3 Mayıs 2022 Salı

HAYATIN 29 HUSUSİYETİ

 1- Hayat; bu kâinâtın en ehemmiyetli gâyesidir.

2- Hayat; bu kâinâtın en büyük netîcesidir.

3- Hayat; bu kâinâtın en parlak nûrudur.

4- Hayat; bu kâinâtın en lâtif ve en hoş özüdür, mayasıdır, hamurudur.

5- Hayat; bu kâinâtın gâyet süzülmüş bir çekirdeğidir.

6- Hayat; bu kâinâtın en mükemmel meyvesidir.

7- Hayat; bu kâinâtı olgunlaştıran en hârika mekanizmadır.

8- Hayat; bu kâinâtı güzelleştiren en güzel yüzdür.

9- Hayat; bu kâinâtın en güzel süsüdür.

10- Hayat; bu kâinâtın unsurlarını birleştiren bir sırdır.

11- Hayat; bu kâinâtın birim ve parçalarının birlik bağıdır.

12- Hayat; bu kâinâtın mükemmel oluşunun kaynağıdır.

13- Hayat; san’at ve mâhiyetçe bu kâinâtın en hârika bir rûh sahibi sırrıdır.

14- Hayat; bu kâinâtın; en küçük bir mahlûku, bir kâinât hükmüne getiren mû’cizeli bir hakîkatidir.

15- Hayat; bu kâinâtın özünü ve özetini her küçük mahlûkta toplayan bir kudret mû’cizesidir.

16- Hayat; en küçük bir mikro-parçayı en büyük bir kütle kadar büyük kılan, en küçük bir canlıyı bir âlem hükmüne getiren ve sevk ve idâre cihetinde kâinâtı bölünmesi ve ortaklığı kabul etmez bir bütün haline getiren fevkalâde hârika bir İlâhî san’attır.

17- Hayat; bu kâinâtın mâhiyetleri ve parçaları içinde Hayy ve Kayyûm olan Allah’ın varlığını, birliğini ve Allah’ın birlik tecellîlerini gösteren işâretlerin en parlağı, en keskini, en kesini ve en mükemmelidir.

18- Hayat; Allah’ın san’at eserlerinin hem en gizlisi, hem en görüneni; hem en kıymetlisi, hem en ucuzu; hem en nezîhi, hem en parlağı ve en mânâlısıdır.

19- Hayat; sâir varlıkları kendine hizmet ettiren nazlı, nâzik ve nezîh bir Rahmet cilvesidir.

20- Hayat; Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının gâyet geniş bir tecellî alanıdır.

21- Hayat; Rahmân, Rezzâk, Rahîm, Kerîm, Hakîm gibi çok isimlerin cilvelerini kendinde toplayan; rızık, hikmet, inâyet, rahmet gibi çok hakîkatleri kendine tâbi eden ve görmek, işitmek ve hissetmek gibi bütün duyguların kaynağı olan Allah’ın eşsiz bir hilkatidir.

22- Hayat; bu kâinâtın tasfiye ve temizlik yapan, terakkî veren ve nurlandıran büyük tezgâh makinesidir. Öyle ki, milyarlarca zerreye ve hücreye yuva olan her canlı vücut, o zerrelerin vazife yapmaları, yaratılış tâlimat ve emirlerini yerine getirmeleri ve böylece nurlanmaları için bir okul, bir kışla ve bir misâfirhane hükmündedir. Hayy ve Muhyî olan Cenâb-ı Allah hayat makinesi vasıtasıyla, bu karanlıklı, fânî ve süflî olan dünya âlemini lâtifleştiriyor, ışıklandırıyor, bir nev’î bekâ veriyor ve böylece bâkî bir âleme gitmeye hazırlıyor.

23- Hayat; iki yüzü, yani mülk ve melekût yüzleri, yani dış ve iç yüzleri parlak, kirsiz, noksansız ve ulvî olan, perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya Allah’ın kudret elinden çıkan bir müstesnâ mahlûktur.

24- Hayat; altı îmân rüknüne birden bakan ve ispat eden bir yüksek hakîkattir.

25- Hayat; Allah’ın varlığını ve benzersiz ve ezelî hayatını gösteren bir yüksek bürhandır.

26- Hayat; âhiret yurdunu ve âhiret yurdundaki bâkî hayatı tam bildiren bir büyük delildir.

27- Hayat; meleklerin hayatlarından haber veren bir nûrânî hakîkattir.

28- Hayat; peygamberlerin hayatlarına, kitapların hayatı anlamlandırmalarına, Allah’ın kader ve kazâ ile hayatı yönlendirmesine pek kuvvetli bakan ve bildiren bir mânevî göstergedir.

29- Hayat; bu kâinâtın en mühim bir İlâhî maksadı olan şükür, ibâdet, hamd ve muhabbeti netice veren bir büyük sırdır.2

Üstad Hazretleri hayatın bu yirmi dokuz hassasını ifâde ettikten sonra böyle yüksek meyveleri bulunan hayatın Allah’ın Hayy ve Muhyî isimleri için yüksek bir bürhan teşkil ettiğini bildirmiş; hayatın gâyesini, “rahatça yaşamak, gafletle lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmek” olarak görenlerin hayat nimetine, şuur hediyesine ve akıl ihsânına karşı dehşetli bir nankörlük içinde bulunduklarını beyan etmiştir.3

Cenâb-ı Hak cümlemize hayatı anlamayı ve hayat için Allah’a şükretmeyi nasip ve müyesser kılsın. Âmîn.

Dipnotlar:
1- Rûm Sûresi: 50
2- Lem’alar, s. 510-512
3- A.g.e., s. 512

1 Mayıs 2022 Pazar

YENİ ASYA CEMAATİ MİLLET İTTİFAKINI DESTEKLER

 Günümüz Türkiye’sinin demokrasi öncesi durumunu, 1946 sonrasına benzetebiliriz. Türkiye’nin bütün partilerini barındıran bir Halk Partisi vardı o günlerde… İsteksiz de olsa, dünyanın şartları onu demokrasiye sürüklüyordu. Günümüzde ise, dış müdahalelerle vaziyet değişmiş. Demokrasiyi engelleme vazifesi, 12 Eylülün devamı olan AKP’ ye verilmiş. Ve eski CHP ise demokrasi yolunda; düne kadar karşıt olduğu siyasi düşüncelere bünyesinde yer veriyor. Demokrasinin ancak “Milli Birlik ve Beraberlik ile” gerçekleşeceğini hissettiğinden, çatışma üslubundan uzak duruyor. İşte bu kavşakta, demokratların ve bilhassa dindarların zihnini karıştıran bir durum var. Geçmişteki CHP’ nin resimlerini günümüze dağıtarak istibdadını devam ettirmek isteyen AKP ve onun arkasındaki neocon-neoliberal ittifaka mı destek olacağız, yoksa zayıf ve imkânları kısıtlı da olsa Millet ittifakına mı?’

Şu hakikati de itiraf etmeliyiz. Ülkedeki mevcut olumsuzlukların hepsini AKP ye yüklemeye çalışanlar, yanlış yapmış olurlar. Kırk yıllık süreçte demokrasinin gereği olan duruşlardan mahrumca bu güne gelip, pir ü pak görüntüsü ile hücum edenler zulmetmemeli. AKP’ nin yirmi seneden beri birlikte çalıştıkları kadrolar da bu milletin çocuklarıdır. Onlardaki yüzde onluk hatakârların yüzünden tüm camiayı kötüleyenlerin, milli birlik ve beraberliğe zarar verdiğini ve bunun da MİLLET İTTİFAKININ ilkelerine ters düşeceği kanaatindeyiz.

İTTİHAT VE TERAKKİCİLER

 Bediüzzaman, bu misalde II. Meşrûtiyetten itibaren on yıllık bir süreçte (1908 – 1918) iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Partisi idarecilerinin “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır” felsefesiyle hareket ederek ve meşrû olmayan yolları kullanarak şöhret olmaya çalışan, dünyevî makam, mevki, şan, mal ve mülk imkânlarını elde etmek gayesiyle yaptıkları yanlış ve hukuksuz uygulamaların sonuçlarını hatırlatıyor. Bu idarecilerin çoğu, “Halka hizmet etmek, Hakk’a hizmet etmektir” anlayışıyla hareket edip ahirete yönelik sevap kazanacaklarına, dinde lâubalilik göstererek, şiddetli baskı rejimi uygulayarak ve siyaseti dinsizliğe alet ederek yanlış yapmışlardır. Şiddetli istibdat uygulamışlar, muhalif gördükleri vatandaşlara yönelik sayısız cinayet işlemişlerdir. İnsanlıktan uzak karanlık yolları tercih ederek yaptıkları hukuksuzluk ve yanlışların hesabını halkın sorma endişesine kapılan bu idarecilerin bir kısmı, Birinci Dünya Savaşı yenilgisi sonrasında ülkeyi terk ederek kaçmışlardır. Bir kısmı ise perişan olmuşlardır. İnsan yüzüne çıkamayacak kadar itibarlarını kaybetmişlerdir. Kısacası maksatlarının aksiyle tokat yemişlerdir. Nitekim Bediüzzaman Said Nursî, bu tarz hareket edenlerin yanlışlıklarını “İttihatçıların bozuk kısmının cinayetleri” olarak nitelendirmiştir.


29 Nisan 2022 Cuma

ÜMİTSİZ OLMA

 

Kur’an insanın hangi zor şartlarda olursa olsun asla ümitsizliğe düşmemesini, mutlaka bir çıkış kapısı olduğunu söyler:

“Onlar; başlarına bir musibet gelince, ‘Biz şüphesiz her şeyimizle Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.’ derler.” (Bakara, 156)

“En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.” (Tevbe, 40)

 

HER ŞEYE HAKİM OLAMAZSIN

İnsanın başarıları ve becerileri sınırlıdır. Kişisel gelişim ilkeleri sınırlı olan insanı sınırsızlık çukuruna sürükleyerek çoğu kez psikolojik travmalara sebep olur. Kur’an ise insanın bu dünyaya imtihan için gönderildiğini, bundan dolayı bazı sıkıntılara maruz kalabileceği gerçeğini gözler önüne serer:

“Biz insanı bir sıkıntı ve zorluk içinde olacak ve bunlara göğüs gerecek şekilde yarattık. İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” (Beled, 5-6)

“İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her hâlinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş hoş gösterilmiştir.” (Yunus, 12)

HEVESLERİNİ KENDİNE İLAH EDİNME

İnsan kendisine indirilen kullanma kılavuzunu anlayıp pratik hayatta uygulamazsa birçok sapmalara maruz kalır. Bu da insanı mevhum bir Rububiyete götürebilir ve Firavun edebilir. Bu sebeple insan önce kendi içindeki ilahları, putları kırmalı ve bütün zerrelerine tevhidi hakim kılmalıdır.

“Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen onların çoğunun söz dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da aşağıdırlar.” (Furkan, 43-44)

ÖLÜM GERÇEĞİYLE YÜZLEŞ

Hayatın en büyük gerçeği ölümdür. Allah ilk insana gönderdiği vahiyle ölüm gerçeğini anlatmış, ölümün bir yok oluş, bitiş olmadığını aksine gerçek âleme, ahiret sarayına girişin kapısı olduğunu iman sayesinde öğretmiştir.

“Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. O, güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk, 2)

“Her can ölümü tadacaktır. Sonra yaptıklarınızın karşılığını görmek için bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut, 57)

“Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.” (Vakıa 83-87)

İnsanlara hidayet rehberi ve yol gösterici olarak gönderilen Kur’an, baştan sona kişileri geliştirecek ve insanı kâmil yapacak ilkeler bütünüdür. İnanan insana düşen en büyük vazife kitabı olan Kur’an’ı okumak, anlamak ve hayatına tatbik etmektir. Bunu başarabildiği an gerçek kişisel gelişimini tamamlamış olacaktır. Bunu Kur’an’da söyleyen bizzat Rabbimizdir.

Muhakkak ki Allah (cc) doğruyu söyleyendir.

27 Nisan 2022 Çarşamba

NUR-U MUHAMMEDİ

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (A.S.M.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.

Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.

Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur.

Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.

Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî onun andelibi olur.

Eğer pek büyük bir saray farzedilirse, Nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezel'in makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyle âsâr-ı san'atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münadi ve teşrifatçı olur.

Bütün insanları davet ediyor.

O sarayda bulunan bütün antika san'atları, hârikaları ve mu'cizeleri tarif ediyor.

Halkı o saray sahibine, sâni'ine iman etmek üzere cazibedar, hayret-efza davet ediyor.


Mesnevi-i Nuriye - 116

26 Nisan 2022 Salı

KANAATSİLİK VE TAMAHKÂRLIK

 “‘Kanaat eden aziz olur; tamah eden zillete düşer’ hadisinin sırrıyla, kanaat, izzeti intaç eder (netice verir). Hem sa’ye ve çalışmaya teşcî eder. Şevkini ziyadeleştirir, çalıştırır. Çünkü, meselâ bir gün çalıştı. Akşamda aldığı cüz’î bir ücrete kanaat sırrıyla, ikinci gün yine çalışır. Müsrif ise, kanaat etmediği için, ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır.”1

“İktisatsızlık yüzünden müstehlikler çoğalır, müstahsiller azalır. Herkes gözünü hükûmet kapısına diker. O vakit hayat-ı ictimâiyenin medarı olan san’at, ticaret, ziraat tenakus eder. O millet de tedennî edip sukut eder, fakir düşer.”2

Yine Bediüzzaman’a göre, sosyal çalkantıların sebebi iki cümledir: Birisi: “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne.” İkincisi: “Sen çalış, ben yiyeyim.”

İslâm âleminde bu iki cümlenin tesirlerinin kırılması da ancak zekât emrinin uygulanması ve faizin kaldırılmasıyla gerçekleşir.

Yeryüzündeki kaynakların sınırlı, insan ihtiyaçlarının ise sınırsız olması sebebiyle, bir bilim dalı olarak iktisat ya da ekonomi; kaynakların daha verimli bir şekilde kullanılabilmesini sağlamak amacıyla kurulmamış mıdır?

Pekâlâ biz, fert, millet ve devlet olarak iktisadî ve ekonomik açıdan sağlıklıbir uygulamanın içinde miyiz? Maalesef hayır!

Dipnotlar:

1-Lem’alar, On Dokuzuncu Lem’a, s. 258-260.

2-Lem’alar, 19. Lem’a, 7. Nükte.

NAMAZA NEDEN ÖNEM VERMİYORUZ ?

 Dinimizin direği, Müslüman ile gayr-ı müslimi birbirinden ayıran ve Kur’ân’da çokca zikir edilen en önemli ibadet namazdır.

Namaz; imanın âlâmeti, vücudun selâmeti, mü’minin istirahati ve kalbin huzurudur.

Cemaatla camide kılınmasının sevabı çok olsa da evde veya başka yerde tekbaşına da kılınabilir.

Güneşin ilk fecriyle sabahı, güneşin zevali yani güneş tam tepeye geldikten sonra batmaya doğru gitmesiyle öğleyi, gölgelerin iki katına çıkarmasıyla ikindiyi, güneşin ilk batışıyla akşamı ve gök yüzünden güneşten eser kalmamasıyla yatsı namazı kılınır.

Bediüzzaman namazı anlatırken şöyle der: “Evet, her bir namazın vakti, mühim bir inkılâb başı olduğu gibi azim bir tasarruf-u İlâhinin ayinesi ve o tasaruf içinde ihsanat-ı külliye-i İlâhiyenin birer mak’ası olduğundan Kadir-i Zülcelâl’e o vakitlerde daha ziyade tesbih ve tazim ve hadsiz nimetlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekûnuna karşı şükür ve hamd demek olan namazı emretmiştir.”

“Namazın manası, Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve tazim ve şükürdür. Yani, celâline karşı kavlen ve fiilen “sübhanallah” deyip takdis etmek; hem kemaline karşı lâfzen ve amelen “Allah-u ekber” deyip tazim etmek; hem cemaline karşı kalben ve lisanen ve bedenen “Elhamdülillah” deyip şükretmektir.”

“İbadetin manası şudur ki: Dergâh-ı İlâhide abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.”

“Nasıl ki insan, şu âlem-i kebirin bir misal-i musağğarıdır ve Fatiha-i Şerife, şu Kur’ân-ı Azimüşşan’ın bir timsal-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibadetin envaını şâmil bir fıhriste-i nuraniyedir ve bütün esnaf-ı mahlûkatın elvan-ı ibadetlerine işaret eden bir harita-i kudsiyedir.” (Dokuzuncu Söz)

Müslamanım diyene, kalbin temizliği yetmez. Namaz ibadetiyle; kalbi temizlemek, eğmeyen başımızı Allah huzurunda eğmek gerek.

Günah kirimizi silen, mü’minin Mi’racı olan ve bizleri kotülüklerden uzaklaştıran namazımızı düzgün biçimde kılmaya özen gösterelim. Selâm ve duâ ile.