27 Nisan 2026 Pazartesi

DÜNYANIN MAHİYETİ

    "Dünya, bir kitab-ı Samedanîdir. Huruf ve kelimatı nefislerine değil, belki başkasının zât ve sıfât ve esmasına delalet ediyorlar. Öyle ise manasını bil al, nukuşunu bırak git.

   Hem bir mezraadır, ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrefatını at, ehemmiyet verme.

   Hem birbiri arkasında daim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise, onlarda tecelli edeni bil, envârını gör ve onlarda tezahür eden esmanın tecelliyatını anla ve müsemmalarını sev ve zevale ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.

   Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alış-verişini yap, gel ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.

   Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak ve zahirî çirkin yüzüne değil; belki Cemil-i Bâki'ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön ve o güzel manzaraları irae eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.

   Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerim'in izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık git. Herzekârane fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle manasız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma." gibi zahir hakikatlarla dünyanın içyüzündeki esrarı gösterip dünyadan müfarakatı gayet hafifleştirir, belki hüşyar olanlara sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her şe'ninde bir izi bulunduğunu gösterir. 

Sözler - 204

26 Nisan 2026 Pazar

HAYAT BU, BİLEMEZSİN Kİ...

~Değerli olmak~

Bir hayli ihtiyarlayan ve hastalanan adam,ölmeden senelerdir birbirine küs olan iki çocuğunun birbirine eskisi gibi sarıldığını görebilmek için kendince bir ders vermek ister...Hemen iki mektup yazar iki ayrı şehirdeki adrese gönderir mektupları..."Kardeşin kaza geçirdi ve ölüm döşeğinde.Çabuk köye gel."Mektup ta yazan bu iki cümledir.Mektupları alan kardeşler beyinlerinden vurulmuşa dönerler adeta.Biran düşünmedende yola koyulurlar.Yol boyunca akıllarından geçen ise hep güzel hatıralardır birbirleriyle ilgili.Birbirlerinin ölüm döşeğinde olduğunu düşündükçe yüreklerinden parçalar kopar adeta.Ertesi günün akşamı önce küçük kardeş girer baba evinin kapisindan.Dakikalar sonra ise ağabeyi gelir...Baba sırayla ikisinide ayrı odalara alır ve cenazeye yetişemediklerini söyler.İkisininde gönüllerine hüzün deryaları boşalır.Bulundukları odalarda hıçkırıklarla ağlarlarken babalarının seslerini işitirler.Kendilerini çağırmaktadır zira.Gözyaşı döktükleri odalardan kalkıp sesin geldiği tarafa yönelirler. Kardeşler bir anda gözgöze gelirler.Şaşkınlıktan ilk anda birşey söylememişler heyecandan ikisinin de nutku tutulmuştur.İlk heyecan gectiğinde ise, babalarının kendilerine yalan söylediğini anlarlar elbet.Salonun ortasında koltuğuna oturmuş babalarına  bakakalırlar sonrasında da...

-"Neden böyle birşey yaptın?Neden yalan söyledin bize?"diye feveran edecekleri sırada babaları sözlerini keser, ikisine de ders niteliğindeki şu sozleri soyler.

-"Ölüm müdür değerli olan,yoksa siz mi?Madem sizseniz  neden öldükten sonra değer veriyorsunuz birbirinize?Birbirinize değer verdiğinizi göstermek icin  illa ki birinizin ölmesi mi lazım evlatlarım?Şimdi birbirinize sarılmanız için hayat size bir şans vermişken bu küslüğü bitirin.Hayat bu...Neyin ne zaman olacağı belli olur mu hiç?Yarin herşey için çok geç olabilir.Birbirinize sarılmak içinde bu böyledir..


Rafet Özcan 


VEFA NEDİR BİLMEYENLERE...!

Vefa nedir bilirmisiniz? 

Vefa ,dostluktur,kadirşinaslıktır.Vefa,hakkın hatırını üstün tutmaktır.Vefa, gönül adamı olmak ve kendisini sevenleri yüz üstü bırakmamak,menfaat uğruna sevenlerini söz ve davranışlarla hançerlememek."Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır" sözünü unutumamak, sevdiklerini ve yakınlarını hayel kırıklığına uğratacak davranışlardan uzak olmak demektir.

Tabi bütün bu saydıklarım sılay-ı Rahimi bilen hak hukuk gözeten insanlar için geçerlidir.Kendini bilmez ne oldum delisi olan insanları maddi varlığı ve makam mevkisi ile değerlendiren adam olamamış insanlar için geçerli değildir.Ne yapalım onunda kafasına akıl koyacak halimiz yokya.Kimi söz söyler sözmüdür  anlaşılmaz, kimi nasihat eder kendi uymaz  kimi şair kesilir uslüp nedir bilmez. Gelde bu kendini bilmez akıl fukaralarına, acıyıp da Allah akıl fikir versin deme.Behey ahmak önce kendine bir bak. Üstad demiyor mu ki,? nefsini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez diye.Hem Yunus Emre demiyor mu? "İlim ilim bilmektir,ilim kendin bilmektir.Sen kendini bilmezsen ,Bu bir kuru emektir."

Hem Hz.Ali ,Kendini bilen Rabbini bilir dememişmidir? 

Sorarım ey değerli dostlar diye fecabookta yazı yazan ve gönül pınarından damlalar diye dizeler düzen zatı muhterem;Sen önce kendine yakın çevrene söz dinlet birazda vefa nedir onu öğren. Biliyorsan eğer önce vefasızlık yapma, sonra da gel millete nasihat et.Yoksa kusura bakma efendi "ele verir telkini kendi yutar salkımı" sözüne muhatap olursun. Benden söylemesi. Akıl dağarcığında azıcık akıl kırıntısı varsa düşünür ona göre hareket edersin. Ya da susar köşene çekilirsin. Birilerinden tenkit yemeden kalemini bırakırsın.

Eğer yine de bu dost sözlerini dinlemezsen artık orasını sen bilirsin.Benden söylemesi, aklın varsa göle...

24 Nisan 2026 Cuma

PUSULAMIZ KUR'AN'DIR

 Peygamberler, insanlık için birer kutup yıldızıdır. Şeytan insanları aldatıp yoldan çıkarmak isterken, Allah peygamberleri, insanlığın yardımına koşan, birer rehber olarak görevlendirmiştir.

İnsanları hidayete ulaştırmak üzere görevlendirilen peygamberler, Allah'ın emir ve yasaklarını kendilerine verilen kitaplarla insanlara tebliğ etmişler ve şeytanın aldatmalarından insanlığı korumaya çalışmışlardır. Bazı zaman şeytan dahi gururun kötü bir şey olduğunu istemeyerek de olsa itiraf etmek durumunda kalmıştır. Aşağıda belirtilen sözde olduğu gibi.

Allah'ın emrine “ben” diyerek karşı gelen gurur timsali şeytan, Allah'ın rahmetinden kovularak rahmet ile af ve mağfiretten mahrum kalmıştır. Rahmetten mahrum kalan şeytan, insanların nefislerini kullanmaktadır. Çok zayıf iken tahrip cihetinde güç kazanmıştır. Allah da şeytanın isteği doğrultusunda kıyamete kadar ona mühlet vermiştir. İnsanlar ise kendi akıl ve cüz’î iradeleri ve Peygamberler vasıtasıyla doğru yolu bulup Allah'ın emirleri doğrultusunda hareket ederek af ve mağfirete rahmet ve şefkate layık hale gelmiştir. Hz. Adem şeytanın aldatması sonucu işlediği zelle neticesinde (haşa) isyan yerine emre itaat ederek tövbe edip af dilemiş, Cenab-ı Allah da onun samimî tövbesini yalvarmasını kabul ederek rahmetine mazhar etmiştir.

Hz. Adem Aleyhisselam hiç bir zaman ben dememiş, biz deyip Allah'a avuç açıp yalvarmış günlerce göz yaşı dökmüş. Allah'ım Havva ile biz hata yaptık tövbe ediyoruz, bizi bağışla diyerek günlerce ağlamışlar, ağlamışlar, ağlamışlar. Göz yaşları sel olmuş akıp gitmiş. Öyle yalvarmışlar öyle tövbe etmişler ki, ayrı ayrı yerlerde oldukları halde birbirlerine kavuşmuş, "Ben değil biz olmuşlar." Bizler de, hatadan sonra, ben yerine biz, sen yerine siz demeyi unutmayalım. Bizler de benlikten senlikten uzak biz ve siz olalım. Allah'ın rahmeti ve bereketi tüm tevbe edip nedamet duyanların üzerine olsun. Allah hepimize sağlıkla ve selametle kalmayı nasip eylesin. Amin

DEĞER Mİ ?

 Fânî dünya için niza etmeye değer mi ?

Sanki ebedî dünyada kalacakmış gibi eş dostu kırmak hısım 

akrabayla münakaşa etmek, ana baba kardeşlerle küsecek 

dargınlaşacak hale gelmeye değer mi? Nefsimizin ve şeyta-

nın seslerini dinlersek değer, aklın ve vicdanın sesini

dinlersek değmez. Niçin değmez? Çünkü her şey fani, ölüm 

ani. Bir bakarsın aniden bir bela bir musibet bir felaket ile 

sarsılır belki o felaket sonumuz da olabilir.İnsanların olmadığı ve 

dostların mevcut bulunmadığı bir dünyanın hepsi bizim olsa neye 

yarar ki? Aldanmakta fayda yok, denî yani alçak dünya 

tarafından aldatılan insan,  hem bu 

dünyada hem  de ahirette perişan olur. "Dünya bir 

metağ değil ki, bir niza değsin" dedik. Aslında öyle değil mi?

Bu koca dünya niza ve kavga edecek bir metağ değilse,

 dünyanın küçücük meseleleri için birbirimizi 

kırıp üzmeye, darılıp küsmeye değer mi? Emanetçi 

olduğumuzu unutup 'benim malım benim mülküm' demeye 

kalkışırız. Halbuki malda mülk de bir başkasının. "Mal 

sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan 

mülkte yalan var birazda sen oyalan." Mal da mülk de 

Allah'ın, bizler ise emanetçiyiz. Çocuklarımızı bu kavgaya dahil

etmeye ne hakkımız var? Meselelerimizi konuşarak, 

problemlerimizi bir araya gelerek, halletmek dururken, kavga-

döğüş, kırmak-kırılmak yolunu seçiyoruz? Sonunda pişman 

olacağımız söz ve hareketleri bir anlık öfke ile neden 

yapıyoruz? Biz aklımızı kullanmamız gerekirken

duygularımızın esiri olarak nefis ve şeytana neden fırsat 

veriyoruz?Akıllı insan aklını kullanır, daha akıllı insan,

başkasının aklından istifade eder, kaidesi gereği yapılacak şey; 

 oturup sâlim kafayla kızmadan, darlanmadan,

öfke-hırsa kapılmadan sakin sakin konuşup mesele ve 

sorunlarını halletmektir

Zira akılla halledilemeyecek hiçbir mesele yoktur. Yeter ki 

konuşabilelim.

Onun için nass-ı hadîs ile: "Üç günden fazla mü'min mü'mine 

küsüp kat'-ı mükâleme yapmayacak."

Bütün bunları düşününce; geçici dünya hayatı küsmeye, 

kırılıp darılmaya, hem kendimize hem başkasına zarar 

vermeye değer mi?

(ŞÖHRET BELASI)

 O büyük bir sanatçı idi. Her zaman sanatının zirvesindeydi. Sahneye çıktığında alkışlardan yer yerinden oynardı. Alkışlar her zaman heyecanına heyecan katardı. Yine sahneye çıktığı bir zamanda alkışların heyecanına dayanamayıp, alkışlar arasında sahneye yığılıp kaldı. Alkışlarla başlayan hayatı, alkışlarla son bulmuş; ölmüştü. Şöhret dünyasında adettir diye cenazesini koydukları tabutu yine sahneye çıkardılar. Onu son kez alkışlamak isteyen hayranları oradaydı. Cenaze, adettir diye, camiye götürülür iken, yine büyük bir alkış koptu. İmam namazı kıldırmak üzere cemaatin önüne geçtiğinde ikaz etti, “Lütfen alkışlamayın” diye. Ama nafile… Arkada bekleyen büyük kalabalık daha imam selam verir vermez başladı alkışlamaya.

Cenaze arabası mezarlığa doğru giderken alkışlar devam etti bir süre. Mezarlıkta ise yine aynı manzara. Sanatçının cesedi mezara kondu, üzeri toprakla örtüldü ve kalabalık son bir kez kuvvetli bir alkışa veda etti ona. Alkışlarla geçen bir ömür, alkışlarla son bulmuştu. Kalabalık alkışlayacak yeni şöhretler bulmak üzere bir bir dağıldı. Mezardaki ise kalakaldı kendi hali ile. Uzaktan hadiseleri gözleyen “bir garip” merak etti durumu, mezarın başına geldi, durdu. Kalp gözü ile dinlemeye başladı berzah alemini. Garip bir ses duydu. O da ne?.. Bu alkış sesi idi. “Allah, Allah” dedi kendi kendine… “Kabir aleminde de mi alkış?” Ancak biraz daha dikkat edince durumun hiç de öyle olmadığını anladı. Zira bu ses “meleklerin tokat sesi” idi. Kabir kapısına kadar gelen alkış sesleri, kabrin ötesinde tokat sesine dönüşmüştü.


İşte böyle değerli arkadaşlar. İnsan bu dünyada şöhret sahnesinde alkışlarla menhus bir lezzet alır iken, kabir ötesinde tokatlarla azap çekme ihtimali var. Her zaman bu şöhret belasına karşı uyanık olmak gerekiyor.


Allah bizleri şöhret belasına meyletmekten korusun. Amin.

NELERİ KAYBETTİK ?

 Kaybettiklerimizden bazıları; 

 Adaleti kaybettik. Geciken adalet, adalet değildir. 

Meşru millet meclisini kaybettik. Milletvekilleri kamu vicdanını rahatlatamıyor. 

Güveni kaybettik. Devlet başta olmayınca; kuzgun leşte dolaşıyor, herkes racon kesiyor. 

Sevgi ve saygıyı kaybettik.Şiddetle Yaşıyoruz dövüyoruz, sövüyoruz. Olmadı üstünde tepiniyoruz. 

Helâl haram hassasiyetini kaybettik. Açgözlülükle, bulduğumuzu sorgulamadan götürüyoruz. 

Liyakati kaybettik. Her makam, mevki benim. Zinhar benden olmayana su dahi verilmeye! 

Değerleri, ölçüyü ve pusulayı kaybettik. Pusulasız gemilerin akıbetini, denizin derinliklerinde görebilirsiniz. Kanun kuvvette değil, kuvvet kanunda olmalıdır. 

Aklımızı kaybetmeden, kaybettiklerimizi bulmalıyız. Bulalım ki; torunlarımız için bırakılan emanete ihanet etmemiş olalım. Tarihe not düşelim ki; kendimizi savunabilelim. 

Ey insan! 

Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün enva'-ı mahlukatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine "Lebbeyk!" dedirten Zât-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın, görmesin? 

Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat'iyyen anla ki: Senin gibi zaîf-i mutlak, âciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fâni, küçük bir mahluka koca kâinatı müsahhar etmek ve onun imdadına göndermek; elbette hikmet ve inayet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-i rahmettir. 

Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve safî bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o safî hürmetin tercümanı ve unvanı olan "Bismillahirrahmanirrahîm"i de. O rahmetin vusulüne vesile ve o Rahman'ın dergâhında şefaatçi yap.

   Ey insan, eğer insan isen "Bismillahirrahmanirrahîm" de. O şefaatçiyi bul!

Gençlik Rehberi - 189