4 Eylül 2026 Cuma

KENDİNİ BİLEN RABBİNİ BİLİR

 Allah’ı bulan neyi kaybeder, Allah’ı kaybeden neyi bulur?

İnsan, arayıp öğrenmek için yaratılmış bir varlıktır.
Kimi zaman dünyayı arar, kimi zaman huzuru…
Ama en büyük arayış, hakikati bulma yolculuğudur.

Allah’ı bulan neyi kaybeder?

O,korkularını kaybeder.
Yalnızlık hissini kaybeder.
Geçici olana aşırı bağlılığını kaybeder.
Çünkü bilir ki, her şeyin sahibi var ve her şey O’nun izniyle olur.

Kalbi huzur bulur, yükleri hafifler.
Dünya artık bir yük değil, bir emanet olur.

Peki Allah’ı kaybeden neyi bulur?

Görünürde çok şey bulur…
Mal bulur, makam bulur, şöhret bulur.
Ama kalbinde bir boşluk taşır.

Ne kazansa yetmez,
neye sahip olsa tamamlanmaz.
Çünkü asıl olanı kaybetmiştir.

Hakikatte o, huzuru kaybeder,
anlamı kaybeder, yönünü kaybeder.

Demek ki mesele, çok şeye sahip olmak değil;
doğru olanı bulmaktır.

Allah’ı bulan, kaybetse de kazanır.
Allah’ı kaybeden ise kazansa da kaybeder.

Hz.Ali, "Kendini bilen Rabbini bilir" diyerek bu hakikati veciz bir şekilde ifade etmiştir

Kendini bilenin yolu aydınlanır;
Rabbini bulan ise kendini bulur.

NAMAZ BİR BİLETTİR

 İnsan bir yolcudur. Yolculuğu ruhlar âleminden başlar. Çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, kabir ve haşirde devam eder. Ebedi âlem, varması gereken menzil ve duraktır. Bu menzillerin her birisinin kendine mahsus vasıtaları vardır. Son menzile varıncaya kadar değişik vasıtalarla yolculuğuna devam etmek durumundadır. Ruhlar alemindeki vasıta farklıdır, dünyadaki farklıdır, kabirdeki ve haşirdeki farklıdır.

Farklı âlemlerdeki vasıtalara rahat ve zahmetsiz binebilmek için bir bilete ihtiyaç vardır. Bu bilet öyle olmalı ki, her vasıtada geçerli olsun. Yol masraflarını tedarik edebilsin. Yoldaki tehlikelerden koruyabilsin.

“Namaz dinin direğidir.” (Tirmizî, İmân: 8)

Bu Hadis-i Şerife göre dinin ana direklerinden birisi namazdır. Bu uzun yolculuğunda insanın en önemli bileti namaz olacaktır. Çatıyı ayakta tutacak olan direklerdir. Namaz ise bu çatıyı ayakta tutan direktir. Namaz, günde beş defa Allah ile beraber olmaktır, onun huzuruna çıkmaktır.

İnsan uzun bir yolculuğa çıkmıştır. Yirmi dört altın kıymetinde yirmi dört saat günlük zamanı vardır. Beş vakit namaz için abdesti ile birlikte bir saat yeterlidir. O ömür yolculuğunda bir saati bir seccadenin üstüne atmak lazımdır. Yoksa o uzun yolculukta, aç, susuz, yayan ve yalnız kalmaya; sahibinden kaçan bir köle olarak Rabbinin huzuruna kelepçelenmiş şekilde gelmeye mahkum olacaktır.

“O seyahat ise; kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takvâ kuvvetine göre o uzun yolu mütefâvit derecede kat’ ederler. Bir kısım ehl-i takvâ, berk gibi, bin senelik yolu bir günde keser. Bir kısmı da, hayal gibi, elli bin senelik bir mesafeyi bir günde kat’ eder. Kur’ân-ı Azîmüşşan şu hakikate iki âyetiyle işaret eder.

 Namaz, Akıl ve Hikmet 

“O bilet ise namazdır. Birtek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir. Acaba, yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayat-ı ebediyeye birtek saatini sarf etmeyen ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder! Zîrâ, bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabul ederse -halbuki, kazanç ihtimâli binde birdir- sonra yirmi dörtten bir malını yüzde doksan dokuz ihtimâl ile kazancı musaddak bir hazîne-i ebediyeye vermemek, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı?

“Halbuki, namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem, cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem, namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibâdet hükmünü alır. Bu sûrette bütün sermâye-i ömrünü âhirete mal edebilir. Fânî ömrünü bir cihette ibkà eder.” (Sözler, s. 27)

🌹 SEVGİ ÇİÇEKLERİNE NURDAN DAMLALAR

Rafet Özcan

“Gönül bir bahçedir; sevgiyle sulanır, güzel sözlerle yeşerir, imanla çiçek açar.”

Ana Menü:

🏠 Ana Sayfa | 🌹 Sevgi Çiçekleri | 💧 Nurdan Damlalar | 📖 Hikmet | 🌿 Gönül Bahçesi | 🤲 Dua | ✍️ Rafet Özcan

🌹 Hoş Geldiniz

Sevgi Çiçeklerine Nurdan Damlalar, insanın kendisini, Rabbini, dünyayı ve âhireti yeniden düşünmesine vesile olacak sözlerin ve yazıların gönül sayfasıdır.

Burada bazen bir cümle düşündürecek, bazen bir hakikat sarsacak, bazen de küçük bir sevgi sözü gönlümüze ışık olacaktır.

Çünkü güzel söz, güzel bir kalbin çiçeğidir.

💧 İLK 10 YAZI

1. 🌹 Sevgiyle Açan Gönüller

İnsan, sevildiğini hissettiğinde güzelleşir. Bir tebessüm, bir güzel söz, bir hâl hatır sorma bazen bir insanın bütün gününü değiştirebilir.

Sevgi büyük sözlerden önce küçük davranışlarda kendini gösterir.

Bir gönlü kırmamak, bir yetimin başını okşamak, yaşlı bir insanın elini tutmak, dertli olanın yanında bulunmak...

Bunların her biri gönül bahçesine bırakılmış birer sevgi çiçeğidir.

“Gönüller fethedilmeden şehirler fethedilse neye yarar?”

2. 💧 Nurdan Bir Damla: Güzel Söz

Bazen insanın elinden hiçbir şey gelmez.

Ne maddî yardım yapabilir ne de büyük bir iyilik...

Ama güzel bir söz söyleyebilir.

Bir “Allah razı olsun”, bir “Yanındayım”, bir “Üzülme” demek bile gönülde iz bırakabilir.

Sözler vardır, söylenir ve unutulur.

Sözler vardır, yıllar geçse de insanın gönlünde yaşamaya devam eder.

“Dilinden çıkan söz, başkasının gönlünde ya yara olur ya da merhem.”

3. 🌿 Kendini Oku

İnsan çoğu zaman dış dünyayı okumaya çalışır.

İnsanları tanır, şehirleri tanır, kitapları okur, dünyayı anlamaya çalışır.

Fakat asıl okunması gereken kitaplardan biri insanın kendi nefsidir.

Kendi kusurunu görebilen insan başkasının kusuruna daha az takılır.

Kendi aczini bilen insan kibirlenmez.

Kendisini tanıyan insan Rabbini tanımaya giden yolda önemli bir adım atmış olur.

“Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...”

4. 🕊️ Dünya Bir Misafirhanedir

Dünya bize aitmiş gibi yaşarız.

Evler yaparız, mallar biriktiririz, makamların peşinden koşarız.

Sonra bir gün anlarız ki insan dünyada misafir gibidir.

Geldiğimiz gibi gideriz.

Geride bıraktığımız şeylerden çok, beraberimizde götürdüğümüz iyilikler önemlidir.

“Dünya bir durak; asıl yolculuk ebediyete...”

5. ⚖️ Savaşın Galibi Olur mu?

Savaşın kazananı kimdir?

Bir taraf diğerinden daha fazla toprak kazanabilir.

Bir devlet diğerine üstün gelebilir.

Ama geride annesini kaybetmiş çocuklar, evladını kaybetmiş babalar, yuvasını kaybetmiş insanlar kalıyorsa...

İnsanlık ne kazanmıştır?

Savaş bazen bir tarafın zaferi, insanlığın ise kaybıdır.

“Savaşın galibi olabilir; fakat savaşın bıraktığı acının galibi yoktur.”

6. 🤲 Allah'ı Bulan Neyi Kaybeder?

İnsan dünyada çok şey kaybedebilir.

Malını, makamını, şöhretini, hatta bazen en sevdiklerini...

Fakat gönlünde Allah varsa, bütün kayıpların içinde bir teselli kapısı vardır.

Peki Allah'ı kaybeden neyi bulur?

Dünya onun olsa bile gönlünde huzur yoksa, sahip oldukları neye yarar?

“Allah'ı bulan neyi kaybeder; Allah'ı kaybeden neyi bulur?”

7. 🌹 Bir Gönül Kırmamak

Bir kalbi kırmak bazen bir saniye sürer.

Fakat o kırgınlığın tamiri yıllar sürebilir.

Bu yüzden insan konuşmadan önce düşünmeli:

Söyleyeceğim söz karşımdakini yükseltecek mi, yoksa incitecek mi?

Çünkü dil küçük, fakat yaptığı yara büyük olabilir.

“Gönül kırmak kolaydır; gönül yapmak ise bir ömürlük güzelliktir.”

8. 🌙 Ecel ve Kabir

İnsan ölümden kaçmayı düşünür.

Fakat ölüm, insanın düşünmesiyle ortadan kalkmaz.

Her doğan büyür, her büyüyen yaşlanır ve her canlı ölümle karşılaşır.

Öyleyse asıl mesele ölümü unutmak değil, ona hazırlanarak yaşamaktır.

Dünya hayatı geçicidir.

Ebedî hayat için yapılan hazırlık ise insanın en büyük sermayesidir.

“Ecel insanı bekler; insan ise ecele hazırlıklı yaşamalıdır.”

9. 🌿 İyilik Kaybolmaz

Bir iyilik yaptığımızda hemen karşılığını görmek isteyebiliriz.

Teşekkür bekleriz.

Takdir bekleriz.

Bazen de yaptığımız iyilik hiç görülmez.

Ama iyilik, insanların görmesi için yapılmıyorsa zaten değeri başkadır.

Görmeyen gözler olabilir; fakat hiçbir iyilik boşa gitmez.

“İyilik yap, denize at; gören görmese de gören vardır.”

10. 🕯️ Geride Ne Bırakacağız?

Bir gün bu dünyadan ayrılacağız.

Arkamızdan insanlar ne söyleyecek?

“Çok malı vardı” mı?

“Büyük makamı vardı” mı?

Yoksa:

“İyi insandı. Kimseyi incitmezdi. Bir gönle dokundu. Bir yetimin duasını aldı.”

mı diyecekler?

İnsan dünyadan giderken yanında servetini değil, amelini ve bıraktığı güzel izleri götürür.

“İnsanın dünyadaki en güzel mirası, arkasında bıraktığı hayırdır.”

3 Eylül 2026 Perşembe

HUSUSİ VAKİTLERİN HUSUSİ MÜKAFATLARI

    Meselâ, "Kim iki rek'at namazı filan vakitte kılsa, bir hac kadardır." İşte iki rek'at namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattır. Herbir iki rek'at namazda bu mana külliyet ile mümkündür. Demek şu nevideki rivayetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil. Zira kabulün madem şartları vardır, külliyet ve daimîlikten çıkar. Belki ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi ehadîsteki külliyet ise, imkân itibariyledir. Meselâ: "Gıybet, katil gibidir." Demek gıybette öyle bir ferd bulunur ki, katil gibi bir zehr-i kàtilden daha muzırdır. Meselâ: "Bir güzel söz, bir abdi âzad etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer." Şimdi tergib ve teşvik için o mübhem ferd-i mükemmel, mutlak bir surette her yerde bulunmasının imkânını, vaki' bir surette göstermekle hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir. Hem de şu âlemin mikyasıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne muvazi gelemez. Sevab-ı a'mal o âleme baktığı için, dünyevî nazarımız ona dar geliyor. Aklımıza sığıştıramıyoruz. 

Sözler - 347

GÜNAHLARDAN KAÇINALIM

 Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır. Bu hayat-ı dünyevîde dahi kalb, vicdan, ruh için manevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekva etmezsen, şu muvakkat bir hastalık ile daimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun. Eğer günahları düşünmüyorsan, yahut âhireti bilmiyorsan veya ALLAH'ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki; milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür. Ondan feryad et. Çünki bütün dünyanın mevcudatıyla kalbin, ruhun ve nefsin alâkadardır. Mütemadiyen firak ve zeval ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bâhusus âhireti bilmediğin için, ölümü i'dam-ı ebedî tahayyül ettiğinden -âdeta- güya yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücudun var.

   İşte en evvel hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük manevî vücudun hadsiz hastalıklarına kat'î ilâç ve kat'î şifa verici bir tiryak olan iman ilâcını aramak ve itikadını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve zaafın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelal'in kudretini ve rahmetini tanımaktır. Evet ALLAH'ı tanımayanın dünya dolusu bela başında vardır. ALLAH'ı tanıyanın dünyası nurla ve manevî sürurla doludur. Derecesine göre iman kuvvetiyle hisseder. Bu imandan gelen manevî sürur ve şifa ve lezzet altında, cüz'î maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.

Lemalar - 209

günahın küçüklüğüne değil, günahın kime karşı işlendiğine nazar edilmelidir. Yukarıda izah ettiğimiz mesele, kendi nefsimizi günahlardan muhafaza için dikkate almamız gereken önemli bir nokta olmakla beraber, başkaları­nın günahlarını bu düşünce tarzıyla değerlendiremeyiz. Müsbet ve menfî bütün fiillerin fazilet ve mahzur; mükâfat ve ceza dereceleri en ince teferru­atına kadar dinimizce tayin ve tesbit edilmiştir. İşlenen müsbet veya menfî bir fiile terettüb eden bu ceza veya mükâfatı noksanlaştırmak veya çoğaltmak hiç kimsenin haddi değildir. Binaenaleyh, kendi işlediğimiz küçük günahlarımızı büyük görerek sakınmaya çalışabi­leceğimiz hâlde, başkalarının günahlarını ancak dinimizin tesbit ettiği ölçü­ler içinde değerlendirebiliriz.

BUGÜN UHUVVET'E İHTİYACIMIZ VAR

 Nur ile Zulmet Aynı Kalpte Bulunamaz

“Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar”.

Gerçek anlamıyla ikisi aynı kalpte barınamaz.

Peki, biz ne yapıyoruz?

Seviyormuşuz gibi görünüyoruz, ama içimizde kin saklıyoruz.

Ya da kinimizdeki hakkı öne sürerek sevgimizi öldürüyoruz.

Oysa hadisin sesi net:

“Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek.” (Buharî, Edeb: 57, 62; İsti’zân: 9; Müslim, Birr: 23, 25, 26).

Üç günden fazla mümin müminine küsüp sözlü irtibatı kesmeyecek.

Üç gün.

Yalnızca üç gün.

Biz yıllarca küs yaşıyoruz.

Yıllarca aynı mecliste oturup birbirimizi görmüyoruz.

Yıllarca aynı şehirde nefes alıp aynı sofraya oturmuyoruz.

Ve bunu “hakkımız” olarak görüyoruz.

Ama bir düşün:

Seni inciten o kardeşinle paylaştığın ne kadar çok şey var.

Aynı Yaratıcıya secde ediyorsunuz.

Aynı Peygambere muhabbet duyuyorsunuz.

Aynı kıbleye dönüyorsunuz.

Aynı Kitap’tan besleniyorsunuz.

Bu kadar “bir”ler varken, bir küçük “iki”lik nasıl bu denli büyüyebilir?

Kâbe’nin Yanında Çakıl Taşı

Kâbe büyüklüğündeki imanı ve Uhud dağı azametindeki İslamiyet’i görmezden gelip, müminin küçük bir kusurunun yanında onları ufaltmak; Kâbe’yi çakıl taşından daha değersiz saymak gibi bir akılsızlıktır.

Burada müthiş bir benzetme var.

Ve haklı…

Biz bunu soyut olarak biliyoruz.

Evet, iman büyüktür.

Evet, kardeşlik kıymetlidir.

Ama pratikte ne yapıyoruz?

O kişi geçen yıl bize bir söz söyledi, gözümüzde küçüldü.

O kişi bir kez yanımızda tutarsız davrandı, kalbimizden çıktı.

Sanki o iman ve o İslâmiyet yoktu.

Sanki o “bir”ler hiç sayılmıyordu.

Sanki Kâbe’nin önünde durup çakıl taşına bakıyoruz.

Adavetin (Düşmanlık) Üç Derin Yarası

“Ehl-i kin ve adâvet, hem nefsine, hem mü’min kardeşine, hem rahmet-i İlâhiyeye zulmeder, tecavüz eder. Çünkü kin ve adâvetle nefsini bir azâb-ı elîmde bırakır.”

Bediüzzaman Hazretleri, adaveti besleyenin yalnızca karşısındakine değil, asıl kendine zulmettiğini söylüyor.

Ve bu zulüm üç ayrı yaradan akıyor:

Birinci yara: Hasmına gelen nimetten azap duyuyorsun. Hâlbuki sen o azabı kendine çektiriyorsun, hasım belki de habersiz.

İkinci yara: Haset. Haset, hepsinden önce hâsidi yiyor. Haset ettiğin insan belki pervasızca yaşıyor, sen ise gecen boyunca onun nimetleriyle yanıyorsun.

Üçüncü yara: Kadere itiraz. Hasmına nimet gelince kadere küsüyorsun. Ve o gün, rahmetle arana bir perde çekilmiş oluyor.

Ne için?

Fâni bir şey için.

Geçip gidecek bir his için.

Ebedî kalmayacak bir dünyanın cüzi bir meselesi için.

Bediüzzaman Hazretleri tam burada o muhteşem soruyu soruyor:

“Acaba bir gün adâvete değmeyen bir şeye bir sene kin ve adâvetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar?”

Hazreti Ali’nin (R.a) Kılıcı ve İhlas

Risalenin içindeki o hikâye, asırlar ötesinden geliyor ama içimize bu gün dokunuyor.

Hz. Ali (R.a), savaşta bir kâfiri yere yatırmış. Kılıcını çekmiş tam kesecek. O an kâfir yüzüne tükürmüş.

Ve Hz. Ali (R.a) kılıcını kınına sokmuş.

Kâfir şaşırmış:

“Neden beni kesmedin?”

“Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün; hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim.”

Bu cevabı okuyunca insan içinde bir şey titriyor.

Ne kadar saf bir ihlâs bu.

Ne kadar derin bir teslim.

Biz ise tam tersini yapıyoruz.

Nefsimiz devreye girince onu ilahî bir hakikat sanıyoruz.

Öfkemizi adalet, kinimizi hak biliyoruz.

Hâlbuki nefis devreye girdiğinde ihlâs kırılıyor.

Ve ihlâs kırılınca, görünürde ibadet; özde başka bir şey kalıyor.

İSRAF ŞÜKÜRSÜZLÜK NEDENİDİR

 1. Hırs: Hırs şükürsüzlük olduğu gibi hem de sebeb-i mahrumiyettir. Hem vasıta-i zillettir. Karınca hırsı yüzünden ayak altında çiğnenir, arı kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar ve en faydalı bir balı insanlara yedirerek faydalı olur. İnsan da kanaatle çalışırsa hem şükreden olur, hem de malında ve ömründe bereket bulur. Allah’ın nimetlerinden pek çok istifade ederek, dünyada ve ahirette çok kârlı kazançlar elde ederek mutlu olur.

2. İsraf: Nimetin değerini bilmeyerek saçıp savurmak ve yerli yerinde kullanmamaktır. Allah’ın nimetlerinin değerini bilmeyerek israf eden kimse de mahrumiyetle ceza görür. İsraf eden şeytanın tuzağına, zillete ve sefalete düşer.

3. Hürmetsizlik: Hürmet saygı demektir. Bir şeye saygısı olmayan o şeyden istifade edemez. Saygılı olan saygı görür. Bu sebeple bilhassa büyüklerin küçüklere saygılı olması gerekir. Nimetlerin de en küçüğüne gereken hürmeti gösterir ve değer verirseniz, ondan istifade edersiniz. Allah’ın en küçük nimeti olan nefes alıp vermenin hayatımızda ne kadar değerli olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Bu sebeple en küçük bir nimet de hürmete layıktır. Hürmet ise şükrün gereğidir.

4. Haram ve helâli tanımamak: Nimetin değerini bilen ve Allah’ı nimetlerin hakikî sahibi bilen onun rızasını arar. Onun rızası ise helâle vardır, harama yoktur. Allah’a şükür de rızasına uygun olan helâli istemek, razı olmadığı haramlardan kaçmakla olur. Bu nedenle helâle önem vermeyenin şükrü olmaz. Şükür ancak helâl nimetleredir.

 


HZ.ALİ'NİN OĞLU HASAN'A TAVSİYESİ

Hz . Ali , hain bir el tarafından yaralandığında oğlu Hz . Hasan ağlayarak yanına girer .

Hz . Ali : “ Seni ağlatan nedir oğlum?” der . Oğlu : “ Nasıl ağlamayayım , sen vefat etmek üzeresin.” der .

Hz . Ali : “ Yaptığında sana zarar vermeyecek sekiz tavsiyemi ezberle oğlum” der ve sözlerine şöyle devam eder :

“Zenginliğin en iyisi akıl zenginliğidir .

En büyük fakirlik de ahmaklıktır .

En büyük yalnızlık kendini beğenmektir .

En büyük şeref güzel ahlâktır .”


Hz . Hasan , “ Babacığım bu dört tanesi . Bana diğer dördünü öğret .” dediğinde ise Hz . Ali şöyle buyurur:

“Ahmakla arkadaş olmaktan sakın .

Sana faydalı olmak isterken zararı dokunur .

Yalancı ile arkadaş olmaktan sakın . Çünkü o sana uzağı yakın , yakını uzak gösterir .

Cimri ile arkadaş olmaktan sakın .Çünkü o kendisine en çok ihtiyaç duyduğun anda senden uzaklaşır .

Fâsıkla , kötü kimse ile arkadaş olmaktan sakın . Çünkü o , çok değersiz bir şeye seni satar.”

2 Eylül 2026 Çarşamba

SABIR NEDİR ?

 Sabır: Acıya ve zorluğa tahammül etmek, katlanmak, zorluklar karşısında telâş göstermeksizin mukavemet etmek. Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryat etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması. Muharebede şecaat göstermek. Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak. Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek. Güçlü ve dirençli olmak gibi manalara gelir.

Sabır ve İman İlişkisi

Peygamber Efendimiz (a.s.m), “Sabır rızadır” buyurmuştur. Diğer bir hadîs-i şerifte ise, “Sabır imanın yarısı, Allah’ın her türlü hükmüne gönülden teslimiyet ise imanın tamamıdır.” diyor. O halde sabır, Allah’ın takdirine rıza göstermektir. O’ndan gelen her şeyi gönül hoşnutluğu ve memnuniyetle karşılama halidir.

Sabrın bir kuvvet olduğu çeşitli eserlerde anlatılıyor. Nasıl ki madde olarak ağır bir cismi kaldırmak için insanın adalelerinin kuvvetli olması gerekir, hadiselerin ağırlığı karşısında da sabır kuvvetine ihtiyacımız vardır. Cenab-ı Hakk, kulunun ihtiyacına göre hazır ana yetecek kadar takviye edilen bir kuvvet verir. O şartla ki, suistimal edilmeden doğru kullanılsın.

Peki sabır kuvvetini istikamette kullanmanın formülü nedir? “Geçmişe ve geleceğe dağıtmadan hazır ana kullanmak.”

İnsanoğlu hayat yolculuğunda her an farklı imtihanlardan geçerken, verilen nimetler şükrü iktiza ederken, musibetlere de sabır ile mukabele gerekiyor. Musibet anında sabır göstermek insanı teslimiyete, o da tevekküle, o hal de huzura ulaştırırken, bunun aksine şikayetlenmek “musibeti ikileştiriyor.”

“Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir.” (Lem’alar)

Sabır Kuvvetini Tüketen Unsurlar

Fakat kişi olumsuz gibi gördüğü bir hadise karşısında evham duygusunun tesiriyle, nefsin hücumunda gafil avlanmasıyla, hayat-ı dünyeviyeye fazlaca ehemmiyet vermesiyle gibi durumlarda sabır kuvvetinin istikamette kullanılması ihtimali ortadan kalkabilir. Kişi sabrını geçmişten gelen korkular ve gelecekten gelen endişelere dağıtarak hazır anı boş bırakırsa, şeytan o kimsenin bu zayıf anından istifade ederek hücuma geçer. Bu durumdaki kişi kendine manen zulmetmeye başladığı gibi, şikayetlenerek Cenab-ı Hakk’ın şefkat ve merhametine lâyık olma hakkını da kaybediyor.

“Sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp hal-i hazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvaya başlar. Âdeta (hâşâ) Cenab-ı Hakk’ı insanlara şikayet eder. Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şikayet edip sabırsızlık gösterir.” (

Kul olarak aciz yaratılmışız. Nokta-i istimdadımız ise Allah’tır (c.c). O’ndan daima yardım istenilmeli ki, nefis ve şeytan hükmederek evham duygusunu işletemesin. Rahmet ve selamet, “Ya Sabur” diyerek, ağırlıklarımızı Cenab-ı Hakk’a bırakmaktan başka ne ile mümkündür?

“Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” âyetindeki sırra mazhar olabilmek için yakınmayı terk etmek, musibeti gönül hoşnutluğu ile karşılamak ve günahlardan ictinap ederek takva haline ulaşmak, kulluk yolunda ciddi ehemmiyet arz eder.

Yapmakla mükellef olduğumuz üç sabır :

1-Musibete karşı sabır

2-Günahtan çekinmekte sabır

3-Taatta (ibadette) sabır


Sabır ve Sebat Arasındaki Fark:

Peki sabır hiçbir şey yapmadan beklemek midir? Aksine, kişinin iç dünyasında ciddi anlamda bir hareket söz konusudur. Sabır; müspet ve sağlam bir duruş sergileyen aktiflik halidir aslında. Sabır; sıkıntıların sevaba dönüşmesine vesiledir. Sabır ve sebat göstermek, menfi ibadetlerden sayılmaktadır.

Sebat kavramı ise yerinden oynamamak, dayanmak, kararlı olmak, sözünde durmak, ahde vefa etmek, iman ve İslamiyet’e hizmette Allah’a ibadet ve taatta sabit ve berkarar olmak. Bir meslekte meşru bir kanaate veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek gibi müspet hareketleri temsil eden manaları deruhte eder.

Sabrın zıttı ise aceleciliktir. Bizi hata yapmaya sürükleyen davranışlardan biridir “acelecilik.” İnsanın fıtratında acelecilik var olduğu ayetlerde şöyle izah edilmiştir:

İki âyet-i kerime meali:

“İnsan aceleci [tabiatta] yaratıldı.” (Enbiya, 37)

“İnsan pek acelecidir.” (İsra, 11)

Hadîs-i şerifte ise:

“Acele şeytandan, teenni Rahmandandır.” (Tirmizi)

“Teenni eden isabet eder, acele eden hata eder.” (Beyheki)

Teenni, acelenin zıttıdır. Dinimizin emirlerinden biri de bir karar verilirken acele etmeyip, sabırlı davranmaktır.

“Ey iman edenler! Sabredin. Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. Hazırlıklı ve uyanık olun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmrân, 3/200)

Ayet ve hadisleri rehber ederek sıkıntılara sabır ile mukavemet etmek, çözüm yollarının en selametlisi olsa gerek.

ŞÜKÜR

 Verilen bir nimete karşı bu nimeti verene gösterilen saygı ve minnet duygusu ile yapılan teşekküre şükür denir. Nimetin büyüklüğü ve değerine göre şükür de ziyadeleşir.

Her iyilik ve hayır övülmeyi hak eder. Hayrı yapan ve nimeti verene teşekkür etmek de onu övmektir.
Şükür “ş-k-r” kökünden gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de bu kökten gelen yetmişe yakın kelime bulunmaktadır. Hamd ise methetme ve övme anlamına gelmektedir.

Hamd şükrün başı olup kapsamı şükürden daha geniştir. “Âlemlerin Rabbine hamdolsun” (Fatiha, 1:2) âyeti, insanın bütün âlemlerle olan ilişkilerini konu alarak, her âlemden insana akseden hayır ve şer gibi görünen ama neticesi hayır olan her nevî nimeti Allah’tan bilmek ve Allah’ı övmek ve her halde ona minnettar olmak anlamına gelmektedir. Bu sebeple Peygamberimiz (asm) “Allah’a hamd etmeyen ona şükretmemiş olur” (İbn-i Kesir, Tefsir, 1:22) buyurur.
Üç şekilde şükredilir: Birincisi dil ile şükür. Yüce Allah “Rabbinin nimeti gelince, onu minnetle anlat” (Duha, 93:11) buyurur. Bu dil ile şükrü ifade eder. Allah’ın verdiği nimeti ondan bilerek anlatmak şükrün birinci nevidir. İkincisi, kalple yapılan şükürdür. Bu da nimet vereni tanımak ve nimeti ondan bilmektir. Üçüncüsü, fiil ve davranışla şükretmektir. Bu da nimet verene saygılı olmak ve minnettar olmaktır. Ayrıca Allah’ın verdiği nimeti veriliş amacına uygun kullanmaktır.
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de “Siz hiçbir şey değilken Allah sizi analarınızın karnından çıkardı. Şükredesiniz diye sizlere gözler ve kalpler verdi” (Nahl, 16:78) buyurarak göz, kalp ve akıl gibi nimetlerden dolayı Allah’a şükretmek ve onları veriliş amacına göre kullanmak gerektiğini anlatmaktadır.
Şükrün zıddı küfür, yani inkâr ve nankörlüktür. İnkâr nimeti vereni inkâr etmek, kabul etmemek veya bir başkasından bilerek asıl sahibini inkâr etmektir. Nankörlük ise verilen nimeti amacı dışında kullanarak israf ve zayi etmektir.
Bediüzzaman Hazretleri “Kâinatın neticesi hayat olduğu gibi, hayatın neticesi de şükür ve ibadettir” (Lem’alar, 2001, s. 512) demektedir. En büyük nimet hayattır. Hayatın başına gelen her şey bu sebeple nimet olup şükür gerektirmektedir. Asıl mal sahibi olan Allah bizden o kıymettar mallara ve nimetlere bedel istediği fiyat ise “Zikir, fikir ve şükürdür.” Başta “Bismillah” zikirdir. Ahirde “Elhamdülillah” şükürdür. Ortada bu kıymettar harika-i sanat olan nimetler “Ehad ve Samed” olan Allah’ın mu’cize-i kudreti ve hediye-i nimeti olduğunu düşünmek ve anlamak fikirdir. Bir padişahın kıymetli bir hediyesini sana getiren miskin bir adamın ayağını öpüp, hediye sahibini hiç tanımamak ne derece belahet ise, öyle de zâhirî nimet vericilerin hatırlarını sayıp asıl mal sahibi ve nimeti gönderen “Mün’im-i Hakikiyi” unutmak ondan bin derece daha ahmaklıktır. (Sözler, s. 7)
Bediüzzaman şükrün ölçüsünü de vermiştir. Şükrün de belli kuralları ve uyulması gereken hususları vardır. Kişi dili ile “Teşekkür ederim” derken davranışları ile bunun aksini yaparsa bu söz alay etmek anlamına gelmektedir. “Şükrün mikyası/ölçüsü kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizânı ise hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.” (Mektubat, 1991, s.350)

TEK CÜMLELİK ANLAMLI SÖZLER

 Rafet Özcan Hoca'dan sözler ve düşünceler derlemesi;

Dünya ve Âhiret: “Dünya âhiretin mezraasıdır.”

Ölüm ve Kabir: Ecelin kaçınılmazlığı ve insanın âhirete hazırlanması

Cennet ve Cehennem: Mükâfat ve mücazat düşüncesi

Allah’ı Bulmak: “Allah’ı bulan neyi kaybeder, Allah’ı kaybeden neyi bulur?”

Savaş ve İnsan: “Savaşın galibi olur mu?” ve “İnsansız bir dünya kimin ne işine yarar?”

İnsanın Kendini Tanıması: “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...”

Kumar ve Şans Oyunları: İnsan, para ve bağımlılık üzerine değerlendirmeler

RAFET ÖZCAN HOCA’DAN SÖZLER

1. Dünya insanın malı değil, imtihanıdır.

2. İnsan dünyaya sahip olmak için değil, kendini bulmak için gönderilmiştir.

3. Dünya âhiretin tarlasıdır; insan burada ne ekerse orada onu biçer.

4. Ölüm hayatın sonu değil, hesabın başlangıcıdır.

5. Ecel kapıyı çalmaz; vakti gelince gelir.

6. Kabir herkesi eşitler; zengin de fakir de oraya yalnız girer.

7. Allah’ı bulan neyi kaybeder? Allah’ı kaybeden neyi bulur?

8. Dünyayı kazandığını sanan, âhireti kaybediyorsa aslında kaybetmiştir.

9. Bir insanın gerçek zenginliği cebindekiler değil, kalbindekilerdir.

10. İnsan kendini tanımadan

Rabbini tanımanın yolunu tamamlayamaz.

11. Kendini yalnız beden zanneden, ruhunun hakikatini kaçırır.

12. Savaşın kazananı olabilir; fakat savaşın kaybettirdiği canların geri dönüşü yoktur.

13. Bir dünya düşünün; her şey sizin olsun ama içinde tek bir insan bulunmasın. O dünyanın size ne faydası var?

14. Savaşlar şehirleri yıkar, fakat en büyük yıkım insanın vicdanında meydana gelir.

15. Para insanın elinde nimet, kalbinde put olursa felakettir.

16. Kumar, kolay kazanç vaadiyle insanın emeğini ve ümidini tüketir.

17. Nefis insana dünyayı kazandıracağını söyler; fakat çoğu zaman elindekini de kaybettirir.

18. İnsan başkasının kusurunu saymaya başlamadan önce kendi hesabını görmelidir.

19. Ömür sermayesi her geçen gün azalıyor; insan ise çoğu zaman bunu ancak sona yaklaşınca fark ediyor.

20. Dünyada herkes bir şey arıyor; fakat en büyük arayış insanın kendi hakikatini aramasıdır.

21. Ölümü unutan, hayatın değerini de unutur.

22. Kabri hatırlayan insan, zulmetmekten daha çok sakınır.

23. Âhirete iman, dünyadan kaçmak değil; dünyada doğru yaşamaktır.

24. İnsan dünyada misafirdir; misafir olduğunu unutan, eşyasını ev sahibi zanneder.

25. Kalbin Allah ile olduğu zaman yalnız değilsin; bütün dünya yanında olsa da Allah’tan uzaksan aslında yalnızsın.