17 Ocak 2025 Cuma

TOPLUMDAKİ HUZURSUZLUĞUN SEBEPLERİ

 "Haram ve helalin birbirine karıştığı dünya" 

Bu ifade, insanların doğru ile yanlışı ayırt etmekte zorlandığı, dini ve ahlâki değerlerin bulanıklaştığı bir durumu tanımlar. Bu kavram, ahlâki sınırların karıştığı, helal olanın haramla, haram olanın helalle karıştırıldığı veya haramın normalleştirildiği bir dünya görüşünü yansıtır. Modern toplumlarda teknolojik gelişmeler, küreselleşme ve sosyal medya gibi faktörler, geleneksel değerlerin sorgulanmasına ve insanların doğruyu yanlışı ayırt etmekte zorlanmasına neden olabilir.

Bu tür bir ortamda bireylerin, kişisel ve toplumsal sorumluluklarını unutmadan inançlarına ve ahlâki prensiplerine sadık kalmaları daha zor hale gelebilir. Bu durum, insanları ya dini ve ahlâki değerlere daha sıkı sarılmaya ya da bu değerlerden uzaklaşmaya itebilir.

Bir Toplumu Yok Eden İki Unsur: Yalan ve Haram

Bir toplumun ahlâki ve etik temellerini sarsan iki büyük kötülük; yalan ve haramdır. Bu unsurlar, bireylerin ve toplulukların içten içe çöküşünü hızlandıran temel nedenlerdendir:

Yalan: Bir toplumda doğruluğun yerini yalan aldığında, güven ve dürüstlük ortadan kalkar. Güvensizlik hem bireyler arasında hem de topluma yön veren kurumlar arasında yaygınlaşır. Yalan, sosyal bağları zayıflatır, insanlar arasındaki güveni sarsar ve adaletin sağlanmasını engeller. Yalanlar üzerine kurulu bir düzen, toplumun temellerini zayıflatarak kaçınılmaz bir çöküşe yol açar.

Haram: Haram, İslâm inancında Allah'ın yasakladığı her türlü fiil ve davranışı ifade eder. Haramın yaygınlaşması, bireylerin ve toplumun ruhani ve ahlâki dengelerini bozar. Haram kazançlar, rüşvet, haksız gelir ve ahlâksız davranışlar topluma zarar verir. Haramın normalleşmesi, toplumun etik değerlerini erozyona uğratır, sosyal adaleti zayıflatır ve ahlâki çöküşe neden olur.

Bu iki unsur, toplumsal yapıyı zayıflatarak adalet, güven ve doğruluk gibi değerlerin yerini alır. Bunun sonucunda toplumda huzursuzluk, kargaşa ve dengesizlik artar. Uzun vadede bu süreç, toplumun çözülmesine, kimliğini kaybetmesine ve yok olmasına neden olabilir.


Toplumun Huzuru İçin Dört Temel Prensip ve Beş Esas

Bir İslâm âlimi, kırk kitap kadar ilim ve hikmet toplamış; ardından bunlardan dört temel prensibi seçerek kurtuluşun bu dört prensipte olduğunu görmüş ve hayatını bu prensipler doğrultusunda yaşamıştır.

Bu dört prensip şunlardır:

Allah’tan başkasına güvenme!

Sırrını hiç kimseye söyleme!

Allah’ın sana verdikleri ile övünme!

İlim ve akıl yolundan ayrılma!

Bediüzzaman Said Nursî ise, toplumun huzuru için beş esasın gerekli ve zorunlu olduğunu belirtmiştir:

Merhamet

Hürmet

Emniyet

Haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek

Serseriliği bırakıp itaat etmek

Toplumun huzur içinde yaşamasını sağlayan bu esaslar, bireysel ve toplumsal hayatın temel dayanaklarıdır.

GIYBET ALÇAK BİR SİLAHTIR

 Gıybet, ehl-i adavet ve hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtır.

İzzet-i nefis sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez.

Nasıl meşhur bir zât demiş:

اُكَبِّرُ نَفْس۪ى عَنْ جَزَاءٍ بِغِيْبَةٍ ٭ فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ

   Yani: "Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum.

Çünki gıybet; zaîf ve zelil ve aşağıların silâhıdır."

   Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı.

Eğer doğru dese, zâten gıybettir.

Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır.

İki katlı çirkin bir günahtır.    Gıybet, mahsus birkaç maddede caiz olabilir:

   Birisi: 

   Şekva suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.

   Birisi de: 

   Bir adam onunla teşrik-i mesaî etmek ister.

Senin ile meşveret eder.

Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını eda etmek için desen: "Onun ile teşrik-i mesaî etme.

Çünki zarar göreceksin."

   Birisi de: 

   Maksadı, tahkir ve teşhir değil; belki maksadı, tarif ve tanıttırmak için dese: "O topal ve serseri adam filan yere gitti."

   Birisi de: 

   O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir.

Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor, sıkılmayarak aşikâre bir surette işliyor.

   İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir.

Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a'mal-i sâlihayı yer bitirir.

   Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit

اَللّٰهُمَّ اغْفِرْلَنَا وَ لِمَنِ اغْتَبْنَاهُ

demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, "Beni helâl et" demeli.

Mektubat - 276

BOZULAN TOPLUM

Toplum Olarak Bozulmuşuz

"Balık baştan kokar," derler; ancak yayılan bu koku, tüm vücudun hatta kuyruğun da kokmasına sebep olur. Peki, hata ve kusur yalnızca bizi yönetenlerde mi? Elbette hayır! Suçun tamamını baştakilere yüklemek doğru olmaz; bizlerin de payı var. Görülen bir yanlışa "yanlış" dememek, bazen göz yummak, bazen de destek olmak, bu bozulmanın bir parçasıdır.

Haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik yapan zalime ses çıkarmamak, hatta onu desteklemek zulüm değil midir? "Bana ne" demek ya da "Benim adamım yanlış yapmaz" anlayışı en büyük hatalardan biri değil mi? Bu, bizim sorumsuzluğumuzun bir göstergesi değil mi? Kısacası, baş bozuksa ona tabi olanlar da bozuk oluyor.

Ahlâk ve adaletin çöktüğü bir ülkede, fakirlik ve kargaşanın baş göstermesi kaçınılmazdır. Böyle bir durumda da millet, "Neyimiz doğru, neyimiz düzgün?" diye sorgulamaktan başka çare bulamaz. Ancak, her şeye rağmen ümitsizliğe düşmemek gerekir. Her gün karanlıktan şikâyet etmek yerine, bir ışık yakmak ve bir çıkış yolu aramak daha doğru değil midir?

Parasını, malını, mülkünü ve servetini kaybeden çok şey kaybetmiştir. Ancak, ümidini kaybeden her şeyini kaybetmiş demektir. İnşallah, gelecek daha güzel olacak. Karanlık gecelerimiz çok uzadı, ancak kararan gecelerin sabahı da inşallah çok yakındır. Yeter ki biz uyanalım ve kendimize gelelim.

Her insan kendine şu soruları sormalıdır:

  • Ben kimim?
  • Nereden geliyorum, nereye gidiyorum?
  • Vazifem nedir?

Bu sorulara cevap arayıp çare bulmalı, sonunda ya mükâfat ya da cezayla karşılaşacağımızı düşünerek hesap gününe hazırlıklı olmalıyız. Yolculuğumuza bu bilinçle devam edelim.

Allah bizi dosdoğru yoldan ayırmasın ve sonumuzu hayır eylesin. Amin.

Selam ve dualarımla,
Rafet Özcan



16 Ocak 2025 Perşembe

İHLÂS RİSALESİ

 Bu Lem'a lâekal her onbeş günde bir defa okunmalı.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ ٭ وَ قُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ ٭ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ٭ وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ٭ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ى ثَمَنًا قَل۪يلًا

   Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur'aniyede arkadaşlarım!

Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarîk-ı hakikat, en makbul bir dua-yı manevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en safi bir ubudiyet: İhlastır.

Madem ihlasta mezkûr hâssalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var.. ve madem bu müdhiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid'alar, dalaletler içerisinde bizler gayet az ve zaîf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur'aniye omuzumuza ihsan-ı İlahî tarafından konulmuş; elbette herkesten ziyade bütün kuvvetimizle ihlası kazanmaya mecbur ve mükellefiz ve ihlasın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız.

Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi' olur, devam etmez; hem şiddetli mes'ul oluruz.

وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ى ثَمَنًا قَل۪يلًا

âyetindeki şiddetli tehdidkârane nehy-i İlahîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına manasız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfüruşane, sakîl, riyakârane bazı hissiyat-ı süfliye ve menafi'-i cüz'iyenin hatırı için ihlası kırmakla; hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur'aniyenin hizmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.

   Ey kardeşlerim!

Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır manileri olur.

Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.

Bu manilere ve bu şeytanlara karşı, ihlas kuvvetine dayanmak gerektir.

İhlası kıracak esbabdan; yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.

Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm

اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪ى

demesiyle, nefs-i emmareye itimad edilmez.

Enaniyet ve nefs-i emmare sizi aldatmasın.

İhlası kazanmak ve muhafaza etmek ve manileri defetmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.

Lemalar - 159

YARDIMLAR ZEKAT NİYETİYLE OLMAZSA

 Ey ehl-i kerem ve vicdan ve ey ehl-i sehavet ve ihsan!

   İhsanlar zekat namına olmazsa, üç zararı var.

Bazan da faidesiz gider.

Çünki Allah namına vermediğin için, manen minnet ediyorsun; bîçare fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun.

Hem makbul olan duasından mahrum kalıyorsun.

Hem hakikaten Cenab-ı Hakk'ın malını ibadına vermek için bir tevziat memuru olduğun halde, kendini sahib-i mal zannedip bir küfran-ı nimet ediyorsun.

Eğer zekat namına versen; Cenab-ı Hak namına verdiğin için bir sevab kazanıyorsun, bir şükran-ı nimet gösteriyorsun.

O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeğe mecbur olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur.

Evet zekat kadar, belki daha ziyade nafile ve ihsan, yahut sair suretlerde verip riya ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede?

Zekat namına o iyilikleri yapıp, hem farzı eda etmek, hem sevabı, hem ihlası, hem makbul bir duayı kazanmak nerede?

Mektubat - 274

TARAFGİRLİK VE İNAT

    İŞTE EY MÜ'MİNLER!

Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz?

Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır.

Her birisine karşı tesanüd ederek, el-ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane tarafgirlik ve adavetkârane inad; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı?

O düşman daireler ehl-i dalalet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehval ve mesaibine kadar birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var.

Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kal'an: Uhuvvet-i İslâmiyedir.

Bu kal'a-i İslâmiyeyi, küçük adavetlerle ve bahanelerle sarsmak; ne kadar hilaf-ı vicdan ve ne kadar hilaf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl!..

   Ehadîs-i şerifede gelmiş ki: Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhas-ı müdhişe-i muzırraları, İslâm'ın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek az bir kuvvetle nev'-i beşeri herc ü merc eder ve koca Âlem-i İslâmı esaret altına alır.

   EY EHL-İ İMAN!

Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız!

İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kal'a-i kudsiyesi içine giriniz; tahassun ediniz.

Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz.

Malûmdur ki; iki kahraman birbiriyle boğuşurken; bir çocuk, ikisini de döğebilir.

Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa; bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir.

İşte ey ehl-i iman!

İhtiraslarınızdan ve husumetkârane tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz.

Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa,

اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا

düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyeviyeden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz!..

Mektubat - 269

15 Ocak 2025 Çarşamba

İHSAN-I İLAHİ

 Hâtime 

   İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir.

Bir dane-i hakikat bir harman hayalâta müreccahtır.

İhsan-ı İlahî ile tavsifte kanaat etmek farzdır.

Cem'iyete dâhil olan, cem'iyetin nizamını ihlâl etmemek gerektir.

Bir şeyin şerefi neslinde değildir, zâtındadır.

Bir şeyin aslını gösteren semeresidir.

Birinin malına başka mal velev kıymetli de olsa karışırsa, malını kıymetsiz ettiği gibi, haczetmesine dahi sebeb olur.

Şimdi bu noktalara istinaden derim ki: Tergib veya terhib için avamperestane tervic ve teşvik ile bazı ehadîs-i mevzuayı İbn-i Abbas gibi zâtlara isnad etmek büyük bir cehalettir.

Evet hak müstağnidir.

Hakikat ise, zengindir.

Tenvir-i kulûba ziyaları kâfidir.

Müfessir-i Kur'an olan ehadîs-i sahiha bize kifayet eder.

Ve mantığın mizanıyla tartılmış olan tevarih-i sahihaya kanaat ederiz.

Muhakemat - 25