15 Haziran 2026 Pazartesi

HİCRET VE YENİ YIL

 Hicrî yeni yıla girerken, Hicret’in yalnız tarihî bir vaka değil; iman, tevhid ve fedakârlığın inşa ettiği bir medeniyet olduğu vurgulanıyor.

Hicret ve hizmet
Gelin hicret edelim

İslâm dünyası, 16 Haziran 2026 Salı gününe denk gelen 1 Muharrem ile birlikte Hicrî 1448 yılına girdi. Hicrî takvimin başlangıcı olan Hicret hadisesi, İslâm tarihinin en mühim dönüm noktalarından biri olarak idrâk ediliyor. Peygamber Efendimiz’in (asm) Mekke’den Medine’ye hicreti, yalnız bir göç değil, aynı zamanda bir medeniyetin inşası hükmünde olmuştur.

Hicret, kardeşliktir

Camilerde, basın-yayın organlarında ve kamuoyunda Hicret’in anlam ve mahiyetine dair yapılan hatırlatmalarda Hicret’in sadece bir tarih başlangıcı değil, mü’minler için muhasebe, sabır, fedakârlık, kardeşlik ve istikamet gibi temel değerleri hatırlattığı belirtiliyor. Müslümanların bu dönemde kendi hayatlarını gözden geçirmeleri gerektiği ifade ediliyor.

Hicret, uyanıştır

Hicret, yalnız bir mekân değişikliği değil, küfürden imana, zulümden adalete bir inkılâp ve medeniyetin kuruluşu olarak değerlendiriliyor. İslâm âlimleri ve düşünürler, Hicret’in günümüz insanı için de önemli mesajlar taşıdığını belirterek, imanî ve ahlâkî bir diriliş çağrısında bulunuyor.

Hicret,ayrıca günahları terkederek yeni günahsız bir hayata başlamaktır.Tıpkı hacca giden insanın Arafat ile birlikte tövbe edip günahsız bir şekilde yurduna dönmesi gibi yeni bir hayatın başlangıcıdır.Allah tüm müslümanları, bu şuur ile birlik ve bütünlük içerisinde İttihad- İslama giden yolda birleşmeyi nasip eylesin.Amin

Alıntı

ALLAH RAZI İSE HALKIN RIZASINA LÜZUM YOK

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Ey nefis! Eğer takva ve amel-i sâlih ile Hâlıkını razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi âciz kullardır. Maahâzâ ikinci şıkkı takib etmekte şirk-i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irza etmiş ise, o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamafih yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır.

Mesnevi-i Nuriye - 185

ŞÜKÜRÜN ÖLÇÜSÜ

 Şükürün Mikyası:

1. Kanaat: Şükür sahibi Allah’ın kendisi hakkında hayır olarak takdir ettiği şeye kanaat etmeli ve hırs göstererek elindeki nimeti hor görmemelidir ki şükretmiş olsun. Aza kanaat etmeyen ve aza şükretmeyen çoğuna lâyık değildir ve bulamaz. Aza teşekkür eden çoğa da teşekkür eder. Aza kanaat eden çoğaldıkça memnuniyetini ve şükrünü arttırır. Şükrettikçe o nimete liyakatini de göstermiş olur. Bu sebeple yüce Allah “Şükrederseniz arttırırım” (İbrahim, 14:7) buyurmuştur.

2. İktisat: Nimetin değerini bilerek boş yere zayi etmemeye iktisat denir. Allah’ın insana ihsan ve ikram ettiği en küçük nimet de değerlidir. Ve bu nimet Allah tarafından geldiği için daha değerli olmalıdır. Zira bir padişahın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde o elmadan daha çok iltifat-ı şahane lezzeti vardır. Padişahın iltifatı elbette o elmadan daha değerlidir. Bu sebeple Allah’tan gelen nimetleri Allah’ın bize ikramı ve iltifatı olarak bilmek ve kabul etmek, o nimetin şükrü olmaktadır. Bu da o nimetin yerli yerinde kullanılması ve israf edilmemesi demektir. İsraf eden nimetin değerini bilmediği gibi nimeti vereni de tahkir etmiş olur.

3. Rıza: Allah’ın verdiği şeye razı olmaktır. İnsanın elinde olan nimetler vardır, bir de elinde olmayan hususlar vardır. İnsanın cinsiyetini, suretini ve milliyetini seçme ve belirlemesi söz konusu değildir; ama hayat, sıhhat ve duygularını hayırlı şeylere yöneltme ve salih amelleri yaparak duygu ve kabiliyetlerini geliştirmesi kendi elindedir. Bu sebeple elinde olmayan şeylerde Allah’tan gelene razı olmak şükürdendir.

4. Memnuniyet: Allah’ın kendisine verdiği nimetin değerini bilmek ve memnun olmak şükürdendir. Elindeki nimet ne olursa olsun memnun olmaması, “Bu nereden başıma belâ oldu?” demesi nankörlük için yeterlidir. Bu durumda Allah o nimeti onun hakkında nıkmete, yani azaba çevirir. Bu da o kişinin kendi kötü ahlakından kaynaklanır. İnsan iyi düşünmeli, her şeyi iyiye yormalı ki iyi bir kalbe sahip olsun. Kalben memnun olmamak, nimeti başına bela bilmek o nimeti belâ haline getirir.

ALLAH'IN BİZDEN İSTEDİKLERİ

ŞÜKÜR

 Verilen bir nimete karşı bu nimeti verene gösterilen saygı ve minnet duygusu ile yapılan teşekküre şükür denir. Nimetin büyüklüğü ve değerine göre şükür de ziyadeleşir.

Her iyilik ve hayır övülmeyi hak eder. Hayrı yapan ve nimeti verene teşekkür etmek de onu övmektir.
Şükür “ş-k-r” kökünden gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de bu kökten gelen yetmişe yakın kelime bulunmaktadır. Hamd ise methetme ve övme anlamına gelmektedir.

Hamd şükrün başı olup kapsamı şükürden daha geniştir. “Âlemlerin Rabbine hamdolsun” (Fatiha, 1:2) âyeti, insanın bütün âlemlerle olan ilişkilerini konu alarak, her âlemden insana akseden hayır ve şer gibi görünen ama neticesi hayır olan her nevî nimeti Allah’tan bilmek ve Allah’ı övmek ve her halde ona minnettar olmak anlamına gelmektedir. Bu sebeple Peygamberimiz (asm) “Allah’a hamd etmeyen ona şükretmemiş olur” (İbn-i Kesir, Tefsir, 1:22) buyurur.
Üç şekilde şükredilir: Birincisi dil ile şükür. Yüce Allah “Rabbinin nimeti gelince, onu minnetle anlat” (Duha, 93:11) buyurur. Bu dil ile şükrü ifade eder. Allah’ın verdiği nimeti ondan bilerek anlatmak şükrün birinci nevidir. İkincisi, kalple yapılan şükürdür. Bu da nimet vereni tanımak ve nimeti ondan bilmektir. Üçüncüsü, fiil ve davranışla şükretmektir. Bu da nimet verene saygılı olmak ve minnettar olmaktır. Ayrıca Allah’ın verdiği nimeti veriliş amacına uygun kullanmaktır.
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de “Siz hiçbir şey değilken Allah sizi analarınızın karnından çıkardı. Şükredesiniz diye sizlere gözler ve kalpler verdi” (Nahl, 16:78) buyurarak göz, kalp ve akıl gibi nimetlerden dolayı Allah’a şükretmek ve onları veriliş amacına göre kullanmak gerektiğini anlatmaktadır.
Şükrün zıddı küfür, yani inkâr ve nankörlüktür. İnkâr nimeti vereni inkâr etmek, kabul etmemek veya bir başkasından bilerek asıl sahibini inkâr etmektir. Nankörlük ise verilen nimeti amacı dışında kullanarak israf ve zayi etmektir.
Bediüzzaman Hazretleri “Kâinatın neticesi hayat olduğu gibi, hayatın neticesi de şükür ve ibadettir” (Lem’alar, 2001, s. 512) demektedir. En büyük nimet hayattır. Hayatın başına gelen her şey bu sebeple nimet olup şükür gerektirmektedir. Asıl mal sahibi olan Allah bizden o kıymettar mallara ve nimetlere bedel istediği fiyat ise “Zikir, fikir ve şükürdür.” Başta “Bismillah” zikirdir. Ahirde “Elhamdülillah” şükürdür. Ortada bu kıymettar harika-i sanat olan nimetler “Ehad ve Samed” olan Allah’ın mu’cize-i kudreti ve hediye-i nimeti olduğunu düşünmek ve anlamak fikirdir. Bir padişahın kıymetli bir hediyesini sana getiren miskin bir adamın ayağını öpüp, hediye sahibini hiç tanımamak ne derece belahet ise, öyle de zâhirî nimet vericilerin hatırlarını sayıp asıl mal sahibi ve nimeti gönderen “Mün’im-i Hakikiyi” unutmak ondan bin derece daha ahmaklıktır. (Sözler, s. 7)
Bediüzzaman şükrün ölçüsünü de vermiştir. Şükrün de belli kuralları ve uyulması gereken hususları vardır. Kişi dili ile “Teşekkür ederim” derken davranışları ile bunun aksini yaparsa bu söz alay etmek anlamına gelmektedir. “Şükrün mikyası/ölçüsü kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizânı ise hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.” (Mektubat, 1991, s.350)

ALLAH'I TECRÜBE ETME GEL TESLİM OL

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Ruh-u insanî gayr-ı mütenahî ihtiyaçlara giriftar, gayr-ı mütenahî elemlere mahaldir. Gayr-ı mahsur lezzetlere iştihalıdır. Gayr-ı mahdud âmâli beslemektedir. Hattâ kalbin dalaletiyle beraber ruhtan fışkıran şefkat, gayr-ı mütenahî elemleri tazammun ediyor. Binaenaleyh "Ben neyim? Ne kıymetim var ki, benim için kıyamet kopsun, mizan vaz'edilsin, hesab görülsün?" demeye hakkın yoktur.

   Ey kemal-i gurur ile dalalet kürsüsünde oturan! Hayatına mağrur olma. Zira o hayat, bir mugalata ile kaimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zeval ve fenanın dehşetini düşünüp korktuğu zaman saadet-i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif-i diniyenin terkinde de âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu mağlata ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm açılır, hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izale eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder.    Ve keza "Musibet taammüm ettiğinde, elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim." diye yine yük altından kaçar. Fakat musibet âmm olduğundan, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünki kendisi gibi akrabası, ahbabı da o musibete dâhildir. Çünki insanın ruhu, ebna-yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur.

   Ey şek cephesinde, gaflet gölgesinde istirahata çekilen bîçare! Gaflet serinliğinde, şek içinde zevkettiğin lezzeti lezzet sanma! O zehirli baldır. Az bir zaman sonra cehennemî bir azaba inkılab edecektir. Eğer âlâmın lezaize, nârın nura inkılab etmesi emelinde isen, evkat-ı hamsede rüku ve sücud kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, başını kır, imanı doldur. Sonra âyâta tefekkür ile taate devam eyle ki, şek ve gaflet perdeleri yırtılsın. Bu dalalat acılığından, necatın halâveti tavazzuh ile münacat lezzeti ortaya çıksın.

   İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Ubudiyette ancak teslimiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur. Çünki seyyid, efendi; abdini, hizmetkârını tecrübe ve imtihan edebilir. Fakat, abd seyyidini imtihan etmek salahiyetinde değildir. Ve keza insan Rabbini, Hâlıkını tecrübe edemez.

Mesnevi-i Nuriye - 147

İNSAN CAHİL VE GAFİLDİR

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İnsan ne kadar cahil ve gafildir. Ne kadar yolunu şaşırmış, nefsine zarar veriyor. Dokuz vecihle menfaatı muhakkak, yalnız bir vecihle zararı mevhum olan büyük bir hayr-ı azîmi terk, dalaleti irtikâb eder. Evet sofestaînin bir şübhesi için, binlerce menfaat delilleri olan hidayeti terkediyor.

   Halbuki insan çok vehham, ihtiyatlı olduğuna nazaran, dünyevî bir işde onda bir zarar ihtimali varsa içtinab eder. Âhiret işi olursa onda dokuz zarar ihtimali olduğu halde, içtinab etmez. İşte cehalet bu kadar olur.

Mesnevi-i Nuriye - 147

14 Haziran 2026 Pazar

ALLAH İNSANI YOKLUKTAN VARLIĞA ÇIKARMIŞTIR

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Cenab-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği müslim sıfatıyla insan suretine getirmiştir. Mebde-i hareketin ile son aldığın suret arasında müteaddid vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvalin herbirisi sana ait nimetler defterine kaydedilmiştir. Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya nimetlerin enva'ına bir fihriste şeklini veriyor. Binaenaleyh geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvalinde: "Nasıl bu nimete vâsıl oldun? Ne ile müstehak oldun? Ve şükründe bulundun mu?" diye suale çekileceksin. Çünki vukua gelen haller suale tâbidir. Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen şeyler suale tâbi değildir. Geçirmiş olduğun ahval, vukuattır. Gelecek ahvalin ademdir. Vücud mes'uldür, adem ise mes'ul değildir. Öyle ise, mazide şükrünü eda etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır.

Mesnevi-i Nuriye - 136