5 Kasım 2021 Cuma

DÜNYANIN ÜÇ YÜZÜ

 Dünyanın üç yüzü vardır

Bedîüzzaman Saîd Nursî bildiriyor ki, dünyanın üç yüzü vardır:

1- Dünyanın birinci yüzü, Cenâb-ı Hakkın isimlerine bakar. Allah’ın isimlerinin nakışlarını gösterir. Mânâ-yı harfiyle, yani ayna gibi başkasını gösteren vücudu ile Allah’ın isimlerinin aynası hükmündedir. Dünyanın bu yüzü Allah’ın hadsiz isimlerinin hadsiz mektupları mahiyetindedir; bu yüz gâyet güzeldir. Nefrete değil; aşk derecesinde sevilmeye lâyıktır. Çünkü dünyanın bu yüzü sevildikçe, neticede Allah’ın isimleri sevilmiş olur.

2- Dünyanın ikinci yüzü âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır. Cennetin fidanlığıdır. Rahmetin çiçekliğidir. Dünyanın bu yüzü de, birinci yüzü gibi güzeldir. Çünkü bu yüzde ekilen her şey Allah’ın izniyle âhirette ebediyen meyve verecektir. Şu halde bu yüz de tahkire değil; muhabbete lâyıktır.

3- Dünyanın üçüncü yüzü, insanın heveslerine bakan, gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın oyuncağı hükmüne geçen yüzüdür. Dünyanın bu yüzü gâyet çirkindir, gâyet tehlikelidir. Çünkü fânîdir. Çünkü yok olucudur. Çünkü, elemlidir. Çünkü keder vericidir. Çünkü aldatıcıdır. İşte âyetlerin ve hadislerin dikkat çektiği ve sevgisine aldanmamak için uyardığı yüz, bu yüzdür. Sevilmemesi gereken, nefret edilmesi gereken, kendisinden Allah’a sığınılması gereken yüz, bu yüzdür.


AKLIN KARIŞMASIN

 DUR BİR DÜŞÜNEYİM!!

Kırkayağa, “Bu kadar çok ayakla nasıl yürüyorsun?” demişler.

Kırkayak: “Dur, bir düşüneyim!” Demiş.

Düşünerek adım atmaya çalışmış, aklı karışmış ve yürüyememiş!

Bu temsil bize her şeyi her işine sevk etmenin akıl işi olmadığını, dolayısıyla sınırsız bir kudretin her şeyde hükmettiğini, bu sınırsız kudretin her şeyi tek bir nizamla idare ettiğini ve her şeyi nizamca birbirine bağladığını gösteriyor. Bu birlik ise Yaratıcının tekliğini, yani Vahid olduğunu gösteriyor.

Bütün âlemde tek ve birbiriyle zorunlu olarak bağlantılı bir sistemden bahsediyorsak, o zaman mecbur olarak tek bir Yaratıcıdan söz edeceğiz.

O zaman Üstad hazretlerinin ifadesiyle; her şey, Allah’ın var ve bir olduğuna iki şahit hükmündedir denilebilir.

SINIRSIZ KÜÇÜKLERİN SINIRSIZ BÜYÜK İŞ YAPMALARI   

Zerrelerden seyyarelere, nakışlardan güneşlere ve yıldızlara her şeyde öncelikle gördüğümüz şey, korkunç bir acz ve fakrdır. Çünkü her şey, kendi cirminden çok daha büyük ölçekte vazifeler yapması gerekmektedir. Oysa cirmine baksanız bir hiç mesabesindedir! Zerreler, fotonlar, kuarklar, protonlar, elektronlar, atomlar, moleküller, mineraller, unsurlar… Gibi gözün değil, mikroskobun da görmediği küçücük cirmlerin ve maddelerin, maddenin temel taşını oluşturmak, maddenin enerji boyutundan madde boyutuna geçişini düzgünce ve bilimsel biçimde sağlamak ve maddenin düzenli biçimde işlerliğini yürütmek gibi kendi cüsselerinin ve cirmlerinin akılları hayrette bırakacak derecede çok üzerinde işler başarması gerekmektedir.

Cirm son derece küçük, vazife son derece büyüktür! Böyle son derece büyük işlerin, son derece küçük cirmlerce yapılması akla ziyandır! Ortada korkunç bir tezat vardır ve gözümüz özünde bu tezat âlemi doldurmuştur. Bir tarafta son derece acziyet içinde olması gereken zerrecikler, diğer tarafta sonsuz bir kudretle ancak yapılan, bir aciz zerreye asla verilemeyecek işler!

Dolayısıyla acziyet lisanıyla bütün zerreler ve her şey, Allah’ın kudretinin vacip olduğuna şahit olmaktadır.

SINIRSIZ FAKİRLİĞİN SINIRSIZ ZENGİNLİĞİ

Öte yandan söz konusu zerrecikler zenginlik namına hiçbir şeye sahip olmamaları gerekirken, dünyanın bütün serveti ve zenginliği ellerinden geçmektedir, elleriyle olmaktadır. Burada da korkunç bir tezat vardır ve bu tezatta zerrecikler ve her şey, fakr lisanıyla Allah’ın gınasını ve zenginliğini göstermektedirler.

Bu hususu Bediüzzaman şöyle ifade ediyor:

Zerrelerden seyyarelere her şey, “acziyle beraber, nizam-ı umumînin bozulmaması için, hamil bulunduğu acip ve mühim vazifeler cihetiyle Sâniin vahdetine delâlet eder.”1

Anlaşılan şu ki, zerrelerden yıldızlara her şey sonsuz bir acizlik içinde olmasına rağmen, kâinatın umumi nizamı için çok büyük vazifeler yüklenmişlerdir ve bu vazifelerini hakkıyla yerine getirmektedirler. Burada tek bir terbiyenin, tek bir disiplinin, tek ve birbiriyle vazgeçilmez derecede bağlantılı bir sistemin varlığı göze çarpmaktadır. Bütün kâinatta zerrelerden yıldızlara ayrı ayrı maddeler, kütleler, âlemler olmasına rağmen, tek ve birbiri ile bağlı bir sistemden bahsediyorsak, bu iş ne zerrelerin, ne büyük kütlelerin işi olamaz. Çünkü ne büyük, ne küçük maddeler âlemdeki nizamı bilip uyamazlar. Farz edelim, kendi nizamlarını bilseler bile, koca âlemin nizamını bilip uymaları imkânsızdır.

Mesela helyum ve hidrojen yumağı olan güneş semada, bin bir mineralin deposu toprak yeryüzünde, hayatın farklı ve vazgeçilmez bir ihtiyacı olan su yerin içinde, varlığı yutan bir eleman olan ateş yerin karnındadır. Bu kadar farklı ve daha nice elemanlar, hepsi hayat için birbirine bağlı olarak lazımdır. Hepsi âlemin nizamında bir boşluğu doldurmakta, bir bütünün parçasını oluşturmaktadır. Bunca farklı elemanı insan aklı ile bir arada tutmak ve yürütmek imkânsızdır.

Dipnot:
1 -Mesnevi-i Nuriye, s. 35

2 Kasım 2021 Salı

HERKESE DUA EDİLİR VE HER DUA'YA AMİN DENİR Mİ ?


İnsanın yaratılış gayesi ibadet ve dua  olduğunu bize haber veren hakikatler doğrultusunda hareket eden herkes ibadet ve dua ile vazifeli olduğunu bilmektedir.Fakat zamanla bu vazifesini unutarak isyan eder bir durumda ibadeti ve duayı unutur.Halbuki ibadetsiz ve duasız bir hayatın hayattan ziyade yaşayan bir ölüden farksız olduğu tercübelerle sabittir.Biliriz ki ölüler ve ibadet sorumluluğu olmayanlar bu görevlerden muaftır.Yine biliriz ki hayvanların ibadet sorumluluğu yoktur.

Yaratılışı mükemmel ve mahlukatın şereflisi olarak diğer mahluklar üzerinde tasarruf yetkisi olan insan elbette bazı şeylerden de sorumlu tutulmaktadır.Görevinin bilincinde olan insan yaratılış gayesi doğrultusunda haraket ederek mahlukatın en şereflisi olarak alâyı illin denen en yüce makama çıkabilmektedir.Hatta sürekli ibadet ile görevli olan melekler dahi o insana gıpta nazarıyla bakmaktadır.

Kul olmanın ve yaratanına ibadet etmenin verdiği mutluluktan mahrum olan yani Allah'ı tanımayan ve ibadet etmeyen daha doğrusu zarara rızası ile giden kimselere acınarak dua edilir mi? Dua muhtaç olan ve dua isteyen kimselere edilir.Son zamanda hayatında hiç bir kulluk esamesi göstermediği ve söz ve yaşantısı ile inkara yönelmiş kimseleri yaptıkları dünyevi işler için dua etmemizi isteyen inançsız ifsat grubuna verilecek cevap olsa olsa Allah müstakınızı versin duası olabilir.Hem de her edilen duaya her zaman amin denilmemelidir.Adam küfür içerisinde yüzüyor ve senden dua istemiyor dualarımıza cevap verecek Rabbimizi inkar ediyorsa o adama dua edilip amin denir mi? 

Yine şunu da bilmemiz gerekir ki, adam meczup ne yaptığını ve ne dediğini bilmiyorsa bu adamın yaptığı dauya amin denmez.Diğer bir husus ibadetimisi ifsad edecek durumlarda da duaya amin denilmez.Cuma hutbesi okunurken edilen duaya amin demek örneğinde olduğu gibi.

Her edilen duaya amin denmemesi gerektiğinin anlaşılması için bir örnek ise, tarihimizda yaşanmış. İstanbul'un fethi sırasında Rum tarafında bulunan ve meczup bir zat olan Cibali baba, Allah'ım benim Rumcuklarımı koru diye dua etmesnin İstanbul'un fethini geciktirdiği anlatılmaktadır.Bu duruma vakıf olan Akşemseddin ise avucunu açarak Ya Rabbi ya onun ya benim canımı al diye yalvarır ve Cibali babanın vefatı sonucu İstanbul feth edilir.

Günümüzde zalimlere destek olan ve onlara dua eden gafil safderunların kulakları çınlasın.İnşallah akıllarını başlarına toplarlar ve zulmü alkışlayıp zalimlere dua etmezler.Ne diyelim Allah basiret ihsan eylesin.Amin

Rafet Özcan

1 Kasım 2021 Pazartesi

AKIL FELSEFE VE KALP

 İnsan aklıyla, kalbiyle, ruhuyla, sırrıyla, hayaliyle, duygularıyla komple bir bütündür. Hakikat arayıcısı insan bütünün bütün parçalarını besler. Yalnız parçanın birini besleyip diğer parçaları ihmal etmez. İhmal ederse kâmil bir iş yapmış olmaz.

Nasıl ki midesini türlü yemeklerle doyuran insan kanının su ihtiyacını yok sayamaz, akciğerinin temiz hava ihtiyacını görmezden gelemez. Eğer bunlardan birini veya bir kaçını yok sayarsa veya görmezden gelirse, bu, hayatının sonu demek olur. Orada hayatı biter!

Akıl, insana hakkı ve hakikati gösterir.
Fakat akıl tek başına bir hakikat rehberi değildir.
Akıl ancak diğer duyguların kontrolünde hakikate ulaşabilir!
Yoksa eğer diğer duygular yok sayılıp, akıl putlaştırılırsa, böyle akıl insana hakikat rehberi olamaz, insanı dalâlete atar, eğriliğe götürür, yanlış sonuca götürür. İnsana doğru yol göstermez.

İşin vahim tarafı; böyle akıl, şaşkınlığının ve yanlışının farkında olmaz. Yanlışı doğru diye alır, başına geçirir.

Çünkü aklın tek başına putlaştırılması veya yüceltilmesi, kalpte hastalık sebebidir.
Kalbin hastalıklarına akıl şifa bulamaz. Nitekim riya, gösteriş, kin, nefret, kendini beğenmişlik, haset, kibir, bencillik… vs. gibi kalbî hastalıkları akıl göremediği gibi, akıl bunlara çare olamaz, bilâkis kalınlaştırır. Kalbin hastalıklarının tedavisi için duyguların terbiye edilmesi, yani ahlâk terbiyesi, yani dînî terbiye şarttır.

Dînî terbiyenin esas ve unsurları ise vahiyle bildirilmiştir.
Kalp buna teslim olmalı, akıl tasdik etmelidir.
Fen ve felsefe ilimleri aklı doyurur. Fakat kalbi aç bırakır.
Çünkü fen ve felsefe bilgileri kalbin hastalıklarına devâ değildir.
Bundandır ki, insan yalnız fen ve felsefe ile yetinmemeli, kalbini doyuracak mânevî bilgileri de elde etmelidir. Kalbini dînin terbiyesine bırakmalıdır.
Üstad Bedîüzzaman Hazretleri bunu veciz bir şekilde şöyle beyan etmiştir: “Vicdanın ziyâsı ulûm-u dîniyedir. Aklın nûru funûn-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakîkat tecellî eder. O ki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinde taassup, ikincisinde hîle ve şüphe tevellüd eder.” 1 Yani vicdanın ışığı ve rehberi din ilimleridir. Aklın ışığı ve rehberi de medeniyet fenleridir, yani fen ve felsefedir. İkisinin birleşmesiyle hakikat ortaya çıkar. Hakikate uçmak isteyen öğrenci iki kanadı da ihmal etmemelidir.

Çünkü ikisi birbirinden ayrılacak olsa, yalnız akıl ilimlerinden, yani yalnız fen ve felsefeden hîle ve şüphecilik doğar. Yalnız din ilimlerinden de taassup doğar.

Şüphesiz, Üstad Bedîüzzaman Hazretleri felsefeyi ikiye ayırıyor:
Birinci Kısım Felsefe: Sosyal hayata, güzel ahlâka, insanın olgunlaşmasına ve medenîleşmesine hizmet eden, san’atın ve fennin ilerlemesine yardımcı olan felsefedir ki, bu felsefe Kur’ân ile barışıktır. Akıl bu noktada Kur’ân’dan istifade eder. Kur’ân’ın hakikatleri üzerine tefekkür yürütür. Bu tefekkür Kur’ân’da da teşvik edilmiştir. Tefekkür, kalbe hastalık vermez. Kalbi dışlamadığından kalp ile kol kola yürür. Tefekkür, hem kalpten istifade eder, hem kalbi besler.

İkinci Kısım Felsefe ise, kalbi dışladığı ve vahye itimad etmediği için tefekküre değil, dalâlete götürür. İlhad, inkâr, aşırı şüphecilik, dinsizlik ve tabiat bataklığı bu felsefenin ürünüdür. 2 Bu felsefe aslında sâlim aklın da yüz karasıdır.

Salim akıl sahibi, ikinci kısım felsefeyi birincisinden ayırt edebilmeli, aklını kalbi ile barışık şekilde kullanabilmelidir. Yoksa insan sırf aklî ilimleri merak edip, imanı, mânevî ilimleri, dînî eğitimi ve ahlâkî terbiyeyi ihmal ederse kalbi şifâ bulmaz, hastalık bulur.

Dipnotlar:

1- Münâzarât, s. 80.
2- Asâ-yı Mûsâ, s. 9.

EŞLERİN BİRBİRİ İLE İSTİŞARESİ

 İstişare ve danışma, hayatın her alanında vazgeçemeyeceğimiz bir İslâmî davranış kültürü ve farz bir emirdir.

Şüphesiz, evli erkek ve kadının, baba ve annenin, karı ve kocanın her konuda birbirlerine danışmaları hem aralarındaki sevgiyi ve güveni her defasında yeniden tesis edecektir, hem birbirlerine karşı saygıyı her zaman ayakta ve diri tutacaktır, hem çocuklarına örnek teşkil edecektir, hem çevreye uyum mesajları verecektir, hem toplum barışına örnek bir aile olarak katkı sağlayacaktır, hem de gerek anneyi, gerekse babayı olası yanlışlardan, muhtemel hatalardan ve günahlardan koruyacaktır. Her iki taraf için de istişare, isabetli ve sıhhati karar almalarında önemli bir mihenk oluşturacaktır.

Hatadan uzak olan Allahü Zülcelâl hazretleri istişâre ederse, hatâ ile mâlûl insan oğlunun istişâreden kaçması ve “ben bilirim!” havasına girmesi akıl ile, insaf ile, vicdan ile, iz’an ile, hikmet ile, irfân ile, maslahat ile izah edilebilir mi?

Keza, halk arasında dolaşmakta olan, “Kadınla istişare edilmez!”, “Kadının dediği yapılmaz!”, “Kadına danışın, fakat söylediklerinin aksini yapın!” türü sözler ve söylemler bir sosyal din olan İslâm dînine ait sözler değildir. İslâmiyet bu tür söylemleri kabul etmez. Bunlar anlamsız ve boş sözlerden ibarettir.

Bizim eşsiz örneğimiz Peygamber Efendimiz (asm) mübarek ve pak hanımlarına danışırdı. İşte bir örnek:

Hicretin 6. senesinde, Peygamber Efendimiz (asm) Kâbe’yi tavaf etmek umuduyla sahabelerle birlikte Medine’den Mekke’ye hareket etmişlerdi. Fakat müşrikler Kâbe’yi tavaflarına izin vermeyince Hudeybiye’de, görünüşte ağır şartları da kabul etmiş olarak, müşriklerle barış anlaşması yaptılar. Sahabeler ağır bir anlaşma yapılarak Kâbe’yi tavaftan o yıl vazgeçilmesini İslâm’ın izzeti ile bağdaştıramamışlar, bunu bir yenilgi saymışlar ve buna razı olmamışlardı. Peygamber Efendimiz (asm) sahabelere:

“Kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip başlarınızı tıraş ediniz!” buyurdu.

Fakat emir sahabeleri harekete geçirmedi. Peygamber Efendimiz (asm) emri üç defa tekrarladı. Sahabeler, yine cevap vermediler.

Sahabelerden kimsenin kalkmadığını gören Allah Resulü (asm) dönüp muhtereme ve pak hanımı, validemiz, Hazret-i Ümmü Seleme’nin (ra) yanına vardı. Onunla istişare etti.

“Ey Ümmü Seleme!” dedi. “Nedir bu halkın tutumu? Onlara kurbanlıklarınızı kesiniz! Başınızı tıraş ediniz diye tekrar tekrar söylüyorum! Fakat hiçbiri emrime icabet etmiyor!” buyurdu.

Muhtereme hanımı Ümmü Seleme (ra) şöyle dedi:

“Yâ Resûlallah! Bu işi yapmak istiyor musunuz? O halde şimdi hemen dışarı çıkınız! Siz, kurbanlık develerinizi kesinceye ve berbere tıraş oluncaya kadar sahabelerden hiç kimse ile konuşmayınız! Siz, kurbanınızı keser ve tıraş olursanız onlar da öyle yapar!”6

Muhtereme hanımı ile görüş alış verişinde bulunduktan sonra Peygamber Efendimiz (asm) dışarı çıktı. Hiç kimseyle konuşmadan ihramını giydi, kurbanlık develerini kesti ve berberi çağırıp tıraş oldu. Bunu gören sahabeler de kurbanlık develerini kestiler ve başlarını tıraş ettiler.7

Dipnotlar:
1. Bakara Sûresi: 30
2. İşârâtü’l-İ’câz, s. 251
3. Bakara Sûresi: 32
4. Şûrâ Sûresi: 38
5. Âl-i İmrân Sûresi: 159
6. Buhârî, 3/182
7. Peygamberimizin Hayatı, 2/138

Alıntı

İSTİŞARE VE ÖNEMİ

 Akıl akıldan üstündür, derler. İnsan beşerdir. Beşer, şaşar; hatadan beri olmaz, ama aldığı kararlarda istişarenin imzası olursa, hiç olmazsa hatadan azamî derecede korunmuş olur. Çünkü istişare her alanda uygulanırlığı ve geçerliliği bulunan bir ilâhî emirdir. Gerek konunun uzmanlarına, gerekse ilgili çevrelere akıl danışmak, Allah’ın sosyal hayatımızda görmek istediği fazilet ve güzel ahlâktandır.

Cenab-ı Hak, yer yüzüne bir halîfe olarak “insan cinsini” yaratmayı murad ettiğinde durumu meleklerle istişâre ediyor. Bu konuyu Kur’ân şöyle ifâde buyurur:

“Hani, Rabbin meleklere, ‘Yer yüzünde emirlerimi yerine getirip varlıklar üzerinde tasarrufta bulunacak bir halîfe yaratacağım!’ buyurduğunda, melekler şöyle demişlerdi: ‘Yer yüzünde fesat çıkarıp kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Halbuki biz, Seni hamd ile tesbih eder, Seni her türlü noksandan yüce tutarız!’ Allah ise; ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim!’ buyurmuştu.”1

Bu ayeti tefsir eden Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın bu ayetle danışma ve müşavere üslubunu insanlara benimsetmek istediğini, yoksa Cenab-ı Hakkın müşavereden ve danışmaktan münezzeh olduğunu beyan eder.2

Görüldüğü gibi, Allah, hiç ihtiyacı yokken, meleklerle istişare ediyor. Melekler de “Allah’ın muradına uygun olmasa da- görüşlerini açıklıkla ve medenîce bildiriyorlar. Allah ise kendi yüksek muradına uygun olmayan görüşlerinden dolayı melekleri kınamıyor, suçlamıyor, itham etmiyor, azarlamıyor, rahmetinden kovmuyor. Sadece, gayet net biçimde, gayet açık bir üslupla, gayet şefkatli bir ifade tarzı ile meleklerin itirazlarına da gücenmeyerek, insan yaratma ile ilgili muradındaki yüksek hikmeti bildiriyor. Melekler hemen teslim oluyorlar ve şöyle diyorlar: “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz! Senin bize öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur! Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın!”3

Kur’ân ayrıca, “Onların aralarındaki işleri istişare iledir.”4 Ayeti ve “İşlerinde onlarla istişare et!”5 Ayeti ile istişareyi ve danışmayı her hususta -kadın erkek ayırt etmeksizin-, insana bir İlâhî ferman ve emir olarak duyuruyor.

Demek, hayatın her alanında olduğu gibi, dar manada elbette aile hayatında ve ev yönetiminde de işlerin istişare ile yapılması, anne ve babanın birbirleri ile her konuda istişare etmeleri, birbirlerinin aykırı görüşlerine tahammül göstermeleri, saygı duymaları, farklı düşüncelerini medenîce ortaya koymaları ve yekdiğerini baskı ile değil, bağırıp çağırmakla değil, sindirmekle değil; sabır ile hikmet ile bilgi ile güzellikle, tatlı dil ile ve yumuşak huyla ikna etmeleri Kur’ân’ın emir ve tavsiyeleri arasında yer almaktadır.

HER ÖLÜM ECELİ İLE GELİR

 Öldürülen Kişinin Eceli Gelmiştir

Öldürülen kişiye gelince… Bu adam ile ilgili olarak bir kaza-yı İlâhî meydana gelmiştir. Yani adamın eceli gelmiştir. Yani kaderin hükmü gerçekleşmiştir.

Anlaşılıyor ki, adamın eceli ve ömrü bu kadarmış!

Yani adamın kaderinde bu saatte ölmek varmış.

Eğer eceli gelmeseydi, bin cinayet de olsa ölmeyecekti.

Çünkü ölüm, ister yaşlılıkla gelsin, ister hastalıkla gelsin, ister bir kör kurşunla gelsin, ister kaza ile gelsin, ister bir katilin eliyle gelsin; ecel bakımından fark etmez!

Her ölüm ecel ile gelir!

Allah’ın dilemediği bir canı hiç kimse öldüremez!

Allah dilediği anda ise, ölüm için sebepten çok şey olmaz!

Fakat Maktulün Kanı Yerde Kalmayacaktır!

Peki, bu durum katilin katl suçunu, cinayet günahını affettirir mi?

Hayır!

Çünkü adalet var! Dünyada yoksa mahşerde, katilin hesabı mutlaka sorulur!

Öldürülenin kanı yerde kalmaz!

Çünkü ötekisi katildir. Adamın canına kıyma ve adamı katletme kastıyla silâhını çekip adamı kurşunlayan katil cezasız kalmaz.

Fakat maktulün kanının yerde kalmaması için ne husûmetin devamına ihtiyaç vardır, ne kan ve kin davasına ihtiyaç vardır.

İslâmiyet sulhu ve barışı emrediyor. Bediüzzaman bunu hatırlatıyor.

Adam Tüfek Atmasaydı Ne Olacaktı?

26. Söz’de geçen, adam tüfek atmasaydı maktulün ölüp ölmeyeceği meselesine gelince… Bunu elbette bilemeyiz.

Katil tüfek atmasaydı, maktulün ölüp ölmeyeceğini nasıl bilelim?

Çünkü bu bir vak’a değil, imkândır! İmkânat ise hadsizdir.

Kaza olup bittikten sonra adamın kaderinin öyle olduğu anlaşılıyor. Kaza olmadan adamın kaderini okuyacak bir optik okuyucumuz ise maalesef yoktur! Bu noktada üç mezhep ortaya çıkmıştır. Cebriye, Mutezile ve Ehl-i Sünnet.

Cebriye diyor ki: “Atmasaydı adam yine ölecekti.”

Mutezile diyor ki: “Atmasaydı ölmeyecekti.”

Ehl-i Hak olan Ehl-i Sünnet diyor ki: “Atmasaydı adamın ölüp ölmeyeceğini bilemeyiz. Çünkü bunu nasıl ve ne ile bileceğiz? Biz kaderi önden okuyamayız. Kaderi ancak kaza olduktan sonra, yani kaderin hükmü gerçekleştikten sonra okuyabiliriz.”

Dipnot:
1- Sözler, s. 139.
2- Sözler, s. 431.