2 Kasım 2026 Pazartesi

SERMAYESİ TÜKENEN ADAM

 Sıcak bir yaz günü adamın biri buz satıyor, bir yandan da bağırıyordu:

–Sermayesi tükenen adama yardım edin! diye.

Adam bu sözünde haklıydı. Zira buz durmadan eriyip yok oluyordu.

Oradan geçen Allâh dostu Cüneyd BAĞDADÎ, bu sözleri duyunca, bir an durakladı ve bir adama ve bir de önünde, gerçekten eriyen buza baktı. Ve bir düşüncedir aldı Bağdadî’yi; yavaş yavaş benzi sarardı ve olduğu yerde yığıldı, kaldı.

Etrafına insanlar toplandı ve bir süre sonra, Cüneyd kendine geldi. Başında toplananlar:

–Ne oldu sana böyle, dediler. O cevap verdi:

–Tükenmekte olan adamın bahsettiği buz değil, benim ömrümdür. Dedi.

Yine bu manaya yakın bir olay cereyan eder:

Hz. Ömer bir gün yolda giderken, birinin yüksek bir ses ve coşkuyla Kur’an okuduğunu duydu. O kadar güzel bir nağamatla okuyordu ki; o sesin cazibesine kapıldı ve durup dinlemeye başladı. Okunan “Tur” suresi idi. Vakta ki, “Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır.” Âyetini işitince Ömer; büyük hesap günü ve verilecek hesabın ve vaki olacak azabın şiddetinden ve heybetinden olacak ki; aynen, Bağdadî gibi benzi sararır ve bayılarak bineğinden düşer, yere kapanır. O’nu evine kaldırırlar ve günlerce bu âyetin etkisinde kalan Hz. Ömer, evinden günlerce dışarı çıkamaz.

Hz. Ömer’den söz açılmışken, şu kısacık bilgiyi de müsaadenizle nakledeyim: O’nun zamanında Diyarbakır fethedilmiş ve bu günkü İran’nın Pers İmparatorluğu yıkılmış, İslam topraklarına katılmıştı. Bundan dolayı, İranlılar ekseriyetle O’ndan nefret ederler, hatta hıyanetle itham ederler. O’nun dönemindeki İslâm coğrafyası, bu günkü Türkiye’nin, en az 10 misli kadardı.

İşte bu koca Ömer, ölmek üzere hasta yatağında yatmaktadır. Çocuklarına şu vasiyeti yaptığını görüyoruz; “Ben öldüğümde, kefenimi temin edecek kadar dirhemimiz (paramız) varsa, oradan temin edin. Şayet yoksa, kefenimi Sa’d bin Ebi Vakkas tedarik etsin.” buyurdu. Bu nokta üzerinde derin derin düşünmemiz ve ibret almamız gerekir. Böylesi bir devletin reisinin ölüsünü sarabilecek kadar bir kefenin parası yoktur. Akıl, havsala almıyor, değil mi?

İnsanlar her şeyin tükendiğini, eridiğini, şekil değiştirdiğini sık sık görürler, ama çoğu zaman ömürlerinin tükenmeye yüz tuttuğunu, bir buz gibi eriyip gittiğini düşünüp de, ona göre hal ve hareketlerine dikkat etmez ve gerekli tedbirleri almazlar. Etraflarında olup bitenleri düşünmezler, ibret ve dersler çıkarmazlar, günlerini gün etmeye çalışırlar. Sarhoşcasına nefsanî duygularını tatmin etmeye koyulurlar.

Burada asıl olan, her gün bir tuğlası düşen, virane olmuş bir bina misali insanın tükenen ömrü yanında, ayrıca dünyada yaşamı boyunca yaptıklarından dolayı, daha muhasebeye çekilmeden evvel; hesabını, kitabını, muvazenesini kurabilmektir. İşte o zaman; insan mahlukatın en şerefli makamını ihraz etmiş olacaktır.

Alıntı

1 Kasım 2026 Pazar

HAYATIN İMTİHANI

Hayatın imtihanı en ağır imtihandır

Hayatın başından sonuna kadar her dakikasının hesabını vermek, bundan da yüzünün akı ile çıkmak elbette kolay değildir. Bir kameraman tutun, hayatınızın bir gününü, hiçbir saniyesini kaçırmadan tespit etsin ve yirmi dört saatin sonunda geri dönüp bu filmi seyredin. Kameramanın her anınızı tespit ettiğini bildiğiniz halde yine de yanlış bulduğunuz, olmasaydı diyeceğiniz, şu bölümün kesilip çıkartılması gerekir diyeceğiniz uzunca bir bölümün olduğunu göreceksiniz. Her dakikanızın denetlendiğini bildiğiniz halde bu kadar eksiklikler çıkıyor ise bunu bir ömre yaydığınızda çok daha fazlası çıkması kaçınılmaz olacaktır.

Bütün sırların açıldığı ahiret gününde, uzunca bir zaman sayılacak yılların hesabını vermek çok kolay olmasa gerektir. Eskilerin çok önemli bulduğum bir sözü vardır. Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz derler. Her gün akşam başımızı yastığa koyduğumuzda, bir günümüzü hesaba çekersek, eksik ve hatalarımızı görüp onları bir daha tekrarlamazsak ikinci günümüz daha düzenli, daha başarılı geçecektir. İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır hadisinin verdiği en önemli mesaj bu hayat muhasebesinde yatmaktadır. Her günümüz bir öncekinden bir adım ileride olursa hayata tutunma daha başarılı olacaktır. Hayatın da tadı gelecektir.

Severek yaptığımız yanlışlar geri dönüp birer yılan olup bizi zehirleyecekse o hayatın ne zevki olur? Böyle bir hayattan tat alınır mı? Zehirli bal yiyen insan, ilk yediği zaman ağzına bir bal tadı gelecektir. İşin aslı ise daha sonra anlaşılacak ve zehirin etkisi kendini hissettirecek, o alınan bal lezzetinden yüz derece daha büyük zehrin verdiği elem ve acıyı çekmeye mecbur olacaktır. Beş dakikalık bir lezzet için günlerce elem ve ızdırap çekmek doğru bir davranış mıdır? Akıllı insana yakışır mı?

Hayatın içindeki yanlışları silecek, onları sansürleyecek, etkisini azaltacak veya yok edecek önemli bir iksir pişman olmaktır. İnsanın hamurunda unutkanlık vardır. Mayası unutkanlıkla yoğrulmuştur. Buna bağlı olarak zaman zaman hata yapabilir. Her insanın tabiatında böyle bir özellik vardır. Ancak bir hatayı iki defa yapmak aklı başında bir insana yakışmıyor. Zaten bir hatayı iki defa yapmamak da bir pişmanlık demektir. O hatadan vazgeçmek anlamına gelir. Parmağınızı bir akrep deliğine soksanız ve akrep sizi ısırsa tekrar o deliğe elinizi sokar mısınız? İkinci defa ısırılmayı göze almak mümkün mü?

Hayat da böyledir. Her hata sonuç itibariyle bir akrep ısırması gibidir. Er ya da geç onun bir acısı hissedilecektir. O zaman bir hatayı iki, üç, beş… defa yapmak aklı başında bir insan davranışı olamaz. Akıllı bir insan da bunu böyle yapmaz. Bu şekilde yanlış davranan da onun bedelini ödemek zorunda kalacaktır.

Hiç kimsenin birbirine yardım etmediği bir günde, hayatın bütün dakikalarından hesaba çekileceğimizi bir başucu levhası gibi kabul edip bütün ömrü buna göre düzenlemek hayatın en önemli ve öncelikli işidir. İnsanın da bir numaralı meselesi budur. Allah yar ise başkası ağyar olsa ne yazar! O dost ise başkasının düşmanlığının hiçbir önemi yoktur. Onun dostluğunu kazanmak insanlığın bir numaralı işidir. Bunu başarmak ümidi ile…