14 Ekim 2024 Pazartesi

BU NASIL BİR İMAN ?

 Bazı hayat hikâyeleri vardır insanı derinden etkiler. Bazılarının da öyle bir imanı vardır ki “Bu nasıl bir iman böyle!” deyip hayran olmamak elde değildir. İşte ben de yakın zamanda tanıdığım bir kadının, sahip olduğu imanından etkilendim ve iç âlemimde muhasebe yapmama, kendi imanımı sorgulamama neden oldu.

Peki, kimdir bu kadın? Firavunun kızının günümüz tabiriyle kuaförlüğünü yapan Hz. Mâşita Hatun. Eminim ki birçoğumuz bu müstesna kadının adını benim gibi ilk defa duyacaktır. Hz. Mâşita, ehl-i iman biri olmasına rağmen kaderin cilvesi olsa gerek, dönemin en dehşetli adamı olan, kendini tanrı olarak gören, tebaiyetindeki halkına “Ben sizin Rabbinizim!” deyip kendine tapmayanları öldüren mel’un bir şahıs olan Firavunun sarayında yaşıyormuş ve kızının saç bakımı gibi özel hizmetlerini görüyormuş.

Böyle bir zamanda sarayda yaşamak herkese nasip olmaz lâkin iman sahibi bir kadın için de imtihan kolay olmaz. Şirkin ve zulmün had safhada olduğu bir sarayda Firavuna hizmet edip de imanını muhafaza etmek öyle her yiğidin harcı olmasa gerek. Çünkü Hz. Mâşita, hayatının son ânına kadar imanını muhafaza etmiş, Firavundan korkmayarak yüzüne hakkı haykırmış ve imanını açığa vurmuştur. Gelin hep birlikte bu kahraman kadının hayatının son günlerine hayalen seyahat edelim.

Hz. Mâşita, günlerden bir gün yine Firavunun kızının saçını tarar. O esnada tarak âniden elinden düşüverir ve tarağı almaya eğilirken gayrî ihtiyari bir şekilde “Bismillâh” der. Bunu duyan Firavunun kızı da babasını ilâh olarak gördüğü için “Babam mı? Onu mu kast ettin?” diye sorar. Hz. Mâşita hiç tereddüt etmeden “Hayır! Benim kastettiğim benim de senin de babanın da Rabbidir.” cevabını verir. Firavunun kızı “Bunu babama söylerim!” diyerek bir nevi tehdit eder. Bu mübarek kadın da “Kurbanın olayım yapma, eyleme! Baban beni belki de oğullarımı öldürür. Emzirdiğim bebeğim var. N’olur bari ona acı!” diye yalvarmamış bilâkis merdâne “Evet, söyleyebilirsin.” der. Kız, dediğini yapar ve durumu mel’un babasına haber verir. Kısa bir süre sonra Firavun, Hz. Mâşita’yı huzuruna çağırır “Kadın! Benden başka senin bir rabbin mi var?” diye sorar. Hz. Mâşita bu soru karşısında hiç korkmadan ve hayatı pahasına “Evet, benim de senin de Rabbi, Allah’tır.” diye cevap verir. Aman Ya Rabbi! Bu nasıl bir iman böyle! Hz. Mâşita Hatun’daki iman ona öyle bir kuvvet vermiş ki emzirdiği bebeğin âkıbetini dahi düşünmeden Firavuna meydan okumuş. Âdeta “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir.”1 hakikatini hakka’l-yakîn yaşamış.

Burada bir süre durmak istiyorum. Sizlerden bu sahneyi hayalinizde canlandırmanızı istirham ediyorum. Düşünebiliyor musunuz? Karşınızda Firavun var ve size böyle bir soru soruyor. Acaba biz bu kadın yerinde olsaydık ne yapardık? Hadi o zamanı geçtim. Günümüzdeki firavuncuklar olan gaddar zalimlere, dinsiz müdür ve âmirlere karşı nasıl hareket ettiğimize bir bakalım. Onların baskı ve tazyikatları karşısında ne yapıyoruz? Dik ve sağlam bir duruş sergileyebiliyor muyuz? Korkmadan imanımızı açığa vurduğumuz gibi imana, Kur’ân’a ve dahi Risale-i Nur’a daha sıkı bağlanıyor muyuz? Yoksa “Aman başıma bir iş gelmesin! Aman fişlenmeyelim! Aman mesleğimden olmayayım! Ne de olsa namazın kazası olur!” diyerek imanımızı gizleyip, namazlarımızı terk mi ediyoruz? İfşa olmayalım diye hizmetten uzak mı duruyoruz? Bu sebeple az da olsa düşünmek, imanımızı sorgulamak gerekmez mi?

Evet, Hz. Mâşita korkmamış ve Firavunun yüzüne karşı imanını açık etmiş. Bunun üzerine Firavun mel’unluğunu göstermiş, inek şeklinde bakırdan yapılmış bir heykelin eritilmesini emrederek Hz. Mâşita ve çocuklarının eritilen bakırın içine atılmasını emretmiş. Bu esnada Hz Mâşita, Firavundan bir isteği olduğunu söyler. Firavun da isteğinin ne olduğunu sorar. O korkusuz kadın da “Benimle çocuklarımın kemiklerini aynı örtüye sarıp bizi birlikte defnetmeni istiyorum.” der. Firavun da “Bu, senin üzerimizdeki hakkındır. Bunu yaparım.” diyerek kabul eder.

Firavunun emriyle, çocukları bir bir o mübarek kadının gözleri önünde ateşte eritilmiş o bakır çukuruna atılır. Nihayet sıra emzirme çağında olan bebeğe gelince, Hz. Mâşita dayanamıyor ve oldukça geriliyor. Bunu gören bebek Allah’ın izniyle konuşmaya başlar ve “Anne korkma, atla! Çünkü dünyanın işkencesi âhiretin işkencesinden daha hafiftir.” der ve kucağında bebekle o da atlar.2 Ne hazin bir ölüm değil mi?

Bu nasıl bir iman ki gözlerinin önünde çocuklarının atılacağını bilmesine rağmen asla geri adım atmaz ve yalandan da olsa Firavuna “Artık Rabbim sensin! Ne olur çocuklarıma dokunma!” demez. İşte böyle imana sahip olmak herkese nasip olmaz.

Rabbim bizleri hakikî imanı elde eden kullarından eylesin. Âmin.

KADER PROGRAMI

 "Kadere teslim olan kederden emin olur" ifadesi, hayatta karşılaşılan zorluklar ve üzüntüler karşısında kişinin kaderine razı olması durumunda, bu üzüntülerin azalacağı veya hafifleyeceği anlamına gelir. Bu cümle, insanı kader anlayışını yansıtır. Kişi, yaşadığı olumsuzlukları kabul edip teslimiyet gösterdiğinde, bu durumu kabullenmenin getirdiği bir iç huzur veya rahatlama hissedebileceğini ifade eder. Teslimiyet, zihinsel ve duygusal olarak direnç göstermemek ve bu sayede daha az acı çekmek olarak anlaşılabilir.

"Başına gelen her şeyde kaderin bir payı vardır" ifadesi, hayatımızda karşılaştığımız olayların bir kısmının bizim kontrolümüz dışında olduğunu ve kaderin bu olaylarda bir rol oynadığını ifade eder. Bu düşünce, insanın yaşamında bazı şeylerin önceden belirlenmiş olduğuna, kişinin çabası ve iradesine rağmen bazı olayların kaçınılmaz şekilde gerçekleştiğine inanılan bir kader anlayışını yansıtır.

Bu bakış açısına göre, insan her ne kadar seçimler yapabilse de, bazı olaylar kadere bağlıdır ve onların gerçekleşmesinde kişinin doğrudan bir etkisi yoktur.

"İnsan kader, kaza ve ata kanunlarına tabidir" ifadesi, insanın yaşamında üç ana gücün etkisi altında olduğuna işaret eder. Bu kavramlar genellikle felsefi veya dini bağlamda ele alınır:

1. Kader: İnsanın hayatındaki bazı olayların önceden belirlenmiş olduğu ve bu olayların kişinin iradesinden bağımsız olarak gerçekleştiğini ifade eder. Kader, insanın kontrol edemeyeceği güçler tarafından çizilen bir yol olarak düşünülebilir.

2. Kaza: Kaderin gerçekleşme anı ya da yaşanan olayların bir sonucu olarak kabul edilir. Kaza, kaderin bir yansıması olarak meydana gelen olaylar zinciridir ve kişinin yaşamında aniden beliren beklenmedik durumları simgeler.

3. Atâ Kanunu: Af kanunu yani kaderin kaza edilmeden affedilmesi demektir.

Cenab-ı Hakk'ın atâ, kaza ve kader namında üç kanunu vardır.

Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar.

   Meselâ: Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir.

O kararın infazı, kaza demektir.

O kararın ibtaliyle hükmü kazadan afvetmek, atâ demektir.

Bu ifadeye göre insan, hem yaşamın önceden yazıldığına inanılan kadere, hem bu kaderin belirlediği olaylara (kaza), hem o kararın ibtaliyle hükmü kazadan afvetmek  ise atâ demektir. Bu durum ise atâ kanuna tabidir.




13 Ekim 2024 Pazar

BİR TOPLUMU BATIRAN YALAN VE HARAM

 "Haram ve helalin birbirine karıştığı dünya" ifadesi, insanların doğru ile yanlışı ayırt etmekte zorlandığı, dini ve etik değerlerin bulanıklaştığı bir durumu tanımlar. Bu kavram, ahlaki sınırların flu hale geldiği, helal olanın haramla karıştırıldığı veya haram olanın normalleştirildiği bir dünya görüşünü yansıtır. Modern toplumlarda teknolojik gelişmeler, küreselleşme ve sosyal medya gibi etkenler, geleneksel değerlerin sorgulanmasına ve insanların doğruyu yanlışı ayırt etmekte zorlanmasına neden olabilir.

Bu tür bir dünyada, bireylerin kişisel ve toplumsal sorumluluklarını unutmadan, inançlarına ve ahlaki prensiplerine sadık kalmaları daha zor hale gelebilir. Bu da insanları, dini ve ahlaki değerlere daha sıkı sarılmaya veya bunlardan uzaklaşmaya itebilir.

Bir toplumu yok eden yalan ve haram:

Toplumun ahlaki ve etik temellerini sarsan iki büyük kötülük olarak kabul edilir. Bu kavramlar, bireylerin ve toplulukların içten içe çöküşünü hızlandıran temel nedenlerdendir.

Yalan: Bir toplumda doğruluğun yerini yalan aldığında, güven ve dürüstlük ortadan kalkar. Güvensizlik, hem bireyler arasında hem de topluma yön veren kurumlar arasında yaygınlaşır. Yalan, sosyal bağları zayıflatır, insanlar arasındaki güveni sarsar ve adaletin sağlanmasını engeller. Yalanlar üzerine kurulu bir düzen, toplumun temellerini zayıflatır ve sonunda kaçınılmaz bir çöküşe yol açar.

Haram: İslam inancında Allah'ın yasakladığı her türlü fiil ve davranışı ifade eder. Haramın yaygınlaşması, bireylerin ve toplumun ruhani ve ahlaki dengelerini bozar. Haram kazançlar, rüşvet, haksız kazançlar ve ahlaksız davranışlar topluma zarar verir. Haramın normalleşmesi, toplumun etik değerlerini erozyona uğratır, sosyal adaletin zayıflamasına ve ahlaki çöküşe neden olur.


Bu iki unsur, toplumsal yapıyı zayıflatır ve adalet, güven, doğruluk gibi değerlerin yerini alır. Bunun sonucunda, toplumda huzursuzluk, kargaşa ve dengesizlik artar. Bu süreç, o toplumun uzun vadede çözülmesine, kimliğini kaybetmesine ve yok olmasına neden olabilir.

Toplumun huzuru için,dört temel prensip ve beş esas altın formül:


Bir İslâm bilgini kırk kitap kadar ilim ve hikmet toplamış, sonra bunlardan kendisi için dört prensip seçerek kurtuluşun bu dört prensipte olduğunu görmüş ve hayatına bu dört prensibi uygulamıştır. 

Bu dört prensip şunlardır:

1- Allah’tan başkasına güvenme!

2- Sırrını hiç kimseye söyleme!

3- Allah’ın sana verdikleri ile övünme!

4- İlim ve akıl yolundan ayrılma!

Bediüzzamandan altın formül !

Beş esas lâzım ve zarurîdir:

Birincisi, merhamet.

İkincisi, hürmet.

Üçüncüsü, emniyet.

Dördüncüsü, haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek.

Beşincisi, serseriliği bırakıp itaat etmektir.


Rafet Özcan






12 Ekim 2024 Cumartesi

İNSAN BİR AMELE GİBİ

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   Bu küre-i arz misafirhanesi, insanların mülk ve malı değildir.

Ancak insanlar, amele gibi o misafirhanenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyinatında çalışırlar.

Eğer küre-i arzın haricinden yabancı birisi gelip misafirhanenin bir mu'cize ve hârika olduğuna ve insanların da âciz, fakir, muhtaç olduklarına dikkat ederse, bu insanlar bu binaya sahib ve sâni' olacak bir iktidarda değildir, ancak böyle hârika bir masnuun sâni'i de mu'ciznüma olduğuna kat'iyyetle hükmedecektir.

Ve bu insanlar, o Sultan-ı Ezelî'nin makasıdına çalışan amelelerdir.

Bu ameleler, aldıkları ücretlerinden maada bu binadan bir şeye mâlik ve sahib olmadıklarına tekraren hükmedecektir.

Ve keza o çiçeklerin zevilhayata karşı gösterdiği teveddüdlerine ve tahabbüblerine ve tebessümlerine dikkat eden anlar ki: Bir Hakîm-i Kerim tarafından misafirlerine hizmetle muvazzaf bir takım hedaya ve behayadır ki, Sâni' ile masnu arasında bir vesile-i tearüf ve tahabbüb olsun.

   Eyyühen-nefs!


   Sen her bir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun; fakat, haricî olan manaları zihnî manalarda arıyorsun.

Esma-i hüsnanın her birisinde bütün esmanın şuâatını görmek istiyorsun.

Her bir latîfenin zevkiyle bütün letaifin zevklerini zevketmek istiyorsun.

Her bir hisse tâbi olan işleri ve hâcetleri îfa ederken, bütün hislerinin işlerini beraber görmek istiyorsun.

Bundan dolayı evhama maruz kalıyorsun.

Mesnevi-i Nuriye - 113

10 Ekim 2024 Perşembe

SİNEĞİN ISIRMASI VE YILANIN ISIRMASI

 Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var.

O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.

   Meselâ: Utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicab ettiği zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor.

Küçük bir emare ile onları inkâr etmek arzu ediyor.

   Hem meselâ: Cehennem azabını intac eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennem'in tehdidatını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennem'in ademini arzu ettiğinden, küçük bir emare ve bir şübhe, Cehennem'in inkârına cesaret veriyor.

   Hem meselâ: Farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed'in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tenbellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve manen diyor ki: "Keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi." Ve bu arzudan bir manevî adavet-i İlahiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır.

Bir şübhe, vücud-u İlahiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder.

Büyük bir helâket kapısı ona açılır.

O bedbaht bilmiyor ki: İnkâr vasıtasıyla, gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müdhiş manevî sıkıntılara kendini hedef eder.

Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder.

Ve hâkeza.. bu üç misale kıyas edilsin ki

بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ(Kazandıkları günahlar kalplerini katlayıp karartmıştır. Mutaffin 83:14)

sırrı anlaşılsın.

Lemalar - 9

HIRS SEBEBİ HASARDIR

    Hem harîs bir insan, her vakit hasarete düştüğüne dair o kadar vakıalar var ki, اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ darb-ı mesel hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat-i âmme olarak kabul edilmiştir.

Madem öyledir; eğer malı çok seversen, hırs ile değil, belki kanaat ile malı taleb et, tâ çok gelsin.

   Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki; büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar.

Birisi kalbinden der: "Beni yalnız kabul etsin, dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir.

En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur." İkinci adam güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecbur imiş gibi mağrurane der ki: "Bana en yukarı iskemleyi vermeli." O hırs ile girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister.

Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur.

Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor.

Teşekkür değil, bilakis hane sahibini tenkid ediyor.

Hane sahibi de ondan istiskal ediyor.

Birinci adam mütevaziane giriyor; en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor.

Onun o kanaati, divanhane sahibinin hoşuna gidiyor.

"Daha yukarı iskemleye buyurun" der.

O da gittikçe teşekküratını ziyadeleştirir, memnuniyeti tezayüd eder.

Mektubat - 272

ŞEYTANLARIN YARATILMASI ŞER DEĞİLDİR

    İşte kâinattaki şerlerin,     zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icadları, şer ve çirkin değildir; çünki çok netaic-i mühimme için halkolunmuşlardır.

Meselâ: Melaikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyatları yoktur; makamları sabittir, tebeddül etmez.

Keza hayvanatın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sabittir, nâkıstır.

Âlem-i insaniyette ise meratib-i terakkiyat ve tedenniyat nihayetsizdir.

Nemrudlardan, firavunlardan tut, tâ sıddıkîn-i evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir mesafe-i terakki var.    İşte kömür gibi olan ervah-ı safileyi, elmas gibi olan ervah-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkatiyle ve sırr-ı teklif ve ba's-i enbiya ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış.

Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, maden-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidadlar, beraber kalacaktı.

A'lâ-yı illiyyîndeki Ebu Bekr-i Sıddık'ın ruhu, esfel-i safilîndeki Ebu Cehl'in ruhuyla bir seviyede kalacaktı.

Demek şeyatîn ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için icadları şer değil, çirkin değil; belki sû'-i istimalâttan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler, kesb-i insana aittir; icad-ı İlahîye ait değildir.

Mektubat - 43