4 Haziran 2026 Perşembe

İLİM VE DUA

 İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidad itibariyle herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu; marifetullahtır ve onun üssü'l-esası da iman-ı billahtır.

   Hem insan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyata maruz ve hadsiz a'danın hücumuna mübtela ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcata giriftar ve nihayetsiz metalibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra "dua"dır. Dua ise, esas-ı ubudiyettir. Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için, ya ağlar, ya ister. Yani ya fiilî, ya kavlî lisan-ı acziyle bir dua eder. Maksuduna muvaffak olur. Öyle de: İnsan bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nâzenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmanürrahîm'in dergâhında; ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki, makasıdı ona musahhar olsun veya teshirin şükrünü eda etsin. Yoksa bir sinekten vaveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi; ben kuvvetimle bu kabil-i teshir olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acib şeyleri teshir ediyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum deyip küfran-ı nimete sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine zıd olduğu gibi, şiddetli bir azaba kendini müstehak eder.

Sözler - 316

AHİRZAMANDA İLİM VE FEN HAKİM OLACAK

 "Elbette nev'-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir." Hem o Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan, cezalet ve belâgat-ı Kur'aniyeyi mükerreren ileri sürdüğünden remzen anlattırıyor ki: "Ulûm ve fünunun en parlağı olan belâgat ve cezalet, bütün enva'ıyla âhirzamanda en mergub bir suret alacaktır. Hattâ insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için, en keskin silâhını cezalet-i beyandan ve en mukavemet-sûz kuvvetini belâgat-ı edadan alacaktır."

   Elhasıl: Kur'anın ekser âyetleri, herbiri birer hazine-i kemalâtın anahtarı ve birer define-i ilmin miftahıdır.

   Eğer istersen Kur'anın semavatına ve âyâtının nücumlarına yetişesin;

Sözler - 264

PEYGAMBER MUCİZELERİ

    Hem meselâ: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'ın bir mu'cizesi hakkında olan

قُلْنَا يَا نَارُ كُون۪ى بَرْدًا وَسَلَامًا عَلٰٓى اِبْرَاه۪يمَ

âyetinde üç işaret-i latîfe var:

   Birincisi: Ateş dahi, sair esbab-ı tabiiye gibi kendi keyfiyle, tabiatıyla, körükörüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında bir vazife yapıyor ki; Hazret-i İbrahim'i (Aleyhisselâm) yakmadı ve ona, yakma emrediliyor.

   İkincisi: Ateşin bir derecesi var ki, bürudetiyle ihrak eder. Yani ihrak gibi bir tesir yapar. Cenab-ı Hak, سَلَامًا

{(Haşiye): Bir tefsir diyor: سَلَامًا demese idi, bürudetiyle ihrak edecekti.}

lafzıyla bürudete diyor ki: "Sen de hararet gibi bürudetinle ihrak etme." Demek, o mertebedeki ateş, soğukluğuyla yandırır gibi tesir gösteriyor. Hem ateştir, hem berddir. Evet, hikmet-i tabiiyede nâr-ı beyza halinde ateşin bir derecesi var ki; harareti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine celbettiği için, şu tarz bürudetle, etrafındaki su gibi mayi şeyleri incimad ettirip, manen bürudetiyle ihrak eder. İşte zemherir, bürudetiyle ihrak eden bir sınıf ateştir. Öyle ise, ateşin bütün derecatına ve umum enva'ına câmi' olan Cehennem içinde, elbette "Zemherir"in bulunması zarurîdir.

   Üçüncüsü: Cehennem ateşinin tesirini men'edecek ve eman verecek iman gibi bir madde-i maneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillü; dünyevî ateşinin dahi tesirini men'edecek bir madde-i maddiye vardır. Çünki Cenab-ı Hak, İsm-i Hakîm iktizasıyla; bu dünya dârü'l-hikmet olmak hasebiyle, esbab perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise Hazret-i İbrahim'in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukavemet haletini vermiştir. İbrahim'i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor. İşte bu işaretin remziyle manen şu âyet diyor ki: "Ey Millet-i İbrahim! İbrahimvari olunuz. Tâ maddî ve manevî gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe hem burada, hem orada bir zırh olsun. Ruhunuza imanı giydirip, cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi; Cenab-ı Hakk'ın zeminde sizin için sakladığı ve ihzar ettiği bazı maddeler var. Onlar sizi ateşin şerrinden muhafaza eder. Arayınız, çıkarınız, giyiniz." İşte beşerin mühim terakkiyatından ve keşfiyatındandır ki, bir maddeyi bulmuş ateş yakmayacak ve ateşe dayanır bir gömlek giymiş. Şu âyet ise, ona mukabil bak ne kadar ulvî, latîf ve güzel ve ebede kadar yırtılmayacak "Hanifen Müslimen" tezgâhında dokunacak bir hulleyi gösteriyor.

Sözler - 261

3 Haziran 2026 Çarşamba

DÜNYA HAYATI

 “Dünya hayatının misâli şuna benzer: Gökten indirdiğimiz yağmurla, insanların ve hayvanların yiyecekleri bitkiler karışık olarak biter. Sonunda yer bütün güzelliğini takınır. Yeryüzü ahalisi tam ona bütünüyle hâkim olduklarını/meyvesini devşireceklerini sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz vakti emrimiz ansızın gelir ve sanki dün/ az önce orada ekin namına hiçbir şey yokmuş gibi, o bitkileri kökünden biçeriz/yerinde yeller eser. Düşünen bir topluluk için mesajlarımızı Biz işte böyle açıklıyoruz.”1

“Dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadır. Âhiret yurdu ise Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”2

“Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.”3

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, «Allah yolunda savaşa çıkın!» denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.”4

“Allah dilediğine rızkını bollaştırır da daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.”5

Dünya hayatı aynı bir bitkinin bir anda yeşerip solması gibi hızla geçer. Bu muvakkat durum bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ölüm hakikati düşünüldüğünde aldatıcı bir meta olduğu daha kolay idrak edilir. Ahiretteki hesap günü ise neyi tercih etmemiz gerektiğini aşikârane ihtar eder. Neyin peşindeyiz? Muvakkat hazır lezzetler mi? Ebedi mükafat mı?

Dipnotlar: 1-Yûnus Sûresi, 24.; 2-En’am Sûresi, 32.; 3-Âl-i İmrân Sûresi, 185.; 4-Tevbe Sûresi, 185.; 5-Ra’d Sûresi, 26.



OKUMAK, OKUL BİTİRMEK, ADAM OLMAK İÇİN YETERLİ Mİ?

 Okumak, okul bitirmek ve diploma almak insanın hayatında önemli bir yere sahiptir; ancak tek başına “adam olmak” için yeterli değildir.

Diploma, insanın bir alanda bilgi ve meslek sahibi olduğunu gösterir. Fakat insanın gerçek değeri, sadece aldığı eğitimle değil; ahlâkı, karakteri, vicdanı, dürüstlüğü ve insanlara karşı davranışlarıyla ölçülür.

Nice insanlar vardır ki yüksek tahsil yapmış, büyük makamlar elde etmiş; fakat merhametten, adaletten ve doğruluktan uzak oldukları için toplumda saygı görmemişlerdir.

Buna karşılık, okuma imkânı bulamamış; ama dürüstlüğü, çalışkanlığı ve güzel ahlâkıyla herkesin gönlünde yer edinmiş nice insanlar vardır.

Gerçek anlamda “adam olmak” için:

Doğru sözlü olmak

Kul hakkına riayet etmek

Emanete sadık kalmak

İnsanlara faydalı olmak

Ahlâklı ve vicdanlı davranmak gerekir.

Okumak, insanı bilgiyle donatır; fakat ahlâk ve karakter, insanı gerçek manada yüceltir.

En güzeli, bilgi ile güzel ahlâkı bir araya getirebilmektir. İşte o zaman insan hem bilgili hem de olgun bir şahsiyet olur.

Diploma insanın cebini doldurabilir; ama asıl değer, kalbi ve karakteri doldurabilmektir.

NE OLDUM DEME,NE OLACAĞIM DE !

 Vaktiyle bağdat'ın eşrafından hali vakti yerinde, zengin müslümanlardan oluşan bir kafile, hacca gitmek niyetiyle yol hazırlıklarına başlamışlar.

Yine o civarda oturan fakir, son derece saf, çok temiz, salih bir zat yaşamaktaymış. ve hacca gitmek üzere hazırlık yapan bu kafileyi haber alır, kendi kendine:“Madem hacca giden bir kafile var, ben de onlarla birlikte gideyim” diye düşünmüş. Böylece o da hac yolculuğu için hazırlıklara başlayıp, kendine göre gerekli ihtiyaçlarını temin etmiş ve vakti gelince de bu hacı kafilesine katılarak yola çıkmış.

Tabi kafilede bulunan kendini beğenmiş zenginlerden bazıları, bu fakir adamın da kafileye katılmasından pek memnun olmamışlar. Haftalarca sürecek bu hac yolculuğunda, onu yanlarında pek istememişler. Fakat yinede kimse kalkıp ona “sen gelme” dememiş. öyle ya kim, kimi Allah'ın evini ziyaret etmekten men edebilir ki? Fakat yinede bu hazımsızlıklarını başka türlü izhar etmişler. Her fırsatta onu küçümseyerek, onun saflığından istifadeyle onunla eğlenmişler ve dalga geçmişler.

Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra, mukaddes topraklara ulaşmışlar. Mekke-i mükerreme'ye varıp, kâbe-i muazzama'yı tavaf etmişler. arafat'ta vakfeye durup, müzdelifeye inmişler, daha sonrada şeytanı taşlamışlar. kurbanlarını kesip traşlarını olmuşlar. Böylece şartlarına riayet ederek, görevlerini ve ziyaretlerini yapmışlar. artık herkes hacı olmuştur.

Memleketlerine dönmek için hazırlıklara başladıkları sırada, akıllarına bir muziplik gelmiş. Şeytan ve nefis atına binen durur mu? Zaten başından beri işleri gır gır şamata olan, benlik hastalığından kurtulamayan bazı kimseler, kendirliyle beraber hacca gelen saf ve temiz, fakat ihlaslı olan o fakir hacı arkadaşlarına bir oyun oynamaya karar vermişler. O yanlarında değilken kendi aralarında anlaşmışlar ve “şöyle diyelim, böyle edelim” diye bir plan kurmuşlar.

Böylece yaptıkları plan doğrultusunda hareket etmeye başlamışlar. O temiz ve ihlaslı fakir hacı bunların yanına gelince, bakmış ki hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlar. merak etmiş tabi,ve yanlarına sokulmuş. zaten öbürlerinin de istediği onun merakını celbederek, sohbete katılmasını sağlamak. içlerinden uyanık geçinen kendini beğenmiş biri, başından beri küçümsediği o fakir müslümana sormuş:

-eee komşu! bu kadar yol geldin, bari hac görevlerini hakkıyla yerine getirebildin mi?

Gönlünde en ufak bir fesat taşımayan ve hiç kimse hakkında kötülük düşünmeyen saf, katıksız, temiz müslüman hemen cevap vermiş:

—Elhamdülillah! rabbime hamdü senalar olsun ki, benim gibi fakir ve aciz bir kuluna, hac ziyareti gibi en mühim bir ibadeti yapmayı nasip etti, demiş. tabi diğer adamın derdi alay edip eğlenmek olduğu için tekrar sormuş

—madem hac menasikini ifa ettin, öyleyse sen de beratini almışsındır sanırım? tabi adam şaşırmış “bu nasıl bir berat?” diye merakla ve üzüntüyle sormuş. alaycı adam:

—ne berati olacak, buraya gelip hacc menasikini hakkıyla yapanlara, hacc'ın kabul olduğuna ve cehennemden azad olduğuna dair bir belge veriliyor, işte bunu soruyorum. bizler bu belgeyi aldık da, aramızda bunu konuşuyorduk. ne o, yoksa sen almadın mı?

tabi o da, biraz saf olduğu ve böyle şeylere hemen inandığı için, son derece üzülmüş, mahzun olmuş ve:

-ben zaten nakıs bir adam olduğumu biliyordum. elbette böyle bir belge almaya layık değilim. rabbimin zatına yakışır bir hacc yapmak benim gibilerin haddine mi? ama madem hacc'a geldim ve böyle bir belge de veriliyor, allah'a yemin ederim ki, bu belgeyi almadan memleketime dönmeyeceğim, diyerek hıçkırıklarla ağlamaya başlamış.

arkadaşlarının son derece müteessir olduğunu gören diğerleri, şakanın dozunu biraz fazla kaçırdıklarını anlamışlar ve oynadıkları oyuna artık son vermeleri gerektiğini düşünerek demişler ki:

-hakkını helal et. biz bir oyun yapalım dedik, fakat seni bu kadar üzeceğimizi tahmin etmemiştik. gönlünü ferah tut, böyle bir belge verildiği falan yok.” demişler. fakat bu sefer onu, doğruya inandıramamışlar.

-hayır, demiş. esas şimdi oyun yapıyorsunuz. ben üzülmeyeyim diye böyle bir belge filan yok diyorsunuz. az önce aldık demiyor muydunuz?”... hadi bakalım şimdi gel de çık işin içinden. böyle bir olay olmadığına, onu nasıl inandıracaklarını şaşırmışlar.

-böyle bir şey yok, istersen gel çantalarımıza tek tek bak. böyle bir belgeyi kim almış ki biz de alalım, demişler, ama nafile.

-bu mübarek beldede allah'a yemin ettim, o belgeyi almadan dönmem. ya burada ölürüm, ya da o belgeyi alırım, diyerek beytullaha geri dönmüş. diğer uyanıklar. “eyvah biz ne yaptık, dertsiz başımızı derde soktuk, zira bu adam gelmeden kafile gitmez. berat almadan da bu adam dönmez. berat ise kesinlikle gelmez, dolayısıyla burada kaldık” diye ne yapacaklarını şaşırmışlar.

O ise onlardan ayrılınca doğru kâbe'ye gidip, mültezem'e yapışmış. yalvarmış yakarmış, ağlayıp sızlamış. orada saatlerce dua etmiş, yorulup takati kesilmesine rağmen oradan ayrılmamış. dizleri üstüne çöküp, başı önünde içi yana kavrula sessiz sessiz ağlayarak yalvarmaya devam etmiş. bir ara dalmış, kendisine hafif bir geçkinlik hali geldiği esnada, kucağına bir kağıt parçası düştüğünü hissetmiş. birden irkilip bakmış ki, gerçekten de üzerinde bazı yazılar olan bir kağıt parçası... ama öylesine parlıyor ki göz kamaştırıyor. onu alıp sevinçle yerinden fırlayarak arkadaşlarının yanına koşmuş “hele bir bakın bakalım, benimki de size verilenden mi acaba?!” diye sevinçle haykırmış. arkadaşları bu işe çok şaşırmışlar. merakla o kağıdı alıp bakmışlar ki, ne görsünler. aman ya rabbi!!! ne kağıt dünya kağıdına benziyor, ne de yazı dünya kalemiyle yazılmış yazıya benziyor. hepsi hayrete düşmüşler. o kağıdı alıp, bu neyin nesidir diye büyük bir alime göstermişler. ilim ehli olan zat, hürmetle o kağıdı alıp bakmış ve onu öperek yüzüne gözüne sürmüş. onlara demiş ki:

“bu yazı mevlâ tarafından kudret kalemiyle yazılmış olup, cehennemden kurtuluş beratıdır. bunun sahibini getirin de o mübareğin ayağının altını öpeyim.” bunun üzerine uyanık geçinenler tutuşmuşlar. fakir diye küçük ve hakir gördükleri, saf diyerek dalga geçtikleri, adam samimiyeti ve ihlası sebebiyle ilahi belgeyi alanlardan olmuş.

Harâbat ehlini hor görme şakir,defineye malik viraneler var....

MÜSLÜMANLAR NASIL TUZAĞA DÜŞÜRÜLDÜ ?

 TUZAĞA DÜŞENLER

Yani derin devletin teklifini kabul edenler?


Daha 12 Eylülden başlayarak tam fitnenin ortasında yer aldılar.

Yeni Asya derin devletin teklifini reddedince tam ortadan bölündü.

Bir kısmı Konseyciler safında yer aldı.

Anayasaya evet dediler.

Zaten diğer cemaatler toptan evet dediler.

Sadece Yeni Asya hayır cephesinde kaldı.

28 Şubatta da yine o şeytani plan işledi.

Yeni Asya, “deprem ilahi ikazdır” diye zalimin zulmünü yüzüne haykırırken, birileri yine derin devlet cephesinde yer alıp hakka karşı direniyordu.

Ama final 15 Temmuzda oldu.

Zira 15 Temmuz tam bir “Müslümanı Müslümana kırdırma projesi” olarak tatbik edildi.

Ne yazık ki derin devlet burada da akıl almaz bir başarı elde etti.

Cemaatler üzerine bir “terör pisliği” atıldı.

Bütün dindar kesim potansiyel terörist ilan edildi.

Dindar kesimler birbirine düşürüldü.

Bir kısmı diğerini “terörist, hain ve münafık” gibi ağır itham altında bıraktı.

Diğer bir kısım da diğerlerini “firavun ve süfyan” olarak suçladı.

O buna hakaret etti, bu ona en ağır laflar etti.

Ve böylece:

Derin devletin “Süleymancılara ve Milli Görüşçülere karşı beraber mücadele verelim” fikri altında yatan “Müslümanı Müslümana kırdırma projesi” projesi bizzat dindarlar eli ile gerçekleşmiş oldu.

Elim ve bir o kadar da ibretli bir hal bu.

Ne yazık ki, hala da devam ediyor bu elim hal.

Ne zaman ve nasıl biteceği de şu gün için belli değil.

İşte tüm bunlar o melun 12 Eylül, 28 Şubat ve 15 Temmuz şeytan üçgeni içinde gerçekleşen fitneler.

Ne diyelim!..

Umarız, o fitneciler kendi çukurunda boğulurlar.