4 Kasım 2026 Çarşamba

İNAT,KİN,HASET VE ADAVETİN ZARARLARI

 Mü'minlerde nifak ve şikak, kin ve adavete sebebiyet veren; Tarafgirlik, inad ve hased gibi manevi hastalıkların  topluma verdiği zararları şöyle sıralayabiliriz:

1-Kardeşliği bozar: Müminler birbirine güvenemez hâle gelir.                          2-Adaleti zedeler: Haklı olan değil, güçlü olan veya bizden olan korunur.

3-İstişareyi öldürür: Farklı düşünceler düşmanlık sebebi sayılır.

4-Hizmetleri engeller: Enerji hayırlı işlere değil, tartışmalara harcanır.

5-Toplumu böler: Küçük ihtilaflar büyük ayrılıklara dönüşür.

6-Ahiret kazancını tehlikeye atar: Kul hakkı, gıybet, iftira ve kalp kırma gibi günahlara kapı açar.

Bu hastalıkların çaresi nedir?

Bediüzzaman Hazretlerinin ortaya koyduğu kardeşlik anlayışını hayatımıza taşımalıyız.

Şu prensipler bize yol gösterebilir:

a-Nefsimizi değil, hakkı savunmalıyız.

b-Kendi hatamızı kabul etmeyi öğrenmeliyiz.

c-Başkasının başarısını takdir etmeliyiz.

ç-Kusur araştırmak yerine güzel tarafları görmeliyiz.

d-Affetmeyi ve özür dilemeyi bilmeliyiz.

e-İhtilaflarımızı düşmanlığa dönüştürmemeliyiz.

f-Şahısların değil, hak ve hakikatin yanında olmalıyız.

Peygamber Efendimizin (S.A.V.) şu hadisi de bu konuda çok önemlidir:

Birbirinize haset etmeyiniz, kin tutmayınız, sırt çevirmeyiniz. Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz!

(Buhârî, Edeb; Müslim, Birr)

Tarafgirlik hakkı örter, inat

 hakikati görmez, haset muhabbeti öldürür.

Tarafgirliğin yerine: Adalet

İnadın yerine: Hakikate teslimiyet

Hasedin yerine: Gıpta ve kanaat

Kinin yerine: Muhabbet

Düşmanlığın yerine: Uhuvvet

Ayrılığın yerine: İttihad

Maksadımız galip gelmek değil, hakkın galip gelmesidir.

Kendimize soracağımız beş soru

Bu bahsi okuduktan sonra insanın kendi nefsini hesaba çekmesi gerekir:

-Bir insanı sevdiğim için yanlışını görmezden geliyor muyum?

-Haksız olduğumu anladığım hâlde özür dilemekten kaçınıyor muyum?

-Başkasının başarısı beni mutlu ediyor mu, rahatsız mı ediyor?

-Benimle aynı düşünmeyen insanları düşman mı görüyorum?

-Bir Müslüman kardeşimin kusurunu örtüyor muyum, yoksa yayıyor muyum?

Müminin büyüklüğü, her tartışmayı kazanmasında değil; gerektiğinde nefsini yenmesindedir.

Birlikte yaşamanın sırrı herkesin aynı düşünmesi değil, farklı düşündüğümüzde bile birbirimizin hukukuna riayet edebilmemizdir.

 Bu anlatılanlardan çıkaracağımız en önemli sonuç şudur:

Nefislerimiz ayrı düşebilir; fakat imanımız, kardeşliğimiz ve hakka bağlılığımız bizi bir arada tutmalıdır.

TOPLUM DÜZENİNİ BOZAN MANEVİ HASTALIKLAR

 Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Mektubat'ın 262. sayfasında müminler arasında nifak, şikak, kin, düşmanlık ve ayrılığa sebep olan tarafgirlik, inat ve haset gibi manevi hastalıklara dikkat çeker.

1-Tarafgirlik nedir, zararları nelerdir?

Tarafgirlik, haklıya değil, kendi tarafımıza sahip çıkmaktır.

İnsan bazen sevdiği bir kişiyi, mensup olduğu grubu veya düşünceyi o kadar benimser ki onun yanlışını bile doğru görmeye başlar.

Örneğin:

Bizden olanın hatasını görmezden gelmek.

Bizden olmayanın doğrusunu bile kabul etmemek.

Bir insanı şahsiyetine ve ahlakına göre değil, hangi tarafta olduğuna göre değerlendirmek.

Hakikati araştırmak yerine kendi tarafımızı savunmak.

Tarafgirliğin en büyük zararı, hakkın önüne şahısları ve grupları geçirmesidir.

Müminin ölçüsü şahıslar değil, hakikat olmalıdır.

2. İnat nedir, zararları nelerdir?

İnat, insanın yanlış olduğunu fark etse bile kendi görüşünden vazgeçmemesidir.

İnatçı insan için mesele artık hakikati bulmak değil, kendi sözünü kabul ettirmektir.

İşte burada çok önemli bir söz karşımıza çıkıyor:

İnadın gözü kördür.

İnat, insanın gözünü hakikate kapatır. Kişi görmek istemediği gerçeği göremez; duymak istemediği sözü işitemez.

Bu sözün manası şudur:

İnatçı insan delile değil, kendi kanaatine bakar.

Yanlışını kabul etmeyi yenilgi zanneder.

Özür dilemeyi küçüklük sayar.

Karşısındaki insanın haklı olabileceğini düşünmez.

Tartışmayı çözüm için değil, galip gelmek için yapar.

Oysa hakikatin ortaya çıkması için insanın kendi nefsine karşı da dürüst olması gerekir.

İnat ile sebatı birbirine karıştırmamak gerekir. Hakta sebat güzeldir; batılda inat ise zararlıdır.

3-Haset, Allah'ın bir başkasına verdiği nimetin onda bulunmasından rahatsız olmak ve o nimetin elinden çıkmasını istemektir.

Haset eden insan:

Başkasının başarısından sevinç duymaz.

Kendisinden üstün olanı küçültmeye çalışır.

Başkasının iyiliğini kendi eksikliği gibi görür.

İnsanlar arasında kıskançlık, dedikodu ve düşmanlık üretir.

Hasedin ilacı, Allah'ın taksimine razı olmak ve başkasının nimetine sevinmeyi öğrenmektir.

Burada gıpta ile hasedi ayırmak gerekir. Bir başkasındaki güzel nimetin kendisinde de olmasını istemek, o nimetin ondan gitmesini arzulamamak şartıyla haset değildir.

4-Şikak Ayrılık, anlaşmazlık ve bölünme

5-Kin Birine karşı içte beslenen düşmanlık

6-Adavet Düşmanlık ve husumet

Tarafgirlik Hak yerine kendi tarafını tutmak

İnat Yanlışta ısrar etmek

Haset Başkasının nimetine tahammül edememek

Bu hastalıklar birbirini besler.

Önce tarafgirlik başlar, sonra inat devreye girer. Ardından haset, kin ve düşmanlık ortaya çıkar. Sonunda kardeşlik zedelenir, birlik dağılır.

2 Kasım 2026 Pazartesi

SERMAYESİ TÜKENEN ADAM

 Sıcak bir yaz günü adamın biri buz satıyor, bir yandan da bağırıyordu:

–Sermayesi tükenen adama yardım edin! diye.

Adam bu sözünde haklıydı. Zira buz durmadan eriyip yok oluyordu.

Oradan geçen Allâh dostu Cüneyd BAĞDADÎ, bu sözleri duyunca, bir an durakladı ve bir adama ve bir de önünde, gerçekten eriyen buza baktı. Ve bir düşüncedir aldı Bağdadî’yi; yavaş yavaş benzi sarardı ve olduğu yerde yığıldı, kaldı.

Etrafına insanlar toplandı ve bir süre sonra, Cüneyd kendine geldi. Başında toplananlar:

–Ne oldu sana böyle, dediler. O cevap verdi:

–Tükenmekte olan adamın bahsettiği buz değil, benim ömrümdür. Dedi.

Yine bu manaya yakın bir olay cereyan eder:

Hz. Ömer bir gün yolda giderken, birinin yüksek bir ses ve coşkuyla Kur’an okuduğunu duydu. O kadar güzel bir nağamatla okuyordu ki; o sesin cazibesine kapıldı ve durup dinlemeye başladı. Okunan “Tur” suresi idi. Vakta ki, “Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır.” Âyetini işitince Ömer; büyük hesap günü ve verilecek hesabın ve vaki olacak azabın şiddetinden ve heybetinden olacak ki; aynen, Bağdadî gibi benzi sararır ve bayılarak bineğinden düşer, yere kapanır. O’nu evine kaldırırlar ve günlerce bu âyetin etkisinde kalan Hz. Ömer, evinden günlerce dışarı çıkamaz.

Hz. Ömer’den söz açılmışken, şu kısacık bilgiyi de müsaadenizle nakledeyim: O’nun zamanında Diyarbakır fethedilmiş ve bu günkü İran’nın Pers İmparatorluğu yıkılmış, İslam topraklarına katılmıştı. Bundan dolayı, İranlılar ekseriyetle O’ndan nefret ederler, hatta hıyanetle itham ederler. O’nun dönemindeki İslâm coğrafyası, bu günkü Türkiye’nin, en az 10 misli kadardı.

İşte bu koca Ömer, ölmek üzere hasta yatağında yatmaktadır. Çocuklarına şu vasiyeti yaptığını görüyoruz; “Ben öldüğümde, kefenimi temin edecek kadar dirhemimiz (paramız) varsa, oradan temin edin. Şayet yoksa, kefenimi Sa’d bin Ebi Vakkas tedarik etsin.” buyurdu. Bu nokta üzerinde derin derin düşünmemiz ve ibret almamız gerekir. Böylesi bir devletin reisinin ölüsünü sarabilecek kadar bir kefenin parası yoktur. Akıl, havsala almıyor, değil mi?

İnsanlar her şeyin tükendiğini, eridiğini, şekil değiştirdiğini sık sık görürler, ama çoğu zaman ömürlerinin tükenmeye yüz tuttuğunu, bir buz gibi eriyip gittiğini düşünüp de, ona göre hal ve hareketlerine dikkat etmez ve gerekli tedbirleri almazlar. Etraflarında olup bitenleri düşünmezler, ibret ve dersler çıkarmazlar, günlerini gün etmeye çalışırlar. Sarhoşcasına nefsanî duygularını tatmin etmeye koyulurlar.

Burada asıl olan, her gün bir tuğlası düşen, virane olmuş bir bina misali insanın tükenen ömrü yanında, ayrıca dünyada yaşamı boyunca yaptıklarından dolayı, daha muhasebeye çekilmeden evvel; hesabını, kitabını, muvazenesini kurabilmektir. İşte o zaman; insan mahlukatın en şerefli makamını ihraz etmiş olacaktır.

Alıntı

1 Kasım 2026 Pazar

HAYATIN İMTİHANI

Hayatın imtihanı en ağır imtihandır

Hayatın başından sonuna kadar her dakikasının hesabını vermek, bundan da yüzünün akı ile çıkmak elbette kolay değildir. Bir kameraman tutun, hayatınızın bir gününü, hiçbir saniyesini kaçırmadan tespit etsin ve yirmi dört saatin sonunda geri dönüp bu filmi seyredin. Kameramanın her anınızı tespit ettiğini bildiğiniz halde yine de yanlış bulduğunuz, olmasaydı diyeceğiniz, şu bölümün kesilip çıkartılması gerekir diyeceğiniz uzunca bir bölümün olduğunu göreceksiniz. Her dakikanızın denetlendiğini bildiğiniz halde bu kadar eksiklikler çıkıyor ise bunu bir ömre yaydığınızda çok daha fazlası çıkması kaçınılmaz olacaktır.

Bütün sırların açıldığı ahiret gününde, uzunca bir zaman sayılacak yılların hesabını vermek çok kolay olmasa gerektir. Eskilerin çok önemli bulduğum bir sözü vardır. Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz derler. Her gün akşam başımızı yastığa koyduğumuzda, bir günümüzü hesaba çekersek, eksik ve hatalarımızı görüp onları bir daha tekrarlamazsak ikinci günümüz daha düzenli, daha başarılı geçecektir. İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır hadisinin verdiği en önemli mesaj bu hayat muhasebesinde yatmaktadır. Her günümüz bir öncekinden bir adım ileride olursa hayata tutunma daha başarılı olacaktır. Hayatın da tadı gelecektir.

Severek yaptığımız yanlışlar geri dönüp birer yılan olup bizi zehirleyecekse o hayatın ne zevki olur? Böyle bir hayattan tat alınır mı? Zehirli bal yiyen insan, ilk yediği zaman ağzına bir bal tadı gelecektir. İşin aslı ise daha sonra anlaşılacak ve zehirin etkisi kendini hissettirecek, o alınan bal lezzetinden yüz derece daha büyük zehrin verdiği elem ve acıyı çekmeye mecbur olacaktır. Beş dakikalık bir lezzet için günlerce elem ve ızdırap çekmek doğru bir davranış mıdır? Akıllı insana yakışır mı?

Hayatın içindeki yanlışları silecek, onları sansürleyecek, etkisini azaltacak veya yok edecek önemli bir iksir pişman olmaktır. İnsanın hamurunda unutkanlık vardır. Mayası unutkanlıkla yoğrulmuştur. Buna bağlı olarak zaman zaman hata yapabilir. Her insanın tabiatında böyle bir özellik vardır. Ancak bir hatayı iki defa yapmak aklı başında bir insana yakışmıyor. Zaten bir hatayı iki defa yapmamak da bir pişmanlık demektir. O hatadan vazgeçmek anlamına gelir. Parmağınızı bir akrep deliğine soksanız ve akrep sizi ısırsa tekrar o deliğe elinizi sokar mısınız? İkinci defa ısırılmayı göze almak mümkün mü?

Hayat da böyledir. Her hata sonuç itibariyle bir akrep ısırması gibidir. Er ya da geç onun bir acısı hissedilecektir. O zaman bir hatayı iki, üç, beş… defa yapmak aklı başında bir insan davranışı olamaz. Akıllı bir insan da bunu böyle yapmaz. Bu şekilde yanlış davranan da onun bedelini ödemek zorunda kalacaktır.

Hiç kimsenin birbirine yardım etmediği bir günde, hayatın bütün dakikalarından hesaba çekileceğimizi bir başucu levhası gibi kabul edip bütün ömrü buna göre düzenlemek hayatın en önemli ve öncelikli işidir. İnsanın da bir numaralı meselesi budur. Allah yar ise başkası ağyar olsa ne yazar! O dost ise başkasının düşmanlığının hiçbir önemi yoktur. Onun dostluğunu kazanmak insanlığın bir numaralı işidir. Bunu başarmak ümidi ile…

30 Ekim 2026 Cuma

SERÇE KUŞU NİÇİN KÜSMÜŞ ?

 Bir serçe kuşu varmış…

Her sabah erkenden yuvasından çıkar, rızkını arar, akşam olduğunda yuvasına dönermiş. Fakat bir gün başına gelen bir olay onu çok üzmüş.

Şiddetli bir fırtına çıkmış. Serçenin yuvası dağılmış, yavruları başka bir yere savrulmuş.

Serçe gökyüzüne bakıp:

“Ya Rabbi! Ben Sana ne yaptım? Yuvamı neden yıktın? Yavrularımı neden benden ayırdın?” diye sitem etmiş.

O gün serçe uçmamış. Bir dala konmuş, başını kanadının altına sokmuş.

Ertesi gün açmış gözlerini.

Gökyüzünde güneş doğmuştu.

Serçe yine rızkını aramak için uçmaya başlamış. Uzaklarda bir ağaç görmüş. Ağacın dalları arasında kendisine uygun, güvenli bir yer bulmuş.

Bir süre sonra yavrularının sesini duymuş.

Meğer yavruları da fırtınadan zarar görmeden başka bir dala sığınmış.

Serçe o an anlamış:

“Ben Rabbime küsmüşüm ama Rabbim beni hiç bırakmamış.”

Yıkılan yuvasının yerine daha güvenli bir yuva bulmuş.

Kaybettiğini sandığı yavrularına yeniden kavuşmuş.

Ve serçe, gökyüzünde kanat çırparken sanki şöyle demiş:

“Ey Rabbim! Ben küçüğüm, Sen büyüksün.

Ben bilmem, Sen bilirsin.

Ben görmem, Sen görürsün.

Ben yalnızca bugünü bilirim; Sen yarını da bilirsin.

Bana düşen Sana güvenmekmiş.”

O günden sonra serçe, başına ne gelirse gelsin Rabbine küsmezmiş.

Çünkü öğrenmiş ki:

Bazen yıkılan yuva, daha güzel bir yuvaya götüren bir başlangıçtır.

Bazen kayıp sandığımız şey, bizi daha büyük bir nimete hazırlar.

Ve bazen kulun anlayamadığı imtihanın ardında, Rabbimizin bilmediğimiz bir rahmeti vardır.

🐦 Serçe küçüktü…

Ama Rabbi sonsuzdu.

Ders:

Kul, Rabbini her zaman anlamayabilir; fakat Rabbine her zaman güvenebilir.

ANNE KUŞ VE YAVRUSU

 Hazreti Ömer'in Satın Aldığı Serçe;

Çocuğun biri yakaladığı bir serçe kuşuyla oynayıp duruyordu. Oradan geçmekte olan Hazret-i Ömer çocuğa sordu:

— Küçük bey, bak zavallı kuşun kanatlarından tüyler dökülüyor, çırpına çırpına da tâkattan düşmüş görünüyor. Ne olur bırak hayvancağızı!

Çocuk yaramaz olduğu kadar da merhametsizdi.

— Hayır, ben bu kuşla oynuyorum. İsterse kanatları

kopsun, karşılığını verdi.

Halife buna üzülmüştü. Bir teklif daha yaptı:

— Sana bir altın versem kuşcağızı bırakır mısın?

— Hayır bırakmam.

— Ya iki altın versem.

— Hayır, yine bırakmam.

— Peki üç altına ne dersin? Küçük yaramaz buna dayanamadı:

— Üç altına razıyım. Hazret-i Ömer:

— Al sana üç altın, deyip parayı uzattı ve serçe kuşunu alıp havaya doğru fırlattı. Pırıl pırıl çırpındığı kanatlarıyla bir anda gözlerden kaybolan serçenin arkasından sevinçle bakan Halife:

— Hayvanlara merhamet etmemiz lâzım. Hayvana acımayana Allah da acımaz, diyerek yoluna devam etti.

Seneler sonra, vefat etmiş olan Hazret-i Ömer'i mübarek bir zat rüyasında gördü. Şöyle bir sual sordu:

— Yâ Ömer, Rabbin seni nasıl karşıladı, rahatın na¬sıl?

Şöyle cevap geldi:

— Rabbim beni çok iyi karşıladı. Rahatım çok iyi.

— Ne sebebten Allah seni iyi karşıladı? Hazret-i Ömer şu bilgiyi verdi:

— Ben bir serçe kuşunu yaramaz bir çocuğun elinden kurtarmıştım. Meğer kuşcağızın yuvada aç bekleyen yavrusu varmış. Yaramaz çocuk onu öldürseymiş, yavrusu aç kalacak, yuvada ağzını aça aça ölecekmiş. Ben üç altın verip de serçeyi kurtarınca yavrusunu da ölümden kurtarmış olduğumdan Rabbim bundan memnun olmuş. Bu yüzden beni cehennem ateşinden kurtardı, iyi karşıladı.

Hazret-i Ömer'in bu cevabı Peygamberimizin şu hadîsini hatırlatmaktadır:

— Siz yeryüzündeki canlılara acıyın ki, gökyüzünde melekler de size dua etsin, merhamet dilesinler. Allah'ın merhametini kazanasınız.




29 Ekim 2026 Perşembe

GÜNÜMÜZ TEKNOLOJİSİ VE (Z) KUŞAĞI GENÇLİĞİ

 Teknoloji çağı dediğimiz günümüzde, bilgiye ulaşmak artık çok kolaylaştı. Bu durum insanların biraz da hantallaşmasına ve hazırcılığa alışmasına sebep oldu.

Bir tıkla bilgiye ulaşabilen insan okumaktan, düşünerek iş yapmaktan ve bedenen yorulmaktan kurtuldu. Fakat tıpkı bir çocuk gibi eline aldığı cep telefonunu, tabletini bırakamaz bir alışkanlık haline getirdi ve zihnen yoruldu. Güzel bir iletişim ve haberleşme aleti olan cep telefonları, tabletler ve bilgisayarlar amacından saparak tıpkı bir  oyuncağa dönüştü.

Çocuklarımızı bu aletlerin zararından (radyasyon, duruş bozukluğu ve göz yorgunluğu gibi) korumak isterken maalesef anne baba ve yetişkinler olarak bizler teknolojinin esiri olduk. Anne, çocuğunu okşayıp koklamak ve onunla şefkatle ilgilenmek yerine telefon  ya da tabletini bilgisayarını tıpkı bir oyuncak gibi elinden bırakamaz hale geldi. Baba, “Oğlum, kızım dersinize çalışın!“ derken kendisi cep telefonu ile meşgul oldu. Rol model olması gereken ebeveynini böyle gören çocuk ders çalışma yerine telefon oyunlarına merak sardı ve fırsat buldukça açık ya da gizli olarak sanal oyuncağına sarıldı. 

Böylece evler sessizliğe büründü, insanlar yalnızlaştı. Yemek sofrasında sohbetler unutuldu, aile bağları zayıfladı. Hatta zaman zaman aile içi münakaşalar ve sürtüşmeler dahi  başladı. En acısı ise, kimse kimseyi dinlemez oldu ve ailelerde iç huzursuzluklar baş gösterdi. Gelin kaynana, baba oğul tartışmaları başladı. Herkes kendi bildiğini okuyarak sonunda kendini haklı bulup biraz daralınca hemen, isyan edercesine kalkıp oturmalar, çekip gitmeler söz konusu oldu.

İşte, yerinde kullanılınca faydalı bir alet, yerinde kullanılmayınca ömür sermayesini tüketen zararlı hale geldi. İnsanlar çocuklaştı, emziği elinden alınınca ağlayan çocuk gibi oldu. Telefonuna müdahale edileceği düşüncesinde olan fertler bir bahane ile sıcak yuvalarındaki muhabbeti terk ederek sokağı ya da tek başına yaşamayı tercih etti. Yalnızlaşan bu insanlar ev köşelerinde teknolojinin esiri olarak âdeta sanal bir hapishanede hayatlarına devam ediyorlar.

Evliler evlilikten sıkılarak, kendileri hayatta oldukları hâlde ilgisizlikleriyle yavrularını yapayalnız ve adeta öksüz durumunda bıraktılar; böylece sıcak yuvalarını dağıttılar. Saçma sapan bahanelerle ayrılığı tercih edip boşanma yolunu seçtiler.

Ne diyelim, demek ki, Z kuşağı adı verilen gençlerin imtihanı da, belki bu oyuncak teknolojidir. İçinde yaşadığımız bu durumu görünce, “Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur” gerçeğini hatırlamaktan başka bir şey söyleyemiyorum.  Allah sonumuzu hayreylesin!