2 Mayıs 2021 Pazar

DEMOKRAT PARTİ VE MİLLET İTTİFAKI

 Millet İttifakında bulunan partilerin ortak noktası başkanlık sistemine karşı oluşları ve parlamenter sistemden yana olmalarıdır. Hâlbuki bu partiler sosyal demokrat, milliyetçi, demokrat gibi değişik parti politikalarına sahip siyasî partilerdir. Bu hususu kullanmaya kalkan Cumhur İttifakı bunu sürekli kaşıyarak Millet İttifakını dağıtmak istiyor. Cumhur İttifakı bu oluşumdan çok rahatsız. Çünkü Millet İttifakı Parlamenter sistemi yanlışlarından temizleyerek geçmişin kötü anılarını silip yeniden inşa etmek arzusunda. Bu husus ülkede her kesim tarafından kabul görür ve taraftar bulur. Bu gelişmeler Cumhur İttifakını haddinden fazla rahatsız edince, Cumhur İttifakına mensup partiler çeşitli yöntemler kullanarak Millet İttifakını dağıtmak veya bu partilerin bazılarını ittifaktan ayırarak güçsüz bırakmak istiyor.

Hayat serüveni 1908 yılında ilân edilen İkinci Meşrûtiyet sonucunda Osmanlı Ahrar Fırkası ile başlayan ve yoluna Hürriyet ve İhtilâf Fırkasıyla devam eder Ahrarlar. Daha sonra dine ve dindara vurulan prangaları parçalayarak dinî gelişmelere sebeb olan Demokrat Parti ve ülkeyi şantiye yerine döndüren Adalet Partisi’nden sonra DYP, ardından da Demokrat misyonun bugünkü temsilcisi Demokrat Parti, CHP bahane edilerek Millet İttifakından koparılmak isteniyor. İnsanları bu yola sürükleyen veya bu şark kurnazlığı ile bu şekilde davranılması kimlerin fikri, perdenin arkasında kimlerin olduğunu tahmin etmek zor değil. Elbette bu düşüncenin bir amacı var, bir gayeye matuf. Bu plan Demok- rat Parti’nin büyüyüp gelişmesini önlemek için ortaya konmuştur. Onun için bu tür fikir beyan eden kişilerin sözlerine ve davranışlarına rağbet etmemek gerekir, ferasetimizi kullanarak alet olmamalıyız.

Partiler seçime tek başlarına girdiklerinde elde edecekleri fayda ile ittifak halinde elde edecekleri fayda ve ortaya çıkan sinerji çok farklıdır. Demokrat Parti’nin ülkenin meselelerine katkı sunması ve politika oluşturması için sınırlı kaynaklarını daha etkin bir şekilde kullanmak için seçim öncesi misyonu ve savunduğu değerler gereği Millet İttifakı içinde yer alması isabetli ve doğru bir karardır. Demokrat Parti Millet İttifakı’ndan koparılıp tek başına seçime sokulduğunda baraj altı kalması kuvvetle muhtemeldir. Ama bugün Millet İttifakı’na katılımı sayesinde Mecliste temsil edilmektedir. Demokrat Parti’nin parlamentoda bulunması seçim öncesi yapılan ittifakın bu partiye sunduğu fırsatın meyvesidir.

Dün 12 Mart 1980’de Adalet Partisi ihtilâlle iktidardan uzaklaştırılınca Demokratların önü ANAVATAN ve MDP partileri ile kesildi. Zaman sonra ülke insanı Demokratlara sahip çıkarak onları iktidara taşıdı. Bugün de Demokrat Parti Millet İttifakından koparılıp önü kesilerek Demokrat misyon işlevsiz hale getirilmek isteniyor. Demokrat Parti’nin güçlenmesi başkalarının zayıflayıp güçsüzleşmesini netice verir. Demokrat Parti Millet İttifakı içerisinde kalarak büyüyüp gelişir. Aklın yolu birdir.

MEHMET FEYZİ EFENDİNİN VEFATI VE MEZAR TAŞINDAKİ YAZI


Mehmet Feyzi Efendi (Kuddise Sirruhü), hayatının her safhasında hatta her anında, sakalından-tırnağına, yemesinden içmesine, sevincinden, kızmasına, sözlerinden sözlerini yaşamasına kadar Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve sellem) sünnetine ittibada (uymada) öylesine dikkat etti ki, bunun mükafatı olarak, bin bir sır ve hikmetleri içeren Cenab-ı Hakk’ın Habibi’ni (Sallallahu Aleyhi ve sellem) dünyada iken ilahi huzuru davet mucizesi Miraç gecesine rastlayan 4 mart 1989’da vefat ederek ilahi huzura kavuşması, Kuranı Kerimin mucize bir tarzda verdiği, ahir zamanda süneti ve sünnete ittibayı hafife  alacak bir takım insanlara karşı ;

“(Resulüm) de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki, Allah ta sizi sevsin…” (Ali îmran 3/31)

Ayetinin surrına nail olurken öbür yandan mezarının bile annesinin ayakucunda oluşuyla cennet , anaların ayaklarının altındadır. Hadis-i Şerifinde ittibanın güzel bir örneği olmuştur.

Vasiyeti üzerine kabir taşına yazılan;

HÜVE-L-HAYYÜ’L-BAKÎ,

Burada yatan ADEM

Bir zaman HUBBİ idi (Sevimli çocuk)

Bir zaman CUBBİ idi ( Bilgi öğrenen )

Bir zaman SUKÜTİ idi (fazla konuşan yaşlı )

Şimdi de TURABİ oldu ( Ölüm ile toprak olmak )

KANIN GÖREVLERİ

    Kanın heyet-i mecmuası ise iki vazife-i umumiyesi var: Biri, bedendeki hüceyratın tahribatını tamir etmek. Diğeri, hüceyratın enkazlarını toplayıp, bedeni temizlemektir.

   Evride ve şerayin namında iki kısım damarlar var ki biri safi kanı getirir, dağıtır, safi kanın mecralarıdır. Diğer kısmı enkazı toplayan bulanık kanın mecrasıdır ki şu ikinci ise kanı "Ree" denilen nefesin geldiği yere getirirler.

   Sâni'-i Hakîm, havada iki unsur halk etmiştir. Biri azot, biri müvellidü'l-humuza. Müvellidü'l-humuza ise nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvis eden karbon unsur-u kesifini kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizaç eder. Buharî hâmız-ı karbon denilen semli havaî bir maddeye inkılab ettirir. Hem hararet-i gariziyeyi temin eder hem kanı tasfiye eder. Çünkü Sâni'-i Hakîm, fenn-i kimyada aşk-ı kimyevî tabir edilen bir münasebet-i şedideyi müvellidü'l-humuza ile karbona vermiş ki o iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlahî ile o iki unsur imtizaç ederler. Fennen sabittir ki imtizaçtan hararet hasıl olur. Çünkü imtizaç, bir nevi ihtiraktır.

   Şu sırrın hikmeti şudur ki: O iki unsurun her birisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizaç vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi bunun zerresiyle imtizaç eder, bir tek hareketle hareket eder. Bir hareket muallak kalır. Çünkü imtizaçtan evvel iki hareket idi şimdi iki zerre bir oldu, her iki zerre bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni'-i Hakîm'in bir kanunu ile hararete inkılab eder. Zaten "Hareket, harareti tevlid eder." bir kanun-u mukarreredir. İşte bu sırra binaen beden-i insanîdeki hararet-i gariziye, bu imtizac-ı kimyeviye ile temin edildiği gibi kandaki karbon alındığı için kan dahi safi olur.

   İşte nefes dâhile girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor hem nâr-ı hayatı iş'al ediyor. Çıktığı vakit ağızda mu'cizat-ı kudret-i İlahiye olan kelime meyvelerini veriyor. فَسُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ى صُنْعِهِ الْعُقُولُ 

Sözler[Y] - 661

ENE VE ENANİYET

 Üstad Hazretleri ene’yi, “Biz emâneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; hepsi de onu yüklenmekten kaçındılar. Ve ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zâlim ve câhildir.” 1 âyetinin tefsîri mâhiyetinde ele alır; zerre’yi de, “İnkâr edenler, ‘Kıyâmet başımıza gelmez’ diyorlar. Sen de ki: ‘Evet. Gaybı bilen Rabb’ime yemin olsun ki, başınıza gelecektir. Ne göklerde ve ne yerde zerre kadar bir şey O’ndan uzak kalmaz. Bundan küçük veya büyük ne varsa hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır.” 2 âyetinin tefsîri sadedinde inceler.

Bedîüzzaman Hazretlerine göre göklerin, yerlerin ve dağların yüklenmekten çekindiği ve korktuğu emânetin bir ferdi ene’dir. Yani benliğin sorumluluk rûhudur. Öyle ki, ene (benlik) Hazret-i Âdem’den (as) şimdiye kadar insanlık âleminin etrafına dal budak salan hem nûrânî bir Tûbâ ağacının, hem de dehşetli bir Zakkum ağacının çekirdeği hükmündedir. Birer gizli hazine olan Allah’ın isimlerinin anahtarını uhdesinde taşıyan ene, kâinâtın gizli bilinmeyenlerini de açabilecek hüviyette iken; başına buyruk bırakıldığında vahşetin, canavarlığın ve dehşetin resmini çizebilen bir yüz karası olabilmektedir. Yâni insanın mâneviyât ağacı hayırda “ene” üzerinde yükselmekte; şerde de “ene” dolayısıyla kurumakta, sönmekte ve dökülmektedir. Yâni insan “ene” ile hem kazanmakta, hem kaybetmektedir. Kendine güvenen kaybetmekte, kendini Allah’a veren kazanmaktadır. Benliği ile gururlanan kaybetmekte, benliğini Allah’a kulluk makamında eriten kazanmaktadır. Kendisine var diyen gerçekte yokluğu, kendisini Allah için yok sayan gerçek varlığı bulmuş olmaktadır.

Üstad Saîd Nursî’ye göre kâinâtın anahtarı insanın elindedir. Yani nefsine takılmıştır. Kâinâtın kapıları görünüşte açık gibi zannedilmekte ise de, hakikatte kapalıdır. Cenâb-ı Hak insana emanet cihetiyle “ene” namında öyle bir anahtar vermiştir ki, insan onunla âlemin bütün kapalı kapılarını açabilmekte, öyle sırlı bir enâniyet vermiştir ki, Allah’ın gizli hazînelerini onunla keşfedebilmektedir. Fakat ene’nin kendisi de müşkül bir bilinmeyendir, dehşetli bir anlaşılmayan denklemdir. Ene’nin hakîkati, mâhiyeti ve yaratılış hikmeti bilinse, kendisi açıldığı gibi, kâinâtın gizli kapıları da açılabilecektir. Bu bahis, ene’yi bize açıp keşfetmektedir.

SEMAVÂT AĞLIYOR !

 Ey âlem-i beka için yaratılan ve fâni âleme müptela olan bîçare insan! فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَ الْاَرْضُ âyetinin sırrına dikkat et, kulak ver! Bak ne diyor? Mefhum-u sarîhiyle ferman ediyor ki: "Ehl-i dalaletin ölmesiyle insan ile alâkadar olan semavat ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlamıyorlar, yani onların ölmesiyle memnun oluyorlar."

   Ve mefhum-u işarîsiyle ifade ediyor ki: "Ehl-i hidayetin ölmesiyle semavat ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlıyorlar, firaklarını istemiyorlar." Çünkü ehl-i iman ile bütün kâinat alâkadardır, ondan memnundur. Zira iman ile Hâlık-ı kâinat'ı bildikleri için kâinatın kıymetini takdir edip hürmet ve muhabbet ederler. Ehl-i dalalet gibi tahkir ve zımnî adâvet etmezler.

   Ey insan, düşün! Sen alâküllihal öleceksin. Eğer nefis ve şeytana tabi isen senin komşuların, belki akrabaların senin şerrinden kurtulmak için mesrur olacaklar. Eğer اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ‌ deyip Kur'an'a ve Habib-i Rahman'a tabi isen o vakit semavat ve arz ve mevcudat, herkesin derecesine nisbeten, senin derecene göre senin firakından müteessir olup manen ağlarlar. Ulvi bir matem ile ve haşmetli bir teşyi ile kabir kapısıyla girdiğin beka âleminde senin derecene nisbeten senin için bir hüsn-ü istikbal var olduğuna işaret ederler.

Lemalar[Y] - 101

1 Mayıs 2021 Cumartesi

SEBEPLERE SARILIRKEN EDEPTEN SAPMAYALIM

 Allah’tan hayırlı bir çocuk istemek için fiilî ve kavli olmak üzere gerekli duâmızı yaparız. Bunun için sebeplere müracaat ederiz. Bu iş için gerekiyorsa doktora gideriz. Tıbbın imkânlarına başvururuz. Gerekiyorsa ve tıp ilmi tavsiye ediyorsa, tıbbın tüp kanalıyla yaptığı çalışmalara da, karı-koca arasında uygulanacak biçimde müracaat ederiz. Fakat bütün bu sebepleri, bir fiilî duâ hâli olarak görür; şifayı ve çocuğu Allah’tan bekleriz. Bu şekilde tevhid ve tevekkül inancımızı zedelemekten de sakınmış oluruz.

***

SEBEPLERE TEŞEBBÜS EDERKEN  

Öte yandan, biliyoruz ve iman ediyoruz ki, çocuk Allah’ın takdiri, tasvibi, taksimi ve hikmeti neticesinde ihsan edilir. Çocuğu Allah’tan başka ihsan eden olmaz. Bunun için bize düşen, sebeplere teşebbüs ederken, tevhid ve tevekkül inancımızı sarsmamaktır. Bizim vazifemiz budur. Takdir Yüce Allah’ındır. Sebeplere teşebbüs ederken, sebeplere makam vermeyeceğiz, sebepleri mal sahibi zannetmeyeceğiz, sebepleri ana sebep görmeyeceğiz.

Üstad Said Nursî Hazretleri’ne göre sebepleri şöyle anlamamız gerekir:

1- Sebepler, Allah’ın kudret perdesidir. 

2- Sebepler, muradımıza ermek için Cenâb-ı Hakk’ın razı olduğu bir fiilî duâ hâlidir. 

O halde sebeplere, imanımızla uyuşmayan, tevhid inancımızla örtüşmeyen bir üçüncü anlam yükleyemeyiz. Yani sebepleri işi temelinden çözen bir merci olarak göremeyiz. Biz hangi tür sebeplere başvurmuş olursak olalım, sonucun yine Allah’ın takdiriyle ve hikmetiyle alınacağını bilmeli ve Allah’ın takdirine teslimiyetimizi korumalıyız.

Bu şekilde tevhid ve tevekkül inancımızı zedelemekten de sakınmış oluruz.

GÜNÜN DUÂSI

Allah’ım! Verdiğini hayırlısıyla ver! Vermediğinde hayırdan bizi uzak kılma! Verdiklerinle rızana uygun amel işlememizi kolaylaştır! Vermediklerine karşı bizi isyandan ve tuğyandan koru! Her halimizde Sana teslim ve tevekkülümüzü ziyade kıl! Âmin.


GÖÇER GİDER İNSANOĞLU

 

Bu dünyadan ahırete,

Göçer gider insanoğlu.

Özlediği dostlarına,

Vasıl olur insanoğlu.


Bir virüse olur esir ,

Bilinmeyen gizli bir sır.

İlaç bile etmez tesir,

Güçsüz düşer İnsanoğlu.


Emelleri uzar gider,

Olaylar keyfini bozar,

Haramlara eder nazar,

Doyma bilmez insanoğlu.


İnsan,nimetlerle doğar,

Şeytanı yanından, kovar

Sıkıntılar,aklını boğar

İbret almaz, insanoğlu.


Ölümdür ömrünün sonu,

Toprak olur vücud teni.

Ecel şerbetin içeni,

Unutamaz insanoğlu.


Rafet Özcan