13 Şubat 2026 Cuma

KİM KAZANIR ?

 Kavganın Kazananı Olur mu ?

İnsan bazen haklı çıkmak ister, bazen de son sözü söyleyerek üstün gelmeyi… Oysa kalplerin kırıldığı, sözlerin sertleştiği bir kavgada kimse gerçek anlamda kazanamaz. Haklı çıkan bile içten içe bir şeyler kaybeder; huzurunu, sevincini, belki de sevdiği bir gönlü…

Kavga, ateş gibidir. Önce karşısındakini yakıyor gibi görünür; fakat sonunda tutuşan çoğu zaman kendi yüreğimiz olur. Sert sözler, kırıcı bakışlar ve öfkeyle söylenen cümleler, zaman geçse de iz bırakır. Onarılması zor kırgınlıklar, bir anlık öfkenin ardından sessizce hayatımıza yerleşir.

Oysa gönül kazanmak, haklı çıkmaktan daha değerlidir. Bir adım geri atmak, yumuşak bir söz söylemek, affedici olmak… İşte gerçek zafer bunlardır. Çünkü kalpleri birleştirenler kaybetmez; aksine huzuru ve sevgiyi çoğaltır.

Unutmayalım ki, kavga büyüdükçe gönüller küçülür; ama anlayış büyüdükçe kalpler genişler.


Hala anlayamadınız değil mi?

Önemli olan haklı ya da haksız olmak değil..!

Kavganın kazananı yoktur…

Ya kaybedersiniz ya da daha çok kaybedersiniz.

Önemli olan kalp kırmamak.

Önemli olan yargılamadan,karşılıksız sevebilmek ve iyilik yapabilmektir.

Haklı bile olsan özür dileyecek kadar asil olmak,bilge olmaktır.

Egonuzu kontrol edemediğiniz sürece,o sizi kontrol etmeye devam edecek ve tüm dünya sizin bile olsa mutlu olmanız mümkün olmayacaktır.      (AlbertEinstein)

“Kavganın kazananı olmaz” sözü, çatışmanın sonunda kim haklı çıkarsa çıksın, tarafların bir şekilde zarar gördüğünü anlatan anlamlı bir ifadedir. Kırılan gönüller, kaybolan güven ve yıpranan ilişkiler, kavgadan sonra geriye kalan asıl tablodur. Bu yüzden gerçek kazanç, kavgayı büyütmekte değil; anlayış, sabır ve güzel sözle çözüm aramakta gizlidir.


Sonuç olarak şunu bilmeliyiz ki;

Kavgada kazanan olmaz, ama gönül kazanan her zaman kazanır.

12 Şubat 2026 Perşembe

GERÇEK SEVGİ VE SEVGİLİ

 Sevgi, Sevgililer Günü ve Gerçek Sevgili Kimdir?

Sevgi, insanın kalbini yumuşatan, hayatına anlam katan en güzel duygulardan biridir. Bir tebessümde, bir selamda, bir iyilikte ve fedakârlıkta kendini gösterir. Sevgi; almak değil, vermektir. Beklemek değil, paylaşmaktır.

Her yıl Şubat ayının ortasında kutlanan Sevgililer Günü, çoğu zaman hediyelerle, çiçeklerle ve süslü sözlerle hatırlanır. Oysa gerçek sevgi, bir güne sığdırılamayacak kadar derin ve kıymetlidir. Sevgi, sadece eşler veya sevgililer arasında değil; anne ile evlat, kardeşler, dostlar ve hatta bütün insanlık arasında yaşanması gereken bir duygudur.

Gerçek sevgili ise; insanı yaratan, ona sayısız nimetler veren, her an onu gözeten ve merhametiyle kuşatan Yüce Rabbimizdir. Çünkü O’nun sevgisi karşılıksızdır, sonsuzdur ve her kulunu kapsar. İnsan, gerçek sevgiyi ancak Yaradanını tanıdıkça ve O’na yöneldikçe hisseder.

Dünya sevgileri geçicidir; gençlik gider, güzellik solar, imkânlar tükenir. Fakat Allah sevgisi kalıcıdır, insanı hem bu dünyada huzura kavuşturur hem de ebedî hayata hazırlar. Gerçek sevgi, insanı iyiliğe yönelten, kalbi temizleyen ve kulunu Rabbine yaklaştıran sevgidir.

Bu sebeple, sevgi sadece bir güne değil, bütün bir ömre yayılmalıdır. Her gün, kalplerimizi kin ve nefret yerine sevgiyle doldurmalı; ailemize, komşumuza, dostumuza ve bütün insanlara merhametle yaklaşmalıyız.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki;

Gerçek sevgi, kalbi Yaradan’a bağlayan ve insanı bütün mahlûkata şefkatle yaklaştıran sevgidir.

TARTIŞMADA USÜL

1161)- İbnu'l-Müseyyeb (rahimehullah)  anlatıyor:

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ashâbının (radıyallahu anhüm) arasında otururken, bir adam Hz. Ebu Bekir'e hakaretâmiz sözler sarfederek cefa verdi. Ancak Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)  adama karşı sükût etti. Adam ikinci sefer aynı şekilde hakaret ederek eziyet verdi. O  yine sükût etti. Adam üçüncü sefer de eziyet verince Hz. Ebu Bekir (adama hak ettiği cevabı vererek) intikamını aldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hemen kalktı. Hz. Ebu Bekir:

"Ey Allah'ın Resûlü, yoksa bana darıldınız mı?" diye sordu.

"Hayır" dedi. "Ancak semadan bir melek inmiş, sana söylediklerini tekzib ediyordu. Sen intikamını alınca melek gitti, şeytan oturdu. Bir yere şeytan oturdu mu ben orada duramam." [Ebu Dâvud, Edeb, 49 (4896, 4897).][12]

AÇIKLAMA:

Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh),  bidâyette havassın yolu olan azimeti ihtiyar ederek, kendisine yapılan hakarete cevap vermiyor. Ancak üçüncü sefer  hakarete mâruz kalınca dayanamayıp mukâbele ederek intikamını alıyor. Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hakk: "Bir kötülüğün karşılığı aynı şekilde bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah'a aittir" (Şurâ 40) buyurur, Keza: "Eğer ceza vermek isterseniz  size yapılanın aynıyla mukabele edin. Sabrederseniz and olsun  ki bu, sabredenler için daha iyidir" (Nahl 126) buyurulmuştur. Şu halde, Cenab-ı Hakk, yapılan kötülüğe misliyle mukabele etmeye izin veriyor, ancak sabrın daha hayırlı olacağını belirtiyor. Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) başlangıçta -havas mertebesinde olanlara has olan- azimet tarikini, yani sabrı ihtiyar etmekle daha hayırlı bir davranışta idi. Cevab vererek intikam alınca, daha hayırlıyı bırakarak avam tabakası için câiz olan bir davranışa yer verdiği için Resûlullah'ın aksülamelinde (reaksiyon) ifadesini bulan bir kayba maruz kalmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebu Bekir'den sıddıkiyet mertebesine muvafık mükemmel davranışın devamını arzu etmekte idi.

Azimet yolu, avama da açıktır. Büyüklerin yoluna sülûk, küçüklere de büyüklük kazandırır.[13]

ـ7ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما أنَّهُ قال: ]َتُمَار أخَاكَ فإنَّ المِرَاءَ َ تُفْهَمُ حِكْمَتُهُ، وََ تُؤمَنُ غَائِلَتُهُ، وََ تَعِدٌ وَعْداً فَتُخْلِفهُ[. أخرجه رزين .


(1162)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) hazretleri şöyle buyurmuştur: "Kardeşinle münâkaşa etme, zîra münâkaşanın hikmeti anlaşılmaz, sıkıntısı eksik olmaz, tutamayacağın bir vaadde de bulunma." Rezîn ilavesidir.[14]

İNSAN NEREYE SEVKOLUNUYOR ?

 İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın katında iyilerin ve Cennete namzet olanların makamı olan âlây-ı illîyine lâyık olarak yaratılmıştır. Kendi tercih ve iradesiyle imansızlığı seçse, insanlıktan çıkar, “esfel-i sâfilîn” denilen hayvanlardan da aşağı bir dereceye düşer. Mahlûkat içinde bir sultan olarak yaratılan insan, aklı varsa bu seviyeye düşmez. Nereden gelip nereye gittiğini, yaradılış hikmetlerini, bu yolculukta dünyanın bir misafirhane ve han olduğunu düşünür, bilir. Yaratıcısını tanır, sever, O’nun emirlerine itaat eder. İmanda dünyada dahi hissedilen bir nebze Cennet lezzetiyle hayatından lezzet alır, güzelce yaşar. İmansızlık içindeki karanlığı ve bir parça Cehennem azabını hisseder, bilir.

Bediüzzaman Hazretleri, insanın bu yolculuğunun ehemmiyetine binaen şöyle sesleniyor: 

   Ey insan!

Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun?

Otuzikinci Söz'ün âhirinde denildiği gibi: Dünyanın bin sene mes'udane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü'yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal'in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.

Mübtela ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, onun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi ve bütün Cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve cazibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Mabud-u Lemyezel'in, bir Mahbub-u Lâyezal'in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennet'e çağrılıyorsunuz.

Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.

   Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki: Ey insan!

Fenaya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz!

Siz fenaya değil, bekaya gidiyorsunuz.

Ademe değil, vücud-u daimîye sevk olunuyorsunuz.

Zulümata değil, âlem-i nura giriyorsunuz.

Sahib ve Mâlik-i Hakikî'nin tarafına gidiyorsunuz ve Sultan-ı Ezelî'nin payitahtına dönüyorsunuz.

Kesrette boğulmaya değil, vahdet dairesinde teneffüs edeceksiniz.

Firaka değil, visale müteveccihsiniz.


(Yirminci Mektub/1.Makam/11.Kelime)

Mektubat - 228

ANA BABA HAK VE HUKUKU

 Ana babana "öf "bile deme !

1. Anne–Baba: Hak ve Hukuk Bakımından

Anne ve babanın üzerimizdeki hakkı doğuştan ve asli bir haktır.
Bu hak:

• Farz derecesindedir.

Onlara iyilik etmek (ihsan), saygı göstermek, gönüllerini incitmemek, bakım ve ihtiyaçlarında yardımcı olmak dinen bir yükümlülüktür.

• Evlat, anne-babayı incitemez.

Kalplerini kırmak günahtır; gönül almak ise ibadettir.

• Dua ve rızaları çok kıymetlidir.

Anne-babanın hayır duası evlâdın hayatında bereket sebebidir.

2. Kayınvalide – Kayınpeder: Hak ve Hukuk Bakımından

Kayınvalide ve kayınpederin hakkı, evlilik ile oluşan akrabalık bağı üzerinden gelir.

• Saygı göstermek vaciptir (dinî sorumluluk).

Onlara kaba davranmak, küçük görmek veya incitmek uygun değildir.

• Eşin anne-babasına iyi davranmak, eşinin hukukuna saygıdır.

Yani onlara gösterilen hürmet, aslında eşe gösterilen hürmettir.

• Geçim, maddî yardım gibi konularda evlat sorumluluğu kadar zorunlu değildir.

Ama yapılırsa büyük bir sevap ve insanlık görevidir.

3. Temel Fark Nedir?

✔ Anne–baba:

Doğrudan evlâdın asli görevi vardır.

Hakları daha üst derecededir.

Hizmet etmek, gönüllerini almak evlatlık borcudur.

✔ Kayınvalide–kayınpeder:

Saygı, nezaket ve iyi muamele dinen gereklidir.

Fakat evlat gibi zorunlu bir maddî/fiilî yükümlülük yoktur.

Asıl sorumluluk kendi öz evlatlarınındır.

4. Ortak Nokta:

Hepsinin gönlü hassastır.
Hepsine saygı, güzel söz, ilgi ve iyi muamele insanın hem dünya hem de ahiret yolculuğunda kazançtır.

Hepsininde Gönlünü Kazanıp Duasını Almak Gerekir

Anne, Baba ve Kayın Valide-Pederin Hakkı

Anne ve baba; doğuştan üzerimize düşen hakkı olan, gönülleri hassas, sevgileri karşılıksız kutsal varlıklardır.
Onlara iyilik etmek, gönüllerini kırmamak, dua ve rızalarını almak evlât olmanın asli görevidir. Her tebessüm, her küçük ilgi onların gönlünde büyük bir mutluluk bırakır.

Kayınvalide ve kayınpeder ise evlilik bağımızla hayatımıza katılır.
Onlara saygı göstermek, nezaketle yaklaşmak, gönüllerini almak hem eşimize hem de ailemize duyduğumuz saygının bir göstergesidir. Onların gönlünü kırmamak, incitmemek insanlık ve dinî bir sorumluluktur.

Her ne fark olursa olsun; anne, baba, kayınvalide ve kayınpederin gönlü incelikle örülüdür.
Onlara güzel davranmak, gönüllerini kazanmak ve duasını almak; sadece iyi bir evlât veya evlilik bireyi olmanın değil, aynı zamanda gönüllerimizi bereketle doldurmanın yoludur.

Unutmayalım: Gönlü alınan her dua, hayatımıza ışık ve huzur olarak döner.

Büyüklerimize Saygısızlık

(Bahusus Anne Baba Ve Kaynana Kayınbabaya)

Doğru değildir.

Anne babaya iteat etmek Allah'ın bize yüklediği bir emir bir sorumluktur.Peygamberimizinde bu husustaki uyarısı;"Kimin yanında anne babası bulunduğu halde onların rızasını kazanamamışa burnu yerlerde sürtülsün" buyurarak, anne ve babanın rızasını kazanmanın, Allah'ın rızasını kazanmak olduğunu bildimiştir.Yine evine anne babası gelmiyor, yada şu veya bu sebeple, onlar dışlanıyorsa; maaşı ne olursa olsun,yetiştiremeyecek bereket ve huzur bulamayacaktır.Bunu büyüklerimiz  bildirmiştir.Bu hususta dört atanında aynı önemde oluğu vurgulanmıştır.Belaların define sebep evimizin berek direği ve kaynağı olan anne baba ve büyüklerimizin gönlünü alıp onları kırıp incitmeyelim yanlış davranışlardan kaçınalım.Allah yâr ve yardımcımız olsun.Anne babalarımızı, torun sevgisinden mahrum etmeyelim.Unutmayalım ki, gün gelecek bizlerde aynı konumda olacağız.Ne ekersek onu biçeriz.

İNSANIN YARATILIŞININ ÖNEMİ

Aklı başında olan her insan düşünür ki, eşsiz kabiliyetler ve cihazlarla donanımlı insanın bu dünyada var olması, abes ve mânâsız olamaz. Sonsuz uzay boşluğunda, güvenli, güzel bir gezegende, insanın yaşaması için her türlü şartların ve rızıkların temin edilip insanın hizmetinde çalıştırılması tesadüf ve gelişigüzel işler değildir.

Tâ en başa dönelim. Hiçbir şey yoktu. Sadece ezelî ve ebedî olan Allah vardı. Sanatını göstermek, tanınmak ve bilinmek, ikramlarda bulunmak isteyen Cenab-ı Hak ilk önce esir maddesi denen maddeyi yaratmıştır. Bu ana maddeden atomlar, kütleler halinde ayrılarak gökyüzündeki yıldızları ve gezegenleri oluşturmuştur. Bu kopan parçalardan biri olan dünyamız bir ateş topu iken kesifleşip katılaşarak kabuk bağlamış, bu yaşadığımız yeryüzü meydana gelmiştir. O “ol” diyor her şey oluveriyordu. Daha sonra melekleri yarattı. Sonra cinleri, şeytanları, hayvanları, bitkileri, son olarak da insanı yaratmıştır.


Melekler devamlı ibadet eden, itaatkâr, günaha ve şerre meyli olmayan varlıklardır. Allah insanı yaratmayı dilediği zaman, melekler bunun hikmetini merak etmişlerdir. Zira insan günah işleyebilir, şeytana uyabilirdi. Bilindiği üzere Allah, ilk insan olarak Hz. Adem’i yarattı ve ona can verdi, çok üstün özellikte cihazlarla donattı, bütün eşyaların ismini öğretti, ilim öğrenecek kabiliyet verdi. Sonra melekleri de huzuruna çağırdı ve gösterdiği varlıkların isimlerini sordu. Melekler cevap veremedi. Hz. Adem ise hepsine cevap veriyordu. Melekler hep bir ağızdan: “Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur.” dediler. Allah’a saygı ile secde ettiler. Daha sonra Allah, meleklerin Hz. Âdem’e de secde etmelerini istedi. Melekler Allah’ın emrine uydu ve hepsi Hz. Adem’e secde ettiler. Ateşten yaratılan şeytan ise, gurura ve kibire kapıldı, secde etmediği gibi isyan dolu itirazlarda bulundu. Onun saygısızlığı ve isyanı karşısında Cenab-ı Hak da onu huzurundan kovdu. Kovulan şeytanın bir isteği vardı. “Kıyamete kadar yaşamak istiyorum, nefret ettiğim bu insanları günahkâr yapabilmek için tuzaklar kurmak, kendim gibi isyankâr yapmak için çalışmak istiyorum” demişti. Allah, hikmet lisanıyla “Sen benim sadık kullarımı doğru yoldan saptıramazsın, ancak sana aldananlar olacaktır. Ben de seni ve senin peşinden gidenleri hesap gününden sonra Cehenneme atacağım” demiştir.


Hak yolda devam eden, gönderilen Peygamberlerine itaat eden insanları ise saadet saraylarına, Cennetine alacağını müjdelemiştir. Böylece şeytanla insanın mücadelesi ve müsabakası başlamıştır. 12. Mektupta geçen bir ifade şöyledir: “Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, maden-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidatlar beraber kalacaktı. Âlâ-yı illiyyîndeki Ebu Bekr-i Sıddık’ın ruhu, esfel-i sâfilîndeki Ebu Cehil’in ruhuyla bir seviyede kalacaktı.”



9 Şubat 2026 Pazartesi

ANNE BABA VE YAŞLILARIMIZ

 “Anne, baba ve yaşlılar çabuk kırılır; çünkü gönülleri hassastır, sevgiyi derinden hissederler. Onlara söylenen bir söz, verilen küçük bir değer veya yapılan ufak bir incelik bile kalplerinde büyük bir mutluluk olur. Kırılmamaları için değil; kırıldıklarında onarılması zor olduğu için daha çok özen göstermeliyiz.”

Anne, Baba ve Yaşlıların İnce Gönlü incitmemek gerekir.

Anne, baba ve yaşlılar çabuk kırılır…
Çünkü yılların yorgunluğu, gönüllerinde ince bir hassasiyet bırakır.
Bir bakış, bir söz, bir ihmal bile onların yüreğinde derin bir iz bırakabilir.
Oysa gönüllerine dokunmak zor değildir; küçük bir ilgi, kısa bir ziyaret, hal hatır sormak bile onlar için dünyalara bedeldir.

Unutmayalım; onların kalpleri, yıllarca bizim için çarpan en temiz kalplerdir.
Onları kırmamak, incitmemek; sadece bir evlatlık görevi değil, aynı zamanda gönül borcudur.

Onların Gönlünü Kazanıp Duasını Almak

Anne, baba ve yaşlılar çabuk kırılır…
Çünkü gönülleri incelikle örülüdür.
Bir tebessüm, bir hâl hatır soruş, bir küçük iyilik onların kalbinde büyük bir yankı bulur.

Onların gönlünü kazanmak; aslında kendimize iyilik etmektir.
Zira bir anne-babanın, bir yaşlının gönlünden yükselen dua;
evlâtların yolunu aydınlatan görünmez bir kandildir.

Bugün bir kapılarını çalmak, bir telefon etmek, “Nasılsın?” diye sormak bile
gönüllerini kazanmak için yeterlidir.
Unutmayalım: Gönlü alınan her dua, hayatımıza bereket olarak döner.

DÖRT ATANIN HAKKI BİR Mİ?

Hayır, dördü aynı değildir; fakat gönül hassasiyetleri ve saygı ihtiyaçları açısından birbirlerine çok benzerler.
Bunu şöyle açıklayabiliriz:

1. Anne ve Baba

Bizim dünyamıza emek veren, hayatımıza yön veren kişilerdir.

Sevgileri karşılıksızdır, incindiklerinde gönülleri hemen kırılır.

Evlatlarından ilgi, hürmet ve gönül alıcı bir davranış beklerler.

2. Kayınvalide ve Kayınpeder

Onlar da birer “anne-baba”dır ama aileye sonradan katıldıkları için ilişkide hassasiyet daha fazladır.

Saygı ve nezakete anne-babadan daha çok önem verirler.

Küçük bir ilgi bile çok mutlu eder; çünkü kendilerini ailede değerli görmek isterler.

Peki ortak yönleri nedir?

Hepsinin gönlü çabuk kırılır.

Hepsi saygı ve ilgiyle mutlu olur.

Hepsinin duası kıymetlidir ve insanın yolunu açar.

Farkları ise şudur:

Anne ve baba doğrudan can bağımızdır.

Kayınvalide ve kayınpeder ise evlilik bağıyla gönlümüze dâhildir.
Ama saygı, ilgi ve gönül alma bakımından hepsi aynı derecede incelik ister.


Hak–hukuk açısından bakıldığında anne–baba ile kayınvalide–kayınpeder arasında bazı önemli farklar ve ortak noktalar vardır. Konuyu İslâmî ölçüler ve örfî ilişkiler çerçevesinde özetliyorum: