6 Mayıs 2022 Cuma

TEVHİDE DAİR 3

  Üçüncü Remiz: 

   Ey insan!

Fâtır-ı Hakîm'in senin mahiyetine koyduğu en garib bir halet şudur ki: Bazan dünyaya yerleşemiyorsun.

Zindanda boğazı sıkılmış adam gibi "of, of" deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde, bir zerrecik bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun.

Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin, o zerrecikte yerleşir.

En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.

   Hem senin mahiyetine öyle manevî cihazat ve latîfeler vermiş ki; bazıları dünyayı yutsa tok olmaz.

Bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor.

Baş, bir batman taşı kaldırdığı halde; göz, bir saçı kaldıramadığı gibi; o latîfe, bir saç kadar bir sıklete, yani gaflet ve dalaletten gelen küçük bir halete dayanamıyor.

Hattâ bazan söner ve ölür.

Madem öyledir; hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork.

Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma!

Dünyayı yutan bütün letaiflerini onda batırma.

Çünki çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar.

Nasıl küçük bir cam parçasında; gök, yıldızlarıyla beraber içine girip garkoluyor.

Hardal gibi küçük kuvve-i hâfızanda, senin sahife-i a'malinin ekseri ve sahaif-i ömrünün ağlebi içine girdiği gibi; çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder.

Mesnevi-i Nuriye - 177

TEVHİDE DAİR 4

  Dördüncü Remiz: 

   Ey dünyaperest insan!

Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir.

Fakat, o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için birbiri içinde in'ikas edip göz görünceye kadar genişliyor.

Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür.

Çünki o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi madum ve gayr-ı mevcud oldukları halde, birbiri içinde in'ikas edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar.

Hakikat hayale karışır, madum bir dünyayı mevcud zannedersin.

Nasıl bir hat, sür'at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi; senin de dünyan hakikatça dar, fakat senin gaflet ve vehm ü hayalinle duvarları çok genişlemiş.

O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını çok uzak zannettiğin duvara çarparsın.

Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır.

O vakit görürsün ki: O geniş dünyan; kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz.

Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür'atli akar.    Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir.

Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.

İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdaniyet sırlarını ifade eden "Lâ İlahe İllallah" kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.

Mesnevi-i Nuriye - 177

ALLAH GÜZELDİR GÜZEL OLANI SEVER

 BİR HADİS,BİR YORUM

“Güzelce giyinip kuşanınız; kılık kıyafetinizi düzeltiniz. Tâ ki insanlar arasında siyah üzerindeki beyaz gibi görünesiniz.”

(Camiüssağir, s.100)

Güzel ve temiz giyinmek İslâmiyetin önemli tavsiyelerinden birisidir. Mü’min ahlâkı güzel, yaşayışı düzgün olan kimse olduğu gibi elbiseleri de temiz ve güzel olan kimsedir. Bu pahalı ve markalı giyinmek demek değildir. Bugün insanlarda bir “marka” düşkünlüğü var. İmkânına göre insanın giydiği şeyin temiz, düzgün görünümlü olması demektir. Burada önemli olan insanın giyim kuşam dolayısıyla kibir ve gurura kapılmamasıdır. Birgün Peygamberimiz (asm), “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan bir kişi Cennete giremez” buyurduğunda, ashabtan bazıları, “İnsan elbisesinin, ayakkabısının güzel olmasını sever” deyince, Resulullah (asm) da şöyle buyurmuşlardı:

“Allah Cemîl’dir, Güzeldir, güzelliği sever. Kibir hakkı beğenmemek, şımarmak ve insanları küçümsemektir.” (Kenzü’l-Ummal, 3: 528)

Burada tehlikeli olan; insanın, kılık kıyafeti bir üstünlük vasıtası olarak değerledirmesidir. Bazı kadın ve erkekler vardır, özellikle giydikleri elbiselerin, ayakkabıların markalarını insanlara söyleyip dikkat çekerek onunla diğerlerinden daha zengin olduklarını ima ederler ve giydikleri ile övünürler. Halbuki bu bir övünme meselesi olmamalıdır. Çünkü Allah insanların ne giydiğine bakmaz. Allah insanların kalbine, niyetine ve takvasına bakar. Allah katında üstünlük takva iledir, elbise ile, kılık kıyafet ile değildir. Peygamberimiz (asm), “Allah kibirli kibirli elbisesini çekiştirip duran kişinin yüzüne bakmaz. O elbise ister helâl yoldan, ister haram yoldan temin edimiş olsun” buyurmaktadır. (Kenzü’l-Ummal, 3: 536)

Diğer taraftan güzel giyinmek, tertipli düzenli olmak israf etmek değildir. Kimileri kendisine yetenden çok daha fazlasını alıp bir giydiğini bir daha giymeyerek büyük bir israfın içine sürükleniyor. Allah, yemede içmede olduğu gibi giyinmede de israflı olanları sevmez.

Yazının başına aldığımız hadiste kastedilen; dindar olarak bilinen insanların davranışlarıyla olduğu gibi giyimleriyle de itici olmamaları ve sempatik olmalarıdır. Ama kılık kıyafetin sadece bir araç olduğunu unutmamak gerekir. Onu bir amaç haline getirdiğimizde, ahlâk, fazilet, takva gibi insanı gerçekten insan yapan değerleri küçümser ve değer ölçüsü olarak giyilen elbisenin, ya da ayakkabının “markasını” alırız.

Halbuki Cenâb-ı Hakk’ın bize güzel bir elbise giymeyi nasip etmesinden dolayı O’na şükredersek kulluk görevimizi yerine getirmiş oluruz. Bu anlamda, güzel giyinmek, “Allah, verdiği nimetin eserini kulunun üzerinde görmek ister” hadisinde anlatılan hakikate de uygun hareket etmek demektir.

İnsanın yüksek, ulvî bir amacı olmazsa zihni hep şekil üzerinde döner durur. Kendisinin ve başkasının elbiseleriyle, giyim kuşamlarıyla ilgilenir. Bunu aşmak için yüksek bir gaye için çalışmak gerekir. Bu yüksek gaye de İslâma ve Kur’ân’a herkesin kabiliyeti ölçüsünde hizmet etmesidir.

“Allah’Im, dünyada da İyİlİk ver, ahİrette de”

DÜNYA VE AHİRET İÇİN DUA

 BİR ÂYET BİR YORUM

“İnsanlardan öyleleri var ki, ‘Ey Rabbimiz bize dünyada ver’ derler. Böyle isteyenlerin ahiretten hiç nasipleri yoktur. Onlardan bir kısmı da ‘Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik, ahirette de iyilik ver. Bizi ateş azabından koru’ derler.” (Bakara Sûresi: 2/200-201)

İnsan çok aceleci olarak yaratılmıştır. Bir şeyi hemen elde etmeyi sever. Peşin bir gramlık bir lezzeti, ileride alacağı bir ton lezzete tercih eder. Bu yüzden bir âyet-i kerimede “Yestehibbûne’l-hayâteddünya, alelahireti” denmektedir. Yani insanlar, dünya hayatını ahirete tercih ederler. Bu yüzden etrafımızdaki insanlardan bir kısmının sadece dünya malı, mülkü, mevkii için duâ ettiğini ve çabaladığını görürüz. Allah insana neyi isterse onu verir. Âyette sadece dünya hayatı için Allah’tan talepte bulunanların ahirette bir nasipleri olmayacağı belirtiliyor. Kur’ân, sadece fani dünya için duâ etmenin doğru olmadığını bildiriyor ve doğru talebin nasıl olacağını da gösteriyor. Bu talepte sadece ahiret yok. Ahiretin yanında dünya da var. Hatta dünya önce talep ediliyor. Kur’ân’ın bu âyete göre insanın taleplerine realist yaklaştığını görüyoruz. Buna göre insan, “Ya Rabbi bize dünya da hasene ver, ahirette de hasene ver” diye duâ etmeli.

Burada dünyanın öne alınması, insanın geçici de olsa bu dünyada yaşadığı gerçeğinden hareket edildiğini gösteriyor. İnsan bu dünyada yaşıyor. Ve Allah’a muhatap olmuş bir varlık. İslâm dini bu varlığın dünyevî ve uhrevî isteklerini dengede tutuyor. Şu anda dünyada yaşadığımız için dünyaya da öncelik veriyor. Ama bu talepte sadece dünyaya bağlanmak yok. Ahiret için de çalışmak var. Çünkü sadece kavli duâ ile buna erişmek mümkün değil. Duâ insanın iyilik yapmasına, Allah’ın istediği gibi bir kul olmasına sebep olur. İnsanın iyiliğe olan eğilimini kuvvetlendirir. Rivayetlere göre Peygamberimizin (asm) en fazla yaptığı duâlarının başında bu duâ âyeti geliyormuş.

Bu âyette “hasene” tâbirinden ne kastedildiği bildirilmemiştir. Bununla insanın gönlünden geçen her meşrû isteğin kastedilmesi mümkündür. Nitekim tefsirlerimizde “Ya Rabbi bize dünyada iyilik ver” âyeti şu şekillerde açıklanıyor: Sağlık, âfiyet, salih bir eş, geniş rızık, faydalı ilim, amel-i salih, güzel bir binek, iyi dostlar, hayırlı evlâtlar vs. “Ya Rabbi bize ahirette de hasene ver” âyetindeki “hasene” ise, “Cennete girmek, arasattaki büyük korkudan emin olmak, Allah huzurunda hesabın kolay olması” şeklinde açıklanıyor.

Diğer taraftan ateşten korunmanın gereklerini de bu dünyada yapmak gerekiyor. Bunlar da Allah haram kıldığı şeylerden kaçınmak ve emredilenleri yapmaktır. Şükreden bir kalbe, zikreden bir dile ve sabreden bir bedene sahip olmak dünyada haseneye kavuşmaktır. Ahiretteki hasene de ateş azabından korunmaktır.

3 Mayıs 2022 Salı

HAYATIN 29 HUSUSİYETİ

 1- Hayat; bu kâinâtın en ehemmiyetli gâyesidir.

2- Hayat; bu kâinâtın en büyük netîcesidir.

3- Hayat; bu kâinâtın en parlak nûrudur.

4- Hayat; bu kâinâtın en lâtif ve en hoş özüdür, mayasıdır, hamurudur.

5- Hayat; bu kâinâtın gâyet süzülmüş bir çekirdeğidir.

6- Hayat; bu kâinâtın en mükemmel meyvesidir.

7- Hayat; bu kâinâtı olgunlaştıran en hârika mekanizmadır.

8- Hayat; bu kâinâtı güzelleştiren en güzel yüzdür.

9- Hayat; bu kâinâtın en güzel süsüdür.

10- Hayat; bu kâinâtın unsurlarını birleştiren bir sırdır.

11- Hayat; bu kâinâtın birim ve parçalarının birlik bağıdır.

12- Hayat; bu kâinâtın mükemmel oluşunun kaynağıdır.

13- Hayat; san’at ve mâhiyetçe bu kâinâtın en hârika bir rûh sahibi sırrıdır.

14- Hayat; bu kâinâtın; en küçük bir mahlûku, bir kâinât hükmüne getiren mû’cizeli bir hakîkatidir.

15- Hayat; bu kâinâtın özünü ve özetini her küçük mahlûkta toplayan bir kudret mû’cizesidir.

16- Hayat; en küçük bir mikro-parçayı en büyük bir kütle kadar büyük kılan, en küçük bir canlıyı bir âlem hükmüne getiren ve sevk ve idâre cihetinde kâinâtı bölünmesi ve ortaklığı kabul etmez bir bütün haline getiren fevkalâde hârika bir İlâhî san’attır.

17- Hayat; bu kâinâtın mâhiyetleri ve parçaları içinde Hayy ve Kayyûm olan Allah’ın varlığını, birliğini ve Allah’ın birlik tecellîlerini gösteren işâretlerin en parlağı, en keskini, en kesini ve en mükemmelidir.

18- Hayat; Allah’ın san’at eserlerinin hem en gizlisi, hem en görüneni; hem en kıymetlisi, hem en ucuzu; hem en nezîhi, hem en parlağı ve en mânâlısıdır.

19- Hayat; sâir varlıkları kendine hizmet ettiren nazlı, nâzik ve nezîh bir Rahmet cilvesidir.

20- Hayat; Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının gâyet geniş bir tecellî alanıdır.

21- Hayat; Rahmân, Rezzâk, Rahîm, Kerîm, Hakîm gibi çok isimlerin cilvelerini kendinde toplayan; rızık, hikmet, inâyet, rahmet gibi çok hakîkatleri kendine tâbi eden ve görmek, işitmek ve hissetmek gibi bütün duyguların kaynağı olan Allah’ın eşsiz bir hilkatidir.

22- Hayat; bu kâinâtın tasfiye ve temizlik yapan, terakkî veren ve nurlandıran büyük tezgâh makinesidir. Öyle ki, milyarlarca zerreye ve hücreye yuva olan her canlı vücut, o zerrelerin vazife yapmaları, yaratılış tâlimat ve emirlerini yerine getirmeleri ve böylece nurlanmaları için bir okul, bir kışla ve bir misâfirhane hükmündedir. Hayy ve Muhyî olan Cenâb-ı Allah hayat makinesi vasıtasıyla, bu karanlıklı, fânî ve süflî olan dünya âlemini lâtifleştiriyor, ışıklandırıyor, bir nev’î bekâ veriyor ve böylece bâkî bir âleme gitmeye hazırlıyor.

23- Hayat; iki yüzü, yani mülk ve melekût yüzleri, yani dış ve iç yüzleri parlak, kirsiz, noksansız ve ulvî olan, perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya Allah’ın kudret elinden çıkan bir müstesnâ mahlûktur.

24- Hayat; altı îmân rüknüne birden bakan ve ispat eden bir yüksek hakîkattir.

25- Hayat; Allah’ın varlığını ve benzersiz ve ezelî hayatını gösteren bir yüksek bürhandır.

26- Hayat; âhiret yurdunu ve âhiret yurdundaki bâkî hayatı tam bildiren bir büyük delildir.

27- Hayat; meleklerin hayatlarından haber veren bir nûrânî hakîkattir.

28- Hayat; peygamberlerin hayatlarına, kitapların hayatı anlamlandırmalarına, Allah’ın kader ve kazâ ile hayatı yönlendirmesine pek kuvvetli bakan ve bildiren bir mânevî göstergedir.

29- Hayat; bu kâinâtın en mühim bir İlâhî maksadı olan şükür, ibâdet, hamd ve muhabbeti netice veren bir büyük sırdır.2

Üstad Hazretleri hayatın bu yirmi dokuz hassasını ifâde ettikten sonra böyle yüksek meyveleri bulunan hayatın Allah’ın Hayy ve Muhyî isimleri için yüksek bir bürhan teşkil ettiğini bildirmiş; hayatın gâyesini, “rahatça yaşamak, gafletle lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmek” olarak görenlerin hayat nimetine, şuur hediyesine ve akıl ihsânına karşı dehşetli bir nankörlük içinde bulunduklarını beyan etmiştir.3

Cenâb-ı Hak cümlemize hayatı anlamayı ve hayat için Allah’a şükretmeyi nasip ve müyesser kılsın. Âmîn.

Dipnotlar:
1- Rûm Sûresi: 50
2- Lem’alar, s. 510-512
3- A.g.e., s. 512

1 Mayıs 2022 Pazar

YENİ ASYA CEMAATİ MİLLET İTTİFAKINI DESTEKLER

 Günümüz Türkiye’sinin demokrasi öncesi durumunu, 1946 sonrasına benzetebiliriz. Türkiye’nin bütün partilerini barındıran bir Halk Partisi vardı o günlerde… İsteksiz de olsa, dünyanın şartları onu demokrasiye sürüklüyordu. Günümüzde ise, dış müdahalelerle vaziyet değişmiş. Demokrasiyi engelleme vazifesi, 12 Eylülün devamı olan AKP’ ye verilmiş. Ve eski CHP ise demokrasi yolunda; düne kadar karşıt olduğu siyasi düşüncelere bünyesinde yer veriyor. Demokrasinin ancak “Milli Birlik ve Beraberlik ile” gerçekleşeceğini hissettiğinden, çatışma üslubundan uzak duruyor. İşte bu kavşakta, demokratların ve bilhassa dindarların zihnini karıştıran bir durum var. Geçmişteki CHP’ nin resimlerini günümüze dağıtarak istibdadını devam ettirmek isteyen AKP ve onun arkasındaki neocon-neoliberal ittifaka mı destek olacağız, yoksa zayıf ve imkânları kısıtlı da olsa Millet ittifakına mı?’

Şu hakikati de itiraf etmeliyiz. Ülkedeki mevcut olumsuzlukların hepsini AKP ye yüklemeye çalışanlar, yanlış yapmış olurlar. Kırk yıllık süreçte demokrasinin gereği olan duruşlardan mahrumca bu güne gelip, pir ü pak görüntüsü ile hücum edenler zulmetmemeli. AKP’ nin yirmi seneden beri birlikte çalıştıkları kadrolar da bu milletin çocuklarıdır. Onlardaki yüzde onluk hatakârların yüzünden tüm camiayı kötüleyenlerin, milli birlik ve beraberliğe zarar verdiğini ve bunun da MİLLET İTTİFAKININ ilkelerine ters düşeceği kanaatindeyiz.

İTTİHAT VE TERAKKİCİLER

 Bediüzzaman, bu misalde II. Meşrûtiyetten itibaren on yıllık bir süreçte (1908 – 1918) iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Partisi idarecilerinin “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır” felsefesiyle hareket ederek ve meşrû olmayan yolları kullanarak şöhret olmaya çalışan, dünyevî makam, mevki, şan, mal ve mülk imkânlarını elde etmek gayesiyle yaptıkları yanlış ve hukuksuz uygulamaların sonuçlarını hatırlatıyor. Bu idarecilerin çoğu, “Halka hizmet etmek, Hakk’a hizmet etmektir” anlayışıyla hareket edip ahirete yönelik sevap kazanacaklarına, dinde lâubalilik göstererek, şiddetli baskı rejimi uygulayarak ve siyaseti dinsizliğe alet ederek yanlış yapmışlardır. Şiddetli istibdat uygulamışlar, muhalif gördükleri vatandaşlara yönelik sayısız cinayet işlemişlerdir. İnsanlıktan uzak karanlık yolları tercih ederek yaptıkları hukuksuzluk ve yanlışların hesabını halkın sorma endişesine kapılan bu idarecilerin bir kısmı, Birinci Dünya Savaşı yenilgisi sonrasında ülkeyi terk ederek kaçmışlardır. Bir kısmı ise perişan olmuşlardır. İnsan yüzüne çıkamayacak kadar itibarlarını kaybetmişlerdir. Kısacası maksatlarının aksiyle tokat yemişlerdir. Nitekim Bediüzzaman Said Nursî, bu tarz hareket edenlerin yanlışlıklarını “İttihatçıların bozuk kısmının cinayetleri” olarak nitelendirmiştir.