29 Aralık 2025 Pazartesi

GÖNÜL DARLIĞINA AÇILAN KAPILAR

 Kapı dinlemek, laf taşımak !

Gönüllerin inceldiği, insanların birbirine karşı daha kırılgan olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Böyle bir dönemde en çok dikkat etmemiz gerekenlerden biri de sözün temizliği ve kul hakkının hassasiyetidir.

Kapı dinlemek…
Gizlide olanı merak edip öğrenmeye çalışmak, kişinin kendi gönül huzurunu da başkasının mahremiyetini de zedeler. Dinlediklerimiz çoğu zaman eksik, yanlış ya da bağlamından koparılmış bilgiler olur. Bu da insanları birbirinden uzaklaştırır, güveni yaralar.

Laf taşımak ise dinlemekten daha tehlikelidir.
Bir söz, yanlış bir yorumla veya biraz abartıyla başka bir kişiye aktarıldığında artık fitne kapısı açılmış olur. Bir kelime, bir cümle, bazen bir bakış bile iki gönlü birbirinden soğutmaya yeter. Oysa Allah katında en sevilmeyen davranışlardan biri, iki kişinin arasını bozmak için söz taşımaktır.

Bazı insanlar “Ben sadece olanı söyledim.” diyerek kendini temize çıkarır. Oysa söylenenin doğru olması bile, onu söylemenin doğru olduğu anlamına gelmez. Sözün doğru olması yetmez; doğru kişiye, doğru zamanda, doğru niyetle söylenmelidir.

Gönül insanı, başkalarının ayıbını araştırmaz;
gizliyi merak etmez;
kalp kıracak sözün taşıyıcısı olmaz.
O, her daim sükûneti, emniyeti ve güveni temsil eder.

“Söz taşımak, ateş taşımak gibidir; düşürdüğün yer yanar, taşıyanın eli ise mutlaka bir gün tutuşur.”


HAYVANİ VALİDELER

 Hayvanî vâlideler yavrularını, küçük iken vazifeleri bulunduğundan lezzetle himayeye çalışır.

Büyük olduktan sonra vazife kalkar, lezzet de gider.

Bazan yavrusunu döver, elinden taneyi alır.

Yalnız, insan nev'indeki vâlidelerin vazifeleri bir derece devam eder.

Çünki insanlarda zaaf ve acz itibariyle daima bir nevi çocukluk var, her vakit de şefkate muhtaçtır.

İşte umum hayvanatın horoz gibi çobanlık eden erkeklerine ve tavuk gibi vâlidelerine bak, anla ki; bunlar kendi hesabına ve kendileri namına, kendi kemalleri için o vazifeyi görmüyorlar.

Çünki hayatını, vazifede lâzım gelse feda ediyorlar.

Belki vazifeleri, onları o vazife ile tavzif eden ve o vazife içinde rahmetiyle bir lezzet derceden Mün'im-i Kerim'in hesabına ve Fâtır-ı Zülcelal'in namına görüyorlar.

   Hem nefs-i hizmette ücret bulunduğuna bir delil de şudur ki: Nebatat ve eşcar, bir şevk u lezzeti ihsas eden bir tavır ile Fâtır-ı Zülcelal'in emirlerini imtisal ediyorlar.

Çünki dağıttığı güzel kokular ve müşterilerin nazarını celbedecek zînetlerle süslenmeleri ve sünbülleri ve meyveleri için çürüyünceye kadar kendilerini feda etmeleri, ehl-i dikkate gösterir ki: Onların, emr-i İlahînin imtisalinde öyle bir lezzetleri var ki; nefislerini mahvedip çürütüyorlar.

Mesnevi-i Nuriye - 162

ARI DA İLHAMA MAZHAR

    İşte ilhama mazhar olan arı, örümcek ve yuvasını çorap gibi yapan bülbül gibi hayvanatı bu sineğe kıyas et.

Hattâ nebatatı da aynen hayvanata kıyas edebilirsin.

Evet Cevvad-ı Mutlak (Celle Celalühü), her ferd-i zîhayatın eline lezzet midadıyla ve ihtiyaç mürekkebiyle yazılmış bir tezkereyi vermiş.

Onunla evamir-i tekviniyenin programını ve hizmetlerinin fihristesini tevdi' etmiştir.

Bak o Hakîm-i Zülcelal'e; nasıl Kitab-ı Mübin'in düsturlarından arı vazifesine ait mikdarını bir tezkerede yazmış, arının başındaki sandukçaya koymuştur.

O sandukçanın anahtarı da, vazifeperver arıya has bir lezzettir.

Onunla sandukçayı açar, programını okur, emri anlar, hareket eder.

وَ اَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ

âyetinin sırrını izhar eder.

İşte eğer bu Sekizinci Nota'yı tamamen işittin ve tam anladınsa, bir hads-i imanî ile

وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ

in bir sırrını,

وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

nin bir hakikatını,

اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

nun bir düsturunu,

فَسُبْحَانَ الَّذ۪ى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

un bir nüktesini anlarsın.

Mesnevi-i Nuriye - 165

HER ŞEY ALLAH'IN VARLIĞINA DELÂLET EDER

 Herbir şey, bir Kadîr-i Ezelî'nin vücub-u vücuduna iki cihetle şehadet eder:

   Biri: 

   Tâkatının binler derece fevkinde vazifeleri görmekteki acz-i mutlak lisanıyla o Kadîr'in vücuduna şehadet eder.

   İkincisi: 

   Herbir şey, nizam-ı âlemi teşkil eden düsturlara ve muvazene-i mevcudatı idame eden kanunlara tatbik-i hareket etmekle, o Alîm-i Kadîr'e şehadet eder.

   Çünki zerre gibi bir camid, arı gibi küçük bir hayvan, Kitab-ı Mübin'in mühim ve ince mes'eleleri olan nizam ve mizanı bilemez.

Camid bir zerre ve arı gibi küçük bir hayvan nerede?

Semavat tabakalarını bir defter sahifesi gibi açıp, kapayıp toplayan Zât-ı Zülcelal'in elindeki Kitab-ı Mübin'in mühim ince mes'elelerini okumak nerede?

Eğer sen divanelik edip; zerrede, o kitabın ince hurufatını okuyacak kadar bir göz bulunduğunu tevehhüm etsen; o vakit o zerrenin şehadetini redde çalışabilirsin.

Evet Fâtır-ı Hakîm, Kitab-ı Mübin'in düsturlarını gayet güzel bir surette ve muhtasar bir tarzda ve has bir lezzette ve mahsus bir ihtiyaçta icmal edip derceder.

Herşey öyle has bir lezzet ve mahsus bir ihtiyaç ile amel etse, o Kitab-ı Mübin'in düsturlarını bilmeyerek imtisal eder.

Meselâ: Hortumlu sivrisinek dünyaya geldiği dakikada hanesinden çıkar; durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur, âb-ı hayat fışkırtır, içer.

Hücumdan kaçmakta, erkân-ı harb gibi maharet gösterir.

Acaba bu küçük, tecrübesiz, yeni dünyaya gelen mahluka bu san'atı ve bu fenn-i harbi ve su çıkarmak san'atını kim öğretmiş ve nereden öğrenmiş?

Ben, yani bu bîçare Said itiraf ediyorum ki: Eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım; kerr u ferr harbini ve su çıkarmak hizmetini çok uzun dersler ve çok müteaddid tecrübelerle ancak öğrenebilirdim.

Mesnevi-i Nuriye - 164

28 Aralık 2025 Pazar

RAHAT ZAHMETTE

 Bak, başında çok süt konserveleri taşıyan Hindistan cevizi ve incir gibi meyvedar ağaçlar, rahmet hazinesinden lisan-ı hal ile süt gibi en güzel bir gıdayı ister, alır, meyvelerine yedirir; kendi bir çamur yer.

Hem nar ağacı sâfi bir şarabı, hazine-i rahmetten alıp meyvesine yedirir; kendisi çamurlu ve bulanık bir suya kanaat eder.

   Hattâ hububatta dahi sünbüllenmek vazifesinde zahir bir iştiyak görünür.

Nasılki dar bir yerde hapsedilen bir zât, bir bostana ve geniş bir yere çıkmayı müştakane ister.

Öyle de: Hububatta, sünbüllenmek vazifesinde öyle sürurlu bir vaziyet, bir iştiyak görünüyor.

İşte "Sünnetullah" tabir edilen, kâinatta cereyan eden bu sırlı uzun düsturdandır ki: İşsiz, tenbel, istirahatla yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar, ekseriyetle sa'yeden, çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çekerler.

Çünki daima işsizler ömürlerinden şikayet ederler; eğlenceler ile çabuk ömürlerinin geçmesini isterler.

Sa'yedenler ve çalışanlar ise; şâkirdirler, hamdederler, ömürlerinin geçmesini istemezler.

اَلْمُسْتَر۪يحُ الْعَاطِلُ شَاكٍ مِنْ عُمْرِهِ وَ السَّاعِىُ الْعَامِلُ شَاكِرٌ küllî düsturdur.

Hem o sır iledir ki: "Rahat, zahmette; zahmet, rahattadır" cümlesi darb-ı mesel olmuştur.

Mesnevi-i Nuriye - 163

27 Aralık 2025 Cumartesi

YÖNETİMDE METOD

 Sizin cebren böyle ehl-i imanı mimsiz medeniyete sevketmekteki maksadınız, eğer memlekette asayiş ve emniyeti temin ve kolayca idare etmek ise, kat'iyyen biliniz ki; hata ediyorsunuz, yanlış yola sevkediyorsunuz.

Çünki itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde asayiş temini, binler ehl-i salahatın idaresinden daha müşkildir.

   İşte bu esaslara binaen ehl-i İslâm, dünyaya ve hırsa sevk olunmaya ve teşvik edilmeye muhtaç değildirler.

Terakkiyat ve asayişler, bununla temin edilmez.

Belki mesaîlerin tanzimine ve mabeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar.

Bu ihtiyaç da, dinin evamir-i kudsiyesiyle ve takva ve salabet-i diniye ile olur.

Mesnevi-i Nuriye - 161

26 Aralık 2025 Cuma

KIYAMET DÜNYANIN ECELİ

    Cenab-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydan-ı imtihanda çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor.

O saklamakla çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır.

Meselâ: Leyle-i Kadri, umum ramazanda; saat-i icabe-i duayı, Cum'a gününde; makbul velisini, insanlar içinde; eceli, ömür içinde ve kıyametin vaktini, ömr-ü dünya içinde saklamış.

Zira ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek.

Halbuki âhiret ve dünya muvazenesini muhafaza etmek ve her vakit havf ve reca ortasında bulunmak maslahatı iktiza eder ki; her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun.

Şu halde mübhem tarzdaki yirmi sene mübhem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır.

İşte kıyamet dahi şu insan-ı ekber olan dünyanın ecelidir.

Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurûn-u ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya dalacak idiler ve kurûn-u uhrâ dehşette kalacaktı.

İnsan nasıl hayat-ı şahsiyesiyle hanesinin ve köyünün bekasıyla alâkadardır.

Öyle de; hayat-ı içtimaiye ve nev'iyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır.

Kur'an اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ der.

"Kıyamet yakındır" ferman ediyor.

Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez.

Zira kıyamet, dünyanın ecelidir.

Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya ikibin sene, bir seneye nisbetle bir-iki gün veya bir-iki dakika gibidir.

Saat-i Kıyamet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün.

İşte bunun içindir ki, Hakîm-i Mutlak, kıyameti mugayyebat-ı hamseden olarak ilminde saklıyor.

İşte bu ibham sırrındandır ki, her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn olan Asr-ı Saadet dahi daima kıyametten korkmuşlar.

Hattâ bazıları, "Şeraiti hemen hemen çıkmış" demişler.

Sözler - 342