21 Eylül 2026 Pazartesi

ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM

 İnsan yaşam itibari ile tekemmül etmeye muhtaç bir vaziyette yaratılmıştır.Yani dünyaya geliş esnasında mükemmel cihazlar ile donatılmış, fakat hayat boyu kullanacağı bu cihaz ve duyguları nasıl kullanacağının öğrenimi bu dünyaya bırakılmıştır.İşte hayat boyu eğitim denen süreç bunun için önemlidir.

Sevgili Peygamberimiz,bunun için, beşikten mezara kadar ilim öğrenin buyurmuştur,O'nun yolunu takip eden büyük alimler  Allah'tan bunun için ilim talebinde bulunmuşlardır.Kısaca bu dünyaya gönderilen insan ilim öğrenerek gelişmek durumundadır.

Merhum Nasreddin hocamız, öğrencisinin birini testi ile su getirmeye gönderirken ikaz mahiyetinde, testiyi kırmadan kulağını çekmiş ve bunu görüp niçin böyle yaptın diyenlere ise, şu makul cevabı vermiştir."Testi kırıldıktan sonra yapacaklarınızın bir önemi yoktur" demiştir.Bizim bundan çıkarmamız gereken elbetteki dersler olmalıdır.Ülke yönetiminde bulunan kişiler sorumluluklarını bilip bazı şeylerin tedbirini önceden almalıdır.Şiddete karşı önceden önlem almak , intihar ve cinayetleri önlemek,  uyuşturucu ve ahlaksızlıkların önüne geçmek için, eğitim ve güvenlik tedbirlerini almak gibi.Kanunlar yetersiz ise, onları gözden geçirmek, güvenlik tedbirlerini olay başlamadan almak, ülke ve aile bütünlüğünü sağlamak ve huzur için gerekir düşüncesindeyim.Bu konulara birazcık eğilmek herkesi rahatlatacak ve görevlilerin işini de kolaylaştıracaktır.Yeter ki samimi olalım, inşallah gelecek daha güzel olacaktır.

ZALİMİN SONU

Öğrencinin biri eski zamanda medrese tahsili yapmakta iken hocası  eline testiyi vererek çeşmeden su getirmesini ister.Çocuk çeşmenin başına su doldurmaya vardığı  anda uzaklardan tozu dumana katarak bir atlının geldiğini görür tam çekileceği sırada atlı yaklaşır ve çocuğun su testisini kırar çocuk biraz korkulu ve birazda üzgün bir şekilde medreseye eli boş döner hocasına durumu anlatır.Hocası çocuğa adama bir karşılık verip vermediğini sorar çocuk hiç birşey söylemediğini belirtince hocası derhal git ağzını bozarak adama galiz bir söz söyle der çocuğu gönderir.Fakat çocuk çeşme başına vardığında adamı ölmüş vaziyette bulur.Çünkü atı tepmiş ve adamı öldürmüş.Üzgün bir şekilde hocasına döner ve durumu anlatır.Hocası  unun böyle olacağını bildiğini söyler çünki sen masumdun Allah o zalimin cezasını anında vermiştir.Sen ağzını bozup bir söz söyleseydin Allah senin  hakkını ahirette adama soracaktı ama sen mazlum olarak sükut ettiğin için atlının bu durumu gayretullah'a dokundu. Mazlumun ahının karşılığı hemen ortaya çıkmıştır.

Allah ülkemizi ve milletimizi bu tür şer ve kötülüklerden korusun.Amin

Rafet Özcan

HER ŞEYDE BİR HAYIR VAR

 İlâhi öğüt:

“Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 1

***

Delikanlının biri damdan düşmüş; bacağı kırılmış; canı fenâ halde yanmıştı. Uzun bir müddet yatağa mahkûm olur. Ziyarete gelenler;

“Üzülme, bunda da bir hayır vardır!” diye teselli ediyordu.

“Yâhû, bacağım kırıldı; bunun neresinde hayır vardır?” diye karşılık veriyordu.

Bir müddet sonra seferberlik ilân edilmiş; bütün gençler çağrılmıştı. Gidenler bir daha geri dönmedi. Onun ayağı kırık olduğundan almadılar. Gidenlerin bir kısmı geriye dönmemiş, dönenlerin bir kısmı da bacağını kaybetmişti! Onları görünce:

“Elhamdülillah, iyi ki bacağım kırılmış, bunda da büyük hayır varmış!” demiş.

***

Kral, her olumsuz olayda, “Bunda da bir hayır var!” diyen çok sevdiği arkadaşı ve veziri ile sık sık avlanmaya çıkarmış. Vezir tüfeği doldurur, kral da patlatırmış. Bir gün nasılsa yanlış doldurmuş, kralın parmağı kopmuş.

“Bunda da bir hayır var!” deyince, kral kızmış arkadaşını zindana atmış.

Tekrar ava çıkan kral, ormanın derinliklerine dalınca yamyamlar yakalamış. Kazanları kurmuşlar ve herkesi tek tek kazana atmışlar.

Sıra krala gelince, salı vermişler. Zira, inançlarında kusurlu kurban edilmezimiş.

Sarayına gider-gitmez ilk işi arkadaşını ziyaret edip zindandan çıkarmak olmuş:

“Özür dilerim, gerçekten de parmağımın kopmasında büyük bir hayır varmış; sana haksız yere zindanlarda çile çektirdik!”demiş

“Üzülme Kralım, bunda da çok büyük bir hayır vardır! Zira, ben zindanda olmasaydım, kazanda olacaktım!”

Dipnot:

1- Kur’ân, Bakara Sûresi, 216.

20 Eylül 2026 Pazar

İSTİKAMETLİ OLMAK

 Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,

فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ

emrini tamamıyla imtisal ettiği için, bütün ef'al ve akval ve ahvalinde istikamet, kat'î bir surette görünüyor. Meselâ: Kuvve-i akliyenin fesad ve zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabavet ve cerbezeden müberra olarak, hadd-i vasat ve medar-ı istikamet olan hikmet noktasında kuvve-i akliyesi daima hareket ettiği gibi; kuvve-i gazabiyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve tehevvürden münezzeh olarak, kuvve-i gazabiyenin medar-ı istikameti ve hadd-i vasatı olan şecaat-i kudsiye ile kuvve-i gazabiyesi hareket etmekle beraber; kuvve-i şeheviyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan humud ve fücurdan musaffa olarak, o kuvvenin medar-ı istikameti olan iffette, kuvve-i şeheviyesi daima iffeti, a'zamî masumiyet derecesinde rehber ittihaz etmiştir. Ve hâkeza... Bütün Sünen-i Seniyesinde, ahval-i fıtriyesinde ve ahkâm-ı şer'iyesinde, hadd-i istikameti ihtiyar edip zulüm ve zulümat olan ifrat ve tefritten, israf ve tebzirden içtinab etmiştir. Hattâ tekellümünde ve ekl ve şürbünde, iktisadı rehber ve israftan kat'iyyen içtinab etmiştir. Bu hakikatın tafsilatına dair binler cild kitab te'lif edilmiştir.

اَلْعَارِفُ تَكْف۪يهِ الْاِشَارَةُ

sırrınca, bu denizden bu katre ile iktifa edip, kıssayı kısa keseriz.

Lemalar - 60

SÜNNETE UYMANIN FAZİLETİ

  BİRİNCİ NÜKTE: 

   Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَه۪يدٍ

Yani: "Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir."

   Evet Sünnet-i Seniyeye ittiba, mutlaka gayet kıymetdardır. Hususan bid'aların istilası zamanında sünnet-i seniyeye ittiba etmek daha ziyade kıymetdardır. Hususan fesad-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyenin küçük bir âdâbına müraat etmek, ehemmiyetli bir takvayı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya Sünnete ittiba etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı hatıra getiriyor. O ihtardan o hatıra, bir huzur-u İlahî hatırasına inkılab eder. Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet-i Seniyeyi müraat ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevablı bir ibadet ve şer'î bir hareket oluyor. Çünki o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a ittibaını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan şâri-i hakikî olan Cenab-ı Hakk'a kalbi müteveccih olur, bir nevi huzur ve ibadet kazanır.

   İşte bu sırra binaen Sünnet-i Seniyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir.

Lemalar - 49

BÜYÜK VE SAYGI

 Aynı anne babadan doğan, ya da anne veya babaları bir olan çocuklara kardeş denilir. Kardeşler arasındaki ilişkilerin temelinde de sevgi ve saygı olmalıdır. Böylece, birbirlerini seven ve sayan kardeşler, kendi aralarında iyi geçinirler.

Kardeşler, birbirlerini tamamlayan bir bütünün parçaları gibidir. Hiçbir şey, bu birliği bozmamalı, kardeşleri birbirlerinden uzaklaştırmamalıdır. Büyük kardeşler, küçükler için anne-baba gibidir. Peygamberimiz (asm),

“Büyük kardeşin küçük kardeş üzerindeki hakkı, babanın çocuğu üzerindeki hakkı gibidir.”(İhya-i Ulumuddin, II/195)

buyurmaktadır. Bu sebeple küçükler, büyüklerine saygı göstermeli, onlara karşı gelmemeli, kırıcı söz ve davranışlardan kaçınmalıdır. Büyük kardeşler de, küçükleri sevmeli ve şefkatle korumalıdır. Bu konuda Sevgili Peygamberimiz (asm), bizi şöyle uyarmaktadır:

“Büyüklerine saygı göstermeyen ve küçüklerine merhamet etmeyenler bizden değildir.”(age., II/485)

Kardeşler arasında sevgi ve saygıyı azaltan dört sebep vardır.Sebeplerden birisi ; Miras olayıdır.Anne baba vefat ettikten sonra çoğu zaman mal bölüşümü kardeşler arasındaki ayrılığa sebep olmaktadır.

İkincisi ; Eşlerin kardeşler arasına girmesi ve dedi kodu üretmesi kardeşlerin arasını açmaktadır.

Üçüncüsü; Aralarındaki kıskançlıklar ve dünya hırsı. Kıskançlık duygularının hiç bir kardeşe yararı yoktur. Bu nedenle, kardeşler birbirlerini kıskanarak hem kendilerini hem de kardeşlerini huzursuz etmemelidir. Kur’an-ı Kerim’de kardeşlerin birbirlerini kıskanmalarının kötülüğü ile ilgili Yusuf suresinde, Hz. Yusuf peygamberin kıssası anlatılmaktadır.Dördüncüsü ise, ölümdür.Bu herkesin  ağzının tadını bozan ayrılık sebeplerinden en acı olanıdır.

Kardeşlerin birbirlerine karşı bir takım görevleri vardır. Çünkü kardeş demek, aynı bir vücudun iki parçası demektir. Aynı kökten gelen bir ağacın dallarına benzerler. Onun için her insan kendini nasıl severse; kendisinden bir parça olan kardeşini de aynı şekilde sevmek zorundadır.

Aynı çatı altında büyüyen kardeşler, hem kendi aralarında hem de anne ve babaları ile ilişkilerini, sevgi ve saygı üzerine kurarak, aile btünlüğünün devamını sağlamaya çalışmalıdır. Ailelerin dağılmasının ve yok olmasının ülke bütünlüğüne de zarar vereceği unutulmamalıdır.  Onun için her aile ferdi, ailenin huzur ve devamına katkıda bulunmalıdırlar.

Rafet Özcan

 

19 Eylül 2026 Cumartesi

İNSAN OLMANIN YOLU İMANDAN GEÇER

 "Dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat" terimleri, daha çok İslami ve tasavvufi literatürde kullanılan kavramlardır ve insanın maddi yönüne, bu dünyadaki yaşamına işaret eder

-Dünya hayatı: İnsanların bu dünyada yaşadığı geçici, maddi yaşamı ifade eder. Ahirete nazaran geçici, fanî bir hayat olarak değerlendirilir. Dünya hayatı, insanların sınandığı bir süreç olarak görülür.

-Cismanî yaşayış: "Cismanî" bedensel, maddi anlamına gelir. Cismanî yaşayış, insanın bedenine ve fiziksel ihtiyaçlarına yönelik hayatını ifade eder. Yani, insanın maddi varlığına bağlı olan yaşam tarzı, yeme, içme, barınma gibi bedensel ihtiyaçlara odaklanan yaşam şeklidir.

- Hayvanî hayat: İnsanların fizyolojik ihtiyaçlarına dayanan ve hayvanlarla ortak olan yaşamsal yönü ifade eder. Yani yeme, içme, barınma, üreme gibi temel biyolojik faaliyetler. Bu terim, insanın sadece fizyolojik yönüne, ruhsal ve manevi yönünden bağımsız olarak bakıldığında kullanılan bir ifadedir.

Bu üç terim birlikte kullanıldığında, insanın dünya üzerindeki maddi ve bedensel varlığını, bu varlıkla ilgili ihtiyaçlarını ve sınırlarını anlatan bir perspektifi işaret eder. Tasavvufi ve dini öğretilerde ise bu tür bir yaşamın ötesine geçerek ruhsal ve manevi boyutlara odaklanılması gerektiği vurgulanır.              

Bediüzzaman Hazretleri  Lemalarda, "Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir.

Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.

İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdaniyet sırlarını ifade eden "LÂ İLAHE İLLALLAH" kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir." Diyerek insan olmanın yollarını göstermektedir.

18 Eylül 2026 Cuma

SABIR KALEMİZ VE HALİMİZ

 Sabır deyince aklımıza ilk Eyyüb aleyhisselam gelir. Sabır timsalidir Eyüb Peygamberimiz (as). Aslında düşündüğümüzde bütün Peygamberlerin hayatlarında sabrı bir kale olarak kullandığını ve bizlere bu hususta numune-i imtisal olduklarını görmekteyiz. Lakin yaşam noktasında sabırda en çok nazarlara çarpan Eyyüb aleyhisselamın olduğu kuşkusuzdur. Hz.Eyyüb (as) zengin ve mesrur geçen ömrü Peygamberliğin gelmesiyle son bulmuştur. Bir de vücuduna hastalık ilişince hayat daha da müşkülleşmiş ve sabır mücadeleleri başlamıştır. Malının gitmesi ve hastalığın geldiğini gören en yakın dost ve akrabaları da artık terk etmiştir Eyyüb aleyhisselamı. Bütün bunlara rağmen fedakâr ve vefakâr eşi Rahmet sultan onu terk etmemiş. Beraber sabır örneğini en güzel bir şekilde sergilemişlerdir. Tabii bu durumda iblis de vazgeçmemiş. Lakin Eyyüb (as) ve eşi, sabrı hiçbir zaman terk etmemiş, iblise karşı da sabır kalesine dâhil olarak mukabele etmişlerdir.

Eyyüb (as) sabırla devam ederken de hastalık diline ve kalbine ilişince dua etme vakti geldiğini anlayarak “Ya Rab! Zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor. Başıma bu dert geldi. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”1 diyerek yalvardı Rabbine. İhlâsla yapılan dua makbul olur sırrınca Cenab-ı Hak da “Ya Eyyüb ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su”2 diye buyurdu. Hz. Eyyüb (as) de emre uyarak denileni yaptı ve hastalıklarından kurtularak Şafi esmasının tecellisine mazhar oldu.

Şimdi Eyyüb aleyhisselam gibi olmasa da bizim de maddî-manevî yaralarımız bulunuyor. Hatta belki de günümüzde ondan daha dehşetli yaralarımız var. Lakin bu yaralarımız küçük bir kurtçukken temizlenmeli. Yaralarımıza tiryak olacak bir şey bulunmalı. O tiryak da sabırdır. Yaralarımızı da sabır ilacıyla tasfiye edebiliriz aslında.

Yine sabır hayatın her alanında olmalıdır. Evde, işte, okulda ve hizmette… En ehemmiyetlisi de hizmette. Hizmet demişken en müşkül olanı da odur aslında. Hiçbir şey kolay değilken îman kurtarma hizmetinde de elbette zorluklar olacaktır. Hasret duygusu da galebe çalacaktır bu süreç içerisinde. Aileden uzak, gurbet ve hüzün duyguları da… Ama bunlar uhrevi hazırlıklar. İnşallah sıkıntılarımızın zahmeti gidip rahmeti kalacak. Yeter ki bizler bu suretçe sabrı ve şükrü ihmal etmeyelim. Unutmayalım ki bu zamanda hizmet de kolay değil, dava adamı olabilmek de…

İMAN davasına sıddıkiyetimizi inşallah sıkıntılarda gösterdiğimiz sabır ve metanetle gösterelim. Cenab-ı Hak hizmetimizi daim ve bizi bu yolda kaim eylesin inşallah. Hizmetimizin makbul olması duasıyla…

1.Enbiya Suresi, 83

2. Sad Suresi, 42.

 

 

DOSTLARA GELEN ŞEFKAT TOKADI

  SUAL: 

   Has dostlarınıza gelen musibetleri, tokat eseri deyip hizmet-i Kur'aniyede füturları cihetinde bir itab telakki ediyorsun. Halbuki size ve hizmet-i Kur'aniyeye hakikî düşmanlık edenler, selâmette kalıyorlar. Neden dosta tokat vuruluyor, düşmana ilişilmiyor?

   ELCEVAB: 

اَلظُّلْمُ لَا يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ

sırrınca: Dostların hataları, hizmetimizde bir nevi zulüm hükmüne geçtiği için, çabuk çarpılıyor. Şefkatli tokat yer, aklı varsa intibaha gelir. Düşman ise, hizmet-i Kur'aniyeye zıddiyeti, mümanaatı, dalalet hesabına geçer. Bilerek veya bilmeyerek hizmetimize tecavüzü, zındıka hesabına geçer. Küfür devam ettiği için, onlar ekseriyetle çabuk tokat yemiyorlar. Nasılki küçük kabahatleri işleyenlerin, nahiyelerde cezaları verilir. Büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de: Ehl-i imanın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk onları temizlemek için kısmen dünyada ve sür'aten verilir. Ehl-i dalaletin cinayetleri, o kadar büyüktür ki: Kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, mukteza-yı adalet olarak âlem-i bekadaki mahkeme-i kübraya havale edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.

   İşte hadîs-i şerifte

اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ

mezkûr hakikata dahi işaret ediyor. Yani: Dünyada şu mü'min, kısmen kusuratından cezasını gördüğü için dünya onun hakkında bir dâr-ı cezadır. Dünya, onların saadetli âhiretlerine nisbeten bir zindan ve cehennemdir. Ve kâfirler madem Cehennem'den çıkmayacaklar. Hasenatlarının mükâfatlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiatları te'hir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya, cennetleridir. Yoksa mü'min bu dünyada dahi kâfirden manen ve hakikat nokta-i nazarında çok ziyade mes'uddur. Âdeta mü'minin imanı, mü'minin ruhunda bir cennet-i maneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde manevî bir cehennemi ateşlendiriyor.

Lemalar - 47

17 Eylül 2026 Perşembe

DÜNYADA İLK YARATILIŞINIZ

    Evvelâ; neş'e-i ûlâyı nazara verir. Der ki: Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki, neş'e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz?.. O, onun misli, belki daha ehvenidir. Hem Cenab-ı Hak, insana karşı ettiği ihsanat-ı azîmeyi

اَلَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا

kelimesiyle işaret edip der: "Size böyle nimet eden bir zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız." Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib'ad ediyorsunuz. Hem semavat ve arzı halkeden, semavat ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve mematından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terketmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz? Der: Haşirde sizi ihya edecek zât öyle bir zâttır ki, bütün kâinat ona emirber nefer hükmündedir. Emr-i kün feyekûne karşı kemal-i inkıyad ile serfüru eder. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar ona ehven gelir. Bütün hayvanatı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir zâttır. Öyle bir zâta karşı مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ deyip, kudretine karşı taciz ile meydan okunmaz.

   Sonra

فَسُبْحَانَ الَّذ۪ى بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ

tabiriyle; herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitab sahifeleri gibi kolayca çevirir. Dünya ve âhireti iki menzil gibi; bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelal'dir. Madem böyledir, bütün delailin neticesi olarak: وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ yani, kabirden sizi ihya edip, haşre getirip huzur-u kibriyasında hesabınızı görecektir.

Sözler - 115

HAYAT VE KAİNAT

    Evet nasılki hayat, bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır ve şuur ve his dahi, hayattan süzülmüş hayatın bir hülâsasıdır ve akıl dahi, şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.) dahi; hayattan ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü'l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye (A.S.M.) dahi kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Belki maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.) -âsârının şehadetiyle- hayat-ı kâinatın hayatıdır ve risalet-i Muhammediye (A.S.M.) şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur'an dahi, -hayatdar hakaikının şehadetiyle- hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.

   Evet, evet, evet!.. Eğer kâinattan risalet-i Muhammediye'nin (A.S.M.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur'an gitse, kâinat divane olacak ve Küre-i Arz kafasını, aklını kaybedecek. Belki şuursuz kalmış olan başını, bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.

Sözler - 109

15 Eylül 2026 Salı

AKILLI GENÇLERE TAVSİYELER

 1. Ne kadar emin olursanız olun, her duyduğunuz ve gördüğünüze inanmayın!

2. Ne kadar kendinize güvenirseniz güvenin, araştırmadan emin olmayınız.

3. Ne kadar bilirseniz bilin, ama bir bilene sormadan emin olmayınız.

4. Ne kadar isterseniz isteyin, hislerinizle hareket etmeyiniz.

5. Ne kadar zekânıza ve bilginize güvenseniz de tecrübeli kişileri dinleyiniz.

6. Ne kadar kararlı olursanız olun; ama burnunuzun dikine gitmeyiniz.

7. Kalbiniz ne kadar size gerçeği söylese de aklınıza sormadan karar vermeyin.

8. Ne kadar dua etmiş olsanız da talihinize fazla güvenmeyin, çalışmaya bakın.

9. Ne kadar bilseniz de bilginize güvenmeyin, bilmediklerinizin olacağını bilin.

10. Kendinizi ne kadar beğenseniz de başkasının sizi nasıl gördüğüne bakın.

11. Yaptıklarınızın ne kadar doğru olduğunu bilseniz de kendinizi sorgulayın.

12. Biri hakkında ne kadar emin olsanız da yine de peşin hükümlü olmayınız.

13. Olayları ne kadar iyi bilseniz de perde arkasını bilmeden karar vermeyiniz.

14. Ne kadar özgür fikirli olsanız da sabit fikirli olmayınız.

15. Ne kadar çok bilgiye sahip olsanız da detayları atlamayınız.

16. Ne kadar çok zamanınız olsa da bu günün işini yarına bırakmayınız.

17. Ne kadar katı tutumlu olsanız da şartları ve zamanı düşünerek esnek olunuz.

18. Kendinize ne kadar güvenirseniz güvenin; ama başkasının penceresinden de bakınız.

19. Karşınızdaki ne kadar kusurlu olursa olsun, onu kusurunu yüzüne vurmayınız.

20. Arkadaşlarınız ne kadar çok olursa olsun güveneceğiniz arkadaşınızı iyi seçiniz.

21. Olayları ve sorunları sadece kendi açınızdan değerlendirmeye çalışmayınız.

22. Bulunduğunuz ortamda yerinizi ve haddinizi bilin.

23. Ne zaman konuşacağınızı ve nerede susacağınızı iyi tespit edin.

24. Başkalarının hayallerine ve ideallerine inanmasanız da saygı duymasını bilin.

25. Ağzınıza girenlerle, dudaklarınızdan çıkanlara dikkat ediniz.

26. Karşınızdaki insana ne kadar güvenseniz de kendinize saklayacağınız sırrınız olsun.

27. Başkalarının dürüst olmadıklarından şikâyet etmeden önce kendiniz sorgulayın.

28. Vicdanınız rahatsa sizi suçlayanlara fazla önemsemeyin.

29. Ne kadar akıllı olursanız olun, öfkeli olduğunuz zaman karar vermeyiniz.

30. Doğru şartların oluşmasını beklemek yerine, şartları siz kendiniz oluşturun.

31. Bir konuda “Evet!” derken de, “Hayır!” derken de iyi düşünün.

32. Haksızlık karşısında tepki göstermekten çekinmeyiniz.

33. Hatalarınızı size söyleyenlerin sizin dostlarınız olduğunu unutmayınız.

34. Başkalarının sizi suçlamasına fırsat vermeyiniz.

35. Başarısızlığınızın sebeplerini asla dışarıda aramayın.

36. Bir şeyi kaybederken bir başka şeyi kazandığınızı unutmayın.

37. Canınızı sıkan şeylerin sizi üzmesine fırsat vermeyiniz; unutunuz gitsin.

38. Geçmişe takılıp kalmayınız; istikbal geçmişte değil, gelecektedir.

39. Sizi cesaretlendirecek ve motive edecek arkadaşlar edinin.

40. Kalbinizden imanı, dilinizden duayı eksik etmeyiniz.


14 Eylül 2026 Pazartesi

YENİ EĞİTİM YILI BAŞLARKEN...!

 Yeni bir eğitim yılı, yeni umutlar ve yeni hedefler demektir.

Çocuklarımız yalnızca bilgi öğrenmesin;

iyiliği, doğruluğu, adaleti, merhameti ve sorumluluğu da öğrensin.

Çünkü gerçek eğitim, sadece sınavlarda başarılı olmak değil;

hayatta güzel insan olabilmektir.

Öğretmenlerimize sabır ve kolaylık,

öğrencilerimize azim ve başarı,

velilerimize anlayış ve huzur diliyorum.

📚 Kalemleri bilgiyle,

❤️ gönülleri sevgiyle,

🌱 yolları güzel ahlâkla dolsun.

Yeni eğitim yılı hayırlı, başarılı ve bereketli olsun.

Rafet Özcan 

Sevgi Çiçeklerine Nurdan Damlalar


🌹 Güzel Sözler 1. İnsanın gerçek zenginliği, sahip oldukları değil; gönlünde taşıdığı güzel ahlâktır. 2. Dünya bir konak, insan bir yolcudur. Yolcu konağa değil, gideceği menzile hazırlanmalıdır. 3. Kalbi Allah’a bağlanan insan, dünyanın fırtınaları karşısında kökleri sağlam bir ağaç gibidir. 4. Bir gönlü kırmak kolaydır; fakat kırılan gönlü onarmak bazen bir ömür sürer. Onun için sözümüzü söylemeden önce, kalbimizi dinleyelim. 5. İlim aklı aydınlatır, sevgi kalbi ısıtır, ahlâk ise insanı insan eder. 6. Hayatın en güzel yatırımı, insanın ardından bırakacağı iyi bir isim ve güzel bir izdir. 7. Dünya için çalış, ama dünyaya bağlanma. Çünkü emanetçinin vazifesi emaneti sahiplenmek değil, hakkıyla korumaktır. 8. Bugün ektiğin iyilik, yarın belki senin değil, hiç tanımadığın bir insanın hayatında çiçek açar. 🌸 9. Gönül kırmadan yaşamak büyük bir erdemdir; çünkü bazı yaraların ilacı dünyada bulunmaz. 10. İnsan, ne kadar yükselirse yükselsin, tevazuyu kaybettiği anda aslında küçülmeye başlar. 🌿 Sevgi Çiçeklerine Nurdan Damlalar Rafet Özcan

GÜZEL SÖZLER 1

 RAFET HOCA'DAN SÖZLER

. Dünya insanın malı değil, imtihanıdır.

. İnsan dünyaya sahip olmak için değil, kendini bulmak için gönderilmiştir.

. Dünya âhiretin tarlasıdır; insan burada ne ekerse orada onu biçer.

. Ölüm hayatın sonu değil, hesabın başlangıcıdır.

. Ecel kapıyı çalmaz; vakti gelince gelir.

. Kabir herkesi eşitler; zengin de fakir de oraya yalnız girer.

. Allah’ı bulan neyi kaybeder? Allah’ı kaybeden neyi bulur?

. Dünyayı kazandığını sanan, âhireti kaybediyorsa aslında kaybetmiştir.

. Bir insanın gerçek zenginliği cebindekiler değil, kalbindekilerdir.

. İnsan kendini tanımadan Rabbini tanımanın yolunu tamamlayamaz.

. Kendini yalnız beden zanneden, ruhunun hakikatini kaçırır.

. Savaşın kazananı olabilir; fakat savaşın kaybettirdiği canların geri dönüşü yoktur.

. Bir dünya düşünün; her şey sizin olsun ama içinde tek bir insan bulunmasın. O dünyanın size ne faydası var?

. Savaşlar şehirleri yıkar, fakat en büyük yıkım insanın vicdanında meydana gelir.

. Para insanın elinde nimet, kalbinde put olursa felakettir.

. Kumar, kolay kazanç vaadiyle insanın emeğini ve ümidini tüketir.

. Nefis insana dünyayı kazandıracağını söyler; fakat çoğu zaman elindekini de kaybettirir.

. İnsan başkasının kusurunu saymaya başlamadan önce kendi hesabını görmelidir.

. Ömür sermayesi her geçen gün azalıyor; insan ise çoğu zaman bunu ancak sona yaklaşınca fark ediyor.

. Dünyada herkes bir şey arıyor; fakat en büyük arayış insanın kendi hakikatini aramasıdır.

. Ölümü unutan insan, hayatın değerini de unutur.

. Kabri hatırlayan insan, zulmetmekten daha çok sakınır.

. Âhirete iman, dünyadan kaçmak değil; dünyada doğru yaşamaktır.

. İnsan dünyada misafirdir; misafir olduğunu unutan, eşyasını ev sahibi zanneder.

. Kalbin Allah ile olduğu zaman yalnız değilsin; bütün dünya yanında olsa da Allah’tan uzaksan aslında yalnızsın.

. İnsan dünyaya sığmaz; fakat çoğu zaman dünyaya sığdırdığı hayallerle ömrünü tüketir.

. Kalbin yönü nereye dönükse, insanın gerçek yolculuğu da orayadır.

. Her sabah yeni bir ömür verilmiş gibi uyan; çünkü dün geri gelmeyecek, yarın ise garanti değildir.

. Ölüm, insanın dünyadan ayrılışıdır; fakat amellerinin karşısına çıkışı değildir.

. İnsanların alkışını kazanmak kolaydır; Allah’ın rızasını kazanmak ise samimiyet ister.

. Bir gün herkes seni unutabilir; fakat yaptığın iyilik, bir gönülde iz bırakmışsa kaybolmaz.

. Dünyanın en büyük kaybı malını kaybetmek değil, ömrünü boş yere kaybetmektir.

. Gönlü kırılmış bir insanın sessizliği, bazen bin sözden daha ağırdır.

. Dilin söylediğini kulak duyar; kalbin söylediğini ise vicdan duyar.

. İnsan başkasının ayıbını büyütürken kendi kusurunu küçültmemelidir.

. Sabır, hiçbir şey yapmadan beklemek değil; doğru olanı yapıp sonucunu Allah’a bırakmaktır.

. Dünyada yalnız yürüdüğünü sanma; seni yaratan Rabb'in seni senden daha iyi bilir.

. Bir gün geriye dönüp baktığında, keşke daha çok kazanmasaydım değil; keşke daha çok iyilik yapsaydım demek güzeldir.

. Ömür bir emanettir; emanetin sahibi sorunca, insanın mazereti değil ameli konuşur.

. Dünyanın kapıları insana birer birer açılır; fakat kabir kapısı açıldığında artık dönüş kapısı kapanmıştır.

. Allah için yapılan küçük bir iyilik, insanların gözünde küçük olsa da Allah katında büyük olabilir.

. İnsan ne kadar yükselirse yükselsin, toprağa basmayı unutursa düşüşü ağır olur.

. Gecenin karanlığından korkma; bazen insanın Rabbine en yakın olduğu an, herkesin sustuğu gecedir.

. Kalbine dünyayı değil, Allah sevgisini yerleştir; dünya zaten gerektiği kadar yer kaplar.

. Asıl mesele uzun yaşamak değil; yaşadığın ömrü anlamlı kılmaktır.

13 Eylül 2026 Pazar

GÜZEL SÖZLER 2

 . İnsan dünyaya ne kadar bağlanırsa, ayrılık günü o kadar ağır gelir.

. Bugün elinde olan nimet, yarın hatırlayacağın bir imtihan olabilir.

. Kalbin huzuru, sahip olduklarının çokluğunda değil; sahip olduğunun sahibini bilmektedir.

. İnsan ölümden korktuğu kadar, ölüme hazırlıksız olmaktan da korkmalıdır.

. Dünyanın en kısa yolu, insanın kendi nefsinden Rabbine doğru yaptığı yolculuktur.

. Her suskunluk çaresizlik değildir; bazen susmak, kalbin en derin duasıdır.

. Bir insanın değeri, dünyada bıraktığı maldan çok, gönüllerde bıraktığı izdir.

. Nefsin istediğini yapmak özgürlük değildir; nefsinin esiri olmaktan kurtulmaktır özgürlük.

. İnsan başkalarına hesap sormadan önce, kendi ömrünün hesabını düşünmelidir.

. Ömür bir mum gibidir; ışık verdikçe azalır, azaldıkça sona yaklaşır.

. Dünyanın en büyük yanılgısı, geçici olanı kalıcı sanmaktır.

. İnsan bazen bir kapının kapanmasına üzülür; hâlbuki Allah başka bir kapının açılmasını hazırlıyordur.

. Gönül kırmak kolaydır; fakat kırılan bir gönlü yeniden kazanmak yıllar sürebilir.

. İyilik yapan unutabilir; fakat iyilik gören insan onu ömrü boyunca hatırlayabilir.

. Ahiret yolculuğunda insanın yanında götürebildiği tek servet, dünyada yaptığı amellerdir.

. Ölüm herkese aynı kapıyı gösterir; fakat herkes o kapının ardına aynı hazırlıkla gitmez.

. İnsan dünyada neyin peşinden koştuğuna bakarsa, kalbinin gerçekte neye bağlı olduğunu anlar.

. Allah’ın rızasını kazanmak için atılan küçük bir adım, dünya menfaati için atılan büyük adımlardan daha değerlidir.

. Bir gün aynaya değil, amellerine bakacağın bir gün gelecek.

. Dünya seni alkışlarken şımarma; dünya seni terk ederken de yıkılma.

. İnsanların sevgisi değişebilir; Allah’ın rahmetine sığınan gönül ise ümidini kaybetmez.

. En büyük pişmanlık, yapılmış bir hatadan çok, yapılabilecekken ertelenmiş bir iyilik olabilir.

. Bugünün fırsatını yarına bırakan, yarının kendisine verileceğini garanti etmiş değildir.

. Kabir sessizdir; fakat insanın dünyada susturduğu vicdanı orada yeniden konuşabilir.

. Hayatın gerçek kazancı, çok yaşamak değil; yaşadığın günleri Allah’ın rızasına uygun değerlendirmektir.


GÜZEL SÖZLER 3

 

ÖLÜM, KABİR VE ÂHİRET ÜZERİNE

. Ölüm, ertelenmiş bütün hesapların kapısını açan sessiz bir gerçektir.

. Bugün “daha sonra” dediğin şeylerin bazıları, yarın senin için “keşke” olabilir.

. İnsan kabre malıyla değil, ameliyle girer; fakat dünyada çoğu zaman bunun tersine hazırlanır.

. Ölüm gençliğe bakmaz, zenginliğe bakmaz, makam sormaz; vakti gelince gelir.

. Dünyada peşinden koştuğun her şey, kabir kapısında senden ayrılacaktır.

. İnsanların gözünde büyük olmak kolaydır; Allah katında makbul olmak ise samimiyet ister.

. Bir gün elinden telefon düşecek, dünya susacak ve geriye yalnızca seninle amellerin kalacak.

. İnsan ölümden kaçmak için yollar arar; hâlbuki ölüm, insanı bulmak için yol aramaz.

. Kabir, insanın dünyada unuttuğu hakikatleri hatırlayacağı ilk duraktır.

. Ömür sana verilmiş bir mülk değil, geri alınacak bir emanettir.

. Bugün nefes alıyor olman, yarın da nefes alacağının garantisi değildir.

. İnsan dünyada neyi büyütüyorsa, çoğu zaman kalbinde onu büyütüyor demektir.

. Malın çokluğu insanı zengin etmeyebilir; gönlün kanaati insanı dünyaya muhtaç olmaktan kurtarır.

. Ölümü hatırlamak hayatı karartmaz; aksine hayatın kıymetini öğretir.

. Kabir uzak değildir; insanın doğduğu günden beri ona doğru attığı adımların son durağıdır.

. Dünyada “benim” dediğin her şey, ölüm geldiğinde “emanetmiş” diye karşına çıkar.

. İnsanların seni unutmasından korkma; asıl korkulacak şey, Rabbini unutmuş bir kalple yaşamaktır.

. Hesap günü geldiğinde insanın bahanesi değil, hakikati konuşacaktır.

. Dünyada yalnız kaldığında üzülme; asıl mesele, kabirde yalnız kalacağın güne hazırlıksız gitmemektir.

. Bir gün gözlerin dünyaya kapanacak; önemli olan, o gün kalbinin hangi dünyaya açılacağıdır.

. Ölüm, zenginin servetini değil; insanın gerçek fakirliğini ortaya çıkarır.

. Her gün biraz daha yaşlandığını değil, her gün biraz daha ölüme yaklaştığını düşün.

. Dünyanın en büyük aldanışı, sonsuza kadar burada kalacakmış gibi yaşamaktır.

. İnsan bugün yaptığı tercihlerle yalnızca bugünü değil, yarınını da inşa eder.

. Kabir kapısında “biraz daha zaman” demek mümkün olmayabilir; zamanı varken hazırlanmak gerekir.

. Âhiret uzak değildir; çünkü ona giden yol insanın her geçen nefesiyle kısalmaktadır.

. Dünyada kazanmak için çok çalışıyoruz; peki ebedî hayatı kazanmak için ne kadar çalışıyoruz?

. İnsan ölümün ne zaman geleceğini bilmez; fakat ölümün geleceğini kesin olarak bilir.

. Son nefeste keşke dememek için, ilk fırsatta doğru olanı yapmak gerekir.

. Dünya bir gün arkamızda kalacak; geriye yalnızca Rabbimize sunduğumuz hayat kalacaktı

GÖNÜL, HAYAT VE ÂHİRET ÜZERİNE

 RAFET ÖZCAN HOCA’DAN

. İnsan bazen aradığı huzuru dünyada değil, Allah’a yönelen kalbinde bulur.

. Kalbi temiz olanın yolu uzun olsa da yükü hafif olur.

. Her gecenin bir sabahı vardır; yeter ki insan ümidini Rabbinden kesmesin.

. Dünya seni yorsa da kalbini dünyaya teslim etme.

. En güzel zenginlik, elindekine şükredip gönlündekini Allah’a emanet etmektir.

. İnsanların görmediği iyiliği Allah görüyorsa, o iyilik asla kaybolmaz.

. Bir gönlü sevindirmek, bazen büyük servetlerden daha değerli bir sadakadır.

. Kalbin kırıldığında insanlara değil, seni yaratan Rabbine sığın.

. Sabır, karanlıkta ışığı göremesen bile Allah’ın seni gördüğüne inanmaktır.

. Gönül, neye bağlanırsa onunla büyür; Allah’a bağlanırsa huzurla dolar.

. Hayatın en güzel anları, insanın Rabbini hatırladığı anlardır.

. İnsan geçmişini değiştiremez; fakat bugününü değiştirerek yarınını güzelleştirebilir.

. Her düşüş bir son değildir; bazen insanın yeniden ayağa kalkmayı öğrenmesidir.

. Dünya geçici olduğu için değersiz değildir; emanet olduğu için dikkatle yaşanmalıdır.

. Bir insanın gerçek izi, arkasında bıraktığı eşya değil, dokunduğu gönüllerdir.

. Gönlü Allah’a dayanan insan, dünyanın fırtınalarından korkmaz.

. Bazen cevap gecikir; fakat Allah’ın hikmeti hiçbir zaman gecikmez.

. İnsan ne kadar konuşursa konuşsun, en güzel söz güzel ahlâkla söylenendir.

. Bir gün bütün yollar bitecek; önemli olan, son durağa hangi kalple ulaşacağındır.

. Dünyada güzel yaşamak, âhireti unutmadan dünyaya emanet gözüyle bakmaktır.

🌿 “Dünya geçici, ömür emanet, âhiret ise ebedî bir yolculuktur.”

— Rafet Özcan Hoca

KÂİNAT VE İNSAN

 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

   Öyle bir Allah'a hamd, medh ü senalar ederiz ki, şu âlem-i kebir onun icadıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de onun ibdaıdır. Biri inşası, diğeri binasıdır. Biri san'atı, diğeri sıbgasıdır. Biri nakşı, diğeri zînetidir. Biri rahmeti, diğeri nimetidir. Biri kudreti, diğeri hikmetidir. Biri azameti, diğeri rububiyetidir. Biri mahluku, diğeri masnuudur. Biri mülkü, diğeri memluküdür. Biri mescidi, diğeri abdidir. Evet bütün bu şeyler, eczasıyla beraber Allah'ın mülkü ve malı olduğu, i'cazvari sikke ve mühürleriyle sabittir...

Mesnevi-i Nuriye - 107

 İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a'mal-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir. Ecnebilerden alınan maddî bilgiler, san'at ve terakkiyata ait ise lâzımdır. Sefahete dair ise muzırdır.

Mesnevi-i Nuriye - 115

İHTİYAÇ VE DUA

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Acz, nidanın madenidir. İhtiyaç duanın menbaıdır.

   Feyâ Rabbî, yâ Hâlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim hâcetimdir. Sana yaptığım dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem fıkdan-ı hile ve fakrımdır. Hazinem aczimdir. Re'sü'l-malım, emellerimdir. Şefiim, Habibin (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve rahmetindir. Afveyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle yâ Allah yâ Rahman yâ Rahîm! Âmîn!

 İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Her kim kendisini Allah'a mal ederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah'a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah'a mal olmak ise, bütün eşyayı terk ve her şeyin ondan olduğunu ve ona rücu ettiğini bilmekle olur.

   İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Cenab-ı Hakk'ın sana in'am ettiği vücud ile vücuda lâzım olan şeyler, temlik suretiyle değildir. Yani, senin mülkün ve malın olup istediğin gibi tasarruf etmek için verilmemiştir. Ancak o gibi nimetlerde, Allah'ın rızasına muvafık tasarruf edilebilir.    Evet bir misafir, ev sahibinin iznine ve rızasına muvafık olmayacak derecede, yemeklerde ve sair şeylerde israf edemez.

Mesnevi-i Nuriye - 107

KONUŞMAMIZ SEVİYEMİZİ GÖSTERİR

Konuşmak bir kültür ve aynı zamanda bir sanat işidir. Herkes konuşur fakat tesir göstermez, etkili olmaz.Bir insan da konuşur söz söyler laf üretmez o söz hedefini bulur etkili olur.

Ülke yönetiminde bulunan ve söylediği sözün ne anlam taşıdığının bilincinde olan siyasiler sözleri ile özlerini bir bütün haline getirdiği takdirde etkili ve başarılı olurlar.Bunun en büyük şartı da muhatabın güvenini kazanmaktır.Yalan yanlış uluorta rast gele söylenen sözler ve verilen vaatler laftan öteye gitmez ve millette buna pek itibar etmez.Hani ne demiş atalarımız,"Lafla peynir gemisi yürümez".

Ülke yönetimine talip olan siyasi parti yöneticilerimiz sözlerine konuştuklarına,tavır ve davranışlarına çok dikkat etmek zorundadırlar."Kem söz sahibine aittir "diye bir ata sözümüz vardır.Kişinin seviyesi sözünden belli olur. Bugün iktidarda olan parti yetkilileri unutmamalı ki bir gün onlar muhalefet diğer muhatapları iktidar koltuğunda olarak yer değiştirebilirler.Siyasi partiler iktidar olmak için kurulur yani ülkeyi yönetmeye taliptirler.

AK parti MHP Cumhur ittifakının küçük ortağı MHP lideri Sayın Bahçeli'nin muhalefet partilerinin meydana getirdiği Milletin yarıya yakınını temsil eden muhalefeti alaya alıp, hakaret eder nitelikte, zillet ittifakı diyerek yad etmesi ve Cumhurbaşkanı ve AK parti Genel başkanı Sayın Erdoğan'ın kendilerden olmayanı hainlik ile suçlaması. Zaman zaman hakarete varan sözler sarfetmesi yakışık almayan ve o mevkilerde bulunan kimselerin söylememesi gereken sözlerdir.

Gel zaman git zaman devir değişse bugün muhalefette olan parti liderlerinden biri iltidar olsa ,Cumhur ittifakı da muhalefet olsa onlar size sizin söylediğiniz seviyede sözlerle hitap etse, mesela Cumhur ittifakı yerine çamur ittifakı dese, razı olurmusunuz? Hayır olmazsınız, ben dahi onların öyle bir söz söylemesine razı olmam.O zaman Sayın Bahçeli ve Sayın Cumhurbaşkanımız lütfen sözlerinize biraz dikkat edin ve İğneyi kendinize çuvaldızı başkasına batırın.Çünkü söylediğniz her söz sizi birgün gelir zor durumda bıakabilir.

Son söz olarak şunu söylemek isterm ki, millet artık bu seviyesizliklerden bıktı.Milletin büyük çoğunluğunu temsil eden bugün muhalefet yarın iktidar olacak muhalefete ve seçmene ve hakaret etmek millete hakaret sayılır.Yapılacak ilk seçimde bunun hesabı sandıkta sorulur. Lütfen milleti kamplara ayırarak gerginlik çıkarmaya çalışmayın. Şunu iyi bilin ki, bu millet, 86 milyon insanı ile kardeş olarak kardeşlik bağlarını güçlendirerek yaşamak istiyor.Unutmayalım, bu ülke hepimizindir.

Rafet Özcan

DERİM HEMEN BİSMİLLAH


Bir şey yiyip içerken

Kitabımı açarken

Okumaya başlarken

Derim hemen Bismillah.

Lailahe İllallah,

Derim hemen Bismillah


Yatağıma yatarken

Uyumaya başlarken

Sabahleyin kalkarken

Derim hemen Bismillah

Lailahe İllallah

Derim hemen Bismillah.


Elbisemi giyerken

Elimi yüzümü yıkarken

Evimizden çıkarken

Derim hemen Bismillah

Lailahe İllallah

Derim hemen Bismillah.


Okuluma giderken

Sınıfıma girerken

Derslerime başlarken

Derim hemen Bismillah.

Lailahe İllallah

Derim hemen Bismillah.


 Rafet ÖZCAN

SEYTAN ÜÇGENİ VE 12 EYLÜL FİTNESİ

 12 Eylül çok büyük bir fitne idi.

Öyle ki 28 Şubat ve 15 Temmuz’a kadar uzandı bu fitne.

Bu fitnenin şifreleri ise Kutlular Abinin şu sözlerinde saklı:

“12 Eylül’de Konsey adına biri benimle görüşmek istedi. 3 teklif ile geldiler.

Bana, “Mehmet Bey, biliyorsunuz bir ihtilal oldu. Bunun için bütün sivil toplum faaliyetleri yasaklandı. Ama siz bu yasaklara uymuyorsunuz. Beyazıt’ta her Cumartesi iki yüz kişiyle sohbet yapıyorsunuz. Bunlar Konsey’e rapor olarak geliyor. Konsey bu toplantılarınızı kaldırmanızı istiyor. Bunun için anlaşmaya geldik.

İkincisi: Atatürk aleyhtarlığı yapıyorsunuz. Paşalar bu konuda hassas. Bunu da yapmamanızı istiyoruz.

Üçüncüsü ise yurt dışında (yurt içinde değil) Süleymancılara ve Milli Görüşçülere karşı beraber mücadele verelim -her halde onları bizden daha tehlikeli görüyorlar.- Bunları kabul ederseniz, devlet imkânlarını emrinize tahsis edeceğiz” dedi.

Ben de,

“Birincisi: bu dersleri kaldırmayız. Biz imanî konularda ders yapıyoruz. Rahatsız oluyorsanız, bizi toplar hapishaneye atarsınız. Biz de çıktığımızda, bıraktığımız yerden devam ederiz.

İkincisi: Atatürk meselesinde yaptığımız bir şey yok. Ama sizler Atatürk’ü “Besmele” yaptınız. Bazı şeyleri tenkit ediyoruz.

Üçüncüsü ise Süleymancılara ve Milli Görüşçülere niye düşmansınız? Çünkü onlar dindardırlar. Onun için onlara muarızsınız. onların Müslümanlığından şüphemiz yok. Farklılıklarımız var; ama biz onlara düşman değiliz. Onlar bizim din kardeşlerimiz. Ayrıca kendimizi onlara karşı kullandırtmayız. Hiçbir teklifinizi kabul etmiyorum” diye cevap verdim.”

12 Eylül, 28 Şubat ve 15 Temmuz şeytan üçgenini tam olarak tanımlayan satırlar bunlar.

Dikkat ediniz…

Derin devlet, “Süleymancılara ve Milli Görüşçülere karşı beraber mücadele verelim” diye bir teklif getiriyor.

Bu teklif aslında Müslümanı Müslümana kırdırma projesidir.

Kutlular Abi Nurlardan aldığı ferasetle bu tuzağa düşmüyor.

Alıntı

SERÇE RABBİNE KÜSTÜ MÜ?

 SERÇENİN HİKÂYESİ

Bir serçe kuşu varmış…

Her sabah erkenden yuvasından çıkar, rızkını arar, akşam olduğunda yuvasına dönermiş. Fakat bir gün başına gelen bir olay onu çok üzmüş.

Şiddetli bir fırtına çıkmış. Serçenin yuvası dağılmış, yavruları başka bir yere savrulmuş.

Serçe gökyüzüne bakıp:

“Ya Rabbi! Ben Sana ne yaptım? Yuvamı neden yıktın? Yavrularımı neden benden ayırdın?” diye sitem etmiş.

O gün serçe uçmamış. Bir dala konmuş, başını kanadının altına sokmuş.

Ertesi gün açmış gözlerini.

Gökyüzünde güneş doğmuştu.

Serçe yine rızkını aramak için uçmaya başlamış. Uzaklarda bir ağaç görmüş. Ağacın dalları arasında kendisine uygun, güvenli bir yer bulmuş.

Bir süre sonra yavrularının sesini duymuş.

Meğer yavruları da fırtınadan zarar görmeden başka bir dala sığınmış.

Serçe o an anlamış:

“Ben Rabbime küsmüşüm ama Rabbim beni hiç bırakmamış.”

Yıkılan yuvasının yerine daha güvenli bir yuva bulmuş.

Kaybettiğini sandığı yavrularına yeniden kavuşmuş.

Ve serçe, gökyüzünde kanat çırparken sanki şöyle demiş:

“Ey Rabbim! Ben küçüğüm, Sen büyüksün.

Ben bilmem, Sen bilirsin.

Ben görmem, Sen görürsün.

Ben yalnızca bugünü bilirim; Sen yarını da bilirsin.

Bana düşen Sana güvenmekmiş.”

O günden sonra serçe, başına ne gelirse gelsin Rabbine küsmezmiş.

Çünkü öğrenmiş ki:

Bazen yıkılan yuva, daha güzel bir yuvaya götüren bir başlangıçtır.

Bazen kayıp sandığımız şey, bizi daha büyük bir nimete hazırlar.

Ve bazen kulun anlayamadığı imtihanın ardında, Rabbimizin bilmediğimiz bir rahmeti vardır.

🐦 Serçe küçüktü…

Ama Rabbi sonsuzdu.

Ders:

Kul, Rabbini her zaman anlamayabilir; fakat Rabbine her zaman güvenebilir.

12 Eylül 2026 Cumartesi

İSM-İ KAYYUMUN CİLVESİS

 İsm-i Kayyum'un mazhar-ı ekmeli olan insan ile, bir cihette kâinat kıyam bulur; yani kâinatın ekser hikmetleri, maslahatları, gayeleri insana baktığı için, güya insandaki cilve-i kayyumiyet, kâinata bir direktir. Evet Zât-ı Hayy-ı Kayyum, bu kâinatta insanı irade etmiş ve kâinatı onun için yaratmış denilebilir. Çünki insan, câmiiyet-i tamme ile bütün esma-i İlahiyeyi anlar, zevkeder. Hususan rızktaki zevk cihetiyle pek çok esma-i hüsnayı anlar. Halbuki melaikeler, onları o zevk ile bilemezler.

   İşte insanın bu ehemmiyetli câmiiyetidir ki: Zât-ı Hayy-ı Kayyum, insana bütün esmasını ihsas etmek ve bütün enva'-ı ihsanatını tattırmak için öyle iştihalı bir mide vermiş ki, o midenin geniş sofrasını hadsiz enva'-ı mat'umatıyla kerimane doldurmuş. Hem bu maddî mide gibi hayatı da bir mide yapmış. O hayat midesine duygular, eller hükmünde gayet geniş bir sofra-i nimet açmış. O hayat ise, duyguları vasıtasıyla, o sofra-i nimetten her çeşit istifadeler ile, teşekküratın her nev'ini yapar. Ve bu hayat midesinden sonra bir insaniyet midesini vermiş ki, o mide, hayattan daha geniş bir dairede rızk ve nimet ister. Akıl ve fikir ve hayal, o midenin elleri hükmünde, semavat ve zemin genişliğinde, o sofra-i rahmetten istifade edip şükreder. Ve insaniyet midesinden sonra hadsiz geniş diğer bir sofra-i nimet açmak için, İslâmiyet ve iman akidelerini, çok rızk ister bir manevî mide hükmüne getirip, onun rızk sofrasının dairesini mümkinat dairesinin haricinde genişletip, esma-i İlahiyeyi de içine alır kılmıştır ki, o mide ile İsm-i Rahman'ı ve İsm-i Hakîm'i en büyük bir zevk-i rızkî ile hisseder.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى رَحْمَانِيَّتِه۪ وَعَلٰى حَك۪يمِيَّتِه۪

der ve hâkeza.. bu manevî mide-i kübra ile hadsiz nimet-i İlahiyeden istifade edebilir ve bilhâssa o midedeki muhabbet-i İlahiye zevkinin daha başka bir dairesi var.

   İşte Zât-ı Hayy-ı Kayyum, insanı bütün kâinata bir merkez, bir medar yaparak, kâinat kadar geniş bir sofra-i nimet insana açtığının ve kâinatı insana müsahhar ettiğinin ve kâinatın insan ile mazhar olduğu sırr-ı kayyumiyetle bir cihette kaim olduğunun hikmeti ise, insanın mühim üç vazifesidir:

   Birincisi: Kâinatta münteşir bütün enva'-ı nimeti insanla tanzim etmek ve insanın menfaati ipiyle tesbih taneleri gibi tanzim eder, nimetlerin iplerinin uçlarını insanın başına bağlar, rahmet hazinelerinin umum çeşitlerine insanı bir liste hükmüne getirir.    İkinci Vazifesi: Zât-ı Hayy-ı Kayyum'un hitabatına, insan câmiiyeti haysiyetiyle en mükemmel muhatab olmak ve hayretkârane san'atlarını takdir ve tahsin etmekle en yüksek sesli bir dellâl olmak ve şuurdarane teşekküratın bütün enva'ıyla, bütün enva'-ı nimetine ve çeşit çeşit hadsiz ihsanatına şükür ve hamd ü sena etmektir.

   Üçüncü Vazifesi: 

   Hayatı ile, üç cihetle Zât-ı Hayy-ı Kayyum'a ve şuunatına ve sıfât-ı muhitasına âyinedarlık etmektir.

Lemalar - 353

BU DÜNYA KIMSEYE KALMAZ !

     Halife Harun er-Reşid'e, o zamanın Fransa Kralı bir gül fidanı hediye etmişti..Harun er-Reşid, o gül fidanına çok itibar göstererek bahçıvana verdi ve:

— Buna iyi bak. Bahçeye dik. Yetiştiği zaman da ilk çiçeğinden bana getir, dedi.

Bahçıvan gülü bahçeye dikti. Gül çok güzel olmuştu. Aradan zaman geçti, çok güzel bir gül açtı. Bahçıvan gülü koparmak için o tarafa doğru giderken, gülün dalına konmuş bir bülbülün yanık yanık öttüğünü görüp onu seyre daldı.

— Nasıl olsa uçar gider. Ben de ondan sonra koparırım, diyordu. Fakat yazık ki, bülbül bir hayli öttükten sonra gülü darma - dağın etti. Bahçıvan çök üzülmüştü. Ne diyecekti şimdi padişaha... Doğru padişahın huzuruna çıkıp meseleyi anlattı ve üzüntüsünü bildirdi.

Halife üzülmemesini söyledikten sonra:

— Bu dünya etme - bulma dünyası derler. Bu dünya bülbüle de kalmaz, canın sağ olsun, dedi ve bahçıvanı affetti

Aradan zaman geçti. Bahçıvan bir gün o bülbülü bir yılanın yutmakta olduğunu görüp doğru halifenin huzuruna çıktı. Vaziyeti anlattı:

— Efendim, keramet gösterdiniz. Hakikaten dünya bülbüle kalmadı, dedi.

Padişah, yine aynı sözleri tekrarlayarak:

— Bu dünya yılana da kalmaz. O da birgün belâsını bulur, dedi.

Lihikmetin o yılan bahçe sulamakta olan bahçıvanın ayaklarına doğru hücuma geçti. Bahçıvan yılandan daha çabuk davranıp elindeki kürekle yılanı ortadan, ikiye böldü ve öldürdükten sonra halifenin huzuruna çıkıp meseleyi anlattı. Halife yine aynı şekilde:

— Bu dünya sana da kalmaz. Sen de bulursun bir gün belânı, dedi.

Olacak ya, bir suçundan dolayı padişah bahçıvana kızıp idamına karar verdi. Cellâtları çağırdı, bahçıvanı ellerine vererek kellesini kesmelerini söyledi. Cellâtlar adamı alıp götürdüler. Fakat hüküm infaz edilmeden önce bir isteği olup olmadığını sordular. Bahçıvan:

— Var bir isteğim ama, onu ancak padişaha söylerim, başkasına söylemem hiçbir mânâ ifade etmez, deyip padişahla görüştürmelerini istedi.

Bahçıvanın bu isteği cellâtların çok acaibine gitmişti. Durumu halifeye bildirdiler. O da görüşmeyi kabul edip ne diyeceğini sordu. Bahçıvan:

— Sultanım, mesele malûmunuzdur. Bu dünya bülbüle, yılana ve bana kalmadığı gibi sana da kalmayacak. Sen beni en ufak bir sebepten cellâtlara teslim ettin. Bu yalancı dünyanın sana kalacağını mı sanıyorsun. Bu dünyaya etme - bulma dünyasıdır, derler diyen sendin, dedi ve söyleyeceğinin bundan ibaret olduğunu bildirdi.

Bu hatırlatma halifeye çok tesir etmişti. Bu adamı öldürüp de elime ne geçecek? diyerek adamı affetti. Adam da bu şekilde ölümden bir müddet için kurtulmuş oldu.

11 Eylül 2026 Cuma

İNSANIN MAHİYETİ

 İnsan bir hiç mi?

Hem deme ki: "Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinat bir Hakîm-i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü küllî istenilsin?"

   Çünki sen çendan, nefsin ve suretin itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belâgatlı bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalaacısı ve şu tesbih eden mahlukatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet eden masnuatın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.

   Evet ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibariyle; sağir bir cüz, hakir bir cüz'î, fakir bir mahluk, zaîf bir hayvansın ki; bütün dehşetli mevcudat-ı seyyalenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlahiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip; insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz'iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: "Benim Rabb-i Rahîm'im dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve güneşi, o haneme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve nebatatı, o hanemin zînetli levazımatı yapmıştır."

   Netice-i kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i safilîne düşersin. Eğer Hak ve Kur'an'ı dinlersen, a'lâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.

EY İNSAN! KENDİNİ OKU

    İnsanın kendini okuması ve bilmesi;

İnsan şu kâinat içinde pek nazik ve nâzenin bir çocuğa benzer. Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünki o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese; o teshirin şükrünü eda ile beraber matlubuna öyle muvaffak olur ve maksadları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun öşr-i mi'şarına muvaffak olamaz. Yalnız bazı vakit lisan-ı hal duasıyla hasıl olan bir matlubunu yanlış olarak kendi iktidarına hamleder. Meselâ: Tavuğun yavrusunun zaafındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar edip onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte cây-ı dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyan-ı temaşa bir cilve-i rahmet...

   Nasılki nazdar bir çocuk ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazîn haliyle matlublarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki; o matlublardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek zaaf ve acz, onun hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti ittiham etmek suretiyle ahmakane bir gurur ile "Ben kuvvetimle bunları teshir ediyorum" dese, elbette bir tokat yiyecektir. İşte insan dahi Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini ittiham edecek bir tarzda küfran-ı nimet suretinde Karun gibi

اِنَّمَٓا اُوت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ

yani: "Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım" dese, elbette sille-i azaba kendini müstehak eder. Demek şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyat-ı beşeriye ve kemalât-ı medeniyet; celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile değil, belki ona onun zaafı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re'fet-i Rabbaniye ve rahmet ve hikmet-i İlahiyedir ki; eşyayı ona teshir etmiştir. Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlub olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi olan teshir-i Rabbanî ve ikram-ı Rahmanîdir.

   Ey insan! Madem hakikat böyledir; gururu ve enaniyeti bırak. Uluhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdad lisanıyla; fakr ve hâcatını, tazarru' ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster. Ve

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

de, yüksel.

Sözler - 327

10 Eylül 2026 Perşembe

ALLAH'A İMAN NEDİR?

 Kat'iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

   Evet bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenab-ı Hakk'ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen; nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten mübtela olur.

   Evet şu perişan dünyada, âvâre nev'-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahibsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev'-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.

Mektubat - 222

ÖVÜNMEYE HAKKIN VAR MI ?

 Nefs-i emmareme bir sille-i te'dib:

   Ey fahre meftun, şöhrete mübtela, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dava ise; senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var. Halbuki sen, daim zemme müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz'-i ihtiyarın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkis ediyorsun, gururunla tahrib ediyorsun ve küfranınla ibtal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun. Senin vazifen fahr değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacalettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedamettir. Senin kemalin hodbinlik değil, hudâbinliktedir.

   Evet sen benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yani fâil ve masdar değilsiniz, belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir tesiriniz var: O da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı, güzel bir surette kabul etmemenizden şerre sebeb olmanızdır. Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ güzelliği görülmeyen zahirî çirkinlikler size isnad edilip, Zât-ı Mukaddese-i İlahiyenin tenzihine vesile olasınız. Halbuki bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıd bir suret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalbettiğiniz halde, Hâlıkınızla güya iştirak edersiniz. Demek nefisperest, tabiatperest gayet ahmak, gayet zalimdir.

Sözler - 230

8 Eylül 2026 Salı

İNSANIN SAADETİ

 İkinci Mebhas 

  İnsanın saadet ve şekavetine medar beş nükteden ibarettir. 

   [İnsan ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet câmi' bir istidad verildiği için; esfel-i safilînden tâ a'lâ-yı illiyyîne, ferşten tâ arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamata, meratibe, derecata, derekata girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut ve suuda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu'cize-i kudret ve netice-i hilkat ve acube-i san'at olarak şu dünyaya gönderilmiştir. İşte insanın şu dehşetli terakki ve tedennisinin sırrını "Beş Nükte"de beyan edeceğiz.]

    BİRİNCİ NÜKTE: 

   İnsan, kâinatın ekser enva'ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet'i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelal'i de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyaret etmek ve firak-ı ebedîden kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acaib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak'ın dergâhına ilticaya muhtaçtır. İşte şu vaziyette bir insana hakikî Mabud olacak; yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, acizden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelal, bir Rahîm-i Zülcemal, bir Hakîm-i Zülkemal olabilir. Çünki nihayetsiz hâcat-ı insaniyeyi îfa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise, mabudiyete lâyık yalnız odur.

   İşte ey insan! Eğer yalnız ona abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkâf etsen, âciz mahlukata zelil bir abd olursun. Eğer enaniyetine ve iktidarına güvenip tevekkül ve duayı bırakıp, tekebbür ve davaya sapsan; o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zaîf düşersin. Şer ve tahrib cihetinde; dağdan daha ağır, taundan daha muzır olursun.

   Evet ey insan! Sende iki cihet var: Birisi, icad ve vücud ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri; tahrib, adem, şer, nefy, infial cihetidir. Birinci cihet itibariyle; arıdan, serçeden aşağı.. sinekten, örümcekten daha zaîfsin. İkinci cihet itibariyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünki sen iyilik ve icad ettiğin vakit, yalnız vüs'atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icad edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrib etsen, o vakit fenalığın tecavüz ve tahribin intişar eder.

   Meselâ: Küfür bir fenalıktır, bir tahribdir, bir adem-i tasdiktir. Fakat o tek seyyie; bütün kâinatın tahkirini ve bütün esma-i İlahiyenin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünki şu mevcudatın âlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar, mektubat-ı Rabbaniye ve meraya-yı Sübhaniye ve memurîn-i İlahiyedirler. Küfür ise; onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firakın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi.. bütün kâinatta ve mevcudatın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemalleri görünen esma-i İlahiyeyi inkâr ile tezyif eder. Ve insanlık denilen, bütün esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilvelerini güzelce ilân eden bir kaside-i manzume-i hikmet ve bir şecere-i bâkiyenin cihazatını câmi' çekirdek-misal bir mu'cize-i kudret-i bahire ve emanet-i kübrayı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melaikeye karşı rüçhaniyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilafet-i arziyeyi; en zelil bir hayvan-ı fâni-i zâilden daha zelil, daha zaîf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar. Ve manasız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.

   Elhasıl: 

   Nefs-i emmare tahrib ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir, fakat icad ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz'îdir. Evet, bir haneyi bir günde harab eder, yüz günde yapamaz. Lâkin eğer enaniyeti bıraksa, hayrı ve vücudu tevfik-i İlahiyeden istese, şer ve tahribden ve nefse itimaddan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa; o vakit

يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ

sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılab eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, a'lâ-yı illiyyîne çıkar.

   İşte ey gafil insan! Bak Cenab-ı Hakk'ın fazlına ve keremine! Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yediyüz, bazen yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki; o müdhiş Cehennem'e girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı adildir. Fakat Cennet'e girmek, mahz-ı fazıldır.

Sözler - 319

İNSANIN DUASI

 İnsanların duası iki kısımdır: Biri, fiilî ve halî; diğeri, kalbî ve kàlîdir. Meselâ: Esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı; müsebbebi icad etmek için değil, belki lisan-ı hal ile müsebbebi Cenab-ı Hak'tan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-yı fiilî, Cevvad-ı Mutlak'ın isim ve unvanına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır. İkinci kısım; lisan ile, kalb ile dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metalibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: "Dua eden adam anlar ki: Birisi var; onun hatırat-ı kalbini işitir, herşeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder."

   İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı olan bir vesileyi elden bırakma, ona yapış, a'lâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını, kendi duan içine al. Bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ de. Kâinatın güzel bir takvimi ol.

Sözler - 318