4 Ağustos 2026 Salı

GÜNAHIN BÜYÜĞÜNE KÜÇÜĞÜNE BAKILMAZ

 Günahımız kime karşı? 

İnsan iki şeyden mürekkeptir; birisi bedeni, diğeri ise ruhudur. İnsan bedeni bu kâinatın maddesiyle münasebettar olduğu gibi; ruh da o madde­de tecelli eden esmâ-i İlâhiye ve sıfat-ı kudsiye ile ve bunların müsemmâ ve mevsufu olan Sani-i kâinat ve Hâlik-ı ezel ve ebedin marifeti ve mu­habbetiyle alâkadardır. Meselâ; insan bedeni, bir elmadaki vitaminler ile alâkadar olurken ruhu da bu elmada tecelli eden lûtuf ve ihsana, kerem ve in’ama meftûn ve onların Sahib-i Zülkemâl’i olan Rahmân-ı Rahîm’e müteveccihtir. İşte, irade sıfatından gelen Tekvinî şeriatiyle bu kâinat sarayında had ve hesaba gelmez bir nimet sofrasını insan bedeninin önüne seren Sani-i Kerîm; o insanın kalben ve ruhen terakki etmek için yapması icabeden şey­leri de Kelam sıfatından gelen şeriatiyle, yani emir ve nehiylerinin mecmu­ası olan Kur’an-ı Hakîm ile insanın önüne sermiştir. Tekvinî Şeriat âhiretten ziyade dünyaya nâzır olduğundan, bu kâinat sof­rasından maddeten istifade etmek de ruhtan ziyade, bedenle alâkadardır. Dünyadan ziyade âhirete nâzır olan Kur’ân-ı Hakîm ise, insanın hangi mânevî gıdalarla rıza-ı İlâhiye’ye ve saadet-i ebediyeye mazhar olacağını ve nelerden içtinabla gazab-ı İlâhî’den ve şekavet-i dâimeden mahfuz ka­lacağını bizlere bildirmiştir. Ruhun bedenle, ebedî saadetin ise bu fani hayatla kıyas kabul etmeye­ceğini idrak eden insan, Kur’ân-ı Kerîm’in fermanlarına harfiyen riayete azami derecede hassasiyet göstermelidir. Bedenini beslemek için kâinattaki ışıktan, havadan, sudan tut, ta sebze­lerin ve meyvelerin envaına kadar her şeye ihtimam gösteren ve bu noktada aza kanaat etmeyen insanın, bu ihtimamı çok daha fazlasıyla; ruh ve kalbi­ni besleyen mânevî gıdalara yani Kur’ân-ı Kerîm’in emir ve nehiylerine karşı da göstermesi yaratılışının muktezasıdır. Bir insan, bedenini beslemek için bir cihetle kâinatı yiyor, yine de onu muhafaza edemiyor ve ölüyor. Ruhuna karşı ise hakikatın zıddıyla muamele ederek, sadece bir iman ettim demekle yetiniyor ve ruhun gıdası olan amellerde ihmalkârlık yapıyor. Yalnız mücerred bir imanın ruh binamızı ayakta tutacağı ve onu ebedî saadete kavuşturacağı çok şüphelidir. Bedenimizin çeşitli gıdalarla beslen­mesi gibi, ruhumuzun da sıhhatını muhafazası ve terakki etmesi için birçok gıdalar alması lazımdır. Kur’ân-ı kerîm bütün ayetleriyle ve umum ehâdis-i nebeviye bu gıdaların neler olduğunu bize öğretmiş bulunmaktadır. İnsan sadece ekmek yemekle iktifa etmediği gibi, sadece namaz kılmak­la da iktifa etmemelidir. Bir kimse, bedenine ihtimam gösterirken, her âzasıyla alâkadar oluyor ve zararlardan muhafazaya çalışıyor. Meselâ, ayağındaki bir parmağına ehemmiyet vermemezlik etmiyor. Bu parmağa bir arıza geldiğinde bütün kuvvetiyle onun yardımına koşuyor. İnsan bu hassasiyeti ruhu için de gös­termeli ve işlediği hiçbir günahı küçük görmemelidir. Her günahın ruhta açtığı yara, muhtelif ve mütefavit olmakla beraber, en küçük günah dahi, misâldeki parmak yaralanması gibi, ruhu incitmektedir. Meselenin diğer bir yönünü de yine bir misâlle izaha çalışalım: Bir padi­şahın muhtelif emirleri ve bu emirlere uymamanın da muhtelif cezaları var­dır. Cürümler ve cezalar muhtelif olmakla beraber, bütün cürümlerin müş­terek olduğu nokta, padişahın emrine riayet edilmemesi meselesidir. Bir kimse bu noktada küçük suçları da kendi nefsi itibariyle büyük addetmeli ve sultanın emirlerine itaatsizlikten şiddetle çekinmelidir. Aynen bunun gibi, küçük günahların büyük günahlarla ittifak ettikleri husus, her iki hâl­de de bu kâinatın Mâlik-i Ebedî’si ve Sultan-ı Sermedî’sinin emri hilâfına hareket edilmesidir.Yani, günahın küçüklüğüne değil, günahın kime karşı işlendiğine nazar edilmelidir.

Alıntı

İŞLEDİĞİN GÜNAH SENİ KÜFRE GÖTÜRÜR

 Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünki aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya dalalete düşer boğulursunuz.

   İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Masiyetin mahiyetinde, bilhâssa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünki o masiyete devam eden, ülfet peyda eder. Sonra ona âşık ve mübtela olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o masiyetinin ikaba mûcib olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe, küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En-nihayet, gerek ikabı ve gerek dârü'l-ikabı inkâra sebeb olur.

   Ve keza masiyete terettüb eden hacaletten dolayı, o masiyetin masiyet olmadığını iddia etmekle, o masiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder. Hattâ şiddet-i hacaletten yevm-i hesabın gelmeyeceğini temenni eder.

   Şayet yevm-i hesabı nefyeden edna bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir bürhan addeder. En-nihayet nedamet edip terketmeyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvolur gider. -El'iyazü billah-

Mesnevi-i Nuriye - 126

3 Ağustos 2026 Pazartesi

HİZMET ERLERİNİN SORUMLULUKLARI

 Sınırın hem de kritik bir yerinde nöbet bekleyen asker, silâhını bırakıp, istarahate çekilse ne olur? Veya denizin azgın dalgalarıyla boğuşarak yol almaya çalışan geminin kaptanı ve mürettebâtı, bir anlığına da olsa, işlerini bırakıp dinlenmek niyetine bir eğlenceye dalsalar, bu geminin ve içindeki yolcuların hâli nice olur?

Veya düşmanın amansız bombardımanına maruz askerinin sevk ve idaresinde sorumlu bir komutan, tam da bu sırada askerinin başsız kalacağını bildiği halde bir köşede istirahate çekilse, peşinen mağlubiyeti kabullenmiş olmaz mı?

Evet bir yüce dâvâya gönül veren insanlar, bu görüntünün neresinde? Bir kudsî hizmete baş koyan hizmet erlerinin buradaki rolleri nedir veya ne olmalı? Bu herc-ü merc-ü dünyada, bu kritik ortamdaki vazifemiz nedir? Sorumluluklarımız, mes’uliyetlerimiz nelerdir?

Kritik mevkilerde nöbet bekleyen askerler miyiz? Veya sınır gerisinde hiçbir şeyden habersiz sıradan insanlar mıyız? Yolcuları sâlimen limana ulaştırmakla vazifeli gemide kaptan veya mürettebat mıyız? Yoksa denizin azgın dalgalarından habersiz rahat-ı kalple gemide yolculuk yapan insanlar mıyız? Harp meydanında düşmanla burun buruna çarpışan asker veya komutan mıyız? Yoksa cephe gerisinde olup bitenden habersiz, şahsî işleriyle meşgul insanlar mıyız?

Bediüzzaman, tâ bir asır öncesinden, alevleri göklere yükselen ve içinde evlâdının yandığını ifade ettiği korkunç bir yangından bahsediyor. Ve o yangını söndürmeye koştuğunu söylüyor. Bu korkunç yangını Bediüzzaman’dan başka kimse görememiş miydi? Ve bu yangını söndürme vazifesi yalnız Bediüzzaman’a mı verilmişti? Ve bu dehşetli yangın bu güne kadar söndürülebildi mi? Yoksa yangın devam ediyor da, biz mi göremiyoruz?

Helâl ile haramın, günah ile sevabın beraber bir dükkânda satılıp ve bolca müşteri bulduğu bir zamanda yaşıyoruz. Her gün, her saat, her dakika günahların, kötülüklerin bombardımanı altında bir hayat geçiriyoruz. Hayasızlıklar, arsızlıklar, utanmazlıklar cadde ve sokakları, çarşı pazarları ablukaya almış. Masum denecek yaştaki yavrularımız içki, kumar ve uyuşturucunun tehdidi altında… Ve çoğu insan dehşetli tehlikeyi göremiyor, görenler de kayıtsız ve lâkayt, seyirci olmayı tercih ediyor…

Bediüzzaman’ın bir asır önceden görüp feveran ettiği o dehşetli yangın bu olmasın. Her zahmeti, her tehlikeyi göze alarak söndürmeye koştuğu yangın hâlen devam ediyor olmasın. O gün Bediüzzaman’a mani olmaya çalışanlar, hâlen vazife başında olup yangına benzin dökmeye devam ediyor olmasınlar…

Bu yangını söndürmek, bu menfîliklere göğüs gererek, onları bertaraf etmek, nifak komitelerince sürdürülen hücumları püskürtmek yine fedakâr, cefakâr, cengâver gönüllü hizmet erlerine düşüyor. Madem onlar bilerek, gönüllü olarak bu zor işi üstlendiler, her güçlüğü, her meşakkati göze alarak, bu milletin imanını, itikadını tehdit eden bütün tehlikeleri geri püskürtecekler İnşâallah…

Madem bir ihsan-ı İlâhî olarak onların omuzlarına bu ağır yük tevdî edildi. Madem bu şerefli emanet, bu değerli hazine onların uhdesine verildi. Onlar bu emaneti, bu paha biçilemez hazineyi son nefeslerine kadar en iyi şekilde muhafaza ederek, kendilerinden sonraki nesl-i âtîye emanet edecekler İnşâallah… Bu yolda, bu uğurda onlar gemide kaptan, harpte komutan, yangında birer itfaiye eri olduklarının bilinciyle her tehlikeyi, her maniyi aşmanın başarısını gösterecekler İnşâallah…

Onlar bu kudsi dâvâ uğruna meşru olan bir çok haklarından dahi feragat etmek kemâlâtını da gösterecekler.

2 Ağustos 2026 Pazar

İNSANA BİR MEZAR BOYU TOPRAK YETER

 Adamın şehirde otuz dairesi vardı.Kiralar her ay tıkır tıkır yatıyordu.Ama yüzü gülmüyordu.

“Daire işi bitti,” diyordu.

“Kiracıyla uğraşılmaz.”

“Toprak asıl yatırımdır.”

Telefonu elinden düşmezdi.

İlan siteleri, gruplar, kapalı WhatsApp kanalları…

Bir gün bir emlakçı aradı.

— “Abi,” dedi, sesi alçaktı.

— “İlan falan yok.

Üç kardeş var, arsaları büyük.

Paraya sıkışıklar.

Bunların ihtiyacı var… fırsat bu.”

Adamın içi kıpırdadı.

Komisyonda ödememek için bir sekilde emlakciyi aradan çıkartıp tek başına gitti.

Gerçekten üç kardeşin elinde çok büyük, çok değerli bir arsa vardı.

Atadan kalmaydı.

Kolay kolay satılmazdı.

Kapıyı çaldı: — “Hepsini alıyorum.”

Rakam söyledi.

Büyük kardeş kaşlarını çattı.

— “Bu arsa satılık değil.”

Ortanca sustu.

Küçük kardeş öne çıktı. — “Olur,” dedi.

— “Ama bir şartla.”

Adam sordu: — “Nedir?”

Küçük kardeş sakindi: — “Şehirdeki bütün dairelerini sat.

Parayı peşin getir.

Sonra gün doğarken arsaya gir.

Yürüyebildiğin yere kadar yürü.

Gittiğin son yere kazık çak.

Gün batmadan başladığın yere dönersen,

işaretlediğin her yer senin.

Ama dönemezsen…”

Bir an durdu. — “Para bizim.”

Adam güldü. — “Bu kadar mı?”

Otuz daireyi sattı.

Evini boşalttı.

Parasını elden getirdi.

Ertesi sabah gün ağarırken yürümeye başladı.

Önce ölçerek.

Sonra açılarak.

“Şurası da girsin,” dedi.

“Bu cephe çok değerli.”

Tam villa sitesi yapılır.

Bir noktada kendi kendine mırıldandı: — “Oh… tam enayi arsası.” Bu paraya bunun onda biri alınamaz.

Öğlene doğru güneş yakmaya başladı.

Ama durmadı.

Bir ara geri dönmeyi düşündü.

Sonra vazgeçti: — “Bir parça daha…”

Güneş eğildi.

Toprak büyüdü.

Ama mesafe uzadı.

Kazığı çakıp panikle geri koşmaya başladı.

Kalbi yoruldu patlayacak gibiydi.

Nefesi kesildi.

Ciğerleri doldu.

Kan kusmaya başladı.

Bacakları da taş gibi oldu.

Güneş batarken son adımı attı.

Ama yetişemedi.

Yere yığıldı.

Hastaneye bile götürmediler.

Zaten iş işten geçmişti.

Üç kardeş parayı aldı.

Adamı, arsada bir köşeye,

diğer açgözlülerin  yanına kuyuladılar.

İki metre.

Bir insanın hayatta gerçekten sahip olduğu tek yer buydu.

Günümüzde bu tür arazi satın alma hikayeleri gerçekten vardır ve devam etmektedir.

Birçok ülkede mezar kalıcı bir mülk değildir; kullanım hakkı süreyle verilir. Almanya, İsviçre, Hollanda ve Fransa’da mezarlar kiralanır; süre dolunca uzatılmazsa mezar kaldırılır, kemikler ortak alanlara alınır ve yer yeniden kullanılır. Japonya gibi alan sıkıntısı olan ülkelerde ise kremasyon yaygındır; “sonsuz mezar” fikri yoktur. Yani dünyada pek çok yerde insanın hayatta “son sahip olduğu yer” bile geçicidir; mezar dahi sistemin bir parçasıdır, mülk değildir.

Bu hikâye, Lev Tolstoy’un ünlü anlatısından ilhamla yeniden yorumlanmıştır.

Tolstoy’un sorusu 140 yıldır değişmedi:

İnsana bir mezar boyu toprak yeter.

HER ŞEYDE BİR HAYIR VARDIR

 İlâhi öğüt:

“Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 1

***

Delikanlının biri damdan düşmüş; bacağı kırılmış; canı fenâ halde yanmıştı. Uzun bir müddet yatağa mahkûm olur. Ziyarete gelenler;

“Üzülme, bunda da bir hayır vardır!” diye teselli ediyordu.

“Yâhû, bacağım kırıldı; bunun neresinde hayır vardır?” diye karşılık veriyordu.

Bir müddet sonra seferberlik ilân edilmiş; bütün gençler çağrılmıştı. Gidenler bir daha geri dönmedi. Onun ayağı kırık olduğundan almadılar. Gidenlerin bir kısmı geriye dönmemiş, dönenlerin bir kısmı da bacağını kaybetmişti! Onları görünce:

“Elhamdülillah, iyi ki bacağım kırılmış, bunda da büyük hayır varmış!” demiş.

***

Kral, her olumsuz olayda, “Bunda da bir hayır var!” diyen çok sevdiği arkadaşı ve veziri ile sık sık avlanmaya çıkarmış. Vezir tüfeği doldurur, kral da patlatırmış. Bir gün nasılsa yanlış doldurmuş, kralın parmağı kopmuş.

“Bunda da bir hayır var!” deyince, kral kızmış arkadaşını zindana atmış.

Tekrar ava çıkan kral, ormanın derinliklerine dalınca yamyamlar yakalamış. Kazanları kurmuşlar ve herkesi tek tek kazana atmışlar.

Sıra krala gelince, salı vermişler. Zira, inançlarında kusurlu kurban edilmezimiş.

Sarayına gider-gitmez ilk işi arkadaşını ziyaret edip zindandan çıkarmak olmuş:

“Özür dilerim, gerçekten de parmağımın kopmasında büyük bir hayır varmış; sana haksız yere zindanlarda çile çektirdik!”demiş

“Üzülme Kralım, bunda da çok büyük bir hayır vardır! Zira, ben zindanda olmasaydım, kazanda olacaktım!”

Dipnot:

1- Kur’ân, Bakara Sûresi, 216.

İŞTE HAKİKİ SEVGİ BUDUR

 -" HZ FATIMA'NIN AĞLATAN ÖLÜMÜ -

Sevgililer Sevgilisinin Kızını defnedecekler.. - Mezara giriyor, mezara oturuyor Hz. Ali (r.a.). Ve 'Uzatır mısınız bana Fatımayı' diyordu, uzatıyorlardı.. -Fatıma’yı (r.a.)- Zaten nahifti, zaten inceydi, zaten zayıftı Fatıma (r.a.). Ve O’nu mezara doğru uzatırken Hz. Ali (r.a.) öyle ağlıyordu ki gözlerinden akan sicim gibi yaşlar Fatıma (r.a.)'nın yeni kefenini ıslatıyordu.. Hz. Ali (r.a.) şöyle söyleniyordu; 

"Habibun leyse ya’diluhu habibun.. Vema lisivahu fikalbi nasibun.. Habîbun rabâ ayni ayni vecismî vean kalbi la yağibu"

 "Sevgilim" diyordu Fatma’sına. Sevgilim..! Senin sevgini karşılayacak bir sevgi daha yoktur.. Doğrusu Senden gayrısı için şu yürekte bir nasip de olmayacaktır, her ne kadar gözlerimden ve vücudumdan uzaklaşsan da kalbimdesin sürekli ve her dem…… 

Sonra toprağı atacaklardı Fatma’nın üstüne.. Toprağa bulaşmış ellerini çırparken Hz. Ali (r.a.) şöyle diyecekti "Doğrusu dünyada tek bir isteğim kaldı Fatıma... Babana ve Sana kavuşacağım, ulaşacağım günü bekliyorum".

İşte gerçek sevgi ve mutluluk budur.Sevgiliden ayrı kalmanın üzüntü ve hasretliği de budur.

HUZURSUZLUĞUN SEBEBİ YALAN VE HARAMDIR

  "Haram ve helalin birbirine karıştığı dünya hayatı"! 

Bu ifade, insanların doğru ile yanlışı ayırt etmekte zorlandığı, dini ve ahlâki değerlerin bulanıklaştığı bir durumu ifade eder. Bu kavram, ahlâki sınırların karıştığı, helal olanın haramla, haram olanın helalle karıştırıldığı veya haramın normalleştirildiği bir dünya görüşünü yansıtır. Modern toplumlarda teknolojik gelişmeler, küreselleşme ve sosyal medya gibi faktörler, geleneksel değerlerin sorgulanmasına ve insanların doğruyu yanlışı ayırt etmekte zorlanmasına neden olabilir.

Böyle bir ortamda kişilerin, ve toplumun sorumluluklarını yerine getirmesi, inançlarına ve ahlâki değerlerine sadık kalmaları daha zor hale gelebilir. Bu durum, insanları ya dini ve ahlâki değerlere daha sıkı sarılmaya ya da bu değerlerden uzaklaşmaya itebilir.

Bir Toplumu Yok Eden İki Unsur: Yalan ve Haram

Bir toplumun ahlâki ve etik temellerini sarsan iki büyük kötülük; yalan ve haramdır. Bu unsurlar, kişilerin ve toplumun içten içe çöküşünü hızlandıran temel sebeplerdendir:

 Bir toplumda doğruluğun yerini yalan aldığında, güven ve dürüstlük ortadan kalkar. Güvensizlik hem kişiler arasında hem de topluma yön veren kurumlar arasında yaygınlaşır. Yalan, sosyal bağları zayıflatır, insanlar arasındaki güveni sarsar ve adaletin sağlanmasını engeller. Yalanlar üzerine kurulu bir düzen, toplumun temellerini zayıflatarak kaçınılmaz bir çöküşe yol açar.

 Haram ise, İslâm inancında Allah'ın yasakladığı her türlü fiil ve davranışı ifade eder. Haramın yaygınlaşması, bireylerin ve toplumun ruhani ve ahlâki dengelerini bozar. Haram kazançlar, rüşvet, haksız gelir ve ahlâksız davranışlar topluma zarar verir. Haramın normalleşmesi, toplumun etik değerlerini erozyona uğratır, sosyal adaleti zayıflatır ve ahlâki çöküşe neden olur.

Bu iki unsur, toplumun manevi yapısını zayıflatarak adalet, güven ve doğruluk gibi değerlerin yerini haksızlığın, yalanın itimatsızlığın almasına sebep olur. Bunun sonucunda toplumda huzursuzluk, kargaşa ve dengesizlik artar. Uzun vadede bu iki kötü haslet, toplumun çözülmesine, kimliğini kaybetmesine ve yok olmasına sebep olur.


Toplumun Huzuru İçin, Dört Temel Prensip ve Beş Esas:


Bir İslâm âlimi, kırk kitap kadar ilim ve hikmet toplamış; ardından bunlardan dört temel prensibi seçerek kurtuluşun bu dört prensipte olduğunu görmüş ve hayatını bu prensipler doğrultusunda yaşamıştır.

Bu dört prensip şunlardır:

1-Allah’tan başkasına güvenme!

2-Sırrını hiç kimseye söyleme!

3-Allah’ın sana verdikleri ile övünme!

4-İlim ve akıl yolundan ayrılma!

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de, toplumun huzuru için, beş esasın gerekli ve lüzumlu olduğunu belirtmiştir:

1-Merhamet !

2-Hürmet !

3-Emniyet !

4-Haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek !

5-Serseriliği bırakıp itaat etmek !

Toplumun huzur içinde yaşamasını sağlayan bu esaslar, fert ve toplum hayatının temelini teşkil eder. Ülkeyi yönetenlerin, bu prensip ve esaslara uyması,onların işlerini de kolaylaştıracaktır.

Rafet Özcan