5 Haziran 2022 Pazar

KULAĞIN ÂDABI

 Kulağın Adabı

Allah Teâlâ insana iki kulak bir ağız vermiştir. İnsan iyi bir dinleyici olmalı ki güzel konuşabilsin. Kulak, hayırları dinleyip öğrenmek, Allah ve Rasûlü’nün, anne-babanın ve hocanın emirlerini dinleyip itaat etmek için lütfedilmiştir. Allah’ın âyetleri de işiten ve dinleyen kimseler içindir. Yalan sözü, dedikoduyu, gıybeti, insanı günaha götüren konuşmaları, başkalarının gizliliklerini dinlemesi onun aleyhinedir. Müstehcen şeyleri dinlemesi ise kulak zinasıdır. (Buhârî, İsti’zân 12, Kader 9; Müslim, Kader 20-21) Çünkü çirkin sözler insan üzerinde fenâ tesirler bırakır, aklını fikrini bozar.

Her şeyi dinlemek, her işittiğini söylemek çoğu zaman insanı hataya sürükler. Nebî (asm):

“Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter.” buyurur. (Müslim, Mukaddime 5)

Güzel ses ve sadâlar kulağa hoş gelir, lâkin düşkün olunduğunda vakti heder eder.

İnsan, kulağının şükrü olarak bol bol Kur’an-ı Kerim ve nasihat dinlemelidir. Kur’an okunduğunu işittiğinde hemen susup can kulağıyla dinlemeli ki rahmete erebilsin.

Duymadığı hâlde duyduk diyenler gibi olmamalı, boş söz duyunca hemen yüz çevirmelidir.

Allah Teâlâ cümlemizi, sözü dinleyip en güzeline tabi olan hâlis kullarından eylesin! Amin!..

KONUŞMADA KURALLAR

 Fahr-i Kâinât Efendimiz (asm) konuşma âdâbıyla alâkalı bir kısım kâideler koymuştur ki bunları şöyle sıralayabiliriz:

1. Açık ve anlaşılır bir şekilde muhâtabın seviyesine göre konuşulmalı, gerektiğinde önemli görülen ifâdeler tekrar edilmelidir. Nitekim ashâbın, fasih ve beliğ bir üslûp ile konuşan Peygamber Efendimiz (asm) hakkındaki şu tespitleri oldukça önemlidir:

“Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in konuşması her dinleyenin rahatlıkla anlayabileceği şekilde açıktı.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 18)

“Konuştuğu zaman onun kelimelerini saymak isteyen sayabilirdi.” (Buhârî, Menâkıb, 23)

“İyice anlaşılmasını istediği kelime ve cümleleri, üç kere tekrar ederdi.” (Tirmizî, Menâkıb, 9)

Sözün, muhâtap tarafından iyice anlaşılabilmesi için bazen tekrar edilmesi gerekebilir. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm'de câlib-i dikkat vâkıâlar önemine binâen bir kaç kez tekrarlanmıştır. Meselâ şeytanın emr-i ilâhîye isyân edip secde etmemesi yedi yerde, Musâ (as)'a îmân eden sihirbazların durumu ise dört yerde tekrarlanmıştır.

Fahr-i Kâinât Efendimiz (asm), namaz kıldırırken dikkat çekici âyetleri bazen iki, bazen üç defâ tekrarlardı. Sahâbeye nasihat ve îkazda bulunurken, bir kısım ifâdeleri tekrarladığı olurdu. Allâh dostlarının sohbetlerinde de bu şekilde tekrarlara çokça rastlamak mümkündür. Ancak bunun telkin maksatlı olması, sıkıcı olmaması ve cemaatin seviyesine münâsip olması gerekir.

Sözü anlayacak kimsenin bulunmadığı meclislerde konuşmak da nefesleri isrâf etmek mânâsına gelir. Zîrâ Meşhûrî'nin dediği gibi; “Âkilân tâ söz mahallin bulmadıkça söylemez!”

2. Bilgiçlik taslama ve kendini başkalarına üstün gösterme niyetiyle yapmacık konuşmalarda bulunmak veya insanların anlayamadıkları kelimelerle onlara hitap etmek şiddetle yasaklanmıştır. Sevgili Peygamberimiz:

“Şüphesiz ki Allâh Teâlâ, sığırın otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi, sözü ağzında evirip çevirerek lügat paralayan kimselere buğz eder.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Edeb, 94)

Vazifesi hakkı ve hakîkati beyan olan Resülullâh (asm), konuşmalarında hiçbir zaman san'at kaygısı taşımamıştır. Sevgili Peygamberimiz (asm), tertemiz duygular içinde, şefkat ve merhamet hisleriyle dolu olarak ve ruhûnun en tabiî ifâdeleriyle konuşmuştur. Böylece onun mübarek sözleri apayrı bir güzellikte ve şânına yakışır bir hüsn-ü edeb üzere olmuştur.

3. Bağırıp çağırmak sûretiyle yüksek sesle konuşulmamalıdır. Kişinin karşısında sağır varmışçasına bağırarak ya da kavga ediyormuş gibi öfkeli bir ses tonuyla konuşması, doğru değildir. Kibar ve nazik bir üslûbun benimsenmesi, her zaman için en isâbetli yoldur. Kur'an-ı Kerim'in beyânıyla Lokman -aleyhisselâm- oğluna söz konusu metodu şöyle tavsiye etmektedir.

“ (Yavrum!) Yürüyüşünde tabiî ol ve sesini alçalt. Unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman, 31/19)

Bir başka âyette de:

“Kullarıma söyle, en güzel sözü söylesinler!” (İsrâ, 17/53)

buyurmaktadır. Hatta Allâh Teâlâ, Hz. Musâ ile kardeşi Hârûn'u, Fıravun'a gönderirken onu yumuşak bir sözle uyarmalarını istemiş (Tâhâ, 20/43-44), muhâtab kafir de olsa âdâb gereği güzel bir üslûbun kullanılmasını emretmiştir. Bir hadis-i şerifte de, söylenecek güzel bir sözle bile cehennem azabından kurtulunabileceği ifâde edilir:

“Yarım hurma vermek sûretiyle de olsa cehennemden korunun. Bunu da bulamayan (hiç olmazsa) güzel bir sözle cehennemden korunsun!” (Müslim, Zekât, 68)

4. İki kişinin, yanlarında bulunan üçüncü kişiyi dışlayarak aralarında fısıldaşmaları yasaklanmıştır. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) böyle bir tavrın, yalnız kalan kimsenin üzülmesine sebep olabileceğini belirtmektedir. (Buhârî, İsti'zân, 47) Olgun bir Müslüman ise mü'min kardeşini üzecek ve kalbini incitecek davranışlarda bulunmak istemez.

5. Bir mecliste herhangi bir konu görüşülüyor ise veya cevaplandırılmak üzere bir soru sorulmuşsa, ilk söz hakkı meclisin büyüğüne aittir. Bununla birlikte diğer kişiler de yeri geldiğinde edebe uygun bir şekilde fikirlerini beyân edebilirler. Nitekim bir hâdiseyi anlatmak için, yaşça en küçük olan Abdurrahman bin Sehl ilk önce söze başlayınca, Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-; “Sözü büyüklerine bırak, sözü büyüklerine bırak!” buyurmuş, bunun üzerine olayı büyükler anlatmıştır. (Buhârî, Cizye, 12)

Abdullah bin Ömer şöyle anlatır: “Birgün Allâh Resûlü ashâbına:

"Bana mü'mine benzeyen bir ağacı söyleyin!» buyurdu. Oradakiler çölde bulunan ağaçları tek tek saymaya başladılar. Gönlüme onun hurma ağacı olduğu düştü ve hemen söylemek istedim. Ancak orada benden büyük insanlar bulunduğundan konuşmaktan çekindim. Onlar cevâbı bilemeyip sükût ettiklerinde, Efendimiz onun hurma ağacı olduğunu söyledi.” (Müslim, Münâfikîn, 64)

6. Az ve öz konuşmalı, lüzumsuz tafsilattan kaçınmalıdır. Diğer bir ifadeyle çok konuşmamayı, yerinde ve ölçülü konuşmayı âdet edinmek gerekir. Allâh Teâlâ mü'minlerin mümtaz hasletlerini sayarken:

“O kimseler ki boş söz ve işlerden yüz çevirirler.” (Mü'minûn, 23/3)

buyurmakta, lüzumsuz sözlerle meşgul olmayı fâsıklık ve dalâlet olarak nitelendirmektedir. (Lokmân, 31/6)

Peygamberimiz (asm) ise bu konuya şu hadisleriyle dikkat çekmektedir:

“Allâh'ı zikretmeksizin çok konuşmayın! Allâh'ın zikri dışında çok söz söylemek kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanların ise Allâh'tan en uzak kimseler olduğunda şüphe yoktur.” (Tirmizî, Zühd, 62)

“Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.” (Tirmizî, Zühd, 11)

Taşlıcalı Yahyâ, çok konuşanların çok hata yapacağını ifâde ile şöyle der:

"Ehl-i dillerde bu mesel anılur;
Kim ki çok söyler ise çok yanılur."

7. Maddî veya manevî hiçbir faydası olmayan, bilâkis zararı bulunan konuşmalardan şiddetle kaçınılmalıdır. Zîra:

“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf, 50/18)

âyet-i kerîmesi, insanın kendisine bahşedilen hayatın kelime kelime hesabını vereceğine dikkat çekmektedir. Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurmuştur:

“Allâh'a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun!” (Buhârî, Edeb, 31, 85)

8. Kişinin helâl mi haram mı, güzel mi çirkin mi, hayır mı şer mi henüz tam olarak kestiremediği bir sözü söylemesi de konuşma âdâbına aykırıdır. Hadis-i şerifte:

“Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden cehennemin doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer gider.” buyrulmaktadır. (Buhârî, Rikâk, 23)

Nitekim atalarımız da, “Bin düşün bir söyle” ve benzeri güzel sözleri söylerken bu hadislerden ilham almışlardır.

9. İkili ilişkilerde insanı müşkil duruma sokacak anlamsız sözlerden kaçınmak, dostlukların devamı açısından fevkalâde ehemmiyeti hâizdir. Fahr-i Kâinât Efendimiz (asm):

“Özür dilemek zorunda kalacağın bir sözü söyleme!” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Zühd, 15)

10. Mü'min her hâlükârda doğruyu konuşmalı, yalan söz ve yalan haberden şiddetle sakınmalıdır. Allâh Resûlü (asm) şöyle buyurmuştur:

“İnsan sabahlayınca, bütün âzâları dile mürâcaat eder ve (âdeta ona) şöyle derler: Bizim haklarımızı korumakta Allâh'tan kork! Biz ancak senin söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz.” (Tirmizî, Zühd, 61)

Kur'an-ı Kerîm ise aynı çerçevede bizlere şu uyarıda bulunmaktadır:

“ Ey îmân edenler! Allâh'tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Allâh amellerinizi salih hâle getirsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Ahzâb, 33/70-71)

11. Gelecekle ilgili konuşurken “inşaallâh” demek, konuşma ile alâkalı bir diğer edeb kâidesidir. Kulun cüz'î irâdesi herhangi bir şeyin olması için kâfi bir sebep değildir. Önemli olan Allâh'ın dilemesidir. Zîra istikbale ait bir şey dilerken “inşâallâh” demek, Allâh'ın irâdesinin farkında olmak ve onun irâdesinin üstünde bir irâde tanımamak demektir. Nitekim bir âyet-i kerîmede;

“'İnşaallâh' ifâdesini kullanmadıkça hiçbir şey için, 'Bunu yarın yapacağım.' deme!” (Kehf, 18/23-24)

buyrulmaktadır. Bir hadis-i şerifte ise Süleyman -aleyhisselâm-'ın istikbâle mâtuf bir işinde, inşâallâh demediği için dileğinin gerçekleşmediği haber verilmektedir. (Buhârî, Eymân, 3)

KONUŞMA VE KONUŞMA ÂDABI

 Konuşma Adabı

Düşünmek ve konuşmak, insanı diğer canlılardan ayıran en mühim vasıftır. Aralarındaki alâka sebebiyle konuşma, sahibinin aklî seviyesini ve fikir yapısını gösteren pürüzsüz bir ayna gibidir. Dolayısıyla insanı insan yapan dilidir. İslâm, mü’minlerin söz disiplinine sahip olmalarını istemiş ve bu sahada pek çok esaslar koymuştur.

Bir mü’min de her şeyden önce besmele çekerek ve Allah’a hamdederek konuşmaya başlamalıdır. Böyle başlanmayan her mühim iş bereketsizdir. (Ebû Dâvûd, Edeb 18; İbn Mâce, Nikâh 19) Allah’ı zikretmeksizin çok konuşmak da kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanlar ise Allah’tan en uzak kimseler. (Tirmizî, Zühd 62)

Konuşmak, insanlar arasındaki iletişimi, muhabbeti ve anlaşıp kaynaşmayı sağlayan büyük bir ilâhî lütuftur. Yani insanlar duygu ve düşüncelerini, arzu ve taleplerini çoğu kez konuşarak ifâde ederler. Bir kimsenin kullandığı dil ve üslûb, onu hayatta başarılı kılabildiği gibi hüsrâna da uğratabilir. Hatta kişinin dilini muhafaza etmesi, cenneti elde etme vesileleri arasında zikredilmiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) buyuruyor ki:

“Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iffet ve nâmusunu koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.” (Buhârî, Rikâk, 23)

Bir başka hadis-i şerîfte “En faziletli kimdir?” sorusuna Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: “Dilinden ve elinden Müslümanların emniyette olduğu kimsedir.” mukâbelesinde bulunmuştur. (Buhârî, İmân, 4-5)

4 Haziran 2022 Cumartesi

EMROLUNDUĞUN GİBİ DOSTDOĞRU OL

 İnanan insan inandığının gereğini yerine getirmekle mükelleftir. “Ey iman edenler iman edin.” Ayeti mü’minin şuurlu olmasını emreder. Mü’min sadece Allah’a kulluk yapar. Bunun için kimsenin kuklası, kulu kölesi olamaz. Kukla olduktan sonra iplerin kimin elinde olduğunun ne farkı var ki?

“Kötülük, ahlaksızlık, adaletsizlik ve her türlü yanlış, din kullanılarak örtülüyor, görmezlikten geliniyor ve hatta meşru gösterilmek isteniyorsa; öncelikle böyle toplumlarda dini ahlaksızların tasallutundan kurtarmak gerekir. Özgür olmayan, insana zihnini, aklını özgürleştiremeyen din, köleliği ve kötülüğü meşrulaştırır.”

İslam’da tebliğden önce temsil gelir. İnanan insan inandığı dini anlatmadan önce kendi yaşamalıdır. Aksi halde anlatmaların tesiri çok zayıf kalır.

Çinli bir üreticinin söylediği şu söz inananların durumun anlatmak bakımından ne kadar acıdır:

“Müslüman iş adamları bize gelip almak istedikleri sahte ürünlerin üzerine uluslararası markaları yazmamızı istiyorlar. Ancak onları yemeğe götürdüğümüzde bize sunduğumuz yemeklerin helal olup olmadığını soruyorlar. Merak ediyorum İslam dininde sahtekârlık yapmak ve taklit ürün satmak helal mi?”

Dinin kaynağı Kur’an’dır. “Dininizi Allaha has kılarak ibadet edin.” (Zümer, 3) ayeti bunun açık biçimde ortaya koyar. Bunun için din kültürden, gelenekten, örften, rivayetlerden değil Kur’an’dan öğrenilir. Din zamanla esas kaynağından uzaklaştırılırsa toplumun kültürü haline gelir ve kültür dinin bütün alanlarını işgal eder. Böyle toplumlarda dinin aslı olan Kur’an’a gitmek için aşılacak en büyük engel ise kültür, gelenek ve rivayetlerdir.

Kur’an anlamak ve yaşamak için indirilen insanın kullanma kılavuzudur. Kur’an’ı bu bağlamdan koparırsak ya ölünün arkasından okuruz ya da düğünler de mevlit merasimlerinde.

Büyük Akif inancımızla çelişen bu durumu ne güzel ifade eder:

"Ya açar bakarız Nazmı Celil'in yaprağına,

Ya okur geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur'an, bunu hakkıyla bilin;

Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için."

Ne yazık ki çevremizde tanıdığımız birçok Müslüman hurafelerden hoşlandığı kadar Kur’an ayetlerini duymaktan hoşlanmıyor. Çünkü ayetler onlara sorumluluk yüklüyor, onlar ise sorumluluk almak istemiyorlar. Bu açıdan dini, bir oyuna dönüştüren din adamlarını(!) (İslam’da din adamı sınıfı yoktur; bunu tarif için kullandım.) hikâye anlatıcılarını dinlemeyi daha çok tercih ediyorlar.

Hâlbuki senin okuduğun Kur’an sana öğüt olmuyorsa, seni şirkten arındırmıyorsa, seni doğruya iletmiyorsa, seni adaletli yapmıyorsa, imanını artırmıyorsa, yetimi koruyup gözettirmiyorsa, kısaca insanı insan etmemişse kimse Kur’an okuyorum iddiasında bulunamaz.

Yapılan bazı araştırmaların sonucuna göre Türk halkının % 92’sinin henüz kitapları olan Kur’an’ın Türkçe mealini bir kere bile okumadan öldüğünü ortaya koymaktadır. Bu çok büyük bir çürümüşlüktür.

Bazı sohbetlerde arkadaşlara, “Kur’an sizin neyiniz olur?” diye soruyorum. Hemen hepsi, “Kur’an bizim kitabımızdır.” Diye cevap veriyorlar. “Peki, kitabınızı okuyor musunuz?” dediğimde ise kahır ekseriyeti mazeretler ileri sürerek okumadıklarını beyan ediyorlar. Hâlbuki Kur’an insana yol gösteren bir rehberdir. Okunmayan bir kitabın insana yol göstermesi elbette mümkün değildir.

Ey insan! Rabbinden sana indirilmiş 6666 adet okumanı bekleyen mesaj var. Ne zaman okuyacaksın? Ölünce mi?

ÖLÜM YENİ BİR HAYATIN BAŞLANGICIDIR

 Kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de: “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” buyurulmuştur.

Yaşlılıktaki hastalıklarımız ölümün keşif kollarıdır. Öncüleridir. Başımızdaki saçlarımızın ağarması, vücudumuzun beyaz kefene sarılacağının habercileridir. Çünkü bizler yolcuyuz. Ölüm, inanan insan için; korku vesilesi olmamalıdır. Ölüm sadece bedenimizi alır. Ruhumuz bakidir. Yalnız ruh terhis edilir. Serbest kalır. Ölüm, dünyada yaptığımız iyiliklerin ve hizmetlerin, Allah tarafından ödüllendirilmesi, mükâfatlandırılması, yapmış olduğumuz kötülüklerin ve günahların da cezasının verilmesi için Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıkmamızdır. İkinci dirilişimizdir. Onun için, hayat gibi ölüm de bizim için anlamlıdır. Yok oluş değildir.

İkinci dirilişimiz, yeniden yaratılışımızdır. Yani doğum birinci var oluşsa, ölüm de ikinci diriliştir.

Bediüzzaman Said Nursî, İşaratül İcaz’da: ”Ölüm, muzır hayvanlarla dolu bir hapishaneden geniş bir sahraya çıkmak gibidir.” diye ölümü tarif eder. Kötü bir mekândan, iyi bir alana geçiş. Güzel bir iş.

Mevlânâ’nın dediği gibi: ”Yüce Allah mahşerde insanlara seslenecek: ’Kıyamet günü için armağanınız nerede? Tıpkı sizi yarattığım şekilde yalnız ve azıksız olarak Bana geldiniz.’

Sadece sevap ve günahlarımızla. İnşaallah ahirette müflis olmayız. İyiliklerimiz; kötülüklerimizden, günahlarımızdan fazla gelir. Galebe eder.

Yine Mevlânâ’nın: ”Hangi dane toprağa gömüldü de tekrar çıkmadı?” Niçin insan denen dane hakkında şüphe ediyorsunuz? Kışın toprak altında kalan bitkilerin, baharda yeşermesi gibi bizlerde ikinci dirilişe muhatap olacağız. Kalkmamak üzere yatmayacağız. Dünyada misafiriz. Ölmeden yani küçük kıyametimiz kopmadan Kur’ân sabahında uyanmalıyız. Gideceğimiz yeri, menzilimizi düşünmeliyiz. Ruhu vücuduma, canı kalbime, ilkin kim üfledi ise; ölümle alan da O’dur. Yine ikinci dirilişimizde iade edecek de Rabbimizdir. Kabrin öbür tarafı için çalışmalıyız. Azıksız geldik, azıksız gitmeyelim. Hazırlıklı olalım. Başkaları bizim yerimize hazırlık yapmayacaktır. Yaradanın huzuruna elleri dolu dolu varalım. Mahcup olmayalım.

İman, insana ölümü de güzel gösterir. Çünkü vefat, Yaradanına, Yüce Yaratıcıya kavuşma anıdır. Vuslattır. Aşık ile maşuk arasında bir bez parçasının, kefenin kaldığı zamandır.

Bediüzzaman Said Nursî’nin dediği gibi: ”Ölümün hakikatını gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler.”

Zaten bu konuda Peygamberimiz de (asm): ”Allah’ım! Benim Senin Resulün olduğunu bilen kimseye ölümü sevdir.” buyurmuştur.

Behlül Dane ne güzel söylemiş: ”Dün altında olan çimenler bugün üstünde yeşerdi. Ey yolcu anla ki, şu toprak günahtan gayrı her şeyi örter.” Ve mezar taşına yazılmasını vasiyet etmiş.

Ölümünden sonra Allah’ı razı etmen için sana hiçbir fırsat verilmez. Hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çek.

Allah’ım! Ömrümün sonunu hayatımın en verimli ve hayırlı vakti kıl. Benden razı olmadıkça beni dünyadan çıkarma. Amin.

3 Haziran 2022 Cuma

MÜFLİS KİMDİR ?

 Resûlullah (asm) Ashab-ı Kirâm’a:

“Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Ashab-ı Kirâm:

“Bize göre müflis, parası-pulu olmayan ve malı bulunmayandır” diye cevap verdi.

Allah Resûlü (asm) şöyle buyurdu: “Ümmetimden müflis olanlar şu kimselerdir: Kıyâmet Günü namaz, oruç ve zekât ile gelir. Fakat amel defterinde; ‘Şuna sövdü!’, ‘Şuna zina iftirâsı yaptı.’, ‘Şunun malını yedi.’, ‘Şunun kanını akıttı.’, ‘Şunu dövdü!’ diye yazılmış olarak gelir. Bu durumda hasenâtının sevaplarından şu kimseye verilir. İyiliklerinin sevabından bu kimseye verilir. Eğer üzerindeki borç ödenmeden önce sevapları tükenirse, alacaklıların günahlarından alınıp onun üzerine yazılır. Sonra Cehenneme atılır.”2

Resûlullah (asm): “Allah yolunda cihad ve Allah’a îman amellerin en efdâlidir” buyurdu.

Bir adam ayağa kalktı ve: “Yâ Resûlallah! Eğer Allah yolunda öldürülürsem, benden sâdır olan günahlarım örtülür mü?” diye sordu.

Allah Resûlü (asm): “Eğer sabrederek, sevabını umarak ve arkanı dönmeden cihada yönelmiş halde iken öldürülürsen, kul hakkından başka günahlarına kefaret olur. Bunu bana Cibril söyledi” buyurdu.3

Allah Resulü (asm) şöyle buyurmuştur: “Kimin yanında kardeşinin vakar ve onurunu sarsacak cinsten veya kıymeti bulunan bir şeyden zulüm ve haksızlık ile elde edilmiş bir hak varsa, altın ve gümüşün bulunmayacağı gün gelmeden önce bugün, dünyada iken helâlleşsin. Yoksa sâlih ameli varsa, haksızlığı kadar alınır, hak sahibine verilir. Şayet hasenatı yoksa hak sahibinin günahları alınır, onun üzerine yüklenir.”4

Zikrettiğimiz hadis-i şeriflerden anlaşılacağı gibi, kul hakkı bir Müslüman’ın manevî hayatı üzerinde önemli bir handikap olarak bulunmaktadır. Her Müslüman’ın hayat hakkı, şahsiyet ve onurunun korunması hakkı, özel hayatının gizliliği hakkı, dinî ve vicdanî kanaat hakkı, ikamet, seyahat, öğrenme, bilgi edinme, düşünce ve ifade hürriyeti, mülk edinme, çalışma, harcama ve tasarrufta bulunma gibi kendi zâtına mahsus doğuştan getirdiği hakları İslâm Dîni tarafından korunmuştur ve dokunulmaz ilân edilmiştir. Müslüman’a iftira atmak, gıybetini yapmak ve haksız yere kalbini kırmak da hiç şüphesiz kul hakkı kapsamına girer.

Kul hakkının günahından ve vebalinden kurtulmanın tek yolu, bu hakka riâyet etmek ve karşı taraf ile gönülden ve içten helâlleşmektir. Helâlleşme sağlandıktan sonra tövbe ve istiğfarda bulunulur.

İNSAN NİÇİN AKLINI KULLANMAZ ?


İnsan kendini tanımazsa yaratılış hakikatini kavrayamaz. Bu açıdan, “Nefsini bilen Rabbini bilir”denmiştir. 

İlim, merhamet, adil olma gibi vasıfları taşıyan insanın fıtratında “Cahillik, zalimlik” gibi sıfatları da vardır. Allah (cc) insanı nihayetsiz hayra da şerre de kabiliyetli bir şekilde yaratmıştır. İnsan bu kabiliyetleri iman ve ibadet ile terbiye ederse yücelerin en yücesine çıkar, yok küfür ve günah ile çürütürse o zaman da aşağıların en aşağı tabakasına düşer. Kur’an insanı bir cihetle, "En güzel yaratılış sırrına sahip" şeklinde tavsif ederken, diğer bir yönüyle de  "zalim ve cahil" diye niteliyor.

"Biz emaneti göklere, yeryüzüne ve dağlara teklif ettik; ama onlar bunu yüklenmek istemediler. Ondan korktular ve onu insan yüklendi. Şüphesiz insan çok zalim, çok cahildir."

Allah(cc)’ı bilmek ilimlerin en büyüğüdür. Allah’ı bilmedikten sonra bütün bilgileri bilsen ne faydası olur ki?

Ebu Cehil’in asıl adı Amr bin Hişam’dı. Okuma yazma bilen ve kendi asrında tahsilli, bilgili biriydi ama İslam düşmanıydı. Bu açıdan İslam ona “Cehaletin babası” anlamında Ebu Cehil dendi. Allah’ı bilmedikten sonra ne bilirsen bil cehalettir, karanlıktır.

Sezai Karakoç’un çok güzel bir açıklaması var:

“Allah’ı kaybetmiş insan, neyi aramaktadır? Allah’ı aramayan insan, neyi bulacaktır? Kur’an’dan kaçan hangi kitaba inanacaktır? Resulü görmeyen hangi insanı örnek alacaktır? Cenneti elinden kaçıran cehennemden başka neyi kazanacaktır?”

Mide beyinden daha akıllıdır derler. Boş mide durumu hemen sahibine bildirirken, boş beyin boş olduğunun farkına bile varamaz. Sonuç ise cehalet ve mutluluktur zannıdır.

Sorgulamayan, analiz etmeyen, düşünmeyen, üretmeyen, sorumluluk üstlenmek istemeyen ve itiraz etmeyi bilmeyen bir insanın cehalet ve sahte mutluluk çukurunda bulunan kadavradan hiçbir farkı yoktur.

“Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü aklını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfal, 22)

“Taassup, tarafgirlik şen’i bir zulümdür. Hakkı batıl, batılı hak gösterir. Kendi taraftarı olan eşkıyayı evliya, karşı taraftaki evliyayı eşkıya gösterir.” Bu şeytanın insana attığı belki de en büyük gollerden biridir.

Taassubun yakıcı kollarına yakalanmış kişiler kendi hırsızlarını, yolsuzluk yapanlarını görmez. Hâlbuki hırsızın sağcısı, solcusu, dincisi, dinsizi, İslamcısı, Kemalist’i olmaz. Herkesin başkasının hakkını yemeye alıştığı bir yerde, “Biraz da bizimkiler yesin; götürenler bizden olsun.” diyenlerin genlerinde de hırsızlık vardır.

Allah ile kandırmak ve Allah ile kandırılmak arasında fark yoktur ve ikisi de büyük günahtır. Müslüman, kalbini, aklını, zihnini Kur’an şuuru ile doldurarak, “Kandırmayacak ve kandırılmayacak” donanıma kavuşmalıdır.

İnanan insan inandığının gereğini yerine getirmekle mükelleftir. “Ey iman edenler iman edin.” Ayeti mü’minin şuurlu olmasını emreder. Mü’min sadece Allah’a kulluk yapar. Bunun için kimsenin kuklası, kulu kölesi olamaz. Kukla olduktan sonra iplerin kimin elinde olduğunun ne farkı var ki?