19 Haziran 2026 Cuma

UBUDİYETİN ESASI ESTAĞFİRULLAH VE SÜBHANALLAHTIR

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebarüz ettiği gibi; insandaki kusur, kemalât-ı Sübhaniye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr, gına-i rahmetin derecelerine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyasına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcat, enva'-ı niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergâh-ı izzetine kusurlarını "Estağfirullah" ve "Sübhanallah" ile ilân etmektir.

  * * * 

اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ى نَع۪يمٍ ٭ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ى جَح۪يمٍ

Mesnevi-i Nuriye - 222

DİNİ TERKETMEDEKİ ŞART

 "Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeairi de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdid ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur'anın sadâsını dinleyecek olursan o ecel arslanı bir burak olur. Bizleri rahmet-i Rahmana ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır. Ve keza önümüzde i'dam sehpaları kurulmuştur. Eğer iman îkanla Kur'anın irşadını dinlersen, o sehba ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır.

   Ve keza sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, zaaf cerihası vardır. Eğer Kur'anın ilâçlarıyla tedavi edersen, fakrımız rahmet-i Rahmanın ziyafetine şevk u iştiyaka inkılab edecektir. Acz ve za'fımız da Kadîr-i Mutlak'ın dergâh-ı izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur.

   Ve keza bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümid yok. Ancak Kur'an'ın güneşinden, Rahman'ın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz, Kur'anı dinleyelim bakalım ne emrediyor:

فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَايَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ

   Hülâsa: 

   Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-ı cinsiye ile veya felsefenin dalaleti ile veya medeniyetin sefahetiyle sarhoş olanlar senin meşreb ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izale ile ayıltacaktır.

   Ve keza insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile mübtela ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederi ile hâl elemlerine maruzdur. Fakat kendisini şakî, dâll, ahmaklardan addetmeyen adam, Kur'anın şu beşaretini dinlesin:

اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ٭ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ ٭ لَهُمُ الْبُشْرٰى فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِى الْاٰخِرَةِ لَا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

  *-*-* 

Mesnevi-i Nuriye - 219

"TAKDİR-İ HÜDA KUVVE-İ BÂZÛ İLE DÖNMEZ"

 Değerli Kardeşim;

"Takdir-i Hüda kuvve-i bâzû ile dönmez,"

İnsan, kendi cüz’î iradesi ve kuvveti ile Allah’ın vermiş olduğu bir hükmü bozup değiştiremez. Dünyadaki kâfirler bütün maddi imkânlarını, servetlerini, güçlerini ve tekniklerini bir araya getirseler, yine Allah’ın takdirinin bozup değiştiremezler.

"Bir şem'a ki Mevla yaka, üflemekle sönmez!"(1)

Allah’ın yakmış olduğu bir kandili insan üflemekle yani cüz’î kuvveti ile asla söndüremez. Güneş üflemekle söner mi? Allah’ın muradı ve takdiri karşısında insan bir hiçtir ve hiçbir şey elinden gelmez, demektir.

Mesela, Peygamber Efendimiz (asm) Allah’ın insanları aydınlatması için yakmış olduğu bir sirac ve bir nurdu. Mekkeli müşrikler onca gayret ve baskılarına rağmen bu ışık ve nuru söndüremediler.

İki Cihan Güneşi (asm) nuruyla gözleri kamaştırdı, ferağatiyle düşmanlarını ümitsizliğe, sabır ve tahammülüyle hayrete, cesaret ve şecaatiyle dehşete düşürdü...

1) bk. Mektubat, On Altıncı Mektup'un Zeyli.

ÖNÜMÜZDEKİ BÜYÜK MESELELER

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Senin önünde çok korkunç büyük mes'eleler vardır ki, insanı ihtiyata, ihtimama mecbur eder.

   Birisi: 

   Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır.

   İkincisi: 

   Dehşetli korkulu ebed memleketine yolculuktur.

   Üçüncüsü: 

   Ömür az, sefer uzun, yol tedariki yok, kuvvet ve kudret yok, acz-i mutlak gibi elîm elemlere maruz kalmaktır. Öyle ise, bu gaflet ü nisyan nedir? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki Allah seni görmesin. Veya sen Onu görmeyesin. Ne vakte kadar zâilat-ı fâniyeye ihtimam ve bâkiyat-ı daimeden tegafül edeceksin?

Mesnevi-i Nuriye - 214

İMAN KULAĞI

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İnsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin meziyetlerinden biri, zevilhayatın Vâhibü'l-Hayat'a olan tahiyye ve tesbihlerini fehmetmektir. Yani insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, iman kulağıyla zevilhayatın da, belki cemadatın da bütün tesbihlerini fehmeder. Demek her şey sağır adam gibi yalnız kendi kelâmını anlar. İnsan ise, bütün mevcudatın lisanlarıyla tekellüm ettikleri esma-i hüsnanın delillerini fehmeder. Binaenaleyh herşeyin kıymeti, kendisine göre cüz'îdir. İnsanın kıymeti ise küllîdir. Demek bir insan, bir ferd iken bir nevi gibi olur.

Mesnevi-i Nuriye - 212

GÜZEL VE ÇİRKİN

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Tabiatları latîf, ince ve latîf san'atlara meftun bazı insanlar, bilhâssa has bahçelerinde pek güzel hendesevari bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letafetin, o güzelliğin derecesini göstermek için bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam -mağara ve dağ heykelleri gibi- şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letafeti fazlaca parlasın. Çünki

اِنَّمَا الْاَشْيَٓاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا

Lâkin müdakkik bir kimse, o ezdadı cem'eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin kaba şeyler kasden yapılmıştır ki; güzellik, intizam, letafet artsın. Zira güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar.

   Kezalik dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde bulunan mahlukat ve masnuat arasında -hayvanlarda olsun, nebatatta olsun, cemadatta olsun- bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir zînet, bir süs olmak üzere Sâni'-i Hakîm tarafından kasden yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şâirane bir hayal ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam görebilir.

   Maahâzâ, o gibi şeyler kasdî olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehalüf olmazdı. Evet tehalüfte kasd ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara sîmaca muhalefeti buna delildir.

Mesnevi-i Nuriye - 211

(BASİRET) KALP GÖZÜ

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Basar masnuatı görüp de, basiret Sâni'i görmezse çok garib ve pek çirkin düşer. Çünki o halde Sâni'in manen, kalben görünmemesi, ya basiretin fıkdanındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır veya pek dar olduğundan mes'eleyi azametiyle kavramadığındandır. Veya bir hızlan'dır. Ve illâ Sâni'in inkârı, basarın şuhudunu inkârdan daha ziyade münkerdir.

Mesnevi-i Nuriye - 210

17 Haziran 2026 Çarşamba

ÂLLAH'A VE RASÜLÜNE İTAAT EDİN

 Cenâb-ı Hak buyuruyor: " Allah'a ve O'nun Rasûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Bir de sabırlı olun. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir. " (el-Enfâl, 8/46).

Toplum düzeni birlik ve beraberlikle sağlanır. Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde, birlik ve beraberlik içinde yaşamanın toplum hayatı bakımından ne kadar önemli olduğunu, birliğin temin edilememesi halinde sosyal bünyede nasıl huzursuzluklar çıkacağını toplumu bir insan vücûduna benzeterek anlatmak istemiştir. Bazı organları hasta olan bir insanın vücudu nasıl zayıf ve güçsüz düşerse; düşmanlıkların yaygınlaştığı,birlik ruhunun kaybolduğu toplumlar da öyle güçsüzleşirler. Bu da düşmanın işine yarar. Bunun için bir milleti yıkmak,isteyenler, önce, o milleti meydana getiren fertler arasında ayrılık tohumları ekerek onları birbirine düşürürler. Birlik ve beraberliklerini bozarlar. Maddî ve manevî güçlerini kardeşlerine karşı kullanan ve düşmanlarını unutanlar kolayca başkalarına yem olurlar. Bu gerçek öteden beri bilindiği için, dünyaya hükmetmiş nice büyük devletler, düşmanları tarafından önce içeriden parçalanmış, sonra yıkılıp tarihten silinmişlerdir. Cenâb-ı Hak yukarıdaki ayet-i kerimede bu değişmez gerçeği hatırlatmakta ve böyle bir akibete uğramamak için Allah'ın ve O'nun Peygamberi'nin emirleri çerçevesinde birlik ve beraberliğin korunmasını emretmektedir.

16 Haziran 2026 Salı

İNSANI HAYVANDAN AYIRAN ÖZELLİKLER

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İnsanı hayvandan ayıran şeylerden:

   Biri, mazi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrake mâlik değildir.

   İkincisi, gerek enfüsî, gerek âfâkî, yani dâhilî ve haricî şeylere taalluk eden idraki, küllî ve umumîdir.

   Üçüncüsü, inşaata lâzım olan mukaddemeleri keşf ve tertib etmektir. Meselâ: Bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misillü lüzumlu mukaddemeleri ihzar ve tertib etmek gibi.

   Binaenaleyh insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvelâ mazi, hal ve istikbal zamanlarında görmüş veya görecek nimetler lisanıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in'amlar lisanıyla, sonra mahlukatın yapmakta oldukları tesbihatı şehadet ve müşahede lisanıyla Sâni'i hamd ü sena etmektir.

Mesnevi-i Nuriye - 206

BİRBİRİMİZİ TANIMA VE YARDIMLAŞMA

  İkinci Mes'ele: 

   Şu âyet-i kerimenin işaret ettiği "tearüf ve teavün düsturu"nun beyanı için deriz ki: Nasılki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki; her neferin muhtelif ve müteaddid münasebatı ve o münasebata göre vazifeleri tanınsın, bilinsin.. tâ, o ordunun efradları, düstur-u teavün altında, hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimaiyeleri, a'danın hücumundan masûn kalsın. Yoksa tefrik ve inkısam; bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir. Aynen öyle de: Heyet-i içtimaiye-i İslâmiye büyük bir ordudur, kabail ve tavaife inkısam edilmiş. Fakat binbir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitabları bir, vatanları bir, bir, bir, bir.. binler kadar bir, bir...

   İşte bu kadar bir, birler; uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek kabail ve tavaife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, tearüf içindir, teavün içindir.. tenakür için değil, tahasum için değildir!..

Mektubat - 321

"BEN BİLİRİM"İN SONU İFLÂSTIR"

 İnsan yaratılış itibari ile çeşitli kabiliyetlerle d

onatılmış ve farklı farklı özelliklere sahiptir.Hiç bir insan kişilik ve kabiliyetler açısından birbirine benzemez.Tek yumurta ikizleri dahi kişilik ve yetenekler açısından farklılık arzeder.Onun için dünya işlerinde başarı, kişileri istidatları yönünde isdihtam ederek elde edilir. Yani kişi başarılı olduğu alanda görevlendirilmelidir.Salih olan kişi liyakatli olmadığı bir işe talip olmaması gerektiği gibi,bir işi bilmeyen bir kişiyi anlamadığı bir işe görevlendirmekte hem o insana hem de ülkeye verilecek en büyük zarardır. Bu nedenle adama iş değil, işe adam prensibiyle hareket eden, kurum ve kurluşlar, başarı ve kalkınmayı elde ederek ayakta kalır.

Çevremize bir göz attığımız da, işinin ehli olan kimseler  başarılı olmakla hem kendi hem de çalıştığı kuruluş kazanarak kâr elde edilip hayatta kalıp çalışma hayatını devam ettirirler.

Bu durum, ülke yönetimi içinde aynıdır.Kurum ve kurluşların başarısı liyakat ve işin ehli olanların isdihdamına bağlıdır.Tek adam otoriter sistemi ile yönetilen devletler ve  kurumlar ve devlet kuruluşları bugün olmasa dahi ileride sıkıntı yaşamaktadır.  Otoriter yönetim biçimi ile bir müddet ayakta kalsa bile uzun ömürlü olamamaktadır.Rey-i vahid istibdattır.Tek adamın tek düşüncesi ve tek görüşü zulme kapı açar.

Senelerce tek parti, tek adam ile yönetilen ülkelerin durumu, ortadadır.Kişiler otoriterleşip milleti köleleştirmişlerdir.Nice istidat ve kabiliyetler baskı ve otorite neticesi yok olmuştur.

Tek adam ise,ülkeyi geri bırakıp borç bataklığına  sokarak hem kendine hemde ülkesine büyük zarar vermişlerdir. Kendisi ise herşeyden anladığını sanan bir despot olarak başa bela olmuştur.İşte ülkemizin 1950 öncesi tek parti, tek adam dönemindeki hali ortada. Demokrasiye ve çok  Partili sisteme geçinceye  kadarki yıllarda yaşanan ekenomik ve siyasi durum.Hem zulüm, hem baskı, hem de tek tiplilik ve otoriterliktir.  Sonuç yasaklar ve inançsızlık sonucu uyuşuk bir nesil . Baştakilerin insanları kendilerine boyun eğdirip köleleştirdikleri haller.Rantçılık, tabiatçılık, maddecilik deizme ve  küfre giden yol.Bir başıboşluk ve fetret dönemi.Baştakilerin kendilerini güçlü görmeleri ya da öyle görülmeye başlanması.Sonra da ülkenin borç bataklığına sokularak iflası...Bu dünyanın her ülkesinde her hangi bir dönemde yaşanabilir ülkemizde de bu yönetimler değişik dönemlerde yaşanmış kısmı olarak günümüzde de yaşanmaktadır.Onun için

daha fazla maddi manevi zarara uğramamak için,hak hukuk adalet sistemi olan demokrasiyi ihya ederek, "Yeter söz milletin" diyelim.

Rafet Özcan

NİFAK VE ŞİKAK DEVİRLERİ...!

Ülke insanları senelerce yapılan mücadele ve gayretler sonucunda Kemalizm dikdatörlüğünden kurtulmaya çalışırken, ne yazık ki, millet daha  beter bir belaya uğradı. Önce liberalizm,şimdi de sivil iteatsizlik ve serbestlik devri diyerek serserilik yağmacılık ve başıboşluk iktidara hakim oldu .Tıpkı yağmurdan kaçarken  doluya tutulan insanın hali gibi.Bir otoriterden kurtulurken başka bir despot fecerelere boyun eğmiştir. Tek adamlar her devirde başa bela olmuşlar ve halkı inim inim inletmşlerdir. "Yeter söz milletin" diyelim. İnşallah hayılısı olur.Birlik beraberlik ve çalışma sonucu istenilen olur da ülkemize demokrasi yerleşir.Hak hukuk ve adalet güç kazanır,millet hem maddi hem manevi  kalkınma sağlar.

Rafet Özcan

YIL BAŞI VE YIL SONU DUALARI

 Yıl Sonu Duası

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Allah’ım! Geçen yıl içinde yaptığım, Senin razı olmadığın bir amelim varsa; ben onu unutmuş olsam da Sen unutmadın. Bana ceza vermeye gücün yettiği hâlde bana mühlet verdin ve Sana karşı cüretkârlığımdan sonra beni tövbeye davet ettin.

Allah’ım! O amellerden dolayı Senden bağışlanma diliyorum; beni bağışla.

Allah’ım! Geçen yıl içinde Senin razı olduğun, karşılığında sevap ve mağfiret vaat ettiğin ameller işlediysem onları benden kabul buyur. Ey Kerîm, ey merhametlilerin en merhametlisi! Sana olan ümidimi kesme.

Allah Teâlâ, Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına salât ve selâm eylesin.

Metinde şu ifade yer almaktadır:

“Bu dua üç defa okunursa şeytan, ‘Bir yıl boyunca onunla uğraştık; fakat bir saatte bütün yaptıklarımızı boşa çıkardı’ der.”

Yıl Başı Duası

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e öyle bir salât eyle ki Allah’ın hazinelerini nurla doldursun; bize ve bütün müminlere ferahlık, sevinç ve mutluluk vesilesi olsun. Âline ve ashabına da çokça salât ve selâm eyle.

Allah’ım! Sen ezelî, kadîm ve ilk olansın. Dayanağımız Senin büyük ihsanın ve engin keremindir. İşte yeni bir yıl gelmiştir. Bu yıl içinde beni şeytandan ve onun dostlarından korumanı; kötülüğü emreden nefsime karşı bana yardım etmeni ve beni Sana yaklaştıracak işlerle meşgul kılmanı diliyorum.

Ey celâl ve ikram sahibi!

Allah Teâlâ, Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına salât ve selâm eylesin.

Metinde şu ifade yer almaktadır:

“Bu dua üç defa okunursa şeytan, ‘Ömrünün geri kalanı için kendisini güvence altına aldı’ der ve Allah iki meleği ona vekil kılar; onlar onu şeytandan ve yardımcılarından korurlar.”

15 Haziran 2026 Pazartesi

HİCRET VE YENİ YIL

 Hicrî yeni yıla girerken, Hicret’in yalnız tarihî bir vaka değil; iman, tevhid ve fedakârlığın inşa ettiği bir medeniyet olduğu vurgulanıyor.

Hicret ve hizmet
Gelin hicret edelim

İslâm dünyası, 16 Haziran 2026 Salı gününe denk gelen 1 Muharrem ile birlikte Hicrî 1448 yılına girdi. Hicrî takvimin başlangıcı olan Hicret hadisesi, İslâm tarihinin en mühim dönüm noktalarından biri olarak idrâk ediliyor. Peygamber Efendimiz’in (asm) Mekke’den Medine’ye hicreti, yalnız bir göç değil, aynı zamanda bir medeniyetin inşası hükmünde olmuştur.

Hicret, kardeşliktir

Camilerde, basın-yayın organlarında ve kamuoyunda Hicret’in anlam ve mahiyetine dair yapılan hatırlatmalarda Hicret’in sadece bir tarih başlangıcı değil, mü’minler için muhasebe, sabır, fedakârlık, kardeşlik ve istikamet gibi temel değerleri hatırlattığı belirtiliyor. Müslümanların bu dönemde kendi hayatlarını gözden geçirmeleri gerektiği ifade ediliyor.

Hicret, uyanıştır

Hicret, yalnız bir mekân değişikliği değil, küfürden imana, zulümden adalete bir inkılâp ve medeniyetin kuruluşu olarak değerlendiriliyor. İslâm âlimleri ve düşünürler, Hicret’in günümüz insanı için de önemli mesajlar taşıdığını belirterek, imanî ve ahlâkî bir diriliş çağrısında bulunuyor.

Hicret,ayrıca günahları terkederek yeni günahsız bir hayata başlamaktır.Tıpkı hacca giden insanın Arafat ile birlikte tövbe edip günahsız bir şekilde yurduna dönmesi gibi yeni bir hayatın başlangıcıdır.Allah tüm müslümanları, bu şuur ile birlik ve bütünlük içerisinde İttihad- İslama giden yolda birleşmeyi nasip eylesin.Amin

Alıntı

ALLAH RAZI İSE HALKIN RIZASINA LÜZUM YOK

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Ey nefis! Eğer takva ve amel-i sâlih ile Hâlıkını razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi âciz kullardır. Maahâzâ ikinci şıkkı takib etmekte şirk-i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irza etmiş ise, o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamafih yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır.

Mesnevi-i Nuriye - 185

ŞÜKÜRÜN ÖLÇÜSÜ

 Şükürün Mikyası:

1. Kanaat: Şükür sahibi Allah’ın kendisi hakkında hayır olarak takdir ettiği şeye kanaat etmeli ve hırs göstererek elindeki nimeti hor görmemelidir ki şükretmiş olsun. Aza kanaat etmeyen ve aza şükretmeyen çoğuna lâyık değildir ve bulamaz. Aza teşekkür eden çoğa da teşekkür eder. Aza kanaat eden çoğaldıkça memnuniyetini ve şükrünü arttırır. Şükrettikçe o nimete liyakatini de göstermiş olur. Bu sebeple yüce Allah “Şükrederseniz arttırırım” (İbrahim, 14:7) buyurmuştur.

2. İktisat: Nimetin değerini bilerek boş yere zayi etmemeye iktisat denir. Allah’ın insana ihsan ve ikram ettiği en küçük nimet de değerlidir. Ve bu nimet Allah tarafından geldiği için daha değerli olmalıdır. Zira bir padişahın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde o elmadan daha çok iltifat-ı şahane lezzeti vardır. Padişahın iltifatı elbette o elmadan daha değerlidir. Bu sebeple Allah’tan gelen nimetleri Allah’ın bize ikramı ve iltifatı olarak bilmek ve kabul etmek, o nimetin şükrü olmaktadır. Bu da o nimetin yerli yerinde kullanılması ve israf edilmemesi demektir. İsraf eden nimetin değerini bilmediği gibi nimeti vereni de tahkir etmiş olur.

3. Rıza: Allah’ın verdiği şeye razı olmaktır. İnsanın elinde olan nimetler vardır, bir de elinde olmayan hususlar vardır. İnsanın cinsiyetini, suretini ve milliyetini seçme ve belirlemesi söz konusu değildir; ama hayat, sıhhat ve duygularını hayırlı şeylere yöneltme ve salih amelleri yaparak duygu ve kabiliyetlerini geliştirmesi kendi elindedir. Bu sebeple elinde olmayan şeylerde Allah’tan gelene razı olmak şükürdendir.

4. Memnuniyet: Allah’ın kendisine verdiği nimetin değerini bilmek ve memnun olmak şükürdendir. Elindeki nimet ne olursa olsun memnun olmaması, “Bu nereden başıma belâ oldu?” demesi nankörlük için yeterlidir. Bu durumda Allah o nimeti onun hakkında nıkmete, yani azaba çevirir. Bu da o kişinin kendi kötü ahlakından kaynaklanır. İnsan iyi düşünmeli, her şeyi iyiye yormalı ki iyi bir kalbe sahip olsun. Kalben memnun olmamak, nimeti başına bela bilmek o nimeti belâ haline getirir.

ALLAH'IN BİZDEN İSTEDİKLERİ

ŞÜKÜR

 Verilen bir nimete karşı bu nimeti verene gösterilen saygı ve minnet duygusu ile yapılan teşekküre şükür denir. Nimetin büyüklüğü ve değerine göre şükür de ziyadeleşir.

Her iyilik ve hayır övülmeyi hak eder. Hayrı yapan ve nimeti verene teşekkür etmek de onu övmektir.
Şükür “ş-k-r” kökünden gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de bu kökten gelen yetmişe yakın kelime bulunmaktadır. Hamd ise methetme ve övme anlamına gelmektedir.

Hamd şükrün başı olup kapsamı şükürden daha geniştir. “Âlemlerin Rabbine hamdolsun” (Fatiha, 1:2) âyeti, insanın bütün âlemlerle olan ilişkilerini konu alarak, her âlemden insana akseden hayır ve şer gibi görünen ama neticesi hayır olan her nevî nimeti Allah’tan bilmek ve Allah’ı övmek ve her halde ona minnettar olmak anlamına gelmektedir. Bu sebeple Peygamberimiz (asm) “Allah’a hamd etmeyen ona şükretmemiş olur” (İbn-i Kesir, Tefsir, 1:22) buyurur.
Üç şekilde şükredilir: Birincisi dil ile şükür. Yüce Allah “Rabbinin nimeti gelince, onu minnetle anlat” (Duha, 93:11) buyurur. Bu dil ile şükrü ifade eder. Allah’ın verdiği nimeti ondan bilerek anlatmak şükrün birinci nevidir. İkincisi, kalple yapılan şükürdür. Bu da nimet vereni tanımak ve nimeti ondan bilmektir. Üçüncüsü, fiil ve davranışla şükretmektir. Bu da nimet verene saygılı olmak ve minnettar olmaktır. Ayrıca Allah’ın verdiği nimeti veriliş amacına uygun kullanmaktır.
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de “Siz hiçbir şey değilken Allah sizi analarınızın karnından çıkardı. Şükredesiniz diye sizlere gözler ve kalpler verdi” (Nahl, 16:78) buyurarak göz, kalp ve akıl gibi nimetlerden dolayı Allah’a şükretmek ve onları veriliş amacına göre kullanmak gerektiğini anlatmaktadır.
Şükrün zıddı küfür, yani inkâr ve nankörlüktür. İnkâr nimeti vereni inkâr etmek, kabul etmemek veya bir başkasından bilerek asıl sahibini inkâr etmektir. Nankörlük ise verilen nimeti amacı dışında kullanarak israf ve zayi etmektir.
Bediüzzaman Hazretleri “Kâinatın neticesi hayat olduğu gibi, hayatın neticesi de şükür ve ibadettir” (Lem’alar, 2001, s. 512) demektedir. En büyük nimet hayattır. Hayatın başına gelen her şey bu sebeple nimet olup şükür gerektirmektedir. Asıl mal sahibi olan Allah bizden o kıymettar mallara ve nimetlere bedel istediği fiyat ise “Zikir, fikir ve şükürdür.” Başta “Bismillah” zikirdir. Ahirde “Elhamdülillah” şükürdür. Ortada bu kıymettar harika-i sanat olan nimetler “Ehad ve Samed” olan Allah’ın mu’cize-i kudreti ve hediye-i nimeti olduğunu düşünmek ve anlamak fikirdir. Bir padişahın kıymetli bir hediyesini sana getiren miskin bir adamın ayağını öpüp, hediye sahibini hiç tanımamak ne derece belahet ise, öyle de zâhirî nimet vericilerin hatırlarını sayıp asıl mal sahibi ve nimeti gönderen “Mün’im-i Hakikiyi” unutmak ondan bin derece daha ahmaklıktır. (Sözler, s. 7)
Bediüzzaman şükrün ölçüsünü de vermiştir. Şükrün de belli kuralları ve uyulması gereken hususları vardır. Kişi dili ile “Teşekkür ederim” derken davranışları ile bunun aksini yaparsa bu söz alay etmek anlamına gelmektedir. “Şükrün mikyası/ölçüsü kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizânı ise hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.” (Mektubat, 1991, s.350)

ALLAH'I TECRÜBE ETME GEL TESLİM OL

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Ruh-u insanî gayr-ı mütenahî ihtiyaçlara giriftar, gayr-ı mütenahî elemlere mahaldir. Gayr-ı mahsur lezzetlere iştihalıdır. Gayr-ı mahdud âmâli beslemektedir. Hattâ kalbin dalaletiyle beraber ruhtan fışkıran şefkat, gayr-ı mütenahî elemleri tazammun ediyor. Binaenaleyh "Ben neyim? Ne kıymetim var ki, benim için kıyamet kopsun, mizan vaz'edilsin, hesab görülsün?" demeye hakkın yoktur.

   Ey kemal-i gurur ile dalalet kürsüsünde oturan! Hayatına mağrur olma. Zira o hayat, bir mugalata ile kaimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zeval ve fenanın dehşetini düşünüp korktuğu zaman saadet-i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif-i diniyenin terkinde de âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu mağlata ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm açılır, hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izale eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder.    Ve keza "Musibet taammüm ettiğinde, elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim." diye yine yük altından kaçar. Fakat musibet âmm olduğundan, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünki kendisi gibi akrabası, ahbabı da o musibete dâhildir. Çünki insanın ruhu, ebna-yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur.

   Ey şek cephesinde, gaflet gölgesinde istirahata çekilen bîçare! Gaflet serinliğinde, şek içinde zevkettiğin lezzeti lezzet sanma! O zehirli baldır. Az bir zaman sonra cehennemî bir azaba inkılab edecektir. Eğer âlâmın lezaize, nârın nura inkılab etmesi emelinde isen, evkat-ı hamsede rüku ve sücud kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, başını kır, imanı doldur. Sonra âyâta tefekkür ile taate devam eyle ki, şek ve gaflet perdeleri yırtılsın. Bu dalalat acılığından, necatın halâveti tavazzuh ile münacat lezzeti ortaya çıksın.

   İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Ubudiyette ancak teslimiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur. Çünki seyyid, efendi; abdini, hizmetkârını tecrübe ve imtihan edebilir. Fakat, abd seyyidini imtihan etmek salahiyetinde değildir. Ve keza insan Rabbini, Hâlıkını tecrübe edemez.

Mesnevi-i Nuriye - 147

İNSAN CAHİL VE GAFİLDİR

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   İnsan ne kadar cahil ve gafildir. Ne kadar yolunu şaşırmış, nefsine zarar veriyor. Dokuz vecihle menfaatı muhakkak, yalnız bir vecihle zararı mevhum olan büyük bir hayr-ı azîmi terk, dalaleti irtikâb eder. Evet sofestaînin bir şübhesi için, binlerce menfaat delilleri olan hidayeti terkediyor.

   Halbuki insan çok vehham, ihtiyatlı olduğuna nazaran, dünyevî bir işde onda bir zarar ihtimali varsa içtinab eder. Âhiret işi olursa onda dokuz zarar ihtimali olduğu halde, içtinab etmez. İşte cehalet bu kadar olur.

Mesnevi-i Nuriye - 147

14 Haziran 2026 Pazar

ALLAH İNSANI YOKLUKTAN VARLIĞA ÇIKARMIŞTIR

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Cenab-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği müslim sıfatıyla insan suretine getirmiştir. Mebde-i hareketin ile son aldığın suret arasında müteaddid vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvalin herbirisi sana ait nimetler defterine kaydedilmiştir. Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya nimetlerin enva'ına bir fihriste şeklini veriyor. Binaenaleyh geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvalinde: "Nasıl bu nimete vâsıl oldun? Ne ile müstehak oldun? Ve şükründe bulundun mu?" diye suale çekileceksin. Çünki vukua gelen haller suale tâbidir. Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen şeyler suale tâbi değildir. Geçirmiş olduğun ahval, vukuattır. Gelecek ahvalin ademdir. Vücud mes'uldür, adem ise mes'ul değildir. Öyle ise, mazide şükrünü eda etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır.

Mesnevi-i Nuriye - 136

SEBEBİ DEĞİL MÜSEBBEBİ GÖRMEK

  Dördüncü Mes'ele: 

   Esbab-ı zahiriye eliyle gelen nimetleri, o esbab hesabına almamak gerektir. Eğer o sebeb ihtiyar sahibi değilse -meselâ hayvan ve ağaç gibi- doğrudan doğruya o nimeti Cenab-ı Hak hesabına verir. Madem o, lisan-ı hal ile Bismillah der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak Bismillah de, al. Eğer o sebeb ihtiyar sahibi ise; o Bismillah demeli, sonra ondan al, yoksa alma. Çünki

وَلَا تَاْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ

âyetinin mana-yı sarihinden başka bir mana-yı işarîsi şudur ki: "Mün'im-i Hakikî'yi hatıra getirmeyen ve onun namıyla verilmeyen nimeti yemeyiniz!" demektir. O halde hem veren Bismillah demeli, hem alan Bismillah demeli. Eğer o Bismillah demiyor fakat sen de almaya muhtaç isen; sen Bismillah de, onun başı üstünde rahmet-i İlahiyenin elini gör, şükür ile öp, ondan al. Yani nimetten in'ama bak, in'amdan Mün'im-i Hakikî'yi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zahirî vasıtaya istersen dua et. Çünki o nimet onun eliyle size gönderildi.

   Esbab-ı zahiriyeyi perestiş edenleri aldatan; iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, "iktiran" tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir.    Hem bir şeyin ademi, bir nimetin madum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki: O şeyin vücudu dahi, o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnettarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünki bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddematına ve şeraitine terettüb eder. Halbuki o nimetin ademi, bir tek şartın ademiyle oluyor. Meselâ: Bir bahçeyi sulayan cedvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebeb ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şeraitin vücuduna tevakkufla beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbaniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlatanın ne kadar hatası zahir olduğunu anla ve esbabperestlerin de ne kadar hata ettiklerini bil!

Mesnevi-i Nuriye - 173

ZULÜM OLUR

  Beşinci Mes'ele: 

   Nasılki bir cemaatın malı bir adama verilse zulüm olur. Veya cemaata ait vakıfları bir adam zabtetse zulmeder. Öyle de: Cemaatın sa'yleriyle hasıl olan bir neticeyi veya cemaatın haseneleriyle terettüb eden bir şerefi, bir fazileti, o cemaatın reisine veya üstadına vermek; hem cemaata, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünki enaniyeti okşar, gurura sevkeder. Kendini kapıcı iken, padişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir şirk-i hafîye yol açar. Evet bir kal'ayı fetheden bir taburun ganîmetini ve muzafferiyet şerefini, binbaşısı alamaz. Evet üstad ve mürşid, masdar ve menba telakki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve ma'kes olduklarını bilmek lâzımdır. Meselâ: Hararet ve ziya, sana bir âyine vasıtasıyla gelir. Senden Güneş'e karşı minnettar olmaya bedel, âyineyi masdar telakki edip, Güneş'i unutup, ona minnettar olmak, divaneliktir. Evet âyine muhafaza edilmeli, çünki mazhardır. İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir âyinedir. Cenab-ı Hak'tan gelen feyze ma'kes olur, müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır. Hattâ bazı olur ki, masdar telakki edilen bir üstad, ne mazhardır, ne de masdardır. Belki müridinin safvet-i ihlasıyla ve kuvvet-i irtibatıyla ve ona hasr-ı nazar ile o mürid başka yolda aldığı füyuzatı, üstadının mir'at-ı ruhundan gelmiş görüyor. Nasılki bazı adam, manyetizma vasıtasıyla bir cama dikkat ede ede âlem-i misale karşı hayalinde bir pencere açılır. O âyinede çok garaibi müşahede eder. Halbuki âyinede değil, belki âyineye olan dikkat-i nazar vasıtasıyla âyinenin haricinde hayaline bir pencere açılmış görüyor. Onun içindir ki, bazan nâkıs bir şeyhin hâlis müridi, şeyhinden daha ziyade kâmil olabilir ve döner şeyhini irşad eder ve şeyhinin şeyhi olur.

Mesnevi-i Nuriye - 175

13 Haziran 2026 Cumartesi

MÜNACAT VE NİYAZ

 Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerimim! Benim sû'-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi' olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalalet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacaletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede göre göre, gayet sür'atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbab ve akran ve akaribim gibi kabir kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu dâr-ı fâniden firak-ı ebedî ile ebedü'l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünyayı, kat'î bir yakîn ile anladım ki; hêliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

   Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerimim! كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki: Yakın bir zamanda kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarıma veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kàliyle bağırarak derim: "El-Aman el-Aman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni günahlarımın hacaletinden kurtar!"

   İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nida ediyorum: "El-Aman el-Aman! Yâ Rahman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halas eyle!"

   İşte kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyi'ciler beni bırakıp gittiler. Senin afv ü rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki: Senden başka melce' ve mence' yok. Günahların çirkin yüzünden ve masiyetin vahşi şeklinden ve o mekânın darlığından bütün kuvvetimle nida edip: El-Aman, el-Aman! Yâ Rahman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Yâ Deyyan! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar, yerimi genişlettir. İlahî! Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten lil-Âlemîn olan Habib'in (A.S.M.) senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekva değil, belki nefsimi ve halimi sana şekva ediyorum.

   Ey Hâlık-ı Kerimim ve ey Rabb-i Rahîmim! Senin ....... ismindeki mahlukun ve masnuun ve abdin hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelil, hem müsi', hem müsinn, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatiatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle mübtela olmuş. Sana tazarru' ve niyaz eder. Eğer kemal-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen; zâten o senin şânındır. Çünki Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Senden başka hak Mabud yoktur ki, ona iltica edilsin!..

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَر۪يكَ لَكَ اٰخِرُ الْكَلَامِ فِى الدُّنْيَا وَ اَوَّلُ الْكَلَامِ فِى الْاٰخِرَةِ وَ فِى الْقَبْرِ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ

Mesnevi-i Nuriye - 168

ZEHİRLEMEKTEN ZEVK ALMAK

 Yılanın biri ateş böceğinin peşine düşmüştü.

Onu tam yemek üzereyken ateş böceği,

-“Sana bir şey sorabilir miyim?” dedi.

Yılan;

-“Aslında kurbanlarımın sorularını cevaplamam, ama bir istisna yapıp sana izin vereceğim” dedi.

Ateş böceği sordu:

-“Sana bir şey mi yaptım?”,

-“Hayır” dedi yılan.

-“Senin besin zincirine mi dahilim?” diye sordu ateş böceği.

-“Hayır” dedi yine yılan.

-“O halde niçin beni yemek istiyorsun” diye sordu.

-“Işığını görmeye dayanamıyorum da ondan.” dedi yılan.

TOPLUMUN DERTLERİ

"İnsanları geçimsiz yapan SEVGİ' sizliktir.... 

Birbirine düşman eden İLETİŞİM'sizliktir.... 

Güzellikten yana ne varsa yok eden İLGİSİZ' liktir..."yani bizim daha fazla ışık daha fazla ilgi şefkate ihtiyacımız var insanları kutuplara ayıran ilgi ışık eksikliğidir.


***

SÖMÜRÜ DÜZENİ İLE ASAYİŞ SAĞLANMAZ

 Avrupa'nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler. Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade müslümanların elinde bırakılmıyor. Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasbediyor.    Sizin cebren böyle ehl-i imanı mimsiz medeniyete sevketmekteki maksadınız, eğer memlekette asayiş ve emniyeti temin ve kolayca idare etmek ise, kat'iyyen biliniz ki; hata ediyorsunuz, yanlış yola sevkediyorsunuz. Çünki itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde asayiş temini, binler ehl-i salahatın idaresinden daha müşkildir.

   İşte bu esaslara binaen ehl-i İslâm, dünyaya ve hırsa sevk olunmaya ve teşvik edilmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat ve asayişler, bununla temin edilmez. Belki mesaîlerin tanzimine ve mabeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evamir-i kudsiyesiyle ve takva ve salabet-i diniye ile olur.

Mesnevi-i Nuriye - 160

12 Haziran 2026 Cuma

MANEVİ ALEMLER

  İ'lem Eyyühel-Aziz! 

   Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esîr, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de ihtilalsiz, müsademesiz küçük bir yerde içtima ederler.

   Kezalik pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimaları, mümkündür. Evet hava, su, insanın yürüyüşüne, cam ziyanın geçmesine, şuâın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mani' yoktur.

   Kezalik bu kesif âlemde ruhanîleri deverandan, cinnîleri cevelandan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan men'edecek bir mani yoktur.

Mesnevi-i Nuriye - 138

KUR'AN RUHLARA ŞİFADIR

 Kur'an kalblere kut ve gıdadır. Ruhlara şifadır. Gıdanın tekrarı kut'u artırır. Tekerrür etmekle daha me'luf ve me'nus olduğundan, lezzeti artar.

    İnsan maddî hayatında; her anda havaya, her vakit suya, her zaman ve her gün gıdaya, her hafta ziyaya muhtaçtır. Bunların tekerrürü haddizâtında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir. Kezalik insan hayat-ı ruhiyesi cihetiyle Kur'anda zikredilen bütün nevilere muhtaçtır. Bazı nevilere her anda muhtaçtır. "Hüvallah" gibi. Çünki ruh bunun ile nefes alıyor. Bazı nevilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. İşte hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binaen Kur'an tekrarlar yapıyor. Meselâ: "Bismillah", hava-i nesîmî gibi kalbi ve ruhu tatmin ettiğinden kesret-i ihtiyaca binaen Kur'anda çok tekrar edilmiştir.   Kıssa-i Musa gibi bazı hâdisat-ı cüz'iyenin tekrarı, o hâdisenin büyük bir düsturu tazammun ettiğine işarettir.

   Hülâsa: 

   Kur'an hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şeriattır, hem sadırlara şifa, mü'minlere hüda ve rahmettir.

Mesnevi-i Nuriye - 127

11 Haziran 2026 Perşembe

ALLAH'A KUL OLMAK

  Şu esasata dikkat lâzımdır: 

   1- Allah'a abd olana her şey müsahhardır. Olmayana her şey düşmandır.

   2- Her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.

   3- Mülk Allah'ındır. Sende emaneten duruyor. O emaneti ibka edip senin için muhafaza edecek. Sende kalırsa, meccanen zâil olur gider.

   4- Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin. Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinatın şu şekl-i hazırı da zâildir. Bunlar sâniye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini takiben zevale gidiyorlar.

   5- Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.

Mesnevi-i Nuriye - 129

DÜNYADA SANA AİT ÇOK EMİRLER VAR !

 ...Sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce götüremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiat alacaksın. Çünki feda etmediğin takdirde, ya bâd-i heva zâil olur, gider; veya Onun malı olduğundan yine Ona rücu eder.

   Eğer vücuduna itimad edersen, ademe düşersin. Çünki ancak vücudun terkiyle vücud bulunabilir. Ve keza vücuduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücuddan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücudun cihat-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Amma o noktayı da elinden atarsan, vücudun tam manasıyla nurlar içinde kalır.

   Biri de dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalâka düşer. Ve sür'at-i zevali itibariyle aklı başında olan onları kalbine alıp kıymet vermez.

   Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezaizi terketmek evlâdır. Çünki âkıbetin ya saadettir, saadet ise şu fâni lezaizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve i'dam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının âkıbetini küfür saikasıyla adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de, terk-i lezaiz evlâdır. Çünki o lezaizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden adem-i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler, o elemlere galebe edemez.

Mesnevi-i Nuriye - 119

AHİRET İNANCI İMANIN ŞARTLARINDANDIR

 Dünya hayatı ve Ahiret inancı

Madem,"Dünya âhiret'in bir mezraasıdır".

Yani dünya, âhiretin bir tarlasıdır;

ecel ve kabir de insanı bekleyen iki hakikattir.

Öyleyse bu kısa hayat, yalnızca gelip geçmek için değil;

iyilik ekmek, hakka yönelmek ve ebedî hayata hazırlanmak içindir.

İnsan bu dünyada başıboş bırakılmamıştır.

Kalbindeki niyetler, yaptığı işler, söylediği sözler bir bir yazılır.

Zira bu hayat, yalnızca bir yolculuk değil;

aynı zamanda bir imtihandır.

Eğer burada yaptıklarımızın bir karşılığı olmayacaksa,

adalet duygusu neyle teselli bulur?

Mazlumun gözyaşı, zalimin yaptığı yanına mı kalır?

Hayır.

Mükâfat da vardır, mücazat da…

İyiliğin karşılığı, kötülüğün hesabı vardır.

Bu sebeple âhiret, bir hakikattir.

Orası, dünyada ekilenlerin biçileceği yerdir.

Dünyada sabır, orada sevinç;

dünyada zulüm, orada hesab;

dünyada ihlâs, orada rahmet vardır.

Öyleyse insan, eceli unutmadan yaşamalı;

kabri hatırlayarak yol almalı;

âhireti düşünerek dünya işlerini tanzim etmelidir.

Dünya geçicidir;

âhiret ise ebedîdir.

   Madem dünya var. Ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inayet ve rahmet ve adalet var. Elbette dünyanın vücudu gibi kat'î olarak âhiret de var. Madem dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor. Demek oraya gidiliyor. Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhayı inkâr etmek demektir. Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.2

Akıllı insan, ebedî hayatını kazanmaya bakar.

Dipnot:1-Sözler 86, 2-Sözler 87

HZ.CEBRAİL'İN TELAŞLANDIĞI ANLAR

 Hz.Cebrail üç şeyde telaşe kapılır.

1. Hz,İbrahimin ateşe atıldığı an ona mani olma esnasında.

2. Yine Hz.İbrahimin oğlu İsmaili kurban etmek için yatırıp bıçağı boğazına dayadığı anda.

3.Peygamberimizin Uhutta dişinin kırılıp yüzünün yaralandığında onun kanının yere düşmesini önleme anında çok telaşlanır.

Allah onlardan razı olsun.

Toplumun Düzeni İçin Beş Altın Esas

Toplumun huzuru da, insanın mutluluğu da belli esaslar üzerine kuruludur.
Bu esaslar yaşandığında hem gönüller yumuşar hem de düzen kendiliğinden oluşur:

Muhabbet:
Kalpleri birleştiren, kırıkları onaran en güçlü bağdır.

Hürmet:
Büyük–küçük demeden her insana değer vermek toplumun sigortasıdır.

Merhamet:
Acziyeti görünce el uzatmak, kalbi incitmekten sakınmaktır.

Helâl ve Harama Dikkat:
Helâlden kazanmak, haramdan sakınmak hem rızkı hem gönlü bereketlendirir.

Serseriliği Bırakıp İtaat Etmek:
Kurallara riayet etmek, sorumluluk bilmek ve başıboşluğu terk etmek düzenin temelidir.

“Bu beş esas yerinde olursa, toplum da insan da huzuru bulur.”


10 Haziran 2026 Çarşamba

MAHŞERİN PROVASI MI ?

 Kâbe’den…manzaralar...!

Her müminin hayali, nazargâh-ı İlâhî olan Kâbe’ye yüz sürmek, mübarek beldelerde din-i Muhammedî (asm) inşasının izini sürmek ve sahabenin kokusunu içine çekmek. Ancak son senelerde bizimde şahid olduğumuz manzara, büyük bir hayal kırıklığı. Mekke’ye heyecanla girerken birden beton yığınları, Londra’daki Elizabeth kulesi özentisi ve bilmem kaç katlı şatafatlı oteller arasında gözlerin aradığı Kâbe…


O lüks ve Amerikanvarî AVM’lerde 700 Riyale satılan parfümler, giyim eşyaları blu-jeanslar, Amerikan arabalarında tavafa gelen ağalarla Bengaldeş’ten 100 doları zar zor bulan fakir Müslümanı misafir eden…


Bilmem kaç defa hac yapmakla övünen, tepeden gören zemzem tourlara hac mesarifinin (yüzlerce fakiri doyuracak) kaç katını ödeyen ağalara… “La lebbeyk” diyen Kâbe’den kovulduk.


Cami ve Cum’a… durumu !

Cum’a hutbeleri tek merkezden parti propagandasına dönmüştü. Hâlbuki “minber, vahy-i İlahînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki, o makam-ı âlîye çıkabilsin”1 denildi fakat, maalesef minberi ağlatıp siyasetin arenası haline getirdik. 

Kader-i İlâhî ise o makamı daha çok kirletmemek için uzaklaştırma cezası verdi bize.

Gidilse bile maskeli, birbirimizden korkarak ve kaçarak, saf bile tutamadığımız camiden kovulduk.

Medreseler…ihlas kaybolmuş!

Toprak ve ahşaptan yapılı kuru hasırda ve sap yastıklarda oturulan, ilim irfan yerleri şimdi mermer, alçıpan ve onlarca spotlar, storlarla tezyin edilmiş, taharette bile sıcak su kullanılan medreseler lüks saraylara dönünce, maneviyat ciheti zayıflamış, uhuvvet ve muhabbetin azalmasıyla protokole dönmüş ders salonları (sınırlı sayı da olsa okçular tepesini bekleyen Yeni Asya hariç) şimdi sessiz ve mahzun…

Aile…Değerlerimiz unutulmuş !

Hafta sonları bir araya gelinen dede ve ninenelerin torunlarıyla buluştuğu, kardeş ve bacıların hasret giderip çocukluklarını yâd ettiği aile toplanmaları, mirastan pay vermede ya erkeğe haksızlık ya da kızlara cimrilik edildiği, çoğu bana verilsin kanaatsizliği, siyasî tarafgirlikle terörist, darbeci “karşı mahalle” çekişmeleri hürmet ve muhabbeti bitirmek, belki düşman safına atmakla bu musibete fetva verdirdi. Sığınacağımiz aileden de kovulduk…


Karı-koca arasında hürmet ve muhabbetin neredeyse bittiği, kavgalar döğüşler, boşanmalara varacak kadar şiddetli geçimsizliklerden bin pişman olsak da aynı evde biri öksürse fersah fersah kaçıyoruz evimizden…

Hele hastalık bir eve girince ne evlâd anneyi tanıyor ne peder valideyi…

Taziye ve cenaze…Allah layık olduğumuz şekle soktu !

Neticede emr-i Hak geldiğinde, namazımızı kılacak ne dost kaldı ne de akraba. Bir kaç kişiyle yetim cenazelerine döndü definlerimiz. Fatihalı Yasinli tâziye evleri de istemiyor bizi artık.

Sanki mahşerin bir nevi provası oynanıyor dünya sahnesinde…

“O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar.” (Abese, 34-36)


Ya Rab kusurumuzu affet…


Dipnot:


1. Sözler

HAC İBADETİ NEDİR,NE DEĞİLDİR ?

 Hac ibadeti,İslâmın şartlarından sonuncusu ve tüm ibadetlerin mecmu'u ve kulluğun zirvesidir.Yeniden doğuş günahlardan kurtuluş saf ve temiz olarak Ahiret hayatına tavizsiz yönelmektir.Dünya kazuratından temizlenip yeni bir nefesle ahiret yolculuğuna devam etmektir.Bunun için Kelime-i şahadetle başlayıp Günde beş vakit Namaz ile dünyayı elimizin ardına atıp Allah'ın kapısını çalıp huzuruna çıkmak, senede bir ay oruç ile açlıkla nefsi terbiye ederek,zenginsek zekat ibadeti ile malımızdaki fakirin hakkını hak sahiplerine ulaştırmak suretiyle,ömrümüzde bir sefer gücümüz yetiyorsa Hac ibadeti ile ibadetlerde ve kullukta zirveye ulaşmaktır.Allah'ın misafiri olarak onun davetine icabet etmektir.

Lebbeyk Allahümme lebbeyk, buyur Yarabbi hamd sana mahsustur nimet veren sensin mülk senindir.Senin mülkünde şerikin yoktur diyebilmektir.

Kabeyi tavaftan önce gönülleri tavaf etmektir. Kâbe, taştan insan eli ile yapılmış, Allah'ın kutsal saydığı Hacerü-l Esved taşının bulunduğu mü'minin kıbleğâhıdır,ya gönüller...! Allah'ın yarattığı her insanda bulunan Allah'ın manevi beytidir.Allah'ın evidir."Allah bir hadisi kutside, Ben yere göğe sığmam fakat bir kulumun kalbine gönlüne sığarım"buyurmaktadır.Öyle ise Hac ibadetinde önce gönülleri tavaf edelim.Yani kırdığımız gönüller varsa onları düzeltelim.Zira Rastlarsın bir çeşmeye su içecek tası yoksa su içemazsin ya da içmeye fırsat bulamazsın. Kırarsan insan kalbini yapacak usta bulamazsın. Zira o kalbin Ustası Allah'tır.

Arafat yalvarma Allah'a verdiğimiz sözü tutup tutmadığımızın muhasebesini yspma yeridir.Hata yapmış günah işlemişizdir.Tövbe edip Adem babamız ve Havva annemiz gibi yalvarıp göz yaşı döküp affa uğrama fırsatına kavuşmaktır.Allah'ın dua ile tövbelerimizi kabul edeceğini bildiğmiz yer,İnşallah bağışlanmış bir şekilde ibadet ve kulluk için zirveye ulaşacağımız Hac İbadetimizin İhramıyla Umresiyle Kabe ziyareti ile Zirveye ulaştığımız yerdir Milyonlarca müslümanın buyur yarabbi kefenimi giydim senin emrine amadeyim dediği göz yaşı ve zikrin coşup sel olduğu birlik ve muhabbetin Allah sedaları ile çınladığı yerdir.Müzdelife ise, evet yarabbi ben yeniden doğdum günahsızım şimdi de kulun ve Peygamberin İsmail'in taşladığı şeytanı ve nefis şeytanını taşlamaya gidiyorum diyerek günahsız bir şekilde Mine'ye yaya bir şekilde ulaşıp şeytanı taşlayarak,nefsin kötüleklerinden arınıp tertemiz bir şekilde,kulun ve Peygamberin olan İbrahim (A.S)'ın oğlu İsmail ile yaptığı beytini ziyaret ederek,traş olup kurban kesip ihramdan çıkarak sana layık bir kul, Rasüi'ün Hz.Muhammed'e layık bir ümmet olarak, ahiret yolculuğuma ev sahibinin ikramlarını kabul ederek tavizsiz bir şekilde devam edeceğim Allah'ım.İnşallah bu niyet ile ahir ömrümü tamamlayıp iman ile huzurana çıkarım.Allah tüm mü'minlerin Hac ibadetini kabul eylesin.Amin.Amin.Amin

HAC BİZE NEYİ ÖĞRETİR ?


Kardeşlik kongresi

Hac, bir ibadet olmanın yanı sıra insanların tanıştığı, birbirine faydalı olduğu büyük bir buluşmadır. Dünyanın dört bir yanından milyonlarca Müslüman aynı yerde buluşur. Farklı diller konuşulur ama herkes aynı amaçla oradadır. Çok büyük bir kardeşlik kongresidir hac. Müslümanların birbirini tanımasına, sevmesine, güzel dostluklar kurulmasına vesile olur. İnsanlar arasında fikir ve kültür alış verişi sağlar.

Sabrı öğretir

Hac, insana sabırlı olmayı öğretir. Yolculuk boyunca uzun yürüyüşler, beklemeler, kalabalık ortamlar ve farklı insanlar ve şartlarla karşılaşılır. İnsan her şeyin kendi istediği gibi olamayacağını görür. Bu süreçte kişi, acele etmek yerine sakin kalmayı, zorluklar karşısında pes etmemeyi ve güzel davranmayı öğrenir. Böylece sabır sadece hac günlerinde değil, günlük hayatının da bir parçası olur.

Dayanışmayı öğretir

Hacda insanlar birbirlerine yol gösterir, ikramda bulunur, yardımcı olur. Çünkü kalabalık içinde herkesin birbirine ihtiyacı olabilir. Bu da insana dayanışmayı ve yardımlaşmayı öğretir. Başkasının sevincine sevinmek, sıkıntısına üzülmek ve dua etmek de bu yolculuğun güzelliklerinden biridir.

Dünyanın geçici olduğunu hatırlatır

Hacda herkes gösterişsiz, sade bir kıyafet giyer. Buna “ihram” adı verilir. Zengin-fakir, genç-yaşlı orada Allah’ın huzurunda herkes eşittir. Hac insana dünya nimetlerinin geçici olduğunu, dönüşün yalnızca Allah’a olduğunu hatırlatır.

Dipnot:

1-Hac suresi; 22,27

8 Haziran 2026 Pazartesi

HER CANLININ RIZKINI VEREN ALLAH'TIR

 (Böceğin rızkı )

- Hazret-i Süleymân (a.s.) bir gün, deniz kenârında otururken bir karıncanın geldiğini gördü. Karınca ağzında bir yeşil yaprak tutuyordu. Deniz kenârına ulaşınca, sudan bir kurbağa çıkdı. O yaprağı karıncadan alıp, denize döndü. Karınca geriye gelince; 

Süleyman A.S Karıncadan sordu,

-Ey karınca senin yaptığın bu işin 

hikmeti nedir?

Karınca cevâb verdi ,

-Bu deryânın ortasında, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bir taş halk etmiş ve o taşın içinde de bir böcek halk etmiştir. Beni de onun rızkına sebeb olarak görevlendirmiştir. 

-Ben her gün o nesneyi, ona yetecek kadar rızkı getiririm. Deniz kenârına ulaşdırırım. Allahü teâlâ hazretlerinin, kurbağa sûretinde yaratdığı bir meleği o rızkı benden alır, o böceğe verir. 

-O böcek, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kudreti ile, fasîh bir dil ile söyler; 

-Sübhânallah ki,Allah beni halk etti,  ve deniz ortasında bir taşın arasında bana mekân verdi. Benim rızkımı dahi unutmadı. 

-İlâhî, ümmet-i Muhammedi ümîdsiz etme!

ALLAH'IN SIFATLARI KAYIT ALTINA ALINAMAZ

 Allâh’ın sıfatları mutlaktır, yani kayıt altına alınamaz dedik. Bununla ilgili olarak bir iki misal vermek isterim:

Geçmiş eski tarihlerde çok beldede şehir şebeke suyu yoktu. Dolayısıyla herkes kendi bahçesinde, avlusunda özel kuyu (sarnıç) kazarak, su ihtiyacını temin etmekteydi. Bu sıralarda, zaman geçtikçe, bu sular biraz daha yerin altına inebiliyordu. Ve indikçe bizimkiler de peşinden kazmaya çalışıyorlardı.

Çok sevilen ve sözüne güvenilen Hacı Şeyhmus adındaki kişiden bizzat dinlemiştim. Kalabalık bir toplulukta şunu anlatmıştı:


İlçedeki hamamın su kuyusu hemen hemen dibe kadar inmişti. Biz iki üç kişi, ücretle kazmaya başladık. Kazma, kürekle kazdığımız moloz ve çamurları kovalara dolduruyoruz ve yukarıdakiler de çekip boşaltıyorlardı.


Bir ara kuyunun dibinden kazarken, küçük bir karpuz büyüklüğünde bembeyaz, yuvarlak güzel mi güzel bir taş kazmaya takıldı. Yukarıdakilere bu taşın itina ile bir tarafa bırakmasını tenbih ettım. Akşama doğru işimizi bitirince, kuyudan çıktık. Kuyudan çıkan o taşa, aydınlık gözüyle tekrar baktık. Biraz hafif ve çok düzenli bir taştı. Kazmanın ucuyla hafiften bir darbe vurduğumda; o taş tam da ortadan ikiye bölündü. Hep beraber, gördüğümüz manzara neydi, tahmin edebiliyor musunuz?


Bir tarafında yemyeşil çimden otlar, diğer tarafında da beyaz kurtçuklar. Fesubhanellâh! Bazen tabiat kanunları devre dışı kalıp, işlemez oluyor, bu olayda olduğu gibi.


Yerin dibinde, bu taşın içine o otların tohumları nasıl yerleşti? O bir avuçluk toprak, o kapalı kutuda nasıl peyda oldu ve o canlıların yaşamı için gerekli olan oksijen nasıl temin edildi? Sormak lâzım. Bunların hepsi, birer mu’cizeden başka bir şey olabilir mi?


Allâh’ın hikmetinden, kudretinden, rahimiyet ve rezzakiyetinden gafil olmamak gerekir


Yine unutamadığım bir menkıbeyi de burada paylaşmak isterim.


Günlerden bir gün, Musa Peygamber bir akar su kenarında


tefekkür halindeyken, karşıdan gelen ve ağzında bir tane bulunan karıncayı takibe başlar. Karınca bir müddet yürür, ondan sonra akan su dalgacıklarına kendisini bırakır. Bilahare kıyıya yakın bir toprak adasına geçer, orada da biraz yürüdükten sonra, bir deliğe girer. Kısa bir müddet eğlendikten sonra, ağzı boş bir şekilde delikten dışarı çıktığını görür.


Allâh’ın Peygamberi, karıncanın ağzındaki taneyi merak saikasiyla, bir çubukla o deliği kazmaya başlar. O deliğin dibinde, ağzında karıncanın bıraktığı tane ile bir kurtcuğun, habire şu şekilde Allâh’ı zikrettiğini müşahede eder.


سبحان من يرانى– ويعرف مكانى– و يرزقنى ولا ينسانى


“Suphane men yeranî,


Ve ya’rifu mekânî


Ve yerzuknî ve lâ yensani.”


Yani: “Ey! her hal-u kârda beni bilen ve haberdar olan, benim yer ve mekânımı gören ve bilen, beni hiç bir zaman unutmayıp rızkımı gönderen yüce Allâhım! Rabb-i Kerim’ım! Seni tesbih ederim, seni kusurlardan tenzih ederim.”


Bunu gören ve işiten Hz Musa’da Allâh’ı tesbih ve ta’zim ederek yüceltti ve hamd-u senâda bulundu.


“Allâh’a inanın; çünkü böyle bir iman’a muhtacız.”

Kant


“Âlim ölse de yaşar, cahil yaşarken ölüdür.”

Hz.Ali


Dipnotlar:

(1) Sebe,34/46


(2) En’am, 6/80


(3) Gaşiye, 88/17


(4) Haşir, 59/2


(5)..Bakara, 2/75


(6) Bakara, 2/256


(7) Tağabun, 2


(8) Kehf, 29


(9) Bakara, 2/ 260


(10) 33. Söz. 31. Pencere’de detaylariyla ilmi izahatı yapılmıştır.


(11) Furkan 25/43