Cennet, Cehennem ve Adalet
Dünya hayatına baktığımızda adaletin çoğu zaman tam tecelli etmediğini görürüz. Nice zalimler ömürlerini rahat içinde geçirirken, nice mazlumlar haklarını alamadan bu dünyadan göçüp gider. Eğer hayat yalnızca bu kısa dünya safhasından ibaret olsaydı, bu durum adalet duygusunu zedelerdi. Oysa kâinatın nizamı, hikmetle işleyen bir düzeni gösterir. Bu düzenin sahibi olan “Sultan-ı Âdil”, elbette mutlak adaleti de gerektirir.
İşte burada ahiret hakikati devreye girer. Cennet, iyiliklerin karşılığının eksiksiz verileceği bir mükâfat yurdu; cehennem ise kötülüklerin karşılıksız kalmayacağı bir ceza mahallidir. Bu iki âlem, ilahî adaletin tamamlanması için zaruridir. Çünkü sınırlı bir dünyada sınırsız sonuçlar doğuran fiillerin tam karşılığı ancak ebedî bir âlemde verilebilir.
Mesnevî-i Nuriye’nin bakışıyla meseleye yaklaştığımızda, adalet sadece bir kavram değil, aynı zamanda bir gerekliliktir. Allah’ın “Adl” ismi, varlıkta tecelli etmek ister. Bu tecelli, yalnızca dünya sahnesiyle sınırlı kalamaz. Zira dünya, imtihan meydanıdır; hüküm ve netice yeri değildir. Hüküm, ahirette verilecektir.
Fıtratın Sesi
Ayrıca bu hakikat insanın vicdanında da yankı bulur. Her insan, iç dünyasında iyiliğin ödüllendirilmesini, kötülüğün ise cezalandırılmasını ister. Bu evrensel duygu, ahiretin varlığına bir işaret gibidir. Çünkü fıtrata konulan hiçbir duygu, karşılıksız ve anlamsız değildir.
Sonuç olarak, “Sultan-ı Âdil için bir cennet-i bâkiye, bir cehennem-i dâime lâzımdır” ifadesi, yalnızca bir inanç cümlesi değil aynı zamanda aklî, vicdanî ve varlık düzenine uygun bir hakikatin ifadesidir. İlâhî adaletin tam anlamıyla tecelli etmesi, ancak ebedî bir âlemin varlığıyla mümkündür. Bu da bize gösterir ki, hayat bir son değil; sonsuz bir başlangıcın kapısıdır.
Sonsuz Arzular ve Ebedî Hayatın Zarureti
İnsanın taşıdığı istidat ve kabiliyetlerin genişliği de ebedî bir âlemi zaruri kılar. Zira insan, yalnız birkaç yıllık dünya hayatına sığmayacak kadar derin arzulara, bitmeyen ümitlere ve sonsuzluk isteyen bir kalbe sahiptir. Bu fani dünyada bu arzuların tam karşılığını bulamaması, onların abes olmadığını, bilakis ebedî bir hayat için verildiğini gösterir. Mesnevî-i Nuriye’nin bakışında bu durum, adaletle birlikte rahmetin de bir gereği olarak okunur. Çünkü “Sultan-ı Âdil” aynı zamanda “Rahîm”dir; kullarının samimi amellerini zayi etmeyecek, en küçük bir iyiliği dahi karşılıksız bırakmayacaktır. İşte bu sonsuz rahmet ve mutlak adalet, cennet ve cehennemi sadece mümkün değil, aynı zamanda zaruri kılar. Vesselâm…..