30 Ağustos 2022 Salı

NEFİS TERBİYESİ


  [Nefs-i Emmâreme Bir Sille-i Te’dib]

  Ey fahre meftun, şöhrete mübtelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta sersem nefsim!

  Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dava ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura, belki bir hakkın var.

  Hâlbuki sen daim zemme müstahaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyârın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkis ediyorsun. Gururunla tahrip ediyorsun ve küfranınla ibtâl ediyorsun ve temellükle gasb ediyorsun.

  Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacalettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedamettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hudabinliktedir.

  Evet, sen, benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yani, fail ve masdar değilsiniz, belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir tesiriniz var; o da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı güzel bir surette kabul etmemenizden, şerre sebep olmanızdır.

  Hem, siz birer perde yaratılmışsınız; tâ güzelliği görülmeyen zâhirî çirkinlikler size isnad edilip, Zat-ı Mukaddese-i İlâhiyenin tenzihine vesile olasınız. Hâlbuki, bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıd bir suret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalbettiğiniz hâlde, Hâlık’ınızla güya iştirak edersiniz. Demek nefisperest, tabiatperest, gayet ahmak, gayet zalimdir.

  Hem deme ki, “Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.” Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memerr olursun.

  Hem deme ki, “Halk içinde ben intihab edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.” Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi.   HÂŞİYE 

  Sözler, 

İSTİBDAT VE GENÇLİK

 Nefsimizin hoşuna gitmeyen kelimelerin içinde terbiye de var.

Bu güzel kelimenin tarifi ve tatbiki yanlış yapılınca, onu istenilmeyenler listesine koymuşuz. Bundan olacak ki, devletlilerimiz de Talim ve Terbiye kelimelerini, yine bir başka yanlış ile “ Eğitim-Öğretim” olarak değiştirmişler. Terbiye kelimesinden en çok kaçan sınıfın ise “GENÇLİK” olduğunu söylememize gerek var mı? Belki burada nefsin özellikleriyle ve terbiyenin manasıyla alakalı etraflıca bilgi vermemiz gerekecekti. Gördüğünüz üzere; köşemizin hali malumunuzdur.

Nefsin hissiyat ve diğer duygularla serazadlığını yaşadığı gençlikte, terbiyeden kaçması ve kendi kuvvetine istinaden zulüm ve başkalarının hukukuna girmesi vuku bulduğundan, Peygamberimiz gençlerin de fıtratına uygun bir terbiye metodu geliştirmiş. Yüzlerce tehdit ve yüzlerce müjde ile onları muhatap alıyor. Mesela; gençlerinizin en hayırlısı, ihtiyarlar gibi yaşayanlardır, sözü; gençliğin galeyanına karşı bir tedbir değil mi? Bu konuyu birçok terbiyeci çalışmalarında güzelce işlemişler.

Terbiyedeki ölçünün bazen istibdada düşmesi ve bazen de lüzumundan fazla hürriyetle ifrata kaçması, bu günkü konumuzun zembereği olsun. Bediüzzaman’ın ifadesiyle tefrit ifrata sebeptir. Yani fıtratın gençliğe verdiği hürriyeti ondan esirgeyen mürebbilerin (ebeveyn, veliler, eğitimciler veya idareciler) baskılarından yararlanarak anarşizme gidenlerin yalnızca terbiyeyi değil, “RABBİ” de inkâr ettiklerini, bilhassa Batılı feylesofların eserlerinden okuyoruz. Açıktan Marksizm’i savunmayan, dinsizliğini psikolojik perdelerin arkasına saklayarak gençliği sefahate dolaylı teşvik eden Sigmund Freud’un, babasıyla olan macerası Batılı düşünürlerce çokça tartışılmıştır. Bu semavi dinler karşıtı feylesofun Allah’a olan düşmanlığını, babasının baskılarına bağlayan çokça araştırmacı vardır. Hatta ilginçtir ki; Freud’u taakip eden inkârcı ve ahlâksız Avrupalı yazarlar, Babanın baskısını Allah’ın baskısıyla bir tutarak, aile reisini “EN BÜYÜK FAŞİST” ilân etmişler.

Ölçü fıtrat olmayınca, elbette dengesizlikler çıkacak. Kur’an ve hadisin gençlerin terbiyesine yönelik ifadelerinde celal ve tehdit vardır. Aşırılıklara karşı ikaz ve cehennem azabıyla korkutma vardır. İnkâr-ı Ulûhiyetçilerin ahireti ve imanı inkâr ile gençlere nüfuz ettikleri bu kapıda; Bediüzzaman Hz.leri Kur’an ve hadisten derleyerek te’lif ettiği GENÇLİK REHBERİ ile duruyor. Bu eserinde önce Allah’ın varlığını isbat ediyor, sonra ahireti caddeleriyle gösteriyor ve nefsi dizginlenen gence güzel ahlâk dersini veriyor.

28 Ağustos 2022 Pazar

DECCAL VE SÜFYANIN DÖRDÜNCÜ DEVRESİ

  ONİKİNCİ MES'ELE: 

   Rivayetlerde var ki: "Deccal'ın birinci günü bir senedir, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür."

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

Bunun iki tevili vardır:

   Birisi: 

   Büyük Deccal'ın kutb-u şimalî dairesinde ve şimal tarafında zuhur edeceğine kinaye ve işarettir.

Çünki kutb-u şimalînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür.

Bir gün şimendifer ile bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay mütemadiyen güneş gurub etmez.

Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada daima güneş görünür.

Ben Rusya'daki esaretimde bu mevkiye yakın bulunuyordum.

Demek büyük Deccal, şimalden bu tarafa tecavüz edeceğini mu'cizane bir ihbardır.    İkinci tevili ise: 

   Hem büyük Deccal'ın, hem İslâm Deccalı'nın üç devre-i istibdadları manasında üç eyyam var.

"Bir günü, yani bir devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üçyüz senede yapılmaz.

İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede otuz senede yapılmayan işleri yaptırır.

Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz.

Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır." diye, gayet yüksek bir belâgatla ümmetine haber vermiş.

Şualar - 586

27 Ağustos 2022 Cumartesi

İNSAN ÖLÇÜYÜ KAYBEDERSE

 Merhamet ile bizim âcziyetimizde bir kuvvet, fakrımızda bir kudret meydana gelir. Hamd olsun..

İnsan, bir çekirdek hükmündedir. Bu çekirdek, iman ışığıyla, İslâmiyet suyuyla beslenirse büyüyecek, gelişecek ve bununla beraber meyve verecektir. Ama nefis ve şeytanın telkinlerine uyarsa, çürüyecek ve esfel-i sâfilin derecesine düşecektir.

Hayvandaki duygular sınırlıdır. Ama insandaki duygular, lâtifeler sınırsızdır. Bundan dolayı, insan için sınırsız bir makam tayin edilmiştir. Âla-yı illiyîn ve esfel-i sâfilin..

Ayrıca insanın bu dünyaya gönderiliş sebebi lezzet almak değildir. Çünkü insan, geçmişten gelen elemler ve gelecekteki endişeler sebebiyle, dünya lezzetlerini alamaz hale gelir. İnsanın asıl gönderiliş sebebi, Hâlıkını tanımak, ona iman etmek ve ubûdiyet vazifesini yerine getirmektir.

İnsan, sırât-ı müstakîm üzere yaşamalıdır. Bunun yolu da Risale-i Nur’da beyan edildiği üzere, hikmetli, iffetli ve şecaatli yaşamaktan geçmektedir. Şecaat, cesaretini yerinde kullanmaktır; hikmet, hakkı hak, bâtılı bâtıl bilmektir; iffet ise helâle meyilli olmak ve harama uzak olmaktır.

İnsan, Allah’ın antika bir san’atıdır. Antika, eşsiz, benzersiz demektir. Yaratılmış ve yaratılacak insanlar içinde hiçbir insan yok ki diğer insanlardan farklı bir sîmaya ve farklı bir karaktere sahip olmasın. İşte Yaradan, böyle yaratır.

İnsanda öyle bir anahtar vardır ki, eğer bu anahtarı doğru kullanırsa, Allah’ın esmalarını tanıyabilir ve her yaratılanda Allah’ın esmalarını görebilir. Bu anahtar ene’dir. Ene, bizdeki kabiliyetlerin, güzelliklerin bize ait olmadığını, bizdeki güzelliklerin Rabbimizin isimlerinden bize verdiği bir emaneti olduğunu bize gösterir. Biz de bu güzelliklerden yararlanıp, Allah’ın isimlerini bulmaya çalışarak, mârifetullah ilmine geçebilirsek, imanımızı tahkîkiye çıkarabiliriz. Yoksa eneyi yanlış kullanırsak, Allah muhafaza, bizi firavunluğa kadar götürebilir.

ÖLÇÜ KAYBOLURSA,,,! 

İslam’da tebliğden önce temsil gelir. İnanan insan inandığı dini anlatmadan önce kendi yaşamalıdır. Aksi halde anlatmaların tesiri çok zayıf kalır.

Çinli bir üreticinin söylediği şu söz inananların durumun anlatmak bakımından ne kadar acıdır:

“Müslüman iş adamları bize gelip almak istedikleri sahte ürünlerin üzerine uluslararası markaları yazmamızı istiyorlar. Ancak onları yemeğe götürdüğümüzde bize sunduğumuz yemeklerin helal olup olmadığını soruyorlar. Merak ediyorum İslam dininde sahtekârlık yapmak ve taklit ürün satmak helal mi?”

BOŞANMAK BASİT BİR İŞ Mİ?

 Her insan bu dünya misafirhanesine imtihan edilmek için gönderilmiştir. Ne yazık ki günümüzde yaşanan imtihanların ekserîsi ailevî kaynaklıdır. Kimi eşiyle kimi de çocuğuyla imtihan olmaktadır. Zira âyet-i kerimede de “Bilin ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz birer fitnedir. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.” buyrulmaktadır. Buradaki fitne, sınav ve imtihan sebebi demektir.

Evlilik hayatlarında yaşanan imtihanların en büyüğü de boşanmalardır. Maalesef boşanmalar günümüzde çoğalmış durumdadır. Son yapılan resmî istatistiklere göre boşanmaların %35,3’ü evliliğin ilk beş yılı, %20,7’si ise evliliğin 6 ve 10. yılları arasında gerçekleşmiş. Boşanmaların bu kadar kısa süre içerisinde olması tüylerimizi ürpertmiyorsa, başımızı önümüze koyup dertlenmemize sebep olmuyorsa vicdanımızı sorgulamamız lazım. Zira biz Müslümanız ve bir Müslüman için aile hayatı çok önemlidir. Çünkü “İnsanın husûsan Müslümanın tahassungâhı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır.”

Peki, boşanmak ve yuva bozmak bu kadar basit bir iş mi? Boşanmayı ve boşama sebeplerini hafife indirgememek lazım. Mesela sadece mutlu değilim denmesi ya da evde küçük tartışmaların yaşanması boşanma sebebi olamaz. Boşanmak, yuva bozmak böyle basit olsaydı Allah-u a’lem her on kişiden dokuzu boşanırdı. Hele ki kadınların geçerli bir sebebi olmadan, kocasının rızasını ve helâlliğini almadan, dinen ve şer’an değil de medeni kanunlara göre boşanmayı istemesi çok büyük bir kul hakkıdır ve altından kalkamayacakları bir vebaldir. Çünkü Peygamber Efendimiz (asm) “Herhangi bir kadın, geçerli bir sebebi olmaksızın kocasından boşanma talep ederse, Cennetin kokusu ona haram olur!” buyurmaktadır. Aynı şekilde erkeğin de sudan sebeplerle ve hoşlanmadığı bir kaç huyu yüzünden karısından boşanmak istemesi kadına, varsa çocuklarına zulümdür. Zira Peygamber Efendimiz (asm) “Mü’min, mü’min hanımına karşı kötü duygular beslemesin; çünkü onun bazı huylarından hoşlanmasa da diğer huylarından hoşlanabilir.”  buyurmaktadır.

Evlilik hayatı sadece mutluluktan ve tozpembe hayattan ibaret değildir. Dört dörtlük, kusursuz ve tartışmanın olmadığı bir aile hayatı da yoktur. Olması da imkânsızdır çünkü insanın kendisi kusursuz ve günahsız değildir. Önemli olan her hâl ve şartta bir ve beraber olmak, dayanışma içerisinde olmak ve zorlukların üstesinden birlikte gelebilmektir. En ufak bir sıkıntıda kaçıp gitmek değildir. Burada bilhassa kadınların sorumluluğu daha fazladır. Yuvayı dişi kuş yaptığı gibi koruyacak  olan da yine dişi kuştur. Bunun aksi hareket eden kadınlar ise fıtratı bozulmuş olanlardır. Bediüzzaman Hazretleri “Aile hayatında en mühim nokta budur ki; kadın, kocasında fenalık ve sadakatsizlik görse, o da kocasının inadına kadının vazife-i ailevîsi olan sadakat ve emniyeti bozsa; aynen askerîdeki itaatin bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zîr ü zeber olur. Belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslaha çalışmalıdır ki, ebedî arkadaşını kurtarsın.” buyurarak kadınların sorumluluğunun ne kadar önemli olduğunu, aksi takdirde aile hayatının darmadağın olacağını vurgulamıştır. Yani kadın kocasından fenalık yahut sadakatsizlik gördüğü zaman kocasının inadına sadakatini ve emniyetini bozarsa o yuva, yuva olmaktan çıkacaktır.

ENANİYET NEDİR ?


  Gaflet ve dünyaperestlikten çıkan dehşetli bir enaniyet, bu zamanda hükmediyor. Onun için ehl-i hakikat, hatta meşru bir tarzda dahi olsa, enaniyetten, hodfüruşluktan vazgeçmeleri lâzım olduğundan, Risale-i Nur’un hakikî şakirdleri, buz parçası olan enaniyetlerini şahs-ı manevîde ve havz-ı müşterekte erittiklerinden, inşaallah bu fırtınada sarsılmayacaklar.

  * * *

  Ehl-i dalâletin tarafgirleri, enaniyetten istifade edip, kardeşlerimi benden çekmek istiyorlar. Hakikaten, insanda en tehlikeli damar, enaniyet’tir. Ve en zayıf damarı da odur. Onu okşamakla çok fena şeyleri yaptırabilirler.

  Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz, sizi enaniyette vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki, şu asırda ehl-i dalâlet eneye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bilmecburiye, eneyi terk etmekle hakka hizmet edebilir. Enenin istimalinde haklı dahi olsa, madem ki ötekilere benzer ve onlar da onları kendileri gibi nefisperest zannederler, hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır. Bununla beraber, etrafına toplandığımız hizmet-i Kur’âniye, ene’yi kabul etmiyor, nahnü istiyor. “Ben demeyiniz, biz deyiniz” diyor.

  Elbette kanaatiniz gelmiş ki, bu fakir kardeşiniz ene ile meydana çıkmamış. Sizi enesine hâdim yapmıyor. Belki enesiz bir hâdim-i Kur’ânî olarak kendini size göstermiş. Ve kendini beğenmemeyi ve enesine taraftar olmamayı meslek ittihaz etmiş. Bununla beraber, kat’î deliller ile sizlere ispat etmiştir ki, meydan-ı istifadeye vaz’ edilen eserler, mirî malıdır, yani Kur’ân-ı Hakîm’in tereşşuhatıdır. Hiç kimse enesiyle onları temellük edemez. Haydi, farz-ı muhal olarak, ben enemle o eserlere sahip çıkıyorum; benim bir kardeşimin dediği gibi, madem bu Kur’ânî hakikat kapısı açıldı, benim noksaniyetime ve ehemmiyetsizliğime bakılmayarak, ehl-i ilim ve kemâl arkamda bulunmaktan çekinmemeli ve istiğna etmemelidirler. Selef-i Salihînin ve muhakkikîn-i ulemanın âsârları, çendan her derde kâfi ve vâfi bir hazine-i azîmedir; fakat bazı zaman olur ki, bir anahtar bir hazineden ziyade ehemmiyetli olur. Çünkü hazine kapalıdır. Fakat bir anahtar çok hazineleri açabilir.

  Zannederim ki, o enaniyet-i ilmiyeyi fazla taşıyan zatlar da anladılar ki, neşrolunan Sözler, hakaik-ı Kur’âniyenin birer anahtarı ve o hakaikı inkâr etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılıçtır. O ehl-i fazl ve kemâl ve kuvvetli enaniyet-i ilmiyeyi taşıyan zatlar bilsinler ki, bana değil, Kur’ân-ı Hakîm’e talebe ve şakird oluyorlar; ben de onların bir ders arkadaşıyım. Haydi, farz-ı muhal olarak, ben üstadlık dava etsem, madem şimdi ehl-i imanın tabakatını, avamdan havassa kadar, maruz kaldıkları evham ve şübehattan kurtarmak çaresini bulduk; o ulema, ya daha kolay bir çaresini bulsunlar veyahut bu çareyi iltizam edip ders versinler, taraftar olsunlar. Ulemaü’s-sû’ hakkında bir tehdid-i azîm var; bu zamanda ehl-i ilim ziyade dikkat etmeli.

  Haydi, farz etseniz ki, düşmanlarımızın zannı gibi, ben, benlik hesabına böyle bir hizmette bulunuyorum. Acaba, dünyevî ve millî bir maksat için çok zatlar enaniyeti terk edip, firavunmeşreb bir adamın kemâl-i sadakatle etrafına toplanıp, şiddetli bir tesanüdle iş gördükleri halde, acaba bu kardeşiniz, hakikat-i Kur’âniye ve hakaik-ı imaniye etrafında, kendi enaniyetini setretmekle beraber, o dünyevî komitenin onbaşıları gibi terk-i enaniyetle hakaik-ı Kur’âniye etrafında bir tesanüdü sizden istemeye hakkı yok mudur? Sizin en büyük âlimleriniz de ona “Lebbeyk” dememesinde haksız değil midirler?

  

26 Ağustos 2022 Cuma

MADDİ MUSİBETLER

    Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür.

Meselâ: Gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir.

Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur.

Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehacüm göstermeleri, lâkayd kaldıkça dağılmaları gibi; maddî musibetlere de büyük nazarıyla ehemmiyetle baktıkça büyür.

Merak vasıtasıyla o musibet cesedden geçerek kalbde de kökleşir, bir manevî musibeti dahi netice verir; ona istinad eder, devam eder.

Ne vakit o merakı, kazaya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi maddî musibet hafifleşe hafifleşe kökü kesilmiş ağaç gibi kurur gider.

Bu hakikatı ifade için bir vakit böyle demiştim:

   Bırak ey bîçare feryadı, beladan kıl tevekkül.

   Zira feryad bela-ender, hata-ender beladır bil.

   Eğer bela vereni buldunsa, safa-ender, atâ-ender beladır bil.

   Eğer bulmazsan bütün dünya cefa-ender, fena-ender beladır bil.

   Cihan dolu bela başında varken, ne bağırırsın küçük bir beladan, gel tevekkül kıl!

   Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün.

O güldükçe küçülür, eder tebeddül.    Nasılki mübarezede müdhiş bir hasma karşı gülmekle; adavet musalahaya, husumet şakaya döner, adavet küçülür mahvolur.

Tevekkül ile musibete karşı çıkmak dahi öyledir.

Lemalar - 12