29 Mayıs 2023 Pazartesi

5.ŞUA'DAKİ" SERASKER"

 Mareşal Fevzi Çakmak, 24 Aralık 1918’de ilk kez “Serasker” oldu.

Fevzi ÇakmakFevzi Çakmak Paşa’nın “Ferik/Korgeneral” rütbesiyle Serasker, yani Osmanlı Devleti’nde “Erkân-ı Harbiye Reisliği” ki, bugünkü Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulunması, 14 Mayıs 1919’a kadar devam etti.

Fevzi Çakmak’ın âlim, akademisyen, asker, siyasetçi ve tarihçilerin çoğu tarafından bilinmeyen bir yönü, Üstad Bediüzzaman’ın ilk kez 1908’lerde telif etmiş olduğu “Beşinci Şuâ” isimli eserinde perdeli şekilde nazara veriliyor. O eserde, ondan “Süfyanın emrine/hizmetine girecek Serasker” diye bahsediliyor.

Rumûzat-ı Semâniye isimli eserin “4. Remiz”inde ise “Sûrî dindar ve bir derece iman sahibi” ifadesiyle Fevzi Paşa’dan ayrıca söz edilirken, Ebter Paşanın emri altındaki Süfyan Komitesi’nde yer alan “Zeki Sadrâzam”ın da İsmet Paşa olduğu “ilcaat-i zaman” ile vâzıh şekilde anlaşılır hale geldi.

Adı geçen bu iki eserde “tavr-ı aklın haricinde” görünen, dolayısıyla “müteşâbih” olan bilhassa Ahirzaman ile ilgili âyet ve hadislerin te’vili, yorumu yapılıyor.

Yaklaşık bir asırdır ilim-fikir meydanında olan bu eserler, muhakkik ehl-i vicdan nazarında da umumî kabul görmüştür; B. Doğu ve Sebilürreşâd gibi, siyâset noktasında kardeş olmadıklarımız müstesnâ…

Sadece Risâle-i Nur’dan görüp öğrenebildiğimiz bu orijinal bilgilerden sonra, şimdi de, “Süfyaniyetin (dindar görünümlü) üçüncü rüknü” olan Fevzi Paşa’nın az-çok bilinen biyografisinden kısaca söz edelim.

Toplam 25 yıl Serasker

Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde yaklaşık 25 sene müddetle Genelkurmay Başkanlığı yapan Fevzi Çakmak, 1876’da İstanbul’da doğdu; 10 Nisan 1950’de yine İstanbul’da öldü.

Mezarı Eyüp Kabristanı’nda olup, tam da Yahudi asıllı iş adamı Üzeyir Garih’in öldürüldüğü yerdedir.


MAREŞEL FEVZİ ÇAKMAK

 

Bir asker çocuğu olan Mustafa Fevzi, askerî eğitimini tamamladıktan sonra mesleğe atıldı ve bu mesleğini bilhassa haricî saldırılara karşı (Balkan, I. Dünya ve İstiklâl Harpleri’nde) başarıyla icra etti.

İstanbul’un 16 Mart 1920’deki kanlı işgali üzerine Anadolu’ya geçti ve hiç tereddüt etmeden, kendisinden yaşça ve rütbece daha küçük olan M. Kemal Paşa’nın emri altına girdi. Aciptir ki, ölünceye kadar da onun emrinden hiç çıkmadı.

* * *

Askerî sahadaki bilgi ve kabiliyeti sayesinde, ordu kademesinin en üst basamağına kadar çıkarak Mareşal de olan Fevzi Paşa, ömrünün sonuna kadar, idareci siyasiler tarafından ne söylendiyse, ne emredildiyse, onu aynen yapmaya çalıştı.

Kendisi hemen hiç inisiyatif kullanmadı. Esasında, yakından tanıyanların ifadesine göre, onun karakteri zaten böyle idi: Üstündeki makamı sorgulama cihetine gitmediği gibi, baştakilerin dinli mi, dinsiz mi, dürüst mü sahte mi olduğu hususu da onu pek ilgilendirmezdi…

Onun tek bildiği ve hakkını verdiği şey, emri altında olduğu kişinin hemen her dediğini yapmak, her arzusunu yerine getirmekti.

İşte, onun bilhassa bu karakteristik özelliği sebebiyle, bir yandan mareşalliğe kadar yükselecek bir kabiliyeti sergiler iken, bir yandan da her emre âmade olan bir “emirber nefer” gibi siyasî otoriteye karşı itaatkâr davranmıştır.

Fevzi Paşa’nın hayret edilen bir yönü de şudur: Kendisi Nakşi tarikatının bir koluna mensup (Şeyh Hüseyin Küçük’ün müridi) olduğu ve emsâllerine nazaran dine bağlı bir komutan olarak bilindiği halde, vazife müddeti içinde din uğrunda ve dindarlar lehinde hemen hiç9 çalışmadı, zerrece olsun bir gayret göstermedi, hamiyetli bir tavır sergilemedi.

Dahası, dinin temelleri yıkılmaya ve dindarlara gâvur eziyeti çektirilmeye çalışıldığı zamanlarda bile, sesini hiç yükseltmedi, en ufak bir itirazda dahi bulunmadı. (Hilâfetin kaldırılması, medreselerin kapatılması, şapkanın dayatılması, Kurân’ın yasaklanması, ezanın susturulması esnasında kılını dahi kıpırdatmadı.) Aksine, dindarlara kan kusturanların direktifine uydu ve aynı emir doğrultusunda olmak üzere, kendi emir-komutası altındaki ordunun kuvvetini kullandı.

* * *

Fevzi Çakmak Paşa, 1922’den 1944’e kadar fiilen ve kesintisiz olarak Genelkurmay Başkanlığı yaptı…

İsmet Paşa’nın ardından, tam da Cumhurbaşkanı olmayı beklerken, 1944’te emekliye sevk edildi. 1946 seçimlerinde, DP listesinden bağımsız milletvekili olarak Meclis’e girdi. Aynı sene yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefet cephesinin adayı oldu.

1948’de, muhalefetteki DP’yi bölen Millet Partisi’ni kurdurdu. Bu partinin fahrî başkanı olarak Nisan 1950’de Trakya’da çıktığı seçim gezisi esnasında hastalandı ve 10 Nisan’da İstanbul’da öldü.

Siyaseten onu destekleyen Eşref Edib, Sebilürreşad’ta yazdığı yazıda, onun kalabalıklı cenaze merasimini Hz. Peygamber’in (asm) cenaze merasimindeki hüzün ve heyecan haliyle kıyaslayarak anlattı.

@salihoglulatif: Dinsizlik nâm-ı hesabına put, heykel, sanemi savunan, düşman da olsa harbî ve MERT kimsedir; aynı şeyleri savunan dindar ise, NÂMERDin önde gidenidir.


26 Mayıs 2023 Cuma

AMAÇ VE METOT

 Meşru amaca, meşru yolla gidilir

İtalyan düşünür Machiavelli’nın temel düşüncesi ile özdeşleştirilen “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır” veya “Zafere giden her yol mubahtır” şeklindeki felsefe, toplumlara kabul ettirilmeye çalışılan yanlış bir anlayıştır.

Bu yanlış ve sakat felsefi görüş, Cenab-ı Hakk’ın koyduğu ve kâinatta cari olan şeriat-ı fıtriye kanunlarına da zıttır. Bediüzzaman, bu felsefi görüşün yanlışlığını ve insan fıtratına da zıt olduğunu çeşitli misaller vererek ispat etmiştir. Hem “Meşrû bir amaca, meşrû bir yolla veya tarzla gidilmesi” anlayışının Cenab-ı Hakk’ın koyduğu yaratılış kanunlarıyla uyum gösterdiğini ifade etmiştir. Meşrû amaçlara, meşrû olmayan yollarla gitmeye kalkan kimselerin, genelde amaçlarının tersi ile ceza gördüklerini, geçici bir başarı elde etseler bile sonuçta hüsranla karşılaştıklarını nazarlarımıza sunmuştur.

Bediüzzaman, Risale-i Nur eserlerinde bu konu ile ilgili çeşitli misaller vermiştir. İlk misal, İslâm hukukunda yer alan ve miras bırakan kimsenin varisi tarafından öldürülmesi hakkındaki bir prensip ile ilgilidir. Diğer bir misal ise şöhret olmak isteyen kişilerin ve makamlarını muhafaza etmek isteyen liderlerin veya idarecilerin helâl-haram, iyi-kötü, zararlı-zararsız, hukuk içi-hukuk dışı her şeyi mubah görerek hareket etmesinin neticeleri ile ilgilidir. Başka bir misal de insan kabiliyetlerinin geliştirilmesi amacıyla verilen doğru veya yanlış eğitimin doğurduğu sonuçlar ile alâkalıdır.

Bediüzzaman’ın verdiği ilk misal ile ilgili açıklaması şu şekildedir: “Şeriatın, “Katil miras alamaz.” düstur-u âdilânesi (adaletli düsturu), şeriat-ı fıtriye (Allah’ın yaratılışa koyduğu ve bütün varlıkların tabi olduğu kanun) olan kavanin-i kadere (kader kanunlarına) muntabıktır (uygundur) ki, tarik-i gayr-ı meşrû (meşrû olmayan bir tarz, bir yol) ile bir maksadı takip eden, maksudunun zıddıyla ceza görüyor. Wilson, Klemanso, Venizelos gibi…”1

Hz. Üstadın verdiği bu misal ile anlıyoruz ki miras bırakan kimse varisi tarafından öldürülse, İslâm hukuku “katil miras alamaz” 2 hadis-i şerif kaidesince öldüren veya azmettiren kişiye miras vermiyor. Bediüzzaman, miras almak amacıyla murisini kasten öldüren katilin, amacının tersi ile cezalandırılması şeklindeki bir hak mahrumiyeti ile karşılaşacağını bu hükmün hikmetlerinden birisi olarak yorumlar. Miras alma işini meşrû bir yol takip ederek, kanunlara müracaat ederek alınması gerektiği hatırlatılır. Adalet arayışının ancak mahkemelere müracaat edilerek, şahitler göstererek meşrû ve doğru bir metot takip edilmesi ile sağlanacağı akıldan çıkarılmaması gerektiği vurgulanır. Eğer meşrû olmayan – öldürmek gibi – yanlış bir yol takip edilirse, miras hakkını kaybetme gibi maksudunun zıttı bir ceza ile karşı karşıya kalınacağının unutulmaması gerektiği nazarlara sunulur.

Hz. Üstad, paragrafın sonunda Wilson, Klemanso, Venizelos gibi şahısları da misal olarak gösterir. Klemanso, Fransa eski başbakanı. Wilson, Amerika’nın 28. başkanı. Venizelos, Yunanistan’ın eski başbakanı.

Tarih kitaplarını karıştırdığımızda, bu meşhur şahısların da “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır” felsefesiyle hareket ettiklerini ve meşrû olmayan yolları kullanarak şöhret olmaya çalıştıklarını okuyoruz. Tarihî süreçler takip edildiği zaman bu şahısların niyetlerinin aksiyle tokat yediklerini görüyoruz. Şan ve şöhret için her yolu mubah görüp her vasıtaya başvurdukları halde, geçici olarak bir şöhret elde ettiklerini, fakat sonlarının ise acı bir çöküş ve hüsranla bittiğini görüyoruz. Demek ki Bediüzzaman, bu kişilerin maksatlarının aksiyle tokat yedikleri tesbitini yapmıştır.

Bediüzzaman’ın idarecilere yönelik verdiği misal ise şu şekildedir:

“Bidayet-i inkılâbımızdan beri (II. Meşrûtiyetin ilânından itibaren) sevâb-ı âhiretin vesilesini (ahirete yönelik sevap kazanmaya vesile olabilecekken) dinsizcesine şan ve şerefe vasıta yapanlar (İslâm dinine uygun olmayacak bir tarzda hareket ederek, makamları şan ve şeref kazanmaya vasıta yapanlar), müthiş bir rezaletle neticelendi. Muvakkat bir şan ve şereften sonra, elîm bir sukut (feci bir hüsran) takip etti. Lisân-ı hâlleri “Keşke tamamen unutulmuş olaydım.” tilâvet ediyor.” 3

Bediüzzaman, bu misalde II. Meşrûtiyetten itibaren on yıllık bir süreçte (1908 – 1918) iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Partisi idarecilerinin “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır” felsefesiyle hareket ederek ve meşrû olmayan yolları kullanarak şöhret olmaya çalışan, dünyevî makam, mevki, şan, mal ve mülk imkânlarını elde etmek gayesiyle yaptıkları yanlış ve hukuksuz uygulamaların sonuçlarını hatırlatıyor. Bu idarecilerin çoğu, “Halka hizmet etmek, Hakk’a hizmet etmektir” anlayışıyla hareket edip ahirete yönelik sevap kazanacaklarına, dinde lâubalilik göstererek, şiddetli baskı rejimi uygulayarak ve siyaseti dinsizliğe alet ederek yanlış yapmışlardır. Şiddetli istibdat uygulamışlar, muhalif gördükleri vatandaşlara yönelik sayısız cinayet işlemişlerdir. İnsanlıktan uzak karanlık yolları tercih ederek yaptıkları hukuksuzluk ve yanlışların hesabını halkın sorma endişesine kapılan bu idarecilerin bir kısmı, Birinci Dünya Savaşı yenilgisi sonrasında ülkeyi terk ederek kaçmışlardır. Bir kısmı ise perişan olmuşlardır. İnsan yüzüne çıkamayacak kadar itibarlarını kaybetmişlerdir. Kısacası maksatlarının aksiyle tokat yemişlerdir. Nitekim Bediüzzaman Said Nursî, bu tarz hareket edenlerin yanlışlıklarını “İttihatçıların bozuk kısmının cinayetleri” 4 olarak nitelendirmiştir.


İNSAN FITRATINA UYGUN EĞİTİM

 Bediüzzaman’ın insan kabiliyetlerinin geliştirilmesi amacıyla verilen doğru veya yanlış eğitimin doğurduğu sonuçlar ile ilgili görüşü.

“Fıtrat-ı insan (insan fıtratı) bir mezraa (bir tarla) hükmündedir ki, secayâ-yı hasene (güzel huylar, güzel karakterler) temâyülât-ı şerriye ile beraber (kötülüğe duyulan meyiller veya eğilimlerle beraber), taneler gibi dest-i kaderle (kader eliyle) içinde ekilmiştir. Bu taneler neşvünemâ (büyüyüp gelişme) bulmak için bir suya muhtaçtır.

Hevâdan (faydasız, gelip geçici nefsanî arzulardan) gelse, şer taneleri neşvünemâ bulur: Şimdiki şu medeniyet-i habisenin (çirkin, pis medeniyetin) heyet-i içtimaiyeye (toplumsal hayata) verdiği tesir gibi…

Fıtraten, çendan hayır ciheti galiptir; fakat sümbüllenmiş, semere vermiş on çekirdek, yüz değil, bin kurumuş çekirdeğe galebe eder. İşte şunun çaresi, o bab-ı fitneyi (fitne kapısını) kapatmakla suyu hûdâ tarafından vermek lâzımdır.” 5

Bediüzzaman’ın bu paragrafını biraz daha açacak olursak:

İnsanın fıtrat tarlasındaki iyi veya kötü kabiliyetlerinin inkişafına ve şahsiyetinin, ahlâkî değerlerinin şekillenmesine sebep olacak en önemli sebeplerinden birisinin de medeniyetin sunduğu hayat felsefesidir. Pis, ahlâksız ve çirkin bir medeniyetin sunduğu eğitim, insaniyete zıt haram nefsanî arzuları tatmin etmeye yönelik faaliyetleri teşvik ettiği için insanlardaki güzel karakterlerin, huyların gelişmesine katkı sağlamayacaktır. Bilâkis kötü huyların ve ahlâksızların gelişmesini temin edecektir. Bu durum toplumsal hayatı da perişan edeceği aşikârdır. Yani hevâdan beslenen pis ve çirkin medeniyet suyu ile sulanan insan tarlasında, şer taneleri yeşerecektir. Güzel huylu taneler ise yeşermeyecektir. O sebeple insan şahsiyetinin güzel bir şekilde şekillenebilmesi için hüda suyuyla sulamak gerekir. Doğru bir eğitim vermek, Kur’ânî ve Nebevî ölçüleri dikkate alarak insanları yetiştirmek ve Kur’ân medeniyetinin güzellikleri ile aşılayarak insanî ve İslâmî ahlâk değerlerinin yeşermesine imkân tanınmak, hûdâ suyuyla fıtrat tarlasının sulanması demektir.

Böylece Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi “Kur’ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.” 6 hakikatinin toplumsal hayata yansıması da mümkün olacaktır.

Bediüzzaman, nasıl olsa “yaratılış itibariyle hayır galiptir, şer zayıftır” deyip, ihmalkâr davranmamız gerektiğini de hatırlatır. Çünkü “on tane sümbüllenerek meyve vermiş çekirdek, bin tane kurumuş çekirdekten daha kıymetlidir” kaidesince, insan fıtratındaki az kötü huy çekirdekleri yeşerirse, çokça olan hayırlı huylar ise yeşermezse veya kurursa, kötü huyların şahsiyetlerin belirlenmesinde galebe çalacağını da unutmamak gerekir.

Sonuç olarak, ferdî, içtimaî, siyasî veya cemaatî her türlü işlerde meşrû hedefimize meşrû yolları takip ederek, meşrû sistemleri çalıştırarak ulaşmayı hedeflememiz gerekir. Hem dünyevî hem de uhrevî saadete vasıl olabilmek için “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır” yanlış anlayışından uzak durmalıyız. Bu felsefi görüş, İslâmî değildir.

Rabbim bizleri hayırlı ve meşrû işlerde, meşrû yolları takip eden kullarından eylesin. Vesselâm.

Dipnotlar: 

1- Eski Said Dönemi Eserleri, Tuluat, Yeni Asya Neşriyat, s. 578.

2- Tirmizî, Ferâiz: 17; Ebu Davud, Diyât: 18; Dârimî, Ferâiz: 41; İbni Mâce, Ferâiz: 8:, Diyât: 14; Müsned, 1:49.

3- Eski Said Dönemi Eserleri, Tuluat, Yeni Asya Neşriyat, s. 578.

4- Emirdağ Lâhikası II, Yeni Asya Neşriyat, s. 812.

5- Eski Said Dönemi Eserleri, Tuluat, Yeni Asya Neşriyat, s. 578.

6- Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, s. 802.

  Prof. Dr. Hüseyin Uzun


25 Mayıs 2023 Perşembe

RÜ'YAY-I SADIKA

    İşte umum avam için dahi bir nevi velayete mazhariyet var ki, rü'ya-yı sadıkada, evliya gibi, gaybî ve istikbalî olan şeyleri görüyorlar.

Evet uyku nasılki avam için rü'ya-yı sadıka cihetinde bir mertebe-i velayet hükmündedir; öyle de umum için, gayet güzel ve muhteşem bir sinema-i Rabbaniyenin seyrangâhıdır.

Fakat güzel ahlâklı güzel düşünür.

Güzel düşünen, güzel levhaları görür.

Fena ahlâklı fena düşündüğünden, fena levhaları görür.

Hem herkes için, âlem-i şehadet içinde, âlem-i gayba bakan bir penceredir.

Hem mukayyed ve fâni insanlar için, saha-i ıtlak bir meydan ve bir nevi bekaya mazhar ve mazi ve müstakbel, hal hükmünde bir temaşagâhtır.

Hem tekâlif-i hayatiye altında ezilen ve meşakkat çeken zîruhların istirahatgâhıdır.

İşte bu gibi sırlar içindir ki, Kur'an-ı Hakîm

وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا

nev'indeki âyetlerle, hakikat-i nevmiyeyi ehemmiyetle ders veriyor.

Mektubat - 349

İÇGÜDÜ MÜ İLHAM MI?

 Ehl-i dalalet ve ehl-i felsefe, o gayr-ı meşhur hislere; -hata ederek- ahmakçasına "sevk-i tabiî" diyorlar.

Hâşâ sevk-i tabiî değil, belki bir nevi ilham-ı fıtrî olarak insan ve hayvanı kader-i İlahî sevkediyor.

Meselâ: Kedi gibi bazı hayvan; gözü kör olduğu vakit, o sevk-i kaderî ile gider, gözüne ilâç olan bir otu bulur, gözüne sürer, iyi olur.

   Hem rûy-i zeminin sıhhiye memurları hükmünde ve bedevi hayvanatın cenazelerini kaldırmakla muvazzaf kartal gibi âkilü'l-lahm kuşlara bir günlük mesafeden bir hayvan cenazesinin vücudu, o sevk-i kaderî ile ve o hiss-i kable'l-vuku ilhamıyla ve o saika-i İlahî ile bildirilir ve bulurlar.

   Hem yeni dünyaya gelmiş bir arı yavrusu; yaşı bir gün iken, havada bir günlük mesafeye gider, havada izini kaybetmeyerek, o sevk-i kaderî ile ve o saika ilhamıyla döner, yuvasına girer.

Hattâ herkesin başında çok defa tekerrür ediyor ki, birisinden bahsediyorken, âni kapı açılarak tahminin fevkınde aynı adam gelir.

Hattâ Kürdçe durub-u emsaldendir:

نَافِ گُرْب۪ينَه پَالَانْدَارْ ل۪ى وَر۪ينَه

Yani: "Kurdun bahsini ettiğin zaman topuzu hazırla, vur; çünki kurt geliyor." Demek bir hiss-i kable'l-vuku' ile, latîfe-i Rabbaniye icmalen o adamın gelmesini hisseder.

Fakat aklın şuuru ihata etmediği için; kasden değil, ihtiyarsız olarak bahsetmeye sevkeder.

Mektubat - 348

MADDİYET VE MEDENİYET

 Medeniyetin getirdiği; “Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!” ve “Sen çalış ben yiyeyim” düşüncesi bahsettiğimiz umumî teavün ve şefkat kanununa zıt olduğu için insanları zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe, kine, hasede, mübarezeye sevk etmiştir.

Sosyal hayatı tarif ederken Bediüzzaman, “Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede havas ve avam, yani zenginler ve fakirler muvazeneleriyle rahatla yaşarlar” demektedir. “O muvazenenin esası ise havas tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir.” Yani toplumdaki huzuru sağlayacak olan dengenin, zenginler ve fakirler arasında korunmasıdır. Kur’ân-ı Kerim bu dengeyi “vücub-ı zekât” (zekâtın verilmesi) ve “hurmet-i riba” (faizin yasaklanması) ile sağlar. Yani zekât vasıtasıyla zenginleri fakirlerin yardımına koşturur. Medeniyetin; “Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!” anlayışı yerine “Komşusu açken tok uyuyan bizden değildir” anlayışını getirir.

Bediüzzaman medeniyetin bugününü okurken; “Heyet-i içtimâiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Havas kısmı avamdan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvasalayı temin eden zekât ve muavenettir. Halbuki vücub-u zekât ile hurmet-i ribaya müraat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvasala kesilir, sıla-i rahim kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itaat, muhabbet yerine ihtilâl sadaları, haset bağırtıları, kin ve nefret vaveylaları yükselir. Kezalik, yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkirler yağıyor. Maalesef, tabaka-i havastaki meziyetler, tevazu ve terahhuma sebep iken, tekebbür ve gurura bais oluyor. Tabaka-i fukaradaki acz ve fakirlik, ihsan ve merhameti mucip iken, esaret ve sefaleti intaç ediyor. Eğer bu söylediklerime bir şahit istersen âlem-i medeniyete bak, istediğin kadar şahitler mevcuttur”(9) ifadelerini kullanır. Ve reçeteyi de şöyle verir: “Tabakalar arasında musalahanın temini ve münasebetin tesisi, ancak ve ancak erkân-ı İslamiyeden olan zekât ve zekâtın yavruları olan sadaka ve teberruâtın heyet-i içtimaiyece yüksek bir düstur ittihaz edilmesiyle olur.”

Allahu Teâlâ İslâm’ın beş şartı arasına aldığı zekâtı Kur’ân ayetleriyle sıklıkla emrederken; “Sen başkalarına ver ki ben de sana vereyim” diyerek insanları yardımın her çeşidine dâvet eder. “Allah’ın en sevdiği amel aç olan bir muhtaca yemek yedirmek veya onun bir borcunu ödemek ya da onun bir sıkıntısını gidermektir” hadisinde vurgulandığı gibi maddî yardımın yanında sıkıntıda olanın sıkıntısını gidermek aynı zamanda manevi bir yardım olarak kabul edilir.

“Birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerine şefkat göstermekte, mü’minler bir vücut gibidir. Vücutta bir uzuv rahatsızlanıp şikâyet ederse, vücudun diğer uzuvları da uykusuzluk ve ateş içerisinde ona iştirak etmeye çalışır” derken Peygamberimiz (asm) toplumu bir vücuda benzetir. Böyle olunca bir mü’min, parçası olduğu cemiyette bazı uzuvların ıztırabı karşısında ilgisiz kalamaz. Çünkü onlara şefkat ve merhamet duygularıyla bağlıdır. Bu yüzden de yardım kuruluşları tarih boyunca hep var olmuştur ve olmaya da devam edecektir.

Evet şimdiye kadar saydığımız maddî yardım ve dert paylaşımcılığı gerektiren bu şefkatlerin dışında öyle bir şefkat daha vardır ki, o da, asıl en önemli ve bütün insanların muhtaç olduğu bir şefkattir. Bu şefkat insanların ebedî hayatlarını mahvedecek olan imansızlık, küfür ve günahlardan kurtaracak bir şefkattir. Allah bu konudaki şefkatini de çok belirgin bir şekilde göstermiştir. Binlerce peygamber, milyonlarca evliya ve İlâhî kitaplarla, insanlığı, ebedî saadete davet ederken sonsuz bir azaptan da sakındırmak istemiştir. İnsanlığın da bu şefkatten payına düşen, “tebliğ” vazifesidir.

Unutulmamalıdır ki; başkalarına ve hatta kâinattaki bütün varlıklara şefkat ve teâvün düsturunu uygulayan bir insana, Rabbi de aynen öyle yaklaşacaktır. Çünkü O, kulunun zannı üzeredir.Yani kul Rabbini nasıl bilirse Rabbi de ona öyle muamele eder.