5 Kasım 2026 Perşembe

KAZLAR VE TAŞLAR

 İşte 1 sinek, 3 kaz, 4 elif, aynı zamanda cemaatî ittihadın sırrını, ittifakı, dayanışmayı ders verir, yol gösterir. Yaban kazlarının göç sırasındaki düzenli uçuşları sırasında verdikleri muhteşem ittihat, birlik dersi şöyledir:

* “V” şeklinde uçulduğunda, her kaz, kanat çırptığında arkasındaki kazı kaldıran bir hava akımı oluşturur. Böylece kaz grubu, birbirlerinin kanat çırpışları sonucu ortaya çıkan hava akımını kullanarak uçuş menzillerini yüzde 70 oranında uzatır. Kazlar tek başına gidebilecekleri yolu grup halinde neredeyse ikiye katlar.


* Bir kaz, ”V” grubundan çıktığı anda uçmakta güçlük çeker. Çünkü diğer kazların oluşturduğu hava akımının dışında kalır. Ve ekseriyetle gruba geri dönüp yoluna bu şekilde devam eder.


* “V” grubunun başında uçan kaz, hava akımından yararlanamaz; diğerlerine oranla daha çabuk yorulur. Bu durumda en arkaya geçer ve bu defa hemen arkasındaki kaz öncü olur. Sürekli tekrarlanan bu dönüşümle her kaz, grubun her kademesinde vazife alır.


* Uçuş hızı yavaşladığında gerideki kazlar, daha hızlı gitmeleri için öndekileri bağırarak uyarıyor.


* Gruptaki bir kaz hastalanırsa ya da bir avcı tarafından vurulursa; düşen kaza yardım etmek üzere gruptan iki kaz ayrılır ve korumak üzere yanına giderler. Tekrar uçabilene veya ölümüne dek başında beklerler. Daha sonra kendilerine başka bir kaz grubu bulurlar. Hiçbir kaz grubu, kendilerine iltihak edenleri reddetmez.

“Uçan kazlar bile cemaat olmuş, kazlar kadar olamadık!” diye hayıflanmaktansa, “Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın!” âyetine kulak vermeli ve ittifakın şu müthiş gücünün sırrını yakalamalı:

“Üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.

Bu sırrın sırrı şudur ki:

Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.”2 İşte birlik ve beraberliğin harika gücü!

Bu harika sırrı eğer grup/cemaat ve cemaatler arası gösterebilsek harika sonuçlar almayacak mıyız?


Kubbeli yapılarda taşlar omuz omuza vererek düşmekten kurtuluyor, kazlar harika dayanışma ile yol alıyor. Taşlar, kazlar kadar da mı olamayacağız?

Alıntı

Dipnotlar:

1- Mesnevî-i Nuriye, s. 69.

2- Lem’alar, s. 165.

4 Kasım 2026 Çarşamba

İNAT,KİN,HASET VE ADAVETİN ZARARLARI

 Mü'minlerde nifak ve şikak, kin ve adavete sebebiyet veren; Tarafgirlik, inad ve hased gibi manevi hastalıkların  topluma verdiği zararları şöyle sıralayabiliriz:

1-Kardeşliği bozar: Müminler birbirine güvenemez hâle gelir.                          2-Adaleti zedeler: Haklı olan değil, güçlü olan veya bizden olan korunur.

3-İstişareyi öldürür: Farklı düşünceler düşmanlık sebebi sayılır.

4-Hizmetleri engeller: Enerji hayırlı işlere değil, tartışmalara harcanır.

5-Toplumu böler: Küçük ihtilaflar büyük ayrılıklara dönüşür.

6-Ahiret kazancını tehlikeye atar: Kul hakkı, gıybet, iftira ve kalp kırma gibi günahlara kapı açar.

Bu hastalıkların çaresi nedir?

Bediüzzaman Hazretlerinin ortaya koyduğu kardeşlik anlayışını hayatımıza taşımalıyız.

Şu prensipler bize yol gösterebilir:

a-Nefsimizi değil, hakkı savunmalıyız.

b-Kendi hatamızı kabul etmeyi öğrenmeliyiz.

c-Başkasının başarısını takdir etmeliyiz.

ç-Kusur araştırmak yerine güzel tarafları görmeliyiz.

d-Affetmeyi ve özür dilemeyi bilmeliyiz.

e-İhtilaflarımızı düşmanlığa dönüştürmemeliyiz.

f-Şahısların değil, hak ve hakikatin yanında olmalıyız.

Peygamber Efendimizin (S.A.V.) şu hadisi de bu konuda çok önemlidir:

Birbirinize haset etmeyiniz, kin tutmayınız, sırt çevirmeyiniz. Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz!

(Buhârî, Edeb; Müslim, Birr)

Tarafgirlik hakkı örter, inat

 hakikati görmez, haset muhabbeti öldürür.

Tarafgirliğin yerine: Adalet

İnadın yerine: Hakikate teslimiyet

Hasedin yerine: Gıpta ve kanaat

Kinin yerine: Muhabbet

Düşmanlığın yerine: Uhuvvet

Ayrılığın yerine: İttihad

Maksadımız galip gelmek değil, hakkın galip gelmesidir.

Kendimize soracağımız beş soru

Bu bahsi okuduktan sonra insanın kendi nefsini hesaba çekmesi gerekir:

-Bir insanı sevdiğim için yanlışını görmezden geliyor muyum?

-Haksız olduğumu anladığım hâlde özür dilemekten kaçınıyor muyum?

-Başkasının başarısı beni mutlu ediyor mu, rahatsız mı ediyor?

-Benimle aynı düşünmeyen insanları düşman mı görüyorum?

-Bir Müslüman kardeşimin kusurunu örtüyor muyum, yoksa yayıyor muyum?

Müminin büyüklüğü, her tartışmayı kazanmasında değil; gerektiğinde nefsini yenmesindedir.

Birlikte yaşamanın sırrı herkesin aynı düşünmesi değil, farklı düşündüğümüzde bile birbirimizin hukukuna riayet edebilmemizdir.

 Bu anlatılanlardan çıkaracağımız en önemli sonuç şudur:

Nefislerimiz ayrı düşebilir; fakat imanımız, kardeşliğimiz ve hakka bağlılığımız bizi bir arada tutmalıdır.

TOPLUM DÜZENİNİ BOZAN MANEVİ HASTALIKLAR

 Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Mektubat'ın 262. sayfasında müminler arasında nifak, şikak, kin, düşmanlık ve ayrılığa sebep olan tarafgirlik, inat ve haset gibi manevi hastalıklara dikkat çeker.

1-Tarafgirlik nedir, zararları nelerdir?

Tarafgirlik, haklıya değil, kendi tarafımıza sahip çıkmaktır.

İnsan bazen sevdiği bir kişiyi, mensup olduğu grubu veya düşünceyi o kadar benimser ki onun yanlışını bile doğru görmeye başlar.

Örneğin:

Bizden olanın hatasını görmezden gelmek.

Bizden olmayanın doğrusunu bile kabul etmemek.

Bir insanı şahsiyetine ve ahlakına göre değil, hangi tarafta olduğuna göre değerlendirmek.

Hakikati araştırmak yerine kendi tarafımızı savunmak.

Tarafgirliğin en büyük zararı, hakkın önüne şahısları ve grupları geçirmesidir.

Müminin ölçüsü şahıslar değil, hakikat olmalıdır.

2. İnat nedir, zararları nelerdir?

İnat, insanın yanlış olduğunu fark etse bile kendi görüşünden vazgeçmemesidir.

İnatçı insan için mesele artık hakikati bulmak değil, kendi sözünü kabul ettirmektir.

İşte burada çok önemli bir söz karşımıza çıkıyor:

İnadın gözü kördür.

İnat, insanın gözünü hakikate kapatır. Kişi görmek istemediği gerçeği göremez; duymak istemediği sözü işitemez.

Bu sözün manası şudur:

İnatçı insan delile değil, kendi kanaatine bakar.

Yanlışını kabul etmeyi yenilgi zanneder.

Özür dilemeyi küçüklük sayar.

Karşısındaki insanın haklı olabileceğini düşünmez.

Tartışmayı çözüm için değil, galip gelmek için yapar.

Oysa hakikatin ortaya çıkması için insanın kendi nefsine karşı da dürüst olması gerekir.

İnat ile sebatı birbirine karıştırmamak gerekir. Hakta sebat güzeldir; batılda inat ise zararlıdır.

3-Haset, Allah'ın bir başkasına verdiği nimetin onda bulunmasından rahatsız olmak ve o nimetin elinden çıkmasını istemektir.

Haset eden insan:

Başkasının başarısından sevinç duymaz.

Kendisinden üstün olanı küçültmeye çalışır.

Başkasının iyiliğini kendi eksikliği gibi görür.

İnsanlar arasında kıskançlık, dedikodu ve düşmanlık üretir.

Hasedin ilacı, Allah'ın taksimine razı olmak ve başkasının nimetine sevinmeyi öğrenmektir.

Burada gıpta ile hasedi ayırmak gerekir. Bir başkasındaki güzel nimetin kendisinde de olmasını istemek, o nimetin ondan gitmesini arzulamamak şartıyla haset değildir.

4-Şikak Ayrılık, anlaşmazlık ve bölünme

5-Kin Birine karşı içte beslenen düşmanlık

6-Adavet Düşmanlık ve husumet

Tarafgirlik Hak yerine kendi tarafını tutmak

İnat Yanlışta ısrar etmek

Haset Başkasının nimetine tahammül edememek

Bu hastalıklar birbirini besler.

Önce tarafgirlik başlar, sonra inat devreye girer. Ardından haset, kin ve düşmanlık ortaya çıkar. Sonunda kardeşlik zedelenir, birlik dağılır.

2 Kasım 2026 Pazartesi

SERMAYESİ TÜKENEN ADAM

 Sıcak bir yaz günü adamın biri buz satıyor, bir yandan da bağırıyordu:

–Sermayesi tükenen adama yardım edin! diye.

Adam bu sözünde haklıydı. Zira buz durmadan eriyip yok oluyordu.

Oradan geçen Allâh dostu Cüneyd BAĞDADÎ, bu sözleri duyunca, bir an durakladı ve bir adama ve bir de önünde, gerçekten eriyen buza baktı. Ve bir düşüncedir aldı Bağdadî’yi; yavaş yavaş benzi sarardı ve olduğu yerde yığıldı, kaldı.

Etrafına insanlar toplandı ve bir süre sonra, Cüneyd kendine geldi. Başında toplananlar:

–Ne oldu sana böyle, dediler. O cevap verdi:

–Tükenmekte olan adamın bahsettiği buz değil, benim ömrümdür. Dedi.

Yine bu manaya yakın bir olay cereyan eder:

Hz. Ömer bir gün yolda giderken, birinin yüksek bir ses ve coşkuyla Kur’an okuduğunu duydu. O kadar güzel bir nağamatla okuyordu ki; o sesin cazibesine kapıldı ve durup dinlemeye başladı. Okunan “Tur” suresi idi. Vakta ki, “Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır.” Âyetini işitince Ömer; büyük hesap günü ve verilecek hesabın ve vaki olacak azabın şiddetinden ve heybetinden olacak ki; aynen, Bağdadî gibi benzi sararır ve bayılarak bineğinden düşer, yere kapanır. O’nu evine kaldırırlar ve günlerce bu âyetin etkisinde kalan Hz. Ömer, evinden günlerce dışarı çıkamaz.

Hz. Ömer’den söz açılmışken, şu kısacık bilgiyi de müsaadenizle nakledeyim: O’nun zamanında Diyarbakır fethedilmiş ve bu günkü İran’nın Pers İmparatorluğu yıkılmış, İslam topraklarına katılmıştı. Bundan dolayı, İranlılar ekseriyetle O’ndan nefret ederler, hatta hıyanetle itham ederler. O’nun dönemindeki İslâm coğrafyası, bu günkü Türkiye’nin, en az 10 misli kadardı.

İşte bu koca Ömer, ölmek üzere hasta yatağında yatmaktadır. Çocuklarına şu vasiyeti yaptığını görüyoruz; “Ben öldüğümde, kefenimi temin edecek kadar dirhemimiz (paramız) varsa, oradan temin edin. Şayet yoksa, kefenimi Sa’d bin Ebi Vakkas tedarik etsin.” buyurdu. Bu nokta üzerinde derin derin düşünmemiz ve ibret almamız gerekir. Böylesi bir devletin reisinin ölüsünü sarabilecek kadar bir kefenin parası yoktur. Akıl, havsala almıyor, değil mi?

İnsanlar her şeyin tükendiğini, eridiğini, şekil değiştirdiğini sık sık görürler, ama çoğu zaman ömürlerinin tükenmeye yüz tuttuğunu, bir buz gibi eriyip gittiğini düşünüp de, ona göre hal ve hareketlerine dikkat etmez ve gerekli tedbirleri almazlar. Etraflarında olup bitenleri düşünmezler, ibret ve dersler çıkarmazlar, günlerini gün etmeye çalışırlar. Sarhoşcasına nefsanî duygularını tatmin etmeye koyulurlar.

Burada asıl olan, her gün bir tuğlası düşen, virane olmuş bir bina misali insanın tükenen ömrü yanında, ayrıca dünyada yaşamı boyunca yaptıklarından dolayı, daha muhasebeye çekilmeden evvel; hesabını, kitabını, muvazenesini kurabilmektir. İşte o zaman; insan mahlukatın en şerefli makamını ihraz etmiş olacaktır.

Alıntı

1 Kasım 2026 Pazar

HAYATIN İMTİHANI

Hayatın imtihanı en ağır imtihandır

Hayatın başından sonuna kadar her dakikasının hesabını vermek, bundan da yüzünün akı ile çıkmak elbette kolay değildir. Bir kameraman tutun, hayatınızın bir gününü, hiçbir saniyesini kaçırmadan tespit etsin ve yirmi dört saatin sonunda geri dönüp bu filmi seyredin. Kameramanın her anınızı tespit ettiğini bildiğiniz halde yine de yanlış bulduğunuz, olmasaydı diyeceğiniz, şu bölümün kesilip çıkartılması gerekir diyeceğiniz uzunca bir bölümün olduğunu göreceksiniz. Her dakikanızın denetlendiğini bildiğiniz halde bu kadar eksiklikler çıkıyor ise bunu bir ömre yaydığınızda çok daha fazlası çıkması kaçınılmaz olacaktır.

Bütün sırların açıldığı ahiret gününde, uzunca bir zaman sayılacak yılların hesabını vermek çok kolay olmasa gerektir. Eskilerin çok önemli bulduğum bir sözü vardır. Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz derler. Her gün akşam başımızı yastığa koyduğumuzda, bir günümüzü hesaba çekersek, eksik ve hatalarımızı görüp onları bir daha tekrarlamazsak ikinci günümüz daha düzenli, daha başarılı geçecektir. İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır hadisinin verdiği en önemli mesaj bu hayat muhasebesinde yatmaktadır. Her günümüz bir öncekinden bir adım ileride olursa hayata tutunma daha başarılı olacaktır. Hayatın da tadı gelecektir.

Severek yaptığımız yanlışlar geri dönüp birer yılan olup bizi zehirleyecekse o hayatın ne zevki olur? Böyle bir hayattan tat alınır mı? Zehirli bal yiyen insan, ilk yediği zaman ağzına bir bal tadı gelecektir. İşin aslı ise daha sonra anlaşılacak ve zehirin etkisi kendini hissettirecek, o alınan bal lezzetinden yüz derece daha büyük zehrin verdiği elem ve acıyı çekmeye mecbur olacaktır. Beş dakikalık bir lezzet için günlerce elem ve ızdırap çekmek doğru bir davranış mıdır? Akıllı insana yakışır mı?

Hayatın içindeki yanlışları silecek, onları sansürleyecek, etkisini azaltacak veya yok edecek önemli bir iksir pişman olmaktır. İnsanın hamurunda unutkanlık vardır. Mayası unutkanlıkla yoğrulmuştur. Buna bağlı olarak zaman zaman hata yapabilir. Her insanın tabiatında böyle bir özellik vardır. Ancak bir hatayı iki defa yapmak aklı başında bir insana yakışmıyor. Zaten bir hatayı iki defa yapmamak da bir pişmanlık demektir. O hatadan vazgeçmek anlamına gelir. Parmağınızı bir akrep deliğine soksanız ve akrep sizi ısırsa tekrar o deliğe elinizi sokar mısınız? İkinci defa ısırılmayı göze almak mümkün mü?

Hayat da böyledir. Her hata sonuç itibariyle bir akrep ısırması gibidir. Er ya da geç onun bir acısı hissedilecektir. O zaman bir hatayı iki, üç, beş… defa yapmak aklı başında bir insan davranışı olamaz. Akıllı bir insan da bunu böyle yapmaz. Bu şekilde yanlış davranan da onun bedelini ödemek zorunda kalacaktır.

Hiç kimsenin birbirine yardım etmediği bir günde, hayatın bütün dakikalarından hesaba çekileceğimizi bir başucu levhası gibi kabul edip bütün ömrü buna göre düzenlemek hayatın en önemli ve öncelikli işidir. İnsanın da bir numaralı meselesi budur. Allah yar ise başkası ağyar olsa ne yazar! O dost ise başkasının düşmanlığının hiçbir önemi yoktur. Onun dostluğunu kazanmak insanlığın bir numaralı işidir. Bunu başarmak ümidi ile…

30 Ekim 2026 Cuma

SERÇE KUŞU NİÇİN KÜSMÜŞ ?

 Bir serçe kuşu varmış…

Her sabah erkenden yuvasından çıkar, rızkını arar, akşam olduğunda yuvasına dönermiş. Fakat bir gün başına gelen bir olay onu çok üzmüş.

Şiddetli bir fırtına çıkmış. Serçenin yuvası dağılmış, yavruları başka bir yere savrulmuş.

Serçe gökyüzüne bakıp:

“Ya Rabbi! Ben Sana ne yaptım? Yuvamı neden yıktın? Yavrularımı neden benden ayırdın?” diye sitem etmiş.

O gün serçe uçmamış. Bir dala konmuş, başını kanadının altına sokmuş.

Ertesi gün açmış gözlerini.

Gökyüzünde güneş doğmuştu.

Serçe yine rızkını aramak için uçmaya başlamış. Uzaklarda bir ağaç görmüş. Ağacın dalları arasında kendisine uygun, güvenli bir yer bulmuş.

Bir süre sonra yavrularının sesini duymuş.

Meğer yavruları da fırtınadan zarar görmeden başka bir dala sığınmış.

Serçe o an anlamış:

“Ben Rabbime küsmüşüm ama Rabbim beni hiç bırakmamış.”

Yıkılan yuvasının yerine daha güvenli bir yuva bulmuş.

Kaybettiğini sandığı yavrularına yeniden kavuşmuş.

Ve serçe, gökyüzünde kanat çırparken sanki şöyle demiş:

“Ey Rabbim! Ben küçüğüm, Sen büyüksün.

Ben bilmem, Sen bilirsin.

Ben görmem, Sen görürsün.

Ben yalnızca bugünü bilirim; Sen yarını da bilirsin.

Bana düşen Sana güvenmekmiş.”

O günden sonra serçe, başına ne gelirse gelsin Rabbine küsmezmiş.

Çünkü öğrenmiş ki:

Bazen yıkılan yuva, daha güzel bir yuvaya götüren bir başlangıçtır.

Bazen kayıp sandığımız şey, bizi daha büyük bir nimete hazırlar.

Ve bazen kulun anlayamadığı imtihanın ardında, Rabbimizin bilmediğimiz bir rahmeti vardır.

🐦 Serçe küçüktü…

Ama Rabbi sonsuzdu.

Ders:

Kul, Rabbini her zaman anlamayabilir; fakat Rabbine her zaman güvenebilir.

ANNE KUŞ VE YAVRUSU

 Hazreti Ömer'in Satın Aldığı Serçe;

Çocuğun biri yakaladığı bir serçe kuşuyla oynayıp duruyordu. Oradan geçmekte olan Hazret-i Ömer çocuğa sordu:

— Küçük bey, bak zavallı kuşun kanatlarından tüyler dökülüyor, çırpına çırpına da tâkattan düşmüş görünüyor. Ne olur bırak hayvancağızı!

Çocuk yaramaz olduğu kadar da merhametsizdi.

— Hayır, ben bu kuşla oynuyorum. İsterse kanatları

kopsun, karşılığını verdi.

Halife buna üzülmüştü. Bir teklif daha yaptı:

— Sana bir altın versem kuşcağızı bırakır mısın?

— Hayır bırakmam.

— Ya iki altın versem.

— Hayır, yine bırakmam.

— Peki üç altına ne dersin? Küçük yaramaz buna dayanamadı:

— Üç altına razıyım. Hazret-i Ömer:

— Al sana üç altın, deyip parayı uzattı ve serçe kuşunu alıp havaya doğru fırlattı. Pırıl pırıl çırpındığı kanatlarıyla bir anda gözlerden kaybolan serçenin arkasından sevinçle bakan Halife:

— Hayvanlara merhamet etmemiz lâzım. Hayvana acımayana Allah da acımaz, diyerek yoluna devam etti.

Seneler sonra, vefat etmiş olan Hazret-i Ömer'i mübarek bir zat rüyasında gördü. Şöyle bir sual sordu:

— Yâ Ömer, Rabbin seni nasıl karşıladı, rahatın na¬sıl?

Şöyle cevap geldi:

— Rabbim beni çok iyi karşıladı. Rahatım çok iyi.

— Ne sebebten Allah seni iyi karşıladı? Hazret-i Ömer şu bilgiyi verdi:

— Ben bir serçe kuşunu yaramaz bir çocuğun elinden kurtarmıştım. Meğer kuşcağızın yuvada aç bekleyen yavrusu varmış. Yaramaz çocuk onu öldürseymiş, yavrusu aç kalacak, yuvada ağzını aça aça ölecekmiş. Ben üç altın verip de serçeyi kurtarınca yavrusunu da ölümden kurtarmış olduğumdan Rabbim bundan memnun olmuş. Bu yüzden beni cehennem ateşinden kurtardı, iyi karşıladı.

Hazret-i Ömer'in bu cevabı Peygamberimizin şu hadîsini hatırlatmaktadır:

— Siz yeryüzündeki canlılara acıyın ki, gökyüzünde melekler de size dua etsin, merhamet dilesinler. Allah'ın merhametini kazanasınız.




29 Ekim 2026 Perşembe

GÜNÜMÜZ TEKNOLOJİSİ VE (Z) KUŞAĞI GENÇLİĞİ

 Teknoloji çağı dediğimiz günümüzde, bilgiye ulaşmak artık çok kolaylaştı. Bu durum insanların biraz da hantallaşmasına ve hazırcılığa alışmasına sebep oldu.

Bir tıkla bilgiye ulaşabilen insan okumaktan, düşünerek iş yapmaktan ve bedenen yorulmaktan kurtuldu. Fakat tıpkı bir çocuk gibi eline aldığı cep telefonunu, tabletini bırakamaz bir alışkanlık haline getirdi ve zihnen yoruldu. Güzel bir iletişim ve haberleşme aleti olan cep telefonları, tabletler ve bilgisayarlar amacından saparak tıpkı bir  oyuncağa dönüştü.

Çocuklarımızı bu aletlerin zararından (radyasyon, duruş bozukluğu ve göz yorgunluğu gibi) korumak isterken maalesef anne baba ve yetişkinler olarak bizler teknolojinin esiri olduk. Anne, çocuğunu okşayıp koklamak ve onunla şefkatle ilgilenmek yerine telefon  ya da tabletini bilgisayarını tıpkı bir oyuncak gibi elinden bırakamaz hale geldi. Baba, “Oğlum, kızım dersinize çalışın!“ derken kendisi cep telefonu ile meşgul oldu. Rol model olması gereken ebeveynini böyle gören çocuk ders çalışma yerine telefon oyunlarına merak sardı ve fırsat buldukça açık ya da gizli olarak sanal oyuncağına sarıldı. 

Böylece evler sessizliğe büründü, insanlar yalnızlaştı. Yemek sofrasında sohbetler unutuldu, aile bağları zayıfladı. Hatta zaman zaman aile içi münakaşalar ve sürtüşmeler dahi  başladı. En acısı ise, kimse kimseyi dinlemez oldu ve ailelerde iç huzursuzluklar baş gösterdi. Gelin kaynana, baba oğul tartışmaları başladı. Herkes kendi bildiğini okuyarak sonunda kendini haklı bulup biraz daralınca hemen, isyan edercesine kalkıp oturmalar, çekip gitmeler söz konusu oldu.

İşte, yerinde kullanılınca faydalı bir alet, yerinde kullanılmayınca ömür sermayesini tüketen zararlı hale geldi. İnsanlar çocuklaştı, emziği elinden alınınca ağlayan çocuk gibi oldu. Telefonuna müdahale edileceği düşüncesinde olan fertler bir bahane ile sıcak yuvalarındaki muhabbeti terk ederek sokağı ya da tek başına yaşamayı tercih etti. Yalnızlaşan bu insanlar ev köşelerinde teknolojinin esiri olarak âdeta sanal bir hapishanede hayatlarına devam ediyorlar.

Evliler evlilikten sıkılarak, kendileri hayatta oldukları hâlde ilgisizlikleriyle yavrularını yapayalnız ve adeta öksüz durumunda bıraktılar; böylece sıcak yuvalarını dağıttılar. Saçma sapan bahanelerle ayrılığı tercih edip boşanma yolunu seçtiler.

Ne diyelim, demek ki, Z kuşağı adı verilen gençlerin imtihanı da, belki bu oyuncak teknolojidir. İçinde yaşadığımız bu durumu görünce, “Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur” gerçeğini hatırlamaktan başka bir şey söyleyemiyorum.  Allah sonumuzu hayreylesin!


İNSAN BAŞIBOŞ DEĞİLDİR

 “İnsan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır; belki bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zabtedilir.

Bediüzzaman Said Nursî — Sözler, s. 76

Bu söz bize ne anlatıyor?

Bediüzzaman Hazretleri bu ifadeyle insana çok önemli bir hakikati hatırlatıyor: İnsan, dünyaya yalnızca istediği gibi yaşamak ve nefsinin arzularını yerine getirmek için gelmemiştir.

İnsan akıl, irade ve vicdan sahibi bir varlıktır. Yaptığı seçimlerden sorumludur. Hayatındaki her davranışın bir karşılığı ve her tercihin bir neticesi vardır.

1. İnsan başıboş değildir.

İnsan, “Canım ne isterse yaparım, kimseye hesap vermem.” diyemez. Çünkü özgürlük, sorumluluktan uzak olmak değildir. Gerçek özgürlük, iyiyi kötüden ayırarak iradesini doğru yönde kullanabilmektir.

2. Amellerimiz kaydedilir.

İnsanın söylediği sözler, yaptığı iyilikler ve işlediği kötülükler Allah'ın ilminden gizli değildir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur:

“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” (Zilzâl Suresi, 7-8)

3. Her insan hesap verecektir.

İnsan dünyada yaptıklarının hesabını ahirette verecektir. Makam, servet, şöhret ve insanların takdiri geçicidir. Asıl önemli olan, Allah'ın huzurunda nasıl bir hayatın hesabını vereceğimizdir.

4. Bu hakikat insanı ümitsizliğe değil, iyiliğe yöneltmelidir.

Hata yapan insan tövbe edebilir, kul hakkına giren hakkı iade etmeye çalışabilir, kötülükten vazgeçip iyiliğe yönelebilir. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeden hayatını düzeltmek için gayret etmelidir.

Hayatımıza düşen ders

Dilimizi yalandan, gıybetten ve kırıcı sözlerden koruyalım.

Kazancımızda helâle, ilişkilerimizde adalete dikkat edelim.

İnsanların görmediği yerde de doğruluktan ayrılmayalım.

Her akşam kendimize soralım: “Bugün Allah'ın razı olacağı hangi işleri yaptım, hangi hatalarımdan dönmeliyim?”

Unutmayalım: İnsan dünyada yaptıklarını unutabilir; fakat hiçbir şey Allah'ın ilminden gizli kalmaz.

Dünya imtihan yeridir; ahiret ise hesap ve karşılık yurdudur.

 Günün Mesajı

“Başıboş yaşama; her sözünün, her davranışının ve her tercihin bir hesabı olduğunu unutma. Kendini hesaba çek ki hesap gününe hazırlıklı olasın.”

Rafet Özcan —

25 Ekim 2026 Pazar

SANAL KUMAR TERÖRÜ

 Sanal kumar terörü

Şeytan ve nefis her zaman görev başında."Sü uyur düşman uyumaz" diye boşa dememişler.

Ahirzaman öyle dehşetli ki; kimse nefsine, çocuk çoluğuna hakim olamıyor.Şeytan bazen sağdan, bazen soldan gelip seni kandıramazsa evladını, onu da kandıramazsa torununu kandırıp tuzağına düşürüyor.

Her ev bir ateş çemberi, her ev  internet ve medya vasıtası ile bir sanal kumarhane. Dünya insanları ve bilhassa ülkemizde ki gençler bu dehşetli asırda esaret altında. İnsanlar belki dağdaki terör belasından bir şekilde kurtudu ama, kumar terörü her evi sardı, ocaklara ateş düşürdü, gençleri esaret altına aldı.Kumara mübtela olan kimseler kazanıp zengin olma sevdasıyla borç bataklığına battıkça battı.Aynen bataklığa düşen insanın kurtulacağım düşüncesi ile çabaladıkça daha battığı gibi.Sonunda ya öldü mezara gitti, ya öldürdü hapishaneye düştü.

İşte asıl terör bu, her ana baba, her yetkili bu dehşetli durum karşısında ne yapabiliriz düşüncesiyle çare aramak durumundadır.Televizyonlar, basın ve medyada çıkan haberlerde, gençlerin kumar borcu yüzünden intiharlar ile hayatına son vermesi. Aile yuvalarının kumar borcu yüzünden dağılması, ülkede insanların huzursuzuğunun artması herkesi derinden derine düşündürmelidir.Nerede hata yaptık ve yapıyoruz ne gibi tedbirler almalıyız diye kafa yormaları gerekmez mi ?Eğer terör bitsin ülke huzura kavuşsun istiyorsak, çocuklarımıza, gençlerimize anna babalar ve yöneticiler olarak sahip çıkalım.Başımızı deve kuşu misali kuma sokarak, "bana değmeyen yılan bin yaşasın" diyerek bir yere varılamayacağını bilelim.Tedbir için gereken çabayı gösterip ateş bacayı sarmadan gereken ne ise onu yapalım.Çünkü yarın belki çok geç olabilir. "Terörsüz Türkiye" derken başka sıkıntılar yaşayabiliriz.Allah ülkemizi her türlü görünür görünmez belalardan korusun.

UHUVVET VE MUHABBET

 Yirmiikinci Mektub 

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

  (Şu Mektub, iki mebhastır. Birinci Mebhas, ehl-i imanı uhuvvete ve muhabbete davet eder.) 

   Birinci Mebhas 

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ ٭ اِدْفَعْ بِالَّت۪ى هِىَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ى بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِىٌّ حَم۪يمٌ ٭ وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ

   Mü'minlerde nifak ve şikak, kin ve adavete sebebiyet veren tarafgirlik ve inad ve hased; hakikatça ve hikmetçe ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı maneviyece çirkin ve merduddur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir. 

Mektubat - 262

24 Ekim 2026 Cumartesi

SEBEPTEN MÜSEBBiBÜ'L- ESBABA GEÇMEK

 Gafleti dağıtıp, ins ve cinnin nazarlarını esbabdan Müsebbibü'l-Esbab'a çevirir. Kur'anın beyanatı şu esasa bakıyor.

   Meselâ: Ekser yerlerde bir kısım meyvedar ağaçlar bir sene meyve verir, yani rahmet hazinesinden ellerine verilir, o da verir. Öbür sene, bütün esbab-ı zahiriye hazırken meyveyi alıp vermiyor. Hem meselâ: Sair umûr-u lâzımeye muhalif olarak yağmurun evkat-ı nüzulü o kadar mütehavvildir ki, mugayyebat-ı hamsede dâhil olmuştur. Çünki vücudda en mühim mevki, hayat ve rahmetindir. Yağmur ise, menşe-i hayat ve mahz-ı rahmet olduğu için elbette o âb-ı hayat, o mâ-i rahmet, gaflet veren ve hicab olan yeknesak kaidesine girmeyecek. Belki doğrudan doğruya Cenab-ı Mün'im-i Muhyî ve Rahman ve Rahîm olan Zât-ı Zülcelal perdesiz, elinde tutacak; tâ her vakit dua ve şükür kapılarını açık bırakacak. Hem meselâ: Rızık vermek ve muayyen bir sîma vermek, birer ihsan-ı mahsus eseri gibi ummadığı tarzda olması; ne kadar güzel bir surette meşiet ve ihtiyar-ı Rabbaniyeyi gösteriyor. Daha tasrif-i hava ve teshir-i sehab gibi şuunat-ı İlahiyeyi bunlara kıyas et...

Sözler - 201

23 Ekim 2026 Cuma

EVLİYA-ULLAHIN BİRANDA ÇOK YERDE BULUNMASI

 Aynı zât, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş. Evet nasıl cismaniyata cam ve su gibi şeyler âyine olur. Öyle de, ruhaniyata dahi hava ve esir ve âlem-i misalin bazı mevcudatı âyine hükmünde ve berk ve hayal sür'atinde bir vasıta-i seyr ü seyahat suretine geçerler ve o ruhanîler hayal sür'atiyle o meraya-yı nazifede, o menazil-i latîfede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler.

   Madem Güneş gibi âciz ve musahhar mahluklar ve ruhanî gibi madde ile mukayyed nim-nurani masnu'lar, nuraniyet sırrıyla bir yerde iken pekçok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz'î iken, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir anda cüz'î bir ihtiyar ile pek çok işleri yapabilirler. Acaba, maddeden mücerred ve muallâ ve tahdid-i kayıd ve zulmet-i kesafetten münezzeh ve müberra ve şu umum envâr ve bütün nuraniyat onun envâr-ı kudsiye-i esmasının bir kesif zılali ve umum vücud ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i misal nim-şeffaf bir âyine-i cemali ve sıfâtı muhita ve şuunatı külliye olan bir Zât-ı Akdes'in irade-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle tecelli-i sıfâtı ve cilve-i ef'ali içindeki teveccüh-ü ehadiyetinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi ferd uzak kalabilir, hangi şahsiyet külliyet kesbetmeden ona yanaşabilir?

   Evet nasıl Güneş kayıdsız nuru, maddesiz aksi vasıtasıyla sana, senin göz bebeğinden daha yakın olduğu halde; sen mukayyed olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için, çok kayıdlardan tecerrüd etmek, çok meratib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Âdeta manen yer kadar büyüyüp, Kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya Güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de: Celil-i Zülcemal, Cemil-i Zülkemal sana gayet yakındır, sen ondan gayet uzaksın. Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa; temsildeki noktaları, hakikata tatbike çalış.

Sözler - 195

GÜZEL GÖR, GÜZEL DÜŞÜN, HUZURLU YAŞA

 Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.

Bu güzel söz, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Mektubat adlı eserinde geçen hikmetli ifadelerindendir.

Ne demek istiyor?

      İnsan hayata hangi gözle bakarsa, çoğu zaman düşünceleri de o yönde şekillenir. Her olayda kusur arayan insan huzursuz olurken, hayır ve hikmet arayan insan kalbinde huzura daha fazla yer açar.

Güzel görmek: İnsanların kusurlarından önce iyiliklerini görebilmektir.

Güzel düşünmek: Zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılmadan hayırlı bir yön aramaktır.

Hayatından lezzet almak: Her şeye sahip olmak değil, sahip olduklarının kıymetini bilerek huzur bulmaktır.

Hayat her zaman istediğimiz gibi olmayabilir. Bazen hastalık, bazen sıkıntı, bazen de insanların yanlış davranışlarıyla karşılaşırız.

Fakat mümin, karanlığın içinde de aydınlığı arar; sıkıntının içinde sabrı, nimetin içinde şükrü, her hâlin içinde Allah'a tevekkülü hatırlar.

Unutmayalım: Güzel bakmak gerçeği görmezden gelmek değil, gerçeğin içinde hayrı ve hikmeti aramaktır.

Gönlümüz güzel, düşüncemiz güzel, ahlâkımız güzel olsun ki hayatımız da güzelleşsin.

Güzel gören göz, güzel düşünen kalp ve umutla yaşayan bir ruh… İşte huzura açılan kapı!

Kısacası: Güzellik önce bakışımızda, sonra düşüncemizde, ardından davranışlarımızda kendini gösterir. 🌿

22 Ekim 2026 Perşembe

İMAN İNSANI NASIL İNSAN EDER ?

 İman ve İnsan

“İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder” 1 sözü, insanın hakikî insan olması için ne denli imana ihtiyaç duyduğunu ifade eder.

İnsanın ahsen-i takvimde yaratıldığını bildiren de Kur’ân’dır. 2 Ama Kur’ân hemen ardından insanın “esfel-i safiline –aşağıların en aşağısına- döndürüldüğünü” ifade ediyor. 3

Demek insanın önüne yükselip alçalabileceği hassas bir merdiven konmuştur. Yaratıldığı fıtrat üzere kalıp insanlığını takındığında ahsen-i takvimde kalmakta, günah ve küfür gibi zehirli parazitlerle insanlığından kaybetmeye başla- dığında ise nihayet yolu aşağıların en aşağısına kadar inebilmektedir.

Aşağıların en aşağısına indiğinde de o bir insandır. Ve zaten insan olduğu için bu makamda iniş-aşağı yuvarlanmak onu çok hırpalamaktadır. Neden makbul insan olmadığına çok hayıflanmaktadır.

Demek o, ahsen-i takvimde kalması için “makbul insan” olması lâzımdır. Ki onun, “makbul insan, doğru insan, iyi insan” olması için eline verilen yegâne değer imandır. İmanı kazandığında doğru insan, iyi insan, makbul insan olmakta, imanı kaybettiğinde ise “gayet âciz bir canavar hayvan” derekesine inmektedir.

İmanı kazanan insan dünyanın da, ahiretin de sultanı hükmündedir. Cennete krallar gibi girer. Ve Cennette krallar gibi ağırlanır. Kur’ân bu müjdeyi şu âyetle veriyor: “Orada nereye baksan tam bir nimet ve büyük bir saltanat görürsün!” 4

Hakaret Yok

Burada geçen “gayet âciz bir canavar hayvan” ifadesi hakaret için söylenmiş değildir. Vak’ayı ancak bu ıstılah, ifade edebilmiştir.

Çünkü insanın hem aklı ve sınırsız duyguları vardır, hem de âcziyeti vardır. Sınırsız şeyler istiyor ve istediği her şeye ulaşamıyor. Ulaştıklarına sınırlı ölçüde ulaşıyor ve çabuk elinden kaçırıyor. Sınırsız duygulara sahip olduğundan imanı elde etmediğinde, hayvandan daha yırtıcı ve acımasız oluyor.

İmanı elde ettiğinde ise beka ve sınırsızlık duyguları ahiretle ve Cennetle gerçek şekilde tatmin oluyor, âcziyeti, zaafiyeti ve fakriyeti Allah’ın kudretine ve gınasına dayanarak problem olmaktan çıkıyor. Ona sadece Allah’a kul olmak kalıyor. Allah’a kul olduğunda bütün problemleri bitiyor. Allah’a kul olduğunda tam ahsen-i takvimde insan oluyor. Çünkü yaratıldığı şekline, fıtratına dönmüş oluyor. 5

Ahsen-i Takvimde Kalmak

Bediüzzaman, Yirmi Üçüncü Söz’ün Dördüncü Noktasında insanın insan olması için neden iman etmesi gerektiği konusunu örneklerle izah etmiştir. Hayvan ile insanın dünyaya gelişlerindeki farklara dikkat çekmiştir. Hayvan sanki başka bir âlemde hayata uzmanlaşmış olarak dünyaya gelmektedir. İnsan ise hayata çok yabancı ve cahil doğmaktadır.

Hayvan doğduğu andan itibaren istidadına göre mükemmel bir beceri sahibidir. Arı çiçekleri bilir ve yapacağı işi en verimli şekliyle becerir. Karınca yumurtadan çıktığı anda ne yapacağını, nasıl yapacağını bilir ve yollara koyulur. Diğer hayvanların hepsi öyledir.

Ama insan doğduğunda hayata çok cahildir. Her şeyi öğrenmeye muhtaçtır. Hayatın sıradan şartlarını öğrenmek için bile yirmi seneye ihtiyacı vardır. Ömrünün sonuna kadar öğrenmesi bitmez.

Bu durum, insanın aslî vazifesinin “taallüm, tekemmül, duâ ve ubudiyet” olduğunu gösteriyor. 6 Yani öğrenerek, iman ederek, imanını canlı tutarak kemale ermek… Kur’ân’ın ilk emrinin ‘oku!’ olduğunu hatırlayalım. Kur’ân insana yükselmesi için fıtrî görevini emrediyor.

Çünkü insan okudukça, “kimin merhametiyle, böyle hâkimane idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninane besleniyorum?” bilecek, kâinatın sahibini bulacak, imanı artacak, ahlâkı yükseklenecek ve âczinin ve fakrının kanatlarıyla ubudiyetin yüksek makamlarına uçacak, ahsen-i takvimde bir insan olacaktır.

Dipnotlar:

1- Sözler, s. 352. 2- Tin Sûresi: 4. 3- Tin Sûresi: 5. 4- İnsan Sûresi: 20. 5- Asa-yı Musa, s. 29. 6- Sözler, s. 352.

HASTALIKLARA İLAÇ

  YİRMİBEŞİNCİ DEVA: 

   Ey hasta kardeşler! Siz gayet nâfi' ve her derde deva ve hakikî lezzetli kudsî bir tiryak isterseniz, imanınızı inkişaf ettiriniz. Yani tövbe ve istiğfar ile ve namaz ve ubudiyetle, o tiryak-ı kudsî olan imanı ve imandan gelen ilâcı istimal ediniz. Evet dünyaya muhabbet ve alâka yüzünden güya âdeta ehl-i gafletin dünya gibi büyük, hasta, manevî bir vücudu vardır. İman ise, o dünya gibi zeval ve firak darbelerine, yara ve bere içinde olan o manevî vücuduna birden şifa verip; yaralardan kurtarıp, hakikî şifa verdiğini pek çok risalelerde kat'î isbat etmişiz.

   Başınızı ağrıtmamak için kısa kesiyorum. İman ilâcı ise, feraizi mümkün oldukça yerine getirmekle tesirini gösteriyor. Gaflet ve sefahet ve hevesat-ı nefsaniye ve lehviyat-ı gayr-ı meşrua, o tiryakın tesirini meneder. Hastalık madem gafleti kaldırıyor, iştihayı kesiyor, gayr-ı meşru keyflere gitmeye mani oluyor; ondan istifade ediniz. Hakikî imanın kudsî ilâçlarından ve nurlarından tövbe ve istiğfar ile, dua ve niyaz ile istimal ediniz. Cenab-ı Hak sizlere şifa versin, hastalıklarınızı keffaretü'z-zünub yapsın. Âmîn âmîn âmîn...

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَ دَوَٓائِهَا وَ عَافِيَةِ الْاَبْدَانِ وَ شِفَٓائِهَا وَ نُورِ الْاَبْصَارِ وَ ضِيَٓائِهَا وَ عَلٰٓى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلِّمْ وَهُوَ لِكُلِّ دَٓاءٍ دَوَٓاءٌ

Lemalar - 220

21 Ekim 2026 Çarşamba

AVRUPA FİLOZOF VE PAPAZLARINA MEYDAN OKUYAN ADAM

 Kur'andan aldığı kuvvet-i marifet ve ilme istinaden Avrupa feylesoflarına meydan okuyan ve hürriyetten altı ay evvel İstanbul'da hem ulemayı ve hem de mekteblileri münazaraya davet edip kendisi hiç sual sormadan suallerine noksansız olarak doğru cevab veren

{(Haşiye): Yeni Said diyor ki: Şu makamda Eski Said'in iftiharkârane söylediği şu sözlere ben iştirak etmiyorum. Bu risalede sözü ona verdiğim için susturamıyorum. Enaniyetlilere karşı bir parça enaniyetini göstersin diye sükût ediyorum.}

ve bütün hayatını bu milletin saadetine hasreden ve yüzer risale, o milletin Türkçe olan lisanıyla neşredip o milleti tenvir eden.. hem vatandaş, hem dindaş, hem dost, hem kardeş bir ehl-i marifete karşı en ziyade sıkıntı veren ve hakkında adavet besleyen ve belki hürmetsizlik eden; bir kısım maarif dairesine mensub olanlarla az bir kısım resmî hocalardır. İşte gel bu hale ne diyeceksin? Medeniyet midir? Maarifperverlik midir? Vatanperverlik midir? Milliyetperverlik midir? Cumhuriyetperverlik midir? Hâşâ! Hâşâ! Hiç hiçbirşey değil. Belki bir kader-i İlahîdir ki, o kader-i İlahî, o ehl-i marifet adamın dostluk ümid ettiği yerden adavet gösterdi ki, hürmet yüzünden ilmi riyaya girmesin ve ihlası kazansın.

Lemalar - 174

KARDEŞLİK NEDİR ?

Kardeşlik ve birlik bağlarını sağlam tutmanın yolları :

Kardeşlik, aynı evde büyümek değil;

aynı gönülde buluşabilmektir.

Adaletle beslenen,

muhabbetle güçlenen,

affetmeyle ayakta kalan bağdır kardeşlik.

Mal paylaşılır,

söz unutulur;

ama kırılan gönül uzun süre susar.

Kardeşler arasında birlik, kendiliğinden oluşan bir durum değildir; emek ister, sabır ister, adalet ister.

En çok da adil bir dil ister.

Kıyaslanan kardeşler uzaklaşır,

anlaşılan kardeşler yakınlaşır.

Paylaşılan maddiyat değil; paylaşılan muhabbet bağı kuvvetlendirir.

Anne-babanın hayattayken kurduğu denge, yıllar sonra da kardeşlerin birbirine bakışını belirler.

Affetmeyi bilen kardeşler, aynı hatırada buluşur.

Birbirine dua edebilenler ise kopmaz.

Unutulmamalıdır ki;

kardeşlik, mirastan önce gönül meselesidir.

Kardeşlik;

hak yememek,

gönül incitmemek

ve aynı duaya “âmin” diyebilmektir.

Kardeşler arasında birlik; sevgiyle, adaletle ve bilinçli bir emekle kurulur. Kendiliğinden olmaz ama doğru iklim oluşursa kök salar. Şu gelen esaslara dikkat edilmelidir:

1. Adalet duygusu korunmalı

En küçük “kayırma” hissi bile kardeşler arasında görünmez duvarlar örer. Anne-babanın sözünde, davranışında ve miras gibi konularda adalet çok belirleyicidir.

2. Kıyas değil, kıymet

“Sen ablan gibi ol” ya da “kardeşin senden daha…” cümleleri birliği değil rekabeti besler. Her kardeşin farklı bir emanet olduğu kabul edilmelidir.

3. İletişim kapıları açık tutulmalı

Konuşulmayan meseleler büyür. Kırgınlıklar vakit geçmeden, sakin bir dille ifade edilebilmelidir. Susmak bazen barış değil, birikmiş sitemdir.

4. Ortak hatıralar ve paylaşımlar

Birlik, sadece kan bağıyla değil; paylaşılan zamanla güçlenir. Birlikte yapılan işler, bayramlar, aile sofraları, küçük ortak sorumluluklar bağ kurar.

5. Affetme kültürü geliştirilmeli

Hata kaçınılmazdır. Kalıcı birlik, hatasızlıkla değil; affedebilme olgunluğuyla mümkündür.

6. Büyüklerin rolü çok önemli

Anne-baba hayatta iken kurulan dil, ayrıldıktan sonra da devam eder. “Kardeş kardeşe emanettir” bilinci küçük yaşta yerleşmelidir.

7. Maddiyat değil, muhabbet sevgi merkeze alınmalı

Para ve mal geçicidir; kırılan gönüller ise kalıcı iz bırakır. Paylaşımda ölçü maddiyat değil, gönül olmalıdır.

8. Dua ve manevi bağ

Aynı ailede yetişenlerin kalplerini bir arada tutan en güçlü bağlardan biri de maneviyattır. 

Birbirine dua eden kardeşler, kolay kolay kopmaz.

Şunu unutmayalım ki, bir gün pişmanlık duyacağımız tutum ve davranışları bu günden,  geleceği düşünerek tekrar gözden geçirmeliyiz.Elimizde olmayan şeyler için üzülürüz, fakat elden gelen şeyleri basit meseleler yüzünden yapmaz veya yerine getirmezsek son pişmanlık fayda vermez.Hem dünya, hem ahiret hayatımıza da zarar vermiş oluruz.

Kısacası ölmeden önce ölüme hazırlanmalı,herkesin bir gün öleceğini düşünerek yaşarken insanların ve bilhassa sevdiklerimizin kıymet ve değerini bilmeliyiz.Tıpkı,hastalanmadan önce sağlığın kıymetini, ölmeden önce hayatın kıymetini bilmek gibi.Sevdiklerimiz öldükten sonra üzülmenin, ağlama ve sızlanmanın  kime ne faydası olur ki?

Rafet Özcan

18 Ekim 2026 Pazar

DUA HER KAPIYI AÇAR

 

Vaktiyle padişahın biri kendisine bir vezir seçmek ister ve sarayına kocaman bir kapı yaptırır. Kapının üzerine onlarca kilit yerleştirmiş; kimi sürgülü, kimi halka kilit, kimi de başka türlü… Kapı baştan aşağı kilitlerle doluymuş.

Padişah, vezir adaylarını tek tek huzuruna çağırmış. İlk adaya, “Eğer vezirim olmak istiyorsan, bu kapıyı hiçbir anahtar, levye veya alet kullanmadan açmalısın” demiş.

Aday kapıya bakmış ve, “Bu imkânsızdır. Anahtarla bile saatler sürer” demiş. Padişah: “Peki, sen çık, diğeri gelsin.”

Sonraki adaylar da aynı cevabı vermiş. Hepsi çaresizliğe kapılmış.

En son aday gelmiş. Padişah aynı şartı ona da söylemiş. Aday kapıya dikkatlice bakmış, sonra da, “Devletli Sultanım, aklım der ki: ‘Bu kapı böyle açılmaz.’ Ama bize düşen denemektir” demiş. Elini kapıya uzatıp hafifçe ittiğinde kapının kolayca açıldığını görmüş. Meğer kilitlerin hiçbiri kapalı değilmiş.

Hikmet;

Cenâb-ı Hakk’ın rızasının hangi amelde gizli olduğunu biz bilemeyiz. Belki bir vakit namazda, belki bir yetimin başını okşamakta, belki susuz bir kediye su vermekte, belki de yolda hiç tanımadığımız birine selam vermekte gizlidir.

O hâlde bize düşen; kapı kapalı mı, açık mı demeden imanımızın ve duamızın gereğini yapmaktır. Çünkü dua, her kapıyı açar.

Gönül Notu: “Kapılar kilitli görünse de, dua eden için hepsi açıktır.”

Allah, hastalarımıza şifa dertlilerimize deva versin.Amin