derdinde, her kederinde, her ıztırabında yalnız Cenâb-ı Allah’a sığınır, yalnız Cenâb-ı Allah’tan ümit eder. Umutların tükendiği her noktada, Allah’ın rahmet ve umut kapısı hep açıktır. Emîn olmalıyız ki, Allah Kendisine ilticâ edenlere şefkatle ve merhametle yardım eder. Her zaman ve her yerde, her darlıkta ve her olumsuzlukta mahlûkatının ve kullarının mutlak ümidi olan Cenâb-ı Hak, bütün kapıların kapandığı zamanlarda kullarına yeni kapılar açar, yeni çıkış yolları gösterir, ümitsizlere ümit olur. Mü’min, bütün kapılar yüzüne kapansa da, yalnız Allah’tan ummaya devam eder, Allah’tan umudunu hiçbir zaman kesmez.Şu âyetlerdeki ümit bize yetmez mi?* “De ki: ‘Rabbine kavuşmayı uman kimse, salih amel işlesin. Rabbine kullukta hiç şirk koşmasın.’” 2* “Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever. Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? O halde Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.” 3

Sonuç olarak, bu ifade,  dikkat edilmesi gereken manevi tehlikeleri ve ahlaki sınavları vurguluyor. Gençlik, doğru bir şekilde değerlendirildiğinde güzellikler getiren bir dönem olsa da, dikkatsizlik ve dünyevi zevklere kapılmak kişiyi büyük sıkıntılara sokabilir.

Rafet Özcan

Dipnot;

1- Müddesir 26-27-28-29

2-Kehf suresi 110

3-Al-i İmran 159-160

DEĞİŞMEYEN TEK GERÇEK¹ ÖLÜM

 Her şey değişir,ölüm değişmez

Bütün canlılar, yaşadıkları hayat süresince herşeyin değiştiğini görürler, değişmeyen tek  şeyin ölüm hadisesi olduğunu bilirler.Ecel birdir tegayyür etmez,yani değişmez.Şurası bir gerçektir ki, eceli gelen ölür.

Bu bildikleri ölüm olayı karşısında çaresizlik içerisinde sabır ile sükunet bulurlar.

Evet ölüm dünya hayatının sonu, ahiret hayatının başlangıcıdır.Onun için ölüm, yokluk değil, hiçlik değil yeni bir hayatın başlangıcı dünya hayatının sonu bir terhis ve bir tebdili mekandır.

Herşey değişir, insan doğar,büyür yaşar ve nihayet yaşlanır ve ölür.Yani nasıl doğum ile yeni bir hayata göz açarsa,ölüm ilede başka bir alemin kapısını çalar ve kabir denilen kapıdan ahıret alemine yeni bir hayata başlar.Ruhlar aleminden anne karnına,anne karnından doğum ile bu dünyaya,bu dünyadanda ölüm hadisesi ile ahıret alemine göç eder. Demek ki ölüm idam değil,yokluk ve hiçlik değil yeni bir aleme geçiş hadisesidir.

Ölüm canlılar için vukubulan bir olaydır.Cansız varlıklar için ölüm söz konusu olmaz. Zaten onlar cansızlık ile değişmez hakikati isbat etmektedirler.Herşey değişir bilinen görülen yaşanan her olay gibi. Ölüm olayı ise ne vakit başımıza gelecek bilinmez onun için değişmez. Zamanı gelince tüm canlılar ölümü tadar ve dünya hayatından yeni bir alemin  kapısından ahıret hayatını yaşamak, Allah'ın emri doğrultusunda mükafat ve mücazat görmek üzere, ücretini almak için davet olunur.Zindanı dünyadan bostanı cinana Rabbi rahiminin izni ile kavuşur.İmtihan bitmiş ibadet külfeti sona ermiş istirahat için bir başka aleme göç edilmiştir. İnsan aynı zamanda bir yolcudur.Yolculuk için çıkan bir yolcunun dinlenmesi gibi  eğer dünya hayatında ahıret hayatına lazım olacak erzakı temin etmiş  ise ölüm ile rahata kavuşarak zahmetten rahmeti ilahiyeye cennet denen o yüce mevkiye kavuşmuştur.Ölüm bu mükafata kavuşmaya vesile olmuştur.Bu şekilde vukubulan ölümden ürküp kabirden korkmaya gerek var mı? Allah her canlının ve bilhassa insan denen bu aciz varlıkların ölüm anında yâr ve yardımcısı olsun,imanı kâmil ile son nefesimizde çene kapamayı nasip eylesin.Amin.

Rafet Özcan


BENCİLLİK HASTALIĞI VE TEDAVİSİ

 "Benden sonra tufan" düşüncesi... İnsanlığın en büyük zaafı, bu bencillik anlayışıdır.

Böylesi bir düşünce, vicdanı kör, kalbi taş kesilmiş bir hâlin işaretidir. Çünkü insan, yalnız kendisi için yaratılmamıştır. Paylaşmak, dayanışmak ve başkasının derdini hissetmek, insana gerçek değerini kazandırır.

Tarih boyunca zulümle ayakta kalmaya çalışan toplumlar çökmüş, adaletle yaşayanlar ise yükselmiştir. Bencil anlayış, önce dostluğu bozar, sonra güveni sarsar, en sonunda da toplumu içten çürütür.

Oysa Peygamberimiz (asm) buyuruyor: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”

Bu söz, insanlığın onurunu koruyan en büyük ölçüdür. Tokken açın hâlini sormak, güçlü iken zayıfa kol kanat germek, var iken paylaşmak… İşte gerçek huzur ve adalet buradadır.

Sadece kendisini düşünmek ve başkasını düşünmeme anlayışı, yardımlaşma ve paylaşmayı öldürür, adaleti zedeler, merhameti köreltir.

İnsanların kalbine kin ve güvensizlik eker.

Böyle olunca toplumda kardeşlik zayıflar, çıkarcılık ve menfaatçilik büyür, huzur yerine kargaşa hâkim olur.

Bugün yaşadığımız kargaşalar, toplumdaki huzursuzluklar ve insanların birbirine yabancılaşması işte bu bencilliğin sonucudur. Çünkü başkasının açlığına kayıtsız kalan bir toplum, kendi tokluğunu da koruyamaz. Başkasını yok ederek  rahat arayan bir insan ya da toplum, kendi huzurunu da yitirmeye mahkûmdur.

Oysa insanı insan yapan, sadece kendi karnını doyurması değil; başkasının da doymasına vesile olmasıdır. Gerçek huzur ve düzen, ancak paylaşma ve adaletle mümkündür.

Bu bencillik anlayışının panzehiri, İslâm’ın ortaya koyduğu adalet ve paylaşma prensipleridir. Bunlarda;

1-Zekâtın verilmesi,

2-Faizin yasaklanmasıdır. 

Zekât, zenginle fakir arasındaki uçurumu kapatır, mala bereket katar, gönülleri kaynaştırır, malın kirini temizler. Paylaşmanın en güzel örneğidir.

Faiz ise, insanların alın terini sömüren, borçluyu ezen, toplumu adaletsizliğe sürükleyen en büyük fitne kaynağıdır.

Faiz; serveti belli ellerde toplar, fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapar.

Eğer bu iki prensip tam manasıyla uygulansa, ne bugünkü kargaşalar olur, ne de huzursuzluklar bu kadar büyür. Zira ancak bu şekilde adalet tesis edilir.

Adaletin tesis edildiği toplumda da denge sağlanır, kardeşlik güçlenir ve huzur elde edilmiş olur.


ADALET ARIYORYUM

 Adalet bir toplumun hayat damarlarından birisidir.

Adalet, demokrat bir ülkenin olmazsa olmazlarındandır. Adalet, hürriyetçi anlayışın temel taşlarından biridir. Bugünlerde bazı kanallarda ve basın organlarında yazılıp çizilenlere bakarsak konuların ağırlıklı olanı adalet ve mahkeme kararlarıdır. Elbette mahkeme kararlarını tartışacak değiliz. Ehemmiyetine binaen adaletin herkese lâzım olacağı ve her ortamda var olması gereken bir hukuk kuralıdır. Bunun için tarihin perspektifinden geçmişe bakma ihtiyacı duyuluyor. Bu vesileyle akla gelen bir tarihi hadiseyi nakletmek istiyorum.

Günlerden bir gün Diyojen (Diogenes), M.Ö. 412/ M.Ö. 323 yılları arasında yaşayan, kendine yetme ve sadelik ilkelerine dayanan kinik hayat biçiminin öncülerinden Sinop’lu çileci düşünürdür.) sepetinde güneşlenirken, onun namını çok uzak diyarlardan duyan, tarihin en başarılı savaşçılarından biri Büyük İskender yanına gelmiş. Fakat sepetteki Diyojen’den hiçbir kıpırdama yokmuş; aksine Diyojen yerine daha çok yerleşip güneşi içinde hissetmeye çalışıyormuş. Makedonya’dan Hindistan’a kadar büyük bir İmparatorluk kuran Büyük İskender, bu duruma çok bozulmuş. Diyojen’in başına gelip dikilmiş ve Diyojen’e, “Dile benden ne dilersen?” demiş.

Işıktan zor araladığı gözleriyle İskender’e şöyle bir bakan Diyojen, “Gölge etme başka ihsan istemem” diyerek imparatoru red etmiş. İskender, çok kızmakla birlikte ona bu davranışının sebebini sormuş.

Diyojen, “Ben nefsimi kendime esir ettim, onun bütün isteklerini çiğnedim. Ama sen ise servetin, saltanatın yani nefsinin istekleri ardında koşuyorsun. Sen nefsinin kölesisin, bana ne yardımın olabilir ki?” diyerek Büyük İskender’i şaşırtmış.

Günler bu tür olaylarla geçip giderken bir gün, dar bir sokakta Diyojen’in karşısına zengin, kibirli başka bir adam çıkmış. Sokakta ikisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değilmiş. Gururlu ve kibirli zengin, hor gördüğü Diyojen’e tiksinerek bakarak, “Ben bir serseriye yol vermem” demiş.

Diyojen ise kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı vermiş: “Ben veririm!”

Diyojen bu tür hikâyeleri ve savunduğu felsefesiyle herkesin içinde mutlu olmak için gerekli her şeyin barındığını anlatmaya çalışmış. Gerçek mutluluğun paraya, itibara ve maddesel her şeye bağımlılıkla asla mümkün olmadığını, çünkü dünyadaki en önemli şeyin hür olmak olduğunu hiç dilinden düşürmemiş. Bu nedenle bir sebeple gittiği Atina sokaklarında elinde fenerle, “Adam arıyorum adam!” diye dolanmış durmuş.Kim bilir birileri çıkarda birgün "adalet arıyorum adelet" derde, insanların aklına mülkün temelinin adalet olduğu gelir.

ŞİMDİ NEFİS MUHASEBESİ YAPALIM

 İnsan imandan sonra ibadet için Rabbini tanıyıp ona muhabbet ile bağlanması gerekir.Bu muhabbet ve kulluk neticesinde mutluluk elde edilir.Ruhen mutlu ve  huzurlu olur.

Risale-i nur mensupları nurlardan aldıkları manevi feyizle hizmette şevk elde ederek iman ve Kuran davasında  muhtaç gönüllere ulaşmaya gayret ederler.

Büyük üstadın eserlerde belirttiği ölçüler doğrultusunda hareket ederek hem dünya hem ahiret için sürekli uyanık bir halde bulunurlar.

Peygamberimizin "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın" hadisini kendine düstur yaparak ahıret için sürekli hazırlıklı olurlar. Nefis ve şeytanın dünya nimetlerini ön plana çıkararak aldatmasına ve ahireti dünyaya feda ettirmesine karşı el-mevti hakkun ikazına kulak verirler.Allah, nefis ve şeytanın şerrinden muhafaza eylesin.

Risale-i Nurları okuyup anlayarak hayatta uygulayıp önce kendi imanlarının güçlendirilmesi ve başkalarınıı imanının kurtulmasına vesile olmak için çalışırlar.

Aralarına fitne ve ayrılık tohumları ekmeye çalışan insi ve cinni şeytanların tuzaklarından korunmak için, ihlas düsturlarını enaz her onbeş günde bir defa okumayı görev bilirler.Desise-i Şeytaniye'den ve Uhuvvet risalesinden istifade ederler.

Bütün bunlara rağmen ne yazık ki, fitneciler onların arasına da ayrılık tohumları saçmayı ihmal etmezler.Elimizde bu asrın en mükemmel tefsiri ve hizmet ölçüleri olduğu halde, okuyup anlamada veya okuduğunu hayatına uygulamada sıkıntı çekenler ihtilafa düşenler, savrulanlar başkasının değirmenine su taşıyanlar görülür.Metot var, uygulanmaz, ölçü var uyulmaz ise elbette birlik beraberlik sağlanamaz .Dağınık bir şekilde kimin nerede olduğu belirsiz bir şekilde herkes kafa feneri ile yol bulmaya çalışır.

Biraz düşünüp acebâ biz nerede hata yapıyoruz ? Diyerek enaniyet ve gururdan uzaklaşıp, bir buz parçası olan enaniyeti, havzı kevserde eritip, istişare ve ortak akıl doğrultusunda, şahsi manevi etrafında kenetlenme zamanı gelmedi mi?

Geldi de geçti bile ! İmanın  güçlenmesi hürriyetin inkişafına sebep olduğu aşikar olduğu halde, malesef halâ istibdat ve hukuksuzluğu savunup adaleti hiçe sayanları desteklemek, kendimizle ters düşmek demek değil mi? Gelin Nur talebeleri olarak, önce bizler okuduklarımızı hayatımıza uygulayalım. Zulme ve küfre rıza göstermekten yılandan  akrepten kaçar gibi kaçarak, diğer müslümanlara ve tüm Cemaatlere de örnek olalım.

Rafet Özcan

31 Mayıs 2026 Pazar

İMTİHAN OLUYORUZ

 Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati, birgün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir. Evet ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za'fını ve aczini hissedip Rabb-i Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. 

Lemalar - 10

GÜNAHLARA DİKKAT ET

 Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. 

O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.

   Meselâ: Utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicab ettiği zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkâr etmek arzu ediyor.

   Hem meselâ: Cehennem azabını intac eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennem'in tehdidatını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennem'in ademini arzu ettiğinden, küçük bir emare ve bir şübhe, Cehennem'in inkârına cesaret veriyor.

   Hem meselâ: Farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed'in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tenbellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve manen diyor ki: "Keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi." Ve bu arzudan bir manevî adavet-i İlahiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şübhe, vücud-u İlahiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki: İnkâr vasıtasıyla, gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müdhiş manevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder. Ve hâkeza.. bu üç misale kıyas edilsin ki

بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ

sırrı anlaşılsın.

Lemalar - 9