22 Şubat 2026 Pazar

NAMAZ ALLAH'IN HUZURUNA BİR DAVETTİR

 Namaz, Hâlık-ı Zülcelal tarafından her yirmidört saat zarfında tayin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir davettir. Bu davetin şe'nindendir ki, her kalb kemal-i şevk ve iştiyakla icabet etsin. Ve mi'racvari olan o yüksek münacata mazhar olsun.

   Namaz, kalblerde azamet-i İlahiyeyi tesbit ve idame ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlahiyenin kanununa itaat ve nizam-ı Rabbanîye imtisal ettirmek için yegâne İlahî bir vesiledir. Zâten insan medenî olduğu cihetle, şahsî ve içtimaî hayatını kurtarmak için, o kanun-u İlahîye muhtaçtır. O vesileye müraat etmeyen veya tenbellikle namazı terkeden veyahut kıymetini bilmeyen; ne kadar cahil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, ama iş işten geçer.

وَ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ Bu kelâmın mâkabliyle nazmını îcab ettiren münasebet ise: Namaz عِمَادُ الدّ۪ينِ yani dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, zekat da İslâmın kantarası, yani köprüsüdür. Demek birisi dini, diğeri asayişi muhafaza eden İlahî iki esastırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır.    Zekat ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için birkaç şart vardır:

   1- Sadakayı vermekte israf olmaması.

   2- Başkasından alıp başkasına vermek suretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması.

   3- Minnetle in'amın bozulmaması.

   4- Fakir olmak korkusuyla sadakanın terkedilmemesi.

   5- Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesiyle ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi.

   6- Sadakayı alan adam, o sadakayı sefahette değil, hâcat-ı zaruriyesinde sarfetmesi lâzımdır.

İşarat-ül İ'caz[2022] - 43

RIZIK TAKDİR EDİLMİŞ

 Madem rızk mukadderdir ve ihsan ediliyor ve veren de Cenab-ı Hak'tır; o hem Rahîm, hem Kerim'dir. Onun rahmetini ittiham etmek derecesinde ve keremini istihfaf eder bir surette gayr-ı meşru bir tarzda yüz suyu dökmekle; vicdanını belki bazı mukaddesatını rüşvet verip, menhus, bereketsiz bir mal-ı haramı kabul eden düşünsün ki, ne kadar muzaaf bir divaneliktir.

   Evet ehl-i dünya, hususan ehl-i dalalet; parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrib etmeye bazan vesile olur. O pis hırs ile gazab-ı İlahîyi kendine celbeder ve ehl-i dalaletin rızasını celbe çalışır.

   Ey kardeşlerim! Eğer ehl-i dünyanın dalkavukları ve ehl-i dalaletin münafıkları, sizi insaniyetin şu zaîf damarı olan tama' yüzünden yakalasalar; geçen hakikatı düşünüp, bu fakir kardeşinizi numune-i imtisal ediniz. Sizi bütün kuvvetimle temin ederim ki: Kanaat ve iktisad; maaştan ziyade sizin hayatınızı idame ve rızkınızı temin eder. Bâhusus size verilen o gayr-ı meşru para, sizden ona mukabil bin kat fazla fiat isteyecek. Hem her saati size ebedî bir hazineyi açabilir olan hizmet-i Kur'aniyeye sed çekebilir veya fütur verir. Bu öyle bir zarar ve boşluktur ki; her ay binler maaş verilse, yerini dolduramaz.

Mektubat - 418

21 Şubat 2026 Cumartesi

DÜNYA HIRSININ ZARARLARI

 İşte dünya bir divanhane-i Rahman'dır. Zemin yüzü, bir sofra-yı rahmettir. Derecat-ı erzak ve meratib-i nimet dahi, iskemleler hükmündedir.

   Hem en cüz'î işlerde de herkes hırsın sû'-i tesirini hissedebilir.

   Meselâ: İki dilenci bir şey istedikleri vakit, hırs ile ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek; diğer sâkin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder. Hem meselâ: Gecede uykun kaçmış, sen yatmak istesen, lâkayd kalsan uykun gelebilir. Eğer hırs ile uyku istesen: "Aman yatayım, aman yatayım" dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın. Hem meselâ: Mühim bir netice için birisini hırs ile beklersin; "Aman gelmedi, aman gelmedi" deyip en nihayet hırs senin sabrını tüketip kalkar gidersin; bir dakika sonra o adam gelir; fakat beklediğin o mühim netice bozulur.

   Şu hâdisatın sırrı şudur ki: Nasılki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüb eder. Öyle de: Tertib-i eşyada bir teenni-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teenni ile hareket etmediği için, o tertibli eşyadaki manevî basamakları müraat etmez; ya atlar düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır; maksada çıkamaz.

   İşte ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belalı bir şey olduğu halde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb ve haram helâl demeyip her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz? Hattâ erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekatı, hırs yolunda terkediyorsunuz? Halbuki zekat, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyattır. Zekatı vermeyenin herhalde elinden zekat kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır.

Uhuvvet Risalesi - 27

20 Şubat 2026 Cuma

İNSAN BİÇARE BİR MAHLUK

    "İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî, manevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz zahirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak tokatlarını yiyen bir bîçare mahluk iken, birden iman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelal'e intisab edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad ve bütün hâcatına medar bir nokta-i istimdad bularak, herkes mensub olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi; o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir Padişaha iman ile intisab etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin i'dam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz."

   O mektebli gençlere dediğim gibi musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim: Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar mazlum i'dam olunurken bedbaht zalimlere demiş: "Ben i'dam olmuyorum. Belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat ben de sizi i'dam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum." لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek sürur ile teslim-i ruh eder.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Sözler - 159

KIRGINLIKLAR NEDİR ?

 Kırgınlıklar, bazen bir sözle, bazen bir davranışla kalbe çöker… Fakat hiçbir kırgınlık kalıcı olmak zorunda değildir. Doğru adımlar atıldığında, zaman ve gönül genişliğiyle yumuşar, hafifler ve sonunda ortadan kalkabilir.

İşte kırgınlıkların nasıl ortadan kalkabileceğine dair derinlikli ve uygulanabilir bir rehber:

KIRGINLIKLAR NASIL ORTADAN KALKAR ?            

- Zamanın şifasına izin vermek

(Zaman en güzel müfessirdir)

Her duygu gibi kırgınlık da zamanla değişir. İlk anda büyük görünen öfke, günler geçtikçe küçülür. Bazen çözüm, sadece kalbin dinlenmesine izin vermektir.

-Konuşarak açmak

Sessizlik çoğu zaman kırgınlığı büyütür.
Duyguları ifade etmek, “beni inciten şu davranıştı” diyebilmek, birikmiş yükleri hafifletir.
Konuşmak tartışmak değildir; konuşmak, anlamaya çalışmaktır.

-Empati kurmak

Karşımızdaki kişinin niyetini anlamaya çalışmak kırgınlığı yumuşatır.
“Acaba o bunu neden söyledi? Neden böyle davrandı?” diye düşünmek, bir köprü kurar.

-Niyetleri davranışlardan ayırmak

Bazen insanlar yanlış yapar ama kötü niyetli değildir.
Davranışın yanlış olması, kalbin kötü olduğu anlamına gelmez.
Bu ayrımı yapmak, kırgınlığı azaltan önemli bir adımdır.

-Beklentileri yeniden gözden geçirmek

Kırgınlık çoğu zaman yüksek beklentilerden doğar.
“Her şeyi benim düşündüğüm gibi yapmalı” anlayışı kırgınlığı derinleştirir.
Beklentiyi azaltmak, huzuru artırır.

-Affetme niyeti

Affetmek hemen gerçekleşmeyebilir, ama niyet etmek bile kalbi hafifletir.
Affetmeye yönelen bir gönülde kırgınlık uzun süre kalamaz.

-Güzel olanı hatırlamak

Kırgınlık insanın zihnini olumsuza odaklar.
Oysa ilişkiyi güzel günleri, paylaşılan iyilikleri düşünmek kırgınlığı zayıflatır.

-Dua ile kalbi yumuşatmak

Dua, kırgın gönlü en güzel şekilde tedavi eder.
İnsan dua ettikçe, yükünü Allah’a teslim ettikçe, kalbindeki sıkıntılar çözülmeye başlar.

-Sabır ve olgunluk

Bazı kırgınlıklar zamanla, olgunlukla, hayata geniş bir pencereden bakabilmekle kaybolur.
“Bu da geçer ya hu” demek, kalbi ferahlatır.


19 Şubat 2026 Perşembe

CEVŞEN NEDİR,NASIL BİR DUADIR ?

 Ceşen nedir, nasıl bir duadır?

 Cevşen, İslam dünyasında özellikle Ehl-i Beyt kaynaklı rivayetlerle bilinen, çok faziletli kabul edilen uzun ve kapsamlı bir duadır. Tam adı genellikle Cevşenü’l-Kebîr’dir.

- Cevşen’in Anlamı Nedir?

“Cevşen” kelimesi Arapça’da zırh demektir. Rivayete göre bu dua, bir savaş sırasında Peygamber Efendimiz Muhammed’e vahiy meleği Cebrail tarafından getirilmiş ve “Bu duayı oku, maddî zırhı çıkar; bu dua sana manevî zırh olacaktır.” denilmiştir. Bu sebeple “manevî zırh” anlamında Cevşen adı verilmiştir.

- Cevşenü’l-Kebîr Nasıl Bir Duadır?

100 bölümden (bab) oluşur.

Her bölümde Allah’ın (cc) isim ve sıfatları zikredilir.

Her bölümün sonunda şu cümle tekrar edilir:

“Sübhâneke yâ lâ ilâhe illâ ente’l-emân el-emân, hallisnâ mine’n-nâr.”

(Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Senden başka ilah yoktur. Aman, aman! Bizi ateşten kurtar.)

Toplamda 1000’e yakın ilahî isim ve sıfat yer alır.

-Cevşen’in Özelliği Nedir?

Allah’ın isimlerini tefekkür etmeyi sağlar.

Kulun aczini ve ihtiyacını hissettiren bir münâcattır.

Koruyucu, sığınıcı ve teslimiyet dolu bir duadır.

Özellikle Ramazan ayında ve Kadir gecelerinde okunması yaygındır.

- Kaynaklar ve Yaygınlığı

Cevşen daha çok Ehl-i Beyt kaynaklı hadis rivayetlerinde yer alır ve özellikle Ali ve Hüseyin bin Ali silsilesiyle nakledildiği ifade edilir.

Osmanlı döneminde ve Anadolu’da yaygınlaşmış; günümüzde de özellikle tasavvuf ehli ve bazı cemaatler tarafından sıkça okunmaktadır.

- Manevî Yönü

Cevşen:

Allah’ın isimleriyle yapılan derin bir yakarıştır.

Korku ve sıkıntı anında sığınılacak bir dua olarak görülür.

Kulun kalbinde tevekkül ve teslimiyet duygusunu güçlendirir.

Cevşen: Gönlün Manevî Zırhı

İnsan bazen görünmeyen yaralar alır.

Söz incitir, hayat yorar, dünya dar gelir.

İşte böyle zamanlarda insan bir zırh arar.

Demirden değil… duadan bir zırh…

Cevşen, kelime manasıyla “zırh” demektir. Rivayete göre bir savaş esnasında Peygamber Efendimiz Muhammed’e vahiy meleği Cebrail tarafından getirilmiş; maddî zırh yerine manevî zırh tavsiye edilmiştir. İşte o zırh, Cevşen’dir.

Cevşenü’l-Kebîr, yüz bölümden oluşur. Her bölümde Cenâb-ı Hakk’ın isimleri ve sıfatları zikredilir. Kul, her babda Rabbini farklı bir isimle anar. Rahman der, Rahîm der, Aziz der, Hakîm der… Her isim bir kapı, her kapı bir sığınaktır.

Her bölümün sonunda tekrar edilen yakarış ise adeta kalbin çığlığıdır:

“Sübhâneke yâ lâ ilâhe illâ ente’l-emân el-emân, hallisnâ mine’n-nâr.”

Bu tekrar, kulun aczini hatırlatır.

İnsan güçlü değildir; korunmaya muhtaçtır.

İnsan yeterli değildir; rahmete muhtaçtır.

Cevşen yalnızca okunacak bir metin değildir.

O, tefekkürle hissedilecek bir duadır.

İnsana şunu öğretir:

Sıkıntının ortasında isimleri hatırla…

Yalnız kaldığında Rahman’ı çağır…

Düştüğünde Gafur’u an…

Yorulduğunda Kayyum’a sığın…

Cevşen, korkuya karşı güven;

çaresizliğe karşı teslimiyet;

dünyanın gürültüsüne karşı kalbin sükûnetidir.

Aslında en büyük zırh, Allah’ın isimlerini kalpte taşımaktır.

Gerçek korunma, demir zırhla değil; Rahman’a sığınan bir kalple olur.

ORUÇ'LA İMTİHANDAYIZ


Zengin-Fakir Dayanışması ve İmtihan 

Her iki sınıfın da Allah’a karşı haddini aşmaması lazım. Bugün fakir olan yarın zengin, zengin olan da yarın fakir olabilir. İmtihan dünyasında kimse yarını garanti edemez. Günümüzde maddi durumu düşük, fakr u zaruret içinde yaşayan, yardıma muhtaç çok insan vardır. Maddi durumu iyi olan zenginler; fakirleri ve yoksulları bulmalı ve onlara yardım eli uzatmalıdır. Cenâb-ı Allah, ayetinde zenginleri fakirlerin yardımına dâvet ediyor.

Zenginler, fukaranın acınacak acı hallerini ve açlıklarını ancak oruç münasebetiyle aç kalınca tam hissedebiliyor. İnsanın hemcinsine karşı duyduğu şefkat, gösterdiği ilgi ve yaptığı yardımlar hakiki şükrün esasıdır. Başkasına yardım etmektir. Allah’ın bize daha çok vermesi için bir dua niteliği de taşıyor. Efendimiz (asm) bildiriyor ki, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sen başkasına ver ki, Ben de sana vereyim!” 3

Hangi fert olursa olsun, toplumda kendisinden daha fakirini bulabilir. Ona karşı şefkat etmekle mükelleftir. Eğer Ramazan-ı Şerif orucu vesilesiyle nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat hissi işlemiyor, zayıf kalıyor. Bu durumda mükellef olduğu yardımı ve ihsanı yapmıyor. Yapsa da, gerçek açlığı görmediğinden, tam yapmıyor, hatta yaptığında minnetle yapıyor.

Zengin açlığı tanıdığı zaman, fakirin fukaranın halini anlıyor, elinden geldiğince yardım etmenin mühim bir insanlık görevi olduğunu hissediyor, buna kendini mecbur biliyor. İnsan bu ihlâsı Ramazan-ı Şerifteki oruçla kazanıyor.

Hülâsa: Ramazan ayı rahmet, mağfiret ve kurtuluş ayı olduğu için mümkün mertebede nefsin şerrinden uzak kalmak, elden geldiği kadar Kur’ân’la, istiğfarla ve salâvatla meşgul olmak en büyük kârdır.

Ramazan-ı Şerifin, âlem-i İslâm’a hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim.

Dipnotlar:

1- Bakara Suresi, 185. ayet
2- Mektubat, 29. Mektup, 2. Kısım
3- Câmiü’s-Sağîr, 3/1275