7 Haziran 2026 Pazar

KÜÇÜK CİHAD'DAN BÜYÜK CİHADA DÖNÜŞ(NEFİS MÜCADELESİ(

 Dünyanın bir imtihan yeri olduğu söylenir. Evet bu imtihanın en zor olanı, insanların kendi kendileriyle olan imtihanlarıdır.

İçimizdeki Savaş: Nefisle Mücadele

Bu nasıl oluyor? Hazreti Muhammed, en çetin savaşlarından biri olan Tebük seferinden dönerken, ashabına “Biz küçük savaştan, büyük savaşa dönüyoruz” dedi; ashabı “Bundan daha büyük savaş nedir? Ey Allah’ın Resulü!” dediklerinde ise; Hz. Peygamber, “Bu, kendi kendinizle yani içinizdeki nefisle olan mücadele savaşıdır.” buyurdu.

Allah, insanları birbirinin zıttı olan duygularla iç içe yaratmıştır.
Bunlar:
İman-küfür,
hidayet-dalalet,
sadakat-hiyanet,
doğruluk-yalancılık,
şehvet (fuhuş)- iffet,
kindar olmak-şefkat etmek,
husumet yapmak-merhametli olmak,
inat etmek- affedici olmak gibi ve daha nice duygulardır…

İşte insanın içinde taşımış olduğu bu birbirine tamamen zıt kutuplardan birini tercih etmesi, kendi hür iradesine bağlı kılınmıştır. Bunun nihai neticesine de takdir-i İlâhi denilir. (ki o da üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur)

Bu kutuplardan biri müsbettir ki; orada insan için çok kâr ve kazanç vardır. Ve onun da son durağı Cennet gibi ebedi bir saadettir.

Diğer tarafı da menfidir ki; orada da hadsiz bir hasaret, zarar ve ziyan vardır. Onun da sonucu ve karşılığı bütün çeşitleri ile ateştir, sakardır, Cehennemdir.

Her bir insanın öz varlığını, iç dünyasını ve benliğini oluşturan kendi nefsidir. Bu nefsin yönlendirilmesinden ve rotasını tayin etmekten de yine kendisi sorumlu tutulmuştur.

Bununla ilgili olarak Allâh Teâlâ; “Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş, kurtulmuştur. Onu kirletip örten kişi ise, ziyana uğramıştır.”(1) buyurmuştur.

Bu ayetten de anlaşıldığı üzere; insanlara Allâh Teâlâ tarafından denilmiştir ki, içinizdeki bu güzel duygulara sahip çıkıp geliştireceksiniz, tatbik edecek ve bütün bu duygularla kötülükleri yeneceksiniz.

İşte burada bir insanın, özellikle bir dindarın kendi savaş alanı, mücadelesi; kendi zihninde ve bedeninde bulunan bu duygularıdır. Bu savaşı kaybeden bir müslüman, şeklen ne kadar ibadet ederse etsin, iyi bir insan ve güzel bir müslüman olma ihtimali yoktur.

Zira sen, kendine karşı bir savaş veriyorsun ve ben “Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” diyen bir Peygamberin ümmetiyim diyorsun. Dolayısıyla o güzel Ahlâk-ı Muhammed’iyye ile ahlâklanman gerekir. Her halükârda adil olmaya, hakka, hakikata riayet etmen gerekir ki, bu ahlâka uygun hareket etmiş olasın.

Bu İslâm ahlâkında hırsızlık yoktur, iftira yoktur, yalan yoktur, zayıfı ezmek ve ona zulmetmek yoktur, hele hele kul hakkını ihlâl edip, pay-ı mal etmek hiç yoktur.

Tam aksine, bütün bunların yerine Hakka riayet, adaletle hükmetmek, sadakat, zayıfa merhamet ve şefkatle muamele etmek, ona yardım elini uzatmak; ana babaya hürmet; komşuya, akrabaya iyilikte bulunmak, tabiatı ve bütün canlıları sevmek ve korumak, bu güzel ahlâkın birer küçük numuneleri ve tezahürleridirler.

Sen, eğer hakka riayet etmez, hırsızlık yapar, açık gizli cinayetler işleyip insanları öldürüp veya öldürtüyorsan, zulüm ediyorsan, zayıfı ezmeye devam ediyorsan, namusunu, malını, mülkünü her türlü değerlerini ayaklar altına alıp gasp ediyor ve çiğniyorsan; kalbi kırıklara merhamet edip, dertlerine ortak olamıyorsan; kendi kendine yaptığın o savaş meydanını terk etmiş, siperi bırakıp kaçmış ve sonuç olarak kendi nefsinle yaptığın mücadeleyi ve o çetin savaşı kaybetmişsin demektir.

Bu durumda bir müslüman ne kadar camiye gider, imam arkasında namaz kılarsa kılsın, oruç tutarsa tutsun, hac ederse etsin; Allah’a yakın olma, onun rızasını tahsil etme adına hiçbir faydası olmadığı gibi; aslında o yaptığı ibadetlerde çok zararları vardır.

Herkes içinde taşımış olduğu o saf ve nezih duygularıyla, kazandıklarının helal mı, haram mı? yaptıkları işlerin meşruiyetini de hangi kategoride olduğunu da yine bu duygularla belirler ve bilir. Ona göre muadele ve muhasebesini de yapmakla yükümlüdür.

ALLAH RIZASI İÇİN YARIM EKMEK

 “Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla halis olmayana müreccahtır.

Bediüzzaman Said Nursî (Lem’alar)

Allah rızası için yarım ekmek!

İmam Şibli Hazretlerini çok seven bir fırıncı vardı.
Bir gün İmam Şibli’ye dediler ki:
“Bu fırıncı zatınızı çok seviyor. Ama işlerinin yoğunluğundan ziyaretinize gelemiyor.”

İmam:
“O gelemiyorsa biz ona gidelim!” dedi ve fırıncıya gitti.
Fırıncıya gelince selâm verdi ve:
“Evlâdım! Allah rızası için yarım ekmek ver!” dedi.
Fırıncı İmam Şiblî’yi tanımadı ve çıkıştı:

“Git beybaba! Her isteyene yarım ekmek verseydim, iflâs ederdim! Dileneceğine git çalış! Sapasağlam adamsın!”

İmam dönüp gitti.
Fırıncıya:
“Sen ne yaptın? Bu adam İmam Şibli’dir!” dediler.
Fırıncı dizlerini döverek imamın arkasından koşup eteklerine yapışır:

“Aman efendimiz! Kulunuzu affediniz! Ahmaklığımdan sizi tanımadım! Emrediniz, kulunuz köleniz olayım!” diye yalvarmaya başladı.

İmam:
“Bir şartla seni affederim!” dedi. “Benim hatırım için Bağdat meydanında bütün halka ziyafet çekeceksin!”

Fırıncı:
“Tabi efendim! Lâfı mı olur?” dedi.
Fırıncı kısa zamanda Bağdat Meydanında bütün halka büyük bir ziyafet çekti.
Ziyafete İmam Şibli de katıldı.
İnsanlar yemeklerini yedikten sonra birisi İmam Şibli’ye:
“Efendimiz! İnsanları Cennetle müjdeleyip cehennemden sakındıracak bir şeyler söyleseniz!” dedi.

İmam Şibli konuşmaya başladı. İmam konuşmasında, fırıncının bu amelinin Allah katında makbul olmayan bir amel olduğunu söyledi.

Dinleyenler şaşırdılar:
“Nasıl olur efendim? Bunca ziyafetin bir değeri yok mudur?” diye sordular.

İmam:
“Allah rızası için yarım ekmeği vermeyen fırıncı, benim hatırım için bunca ziyafet çekiyor. İşte bunun adı şirk-i hafidir. Bundan Allah’a sığınmak lazım.” diye cevap verdi.

SİYASETTE ÖLÇÜ VE BU PRENSİPLERE SADAKAT

 Üstad dört tarz siyaset tanımlıyor:

-Dini siyasete alet eden zihniyet.

-Irk ve millet üzerinden yapılan siyaset.

-Menfi laiklikliği siyasetine alet edenler.

-Dördüncüsü ise siyaseti millete hizmet vasıtası kılanlar.

Gelinen bu noktada;

Bu dört siyasi akımın da neticesi ayan beyan ortaya çıkmıştır.

Bu nedenle;

Bu gün için sağlıklı bir tespit yapılabilir.

Önce menfi laikliği siyasete alet edenlerden başlayalım.

Bu zihniyet cumhuriyetin kuruluşundan 1950 yılına kadar iktidarda kalmış.

Sonuç ise tam bir fiyasko.

Öyle ki millet yiyecek ekmeğe muhtaç hale gelmiş.

“Geldi İsmet kesildi kısmet” sözü o zamanlar bir darb-ı mesel olmuş.

Gelelim ırk üzerinden siyaset yapanlara.

Bunların da hiçbir zaman millete bir faydası dokunmamış.

En önemli vazifeleri Demokratları bölüp parçalamak olmuş.

Hatta;

Bunlardan bazıları da derin güçlerin elinde oyuncak olmuş.

1980 öncesindeki olaylar buna şahittir.

Dini siyasete alet edenlere gelince…

Çok fazla söze hacet yok.

İşte günümüzde bire bir yaşıyoruz.

Siyasette, ahlâkta, adalette, ekonomide, çürümüşlükte dipleri yaşıyoruz.

Gün geçmiyor ki bir yerlerden bir skandal patlak vermesin.

Tam bir çöküş hali.

Şu kadar zaman tecrübe ederek gördük ki:

Demokratların en kötü hali bile bunların en iyi halinden daha fazla hizmet etmiş millete.

Gerçekten de öyle değil mi?

Şöyle bir dönüp bakın yakın tarihe…

En çok hizmet edenlerin Demokratlar olduğunu görürsünüz.

Bu nedenle;

Gelinen bu noktada Demokrat kesime fiilen, kalben, zikren ve fikren destek vermek gerekiyor.

Bu;

Üstadın siyasi prensiplere olan bir sadakat göstergesidir aynı zamanda.

Zira;

Üstad ısrarla bu siyasi kitlenin desteklenmesini istiyor.

Hatta;

Nurcular Demokratlara bir nokta-i istinattır” diye de o veciz ifadesini zikrediyor.

Bazı kardeşlerin;

“Demokratlar mı kaldı, yüzde bir bile oy alamıyorlar” dediğini duyar gibiyiz.

Doğrudur…

Bu gün için durum böyle.

Ancak;

Biz neticeden sorumlu değiliz.

Bizim görevimiz fiilen ve kavlen samimi destek.

Gerisi Kudret-i İlahinin görevi.

Allah’tan ümit kesilmez.

Bazen yaz içinde kışı, kış içinde yazı göstermek Hikmet-i ilahinin adetlerindendir.

Bize düşen samimi gayret, neticeyi halk edecek Allah'tır.

RAFET ÖZCAN KİMDİR ?

 Rafet ÖZCAN;

1954 yılında Kayseri'nin Yahyalı ilçesinde doğdu.İlkokulu Yahyalı Cumhuriyet İlkokulunda okudu. Orta ve Lise öğrenimini Niğde İmam Hatip Okulunu ve daha sonra Niğde Lisesini bitirerek tamamladı.

1976 yılında Niğde Eğitim Enstitüsü Sınıf Öğretmenliği bölümünü bitirdi.

Aynı yıl Aksaray Yeşilova Atatürk İlkokulunda sınıf öğretmeni olarak göreve başladı.

İki yıl öğretmen olarak çalıştıktan sonra, askerlik için görevinden ayrıldı. Yedek Subay olarak Askerliğini tamamlayarak 1980 yılında askerlik dönüşü Yahyalı merkez Atatürk ilköğretim okulunda sınıf öğretmenliği görevine başladı. Bu okulda beş yıl sınıf öğretmeni olarak çalıştı. 1984 yılında, Yahyalı İlçesinde bulunan, Yahyagazi  İlkokuluna Müdür Yardımcısı olarak atandı ve sekiz yıl bu görevde kaldı.

         Bundan sonra, 1992 yılında Yahyalı İlçe Milli Eğitim Şube Müdürlüğü görevini vekâleten yürüttü.

1993 yılında Kayseri İli Yeşilhisar İlçesi Milli Eğitim Şube Müdürlüğüne asaleten atandı ve bu görevine 1998 yılına kadar devam etti. Aynı İlçede, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü görevini vekaleten yürütürken, bu görevinden kendi isteği ile ayrılarak, Mersin İli, Erdemli ilçesi, Tömük kasabası, Yeşildere ilköğretim okuluna atandı.

Burada sınıf öğretmeni olarak beş yıl çalıştı. Sonra oradan tekrar Kayseri'ye dönerek, Kayseri -Yahyalı'da görevine çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak devam etti.

         2010 yılında Yahyalı merkez Mehmet Akif Ersoy İlköğretim okuluna Okul Müdürü olarak atanan Rafet Özcan, Okul Müdürlüğü görevini yürütmekte iken, 2011 yılında emekli oldu.

Anadolu Üniversitesinde lisans eğitimini de tamamlayan, emekli eğitimci, eğitim bilimci, yazar Rafet ÖZCAN çeşitli gazete ve dergilerde, makale ve şiirler yazdı.

Evli ve üç çocuk babası olan Rafet ÖZCAN, eğitim yöneticiliği ile ilgili de çeşitli hizmet içi eğitim seminerleri aldı, çalıştığı dönemlerde Eğitim Yöneticiliği görevlerinde de bulundu.

Emekli Yöneticimize bundan sonraki yaşamında başarılar dileriz.


6 Haziran 2026 Cumartesi

SEBEBİNİ VE HİKMETİNİ BİLMEDİĞİN ŞEYE KARIŞMA

 Kan uyuşmazlığı olan anne, bu hastalığı sebebiyle Allah’ı daha fazla hatırlayacak, devamlı O’ndan yardım ve medet istemekle ve ibadetle Allah’ın rızasını kazanarak cennete gidecektir. O hastalık olmasaydı, o anne belki Allah’ı hiç aklına getirmeyecek, O’nun emir ve yasaklarına uymayacak, böylece ebedî hayatına zarar verecekti.

Allah’ın yarattığı her şeyin bir değil, belki binlerce hikmet ve gayesi vardır ve hepsi de insanın lehinedir. Hastalık da insan için güzeldir, rahmettir, musibet ve ölümler de güzeldir.

Dünya hayatı çok sınırlı bir süredir. Hâlbuki ahiret hayatı ebedîdir. Sonsuzdur. İnsan genelde hep dünya hayatını öne alıyor. O hayatının iyi geçmesini istiyor. O bakımdan Allah’ın kâinattaki icraat ve tasarrufundaki hikmetleri anlayamıyor.

Hâlbuki Cenab-ı Hak insanın ebedî hayatının kurtulması için, o insana bir takım musibetler, hastalıklar, arızalar ve üzücü halleri veriyor. Ta ki, Allah’ı ve ahreti unutmasın. O ebedî hayatı için çalışsın. Hastalık ve sıkıntılarla günahları hafiflesin ve cehennemde yanmasın istiyor.

Biz daima İbrahim Hakkı gibi şöyle demeliyiz:

Lütfun da Hoş, Kahrın da Hoş.

"Hak şerleri hayır eyler,

Zannetme ki gayr eyler,

Arif onu seyreyler,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler."

"Deme nedendir bu böyle

O yerindedir öyle,

Bak sonunu sabreyle,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler."

Selam ve dua ile...

BEYNİN TORTULARDAN TEMİZLENMESİ (NEURO FORMAT)

 NeuroFormat’ın uygulanacağı bir andır.

Marie terk  edilmişliğine, yapılan işkence ve gördüğü tacize, ziyan olmuş yıllarına aldırış etmez; yılmaz, kızmaz, kırılmaz, öfkelenmez ve hayat yolculuğuna sıfırdan başlamayı tercih eder.

Hakkında, “Aklî dengesi yerinde değil, okuması imkânsız” dedikleri hâlde, o, Salem State Üniversitesine Psikiyatri bölümüne girer ve mezun olur. Doktor olarak çalıştığı uzun yıllar içinde mastır yapar, psikiyatrik hastalarla çalışır, konferanslar verir; bu başarılı çalışmalarıyla birçok ödüle lâyık görülür.

Biyografisi yazılır ve hayatı film olur (Nobody’s Child).

Daha enteresan olanı; on yedi yılını geçirdiği Masachusetts Danver Devlet Hastahanesi’ne yönetici olur.

Marie, bir basın toplantısında şunları söyler:

“Eğer affetmeyi öğrenmeseydim, bir damla bile gelişemez ve bu hastahaneye yönetici olarak dönemezdim. Hayatım, ziyan edilmiş bir hayat olurdu.”

Ve son noktayı koyuyor, Marie Rose Balter:

“En uzun yolculuk, beynimizden yüreğimize yaptığımız yolculuk. Affetmek bu yolculuğun en kestirme yolu. Affetmeyi gerektiren her yara, içinde önemli bir dersi barındırır. Dersi görebilmek için yarayı yeniden deşerek yüzleşmek zorunda kalsak bile…”

Son sözü, Mahatma Gandhi’ye verelim:

“Zayıf insanlar affedemezler. Affetmek güçlülere has bir özelliktir.” 

Son söz olarak şunu söyleyebiliriz ;

"Affedici ol ki,Allah'ta seni affetsin".


CEP TELEFONLARI VE SOSYAL MEDYA

 Haberleşme konuşma insanlar has bir durumdur. İletişim kurmak için insanlar her devrin imkanları ölçüsünde vasıtalar kullanmıştır.İnsanlar haberleşmek için kimi zaman duman, kimi zaman ıslık, kimi zaman çığlık yada akla gelmeyen çeşitli vasıtları kullanmıştır.

Günümüzde ise bu durum, en yaygın biçimde toplumun hemen hemen konuşabilen tüm yetişkinlerinde bulunan cep telefonu ve sosyalmedya dediğimiz haberleşme ve mesajlaşma ile görüntülü ve canlı olarak yürütülmektedir.Allah'ın en büyük nimetlerinden olan hava zerrecikleri telefon vasıtası ile ses görüntü ve yazıları uzak mesafelere naklederek mesafeyi kısaltmıştır. İnsanlar cep telefonu ile  büyük bir imkana kavuşmuştur.

Her nimet ile birlikte külfeti de yanında gelmektedir.Büyük bir nimet olan cep telefonu ve sosyalmedya  her alet gibi kullanma şekli ve durumuna göre hayra ve şerre günaha ve sevaba vesile olur.Tıpkı bir bıçağın doktorun elinde hayat kurtarıp caninin elinde hayatları yok ettiği gibi.Günümüz en tehlikeli aletlerinden biri olan Cep telefonu yerinde kullanamazsak aile ocaklarını yıkıp hayatların yok olmasına sebep olur.Seyahat halinde iken telefon kullanan bir sürcünün hem kendi hem başkasının hayatını kaza sonucu tehlikeye atması gibi Diğer bir misal Sosyalmedya denilen iletişim vasıtalarını yazışmalarmız ve konuşmalarımız ile resim çekip göndererek insanların mahremlerne ulaşıp onların sadetlerini huzurlarını kaçırmak suretiyle günah kazanmak manen iflas etmemize sepep olur.Güzel nir nimet olan telefon nikmet haline dönüşüverir kesici öldürücü bir alet halini alır.  Bu alet hayra vasıta olduğu gibi şerre de vasıta oluverir. İnsanların şeytanın görevini üslenmesine sebep olur.

Not: (İnternet nedeniyle bilgiye ulaşmak kolaylaştı fakat kitap okuma ve gerçek bilgiden uzaklaşıldı)

Çevremizde ve bütün ülke de hatta dünyada elinde telefon ile ocak söndüren aile birliğini yok edenlerin haddi hesabı yok.Gelin hep birlikte düşünelim ben bugün günah mı işledim yoksa sevap mı ben bugün nefsim için mi çalştım yoksa Allah rızası için mi çalıştım ? Nefis ve şeytanın kolgezdiği bu zamanda insan günde ne kadar töbve etse azdır zira günahlar üzerimize sosyalmedya vasıtası ile sel gibi gelmektedir.Dünya hayatını sonlandırsa yine ucuz atlatırsın fakat ahıret hayatını imanı zedeleyen günahlara karşı aileleri yıkan boşanma ve ailelerinin dağılmasına sebep olan günah ve çirkinliklere karşı nasıl ayakta duracağız?Allah bugünün şerlerinden ve bu güzel aletleri kötüye kullanan şeytanın uşaklarından bizler ve tüm insalığı korusun.Allah hepimizin yâr ve yardımcısı olsun.

Rafet Özcan