31 Mayıs 2026 Pazar

İMTİHAN OLUYORUZ

 Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati, birgün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir. Evet ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za'fını ve aczini hissedip Rabb-i Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. 

Lemalar - 10

GÜNAHLARA DİKKAT ET

 Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. 

O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.

   Meselâ: Utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicab ettiği zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkâr etmek arzu ediyor.

   Hem meselâ: Cehennem azabını intac eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennem'in tehdidatını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennem'in ademini arzu ettiğinden, küçük bir emare ve bir şübhe, Cehennem'in inkârına cesaret veriyor.

   Hem meselâ: Farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed'in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tenbellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve manen diyor ki: "Keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi." Ve bu arzudan bir manevî adavet-i İlahiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şübhe, vücud-u İlahiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki: İnkâr vasıtasıyla, gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müdhiş manevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder. Ve hâkeza.. bu üç misale kıyas edilsin ki

بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ

sırrı anlaşılsın.

Lemalar - 9

30 Mayıs 2026 Cumartesi

BAYRAMLARIMIZ BAYRAM OLSUN

 Bayramlarımız bayram olsun inşallah

Sevinç kaynağımız huzur ve mutluluk vesilesi bayramlarımız toplumun sağlam yapı taşlarındandır.

Ailelerden oluşan toplumun ayakta sağlam kalabilmesi değerlerine sahip çıkması ile mümkündür.Bir milleti yıkıp yok etmek için uğraşan düşmanlar aileyi hedef almakta onu yıpratmak ve dağıtmak için son gücünü kullanmaktadır.Basını ile medyasıyla ellerinden geldiğince ailenin ahlâk değerlerini tahribe çalışmaktadırlar.Sağlam ve güçlü milletler aile bağlarını güçlü tutup aileyi korumakla ayakta kalmışlar ve dünyada söz sahibi olmuşlardır.Aile fertlerinin birbiri ile ilişkileri ve saygı sevgi ölçüleri ile bağlılıkları bizim huzurlu ve mutlu olmamızında sebeplerindendir.Bayramlarımız ahlâki değerlarimiz örf adetlerimiz toplumun sağlam temellerini teşkil etmektedir.İnsan olmamız nedeniyle beşeri münasebetler içerisinde hayatımızı devam ettirmek durumundayız.Toplu olarak yaşarken yaşamın esaslarına uymak durumundayız . Değerlerimizi yaşayıp yaşatarak da milletimize ve topluma olan sorumluluklarımızı yerine getirmiş oluruz.Kimse tek başına yaşayamaz ve mutlaka birbaşkasına ihtiyaç duyar.ZatenAllah da insanları çiftler halinde yaratmış milletler şeklinde ayırmış taki tanışıp anlaşsınlar görüşüp tanışsınlar diye yoksa birbirlerine cephe alsınlar güçlüler zayıfları ezsinler diye değil.Atalarımız demir kapının ağaç kapıya işi düşer diyerek bu durumu güzel bir şekilde ifade etmişlerdir.Bayramlarımızı bu anlayış içerisinde ve toplumun dinamiklerini güçlendirmek maksadıyla ve saygı sevgi anlayışı içerisinde yaşamak ve yaşatmak durumunda olmalıyız. Bundan zevk almamak ve mutlu olmamak mümkünmü? Bayramlarımız

insanı insan yapan, fertleri bir arada tutan ve huzurlu bir hayatın temelini oluşturan esaslardır. Bu değerler zayıfladığında toplumda çözülme, güvensizlik ve huzursuzluk baş gösterir.

Toplumu ayakta tutan  değerlerimizden bazıları şunlardır:

Muhabbet: Kalpler arasındaki bağı güçlendirir, kin ve düşmanlığı giderir.

Hürmet (Saygı): Büyük–küçük, güçlü–zayıf herkesin hukukunu korur.

Merhamet: İnsanı bencillikten kurtarır, yardımlaşmayı ve paylaşmayı artırır.

Adalet: Güvenin temelidir; zulmün panzehiridir.

Doğruluk ve Dürüstlük: Toplumsal ilişkileri sağlamlaştırır.

Helâl–Haram Bilinci: Vicdanı diri tutar, hak yemeyi önler.

Sorumluluk ve İtaat: Başına buyrukluğu değil, düzeni ve disiplini getirir.

Aile Bağları: Toplumun çekirdeğidir; sağlam aile, sağlam toplum demektir.

Eğitim ve İlim: Cehaleti giderir, doğruyu yanlıştan ayırmayı öğretir.

İstişare ve Dayanışma: Ayrışmayı değil, birlik ve beraberliği güçlendirir.

Değerler yaşatılmazsa toplum ayakta kalamaz; değerler yaşatılırsa nesiller de istikamet bulur.

DEĞERLERİMİZE SAHİP ÇIKALIM

Değerler; bizi biz yapan, toplumu ayakta tutan görünmez sütunlardır.

Muhabbet zayıfladığında kalpler uzaklaşır,

hürmet kaybolduğunda edep yıpranır,

merhamet unutulduğunda insanlık yara alır.

Helâl–haram hassasiyeti, adalet duygusu, doğruluk ve sorumluluk;

yalnızca geçmişin hatırası değil,

bugünün ihtiyacı, yarının emanetidir.

Değerlerimizi sözle değil, yaşayarak koruyabiliriz.

Evde, okulda, sokakta, kalpte…

Her hâlimizle örnek oldukça değerler de yaşayacaktır.

Değerlerine sahip çıkan toplum, geleceğini emniyete almış demektir.

Allah bayramlarımızı bayram olarak yaşatmayı bizlere nasip etsin. Bu şekilde bayramlarımızda bayram olsun inşallah.

29 Mayıs 2026 Cuma

DÜNYA VE EŞYALARIN ÜÇ YÜZÜ

  İkinci Nükte: 

   Dünyanın ve eşyanın üç tane yüzü var.

   Birinci Yüzü: 

   Esma-i İlahiyeye bakar, onların âyineleridir. Bu yüze zeval ve firak ve adem giremez; belki tazelenmek ve teceddüd var.    İkinci Yüzü: 

   Âhirete bakar, âlem-i bekaya nazar eder, onun tarlası hükmündedir. Bu yüzde bâki semereler ve meyveler yetiştirmek var; bekaya hizmet eder, fâni şeyleri bâki hükmüne getirir. Bu yüzde dahi mevt ve zeval değil, belki hayat ve beka cilveleri var.

   Üçüncü Yüzü: 

   Fânilere, yani bizlere bakar ki; fânilerin ve ehl-i hevesatın maşukası ve ehl-i şuurun ticaretgâhı ve vazifedarların meydan-ı imtihanlarıdır. İşte bu üçüncü yüzündeki fena ve zeval, mevt ve ademin acılarına ve yaralarına merhem için o üçüncü yüzün içyüzündeki beka ve hayat cilveleri var.

   Elhasıl: 

   Şu mevcudat-ı seyyale, şu mahlukat-ı seyyare, Vâcibü'l-Vücud'un envâr-ı icad ve vücudunu tazelendirmek için müteharrik âyineler ve değişen mazharlardır.

Mektubat - 289

MÜLK SAHİBİ MÜLKÜNDE İSTEDİĞİ Gİ TASARRUF EDERBİ

  Birinci Remiz: 

   Yirmialtıncı Söz'ün hâtimelerinde denildiği gibi; nasılki bir mahir san'atkâr kıymetdar bir elbiseyi murassa' ve münakkaş surette yapmak için, bir miskin adamı lâyık olduğu bir ücrete mukabil model yaparak kendi san'at ve maharetini göstermek için; o elbiseyi o miskin adam üstünde biçer, keser, kısaltır, uzatır; o adamı da oturtur, kaldırır, muhtelif vaziyetler verir. Şu miskin adamın hiçbir hakkı var mıdır ki, o san'atkâra desin: "Beni güzelleştiren bu elbiseye neden ilişip tebdil ve tağyir ediyorsun ve beni kaldırıp oturtup, meşakkatle benim istirahatımı bozuyorsun?"    Aynen öyle de: Sâni'-i Zülcelal herbir nevi mevcudatın mahiyetini birer model ittihaz ederek ve nukuş-u esmasıyla kemalât-ı san'atını göstermek için; herbir şey'e hususan zîhayata, duygularla murassa' bir vücud libasını giydirerek, üstünde kalem-i kaza ve kaderle nakışlar yapar; cilve-i esmasını gösterir. Herbir mevcuda dahi, ona lâyık bir tarzda bir ücret olarak; bir kemal, bir lezzet, bir feyz veriyor.

مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ ف۪ى مُلْكِه۪ كَيْفَ يَشَٓاءُ

sırrına mazhar olan o Sâni'-i Zülcelal'e karşı hiçbir şey'in hakkı var mıdır ki, desin: "Bana zahmet veriyorsun. Benim istirahatımı bozuyorsun." Hâşâ! Evet mevcudatın hiçbir cihette Vâcibü'l-Vücud'a karşı hakları yoktur ve hak dava edemezler; belki hakları, daima şükür ve hamd ile, verdiği vücud mertebelerinin hakkını eda etmektir. Çünki verilen bütün vücud mertebeleri vukuattır, birer illet ister. Fakat verilmeyen mertebeler imkânattır. İmkânat ise ademdir, hem nihayetsizdir. Ademler ise, illet istemezler. Nihayetsize illet olamaz. Meselâ madenler diyemezler: "Niçin nebatî olmadık?" Şekva edemezler; belki vücud-u madenîye mazhar oldukları için hakları Fâtırına şükrandır. Nebatat niçin hayvan olmadım deyip şekva edemez, belki vücud ile beraber hayata mazhar olduğu için hakkı şükrandır. Hayvan ise niçin insan olmadım diye şikayet edemez, belki hayat ve vücud ile beraber kıymetdar bir ruh cevheri ona verildiği için, onun üstündeki hakkı, şükrandır. Ve hâkeza kıyas et.

   Ey insan-ı müşteki! Sen madum kalmadın, vücud nimetini giydin, hayatı tattın, camid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalalette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkeza...

   Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenab-ı Hakk'ın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücud mertebelerine mukabil şükretmeyerek; imkânat ve ademiyat nev'inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden bâtıl bir hırsla Cenab-ı Hak'tan şekva ediyorsun ve küfran-ı nimet ediyorsun? Acaba bir adam; minare başına çıkmak gibi âlî derecatlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: "Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım" diye şekva ederek ağlayıp sızlasın. Ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfran-ı nimete düşer, ne kadar büyük divanelik eder, divaneler dahi anlar.

Mektubat - 284

28 Mayıs 2026 Perşembe

KISSA-I YUSUF (AS)

 Sure-i Yusuf'tan bir aşr, tâ

تَوَفَّن۪ى مُسْلِمًا وَ اَلْحِقْن۪ى بِالصَّالِح۪ينَ

e kadar okudu. Birden ânî bir surette bir nükte kalbe geldi: Kur'ana ve imana ait herşey kıymetlidir, zahiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet saadet-i ebediyeye yardım eden küçük değildir. Öyle ise, "Şu küçük bir nüktedir, şu izaha ve ehemmiyete değmez" denilmez. Elbette şu çeşit mesailde en birinci talebe ve muhatab olan ve nüket-i Kur'aniyeyi takdir eden İbrahim Hulusi, o nükteyi işitmek ister. Öyle ise dinle:

   En güzel bir kıssanın güzel bir nüktesidir. Ahsenü'l-kasas olan Kıssa-i Yusuf Aleyhisselâm hâtimesini haber veren

تَوَفَّن۪ى مُسْلِمًا وَ اَلْحِقْن۪ى بِالصَّالِح۪ينَ

âyetinin, ulvî ve latîf ve müjdeli ve i'cazkârane bir nüktesi şudur ki: Sair ferahlı ve saadetli kıssaların âhirindeki zeval ve firak haberlerinin acıları ve elemi, kıssadan alınan hayalî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bâhusus kemal-i ferah ve saadet içinde bulunduğunu ihbar ettiği hengâmda, mevtini ve firakını haber vermek daha elîmdir; dinleyenlere "Eyvah!" dedirtir. Halbuki şu âyet, Kıssa-i Yusuf'un (A.S.) en parlak kısmı ki; Aziz-i Mısır olması, peder ve vâlidesiyle görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dünyada en büyük saadetli ve ferahlı bir hengâmda, Hazret-i Yusuf'un mevtini şöyle bir surette haber veriyor ve diyor ki: Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha saadetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Hazret-i Yusuf kendisi Cenab-ı Hak'tan vefatını istedi ve vefat etti; o saadete mazhar oldu. Demek o dünyevî lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet kabrin arkasında vardır ki; Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi hakikat-bîn bir zât, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde gayet acı olan mevti istedi, tâ öteki saadete mazhar olsun.

   İşte Kur'an-ı Hakîm'in şu belâgatına bak ki, Kıssa-i Yusuf'un hâtimesini ne suretle haber verdi. O haberde dinleyenlere elem ve teessüf değil, belki bir müjde ve bir sürur ilâve ediyor. Hem irşad ediyor ki: Kabrin arkası için çalışınız, hakikî saadet ve lezzet ondadır. Hem Hazret-i Yusuf'un âlî sıddıkıyetini gösteriyor ve diyor: Dünyanın en parlak ve en sürurlu haleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftun etmiyor, yine âhireti istiyor.

Mektubat - 282

27 Mayıs 2026 Çarşamba

HAC NEYİ ÖĞRETİR ?

 Kardeşlik kongresi

Hac, bir ibadet olmanın yanı sıra insanların tanıştığı, birbirine faydalı olduğu büyük bir buluşmadır. Dünyanın dört bir yanından milyonlarca Müslüman aynı yerde buluşur. Farklı diller konuşulur ama herkes aynı amaçla oradadır. Çok büyük bir kardeşlik kongresidir hac. Müslümanların birbirini tanımasına, sevmesine, güzel dostluklar kurulmasına vesile olur. İnsanlar arasında fikir ve kültür alış verişi sağlar.

Sabrı öğretir

Hac, insana sabırlı olmayı öğretir. Yolculuk boyunca uzun yürüyüşler, beklemeler, kalabalık ortamlar ve farklı insanlar ve şartlarla karşılaşılır. İnsan her şeyin kendi istediği gibi olamayacağını görür. Bu süreçte kişi, acele etmek yerine sakin kalmayı, zorluklar karşısında pes etmemeyi ve güzel davranmayı öğrenir. Böylece sabır sadece hac günlerinde değil, günlük hayatının da bir parçası olur.

Dayanışmayı öğretir

Hacda insanlar birbirlerine yol gösterir, ikramda bulunur, yardımcı olur. Çünkü kalabalık içinde herkesin birbirine ihtiyacı olabilir. Bu da insana dayanışmayı ve yardımlaşmayı öğretir. Başkasının sevincine sevinmek, sıkıntısına üzülmek ve dua etmek de bu yolculuğun güzelliklerinden biridir.

Dünyanın geçici olduğunu hatırlatır

Hacda herkes gösterişsiz, sade bir kıyafet giyer. Buna “ihram” adı verilir. Zengin-fakir, genç-yaşlı orada Allah’ın huzurunda herkes eşittir. Hac insana dünya nimetlerinin geçici olduğunu, dönüşün yalnızca Allah’a olduğunu hatırlatır.

Dipnot:

1-Hac suresi; 22,27