30 Haziran 2025 Pazartesi

HIRS GÖSTERME KANAAT ET

 Ey kanaatsız hırslı ve iktisadsız israflı ve haksız şekvalı gafil insan!

Kat'iyyen bil ki: Kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs, hasaretli bir küfrandır. Ve iktisad, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır.

İsraf ise, nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır.

Eğer aklın varsa, kanaata alış ve rızaya çalış.

Tahammül etmezsen "Yâ Sabûr" de ve sabır iste; hakkına razı ol, teşekki etme.

Kimden kime şekva ettiğini bil, sus.

Her halde şekva etmek istersen; nefsini Cenab-ı Hakk'a şekva et, çünki kusur ondadır.

Mektubat - 285

29 Haziran 2025 Pazar

İNGİLİZLERE VERİLEN CEVAP

    İstanbul'da İngilizler desiseleriyle Şeyhülislâmı ve diğer bazı ulemayı lehlerine çevirmeğe çalışmalarına mukabil, Bedîüzzaman "Hutuvat-ı Sitte" adlı eseri ve İstanbul'daki faaliyeti ile; İngiliz'in âlem-i İslâm ve Türkler aleyhindeki müstemlekecilik siyasetini ve entrikalarını, tarihî düşmanlığını etrafa neşrederek Anadolu'daki Millî Kurtuluş Hareketini desteklemiş, bu hususta en büyük âmillerden birisi olmuştu.

   Bu hizmetine dair kendi ifadesinden bir parça:

   Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazı'nın toplarını tahrib ve İstanbul'u istila ettiği hengâmda; o devletin en büyük daire-i diniyesi olan Anglikan Kilisesi'nin başpapazı tarafından Meşihat-ı İslâmiye'den dinî altı sual soruldu.

Ben de o zaman Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye'nin a'zâsı idim.

Bana dediler: "Bir cevab ver.

Onlar altı suallerine, altı yüz kelime ile cevab istiyorlar." Ben dedim: "Altıyüz kelime ile değil, altı kelime ile değil, hattâ bir kelime ile değil; belki bir tükürük ile cevab veriyorum!

Çünki o devlet, işte görüyorsunuz ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrurane üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor.

Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!.." demiştim.

Tarihçe-i Hayat - 138

BİRİNCİ DÜNYA HARBİ

    Harb-i Umumî'de mağlubiyetimizden dolayı fazla müteessir olduğunuzu görüyoruz diyenlere cevaben:

   Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat ehl-i İslâmın eleminden gelen teellümat beni ezdi.

Âlem-i İslâma indirilen darbelerin, en evvel kalbime indiğini hissediyorum.

Onun için bu kadar ezildim.

Fakat bir ışık görüyorum ki, o elemlerimi unutturacak inşâallah diyerek tebessüm eylerdi.

   İstanbul'da en büyük ve en ehemmiyetli ve tesirli hizmet-i vataniye ve milliyesinden birisi de "Hutuvat-ı Sitte" adlı eseriyle gaddar zalimlerin yüzlerine tükürüp, izzet-i diniyeyi ve şeref-i İslâmiyeyi muhafaza etmesidir.

İstanbul'un yabancılar tarafından işgali sıralarında, İngiliz Anglikan Kilisesi'nin Meşihat-ı İslâmiye'den sorduğu altı sualine, altı tükürük manasında verdiği makul ve sert cevabları, onun derece-i cesaret ve kemalât ve şecaatını fiilen göstermektedir.

"Hutuvat-ı Sitte"yi neşrettiği zaman, Çanakkale'de muharebe oluyordu.

İstanbul'un işgalini müteakib İngiliz Başkumandanı'na bu eser gösterilir ve Bedîüzzaman'ın bütün kuvvetiyle aleyhte bulunduğu kendisine ihbar edilir.

O cebbar kumandan, i'dam kararıyla vücudunu ortadan kaldırmak istedi ise de; fakat kendisine, Bedîüzzaman i'dam edilirse bütün Şarkî Anadolu İngiliz'e ebediyen adavet edeceği ve aşiretler her ne pahasına olursa olsun isyan edecekleri söylenmesi üzerine bir şey yapamaz.

Tarihçe-i Hayat - 137

LİYAKAT VE BAŞARI

 İnsan yaratılış itibari ile çeşitli kabiliyetlerle donatılmış farklı farklı özellikler taşımaktadır.Hiç bir insan kişilik ve kabiliyetler açısından birbirine benzemez.Tek yumurta ikizleri dahi kişilik ve yetenekler açısından farklılık arzeder.Onun için dünya işlerinde başarı, kişileri istidatları yönünde isdihtam ederek elde edilir. Yani kişi başarılı olduğu alanda görevlendirilmelidir.Salih olan kişi liyakatli olmadığı bir işe talip olmaması gerektiği gibi bilip anlamadığı bir işe görevlendirmekle hem o insana hem de ülkeye verilecek en büyük zarardır. Bu nedenle adama iş değil işe adam prensibiyle hareket eden kurum ve kurluşlar başarı ve kalkınmayı elde ederek ayakta kalır.

Çevremize bir göz attığımız da işinin ehli olan kimseler başarılı olmakta ve hem kendi hem çalıştığı kuruluş kazanarak mutlu bir hayat sürdürülmektedir.

Bu durum ülke yönetiminde de aynıdır.Kurum ve kurluşların başarısı liyakat ve işin ehli olanların isdihdamına bağlıdır.Tek adam otoriter sistemi ile yönetilen devletler ve devlet kuruluşları ileride sıkıntı yaşamaktadır.  Otoriter yönetim biçimi ile bir müddet ayakta kalsa bile uzun ömürlü olmamaktadır.Reyi vahid istibdattır.Tek adamın tek düşüncesi ve tek görüşü zulme kapı açar.

Senelerce tek parti, tek adam ile yönetilen ülkelerin durumu ortada.Kişiler otoriterleşip milleti köleleştirmişler.Nice istidat ve kabiliyetler baskı ve otorite neticesi yok olmuştur.

Tek adam ise, kendisi herşeyden anlayan bir despot olarak başa bela olmuştur.İşte ülkemizin Cumhuriyet dönemindeki 1950 öncesi hali ortada. Demokrasi ye ve çok  Partili  sisteme geçene  kadarki yıllarda yaşanan ekenomik ve siyasi durum.Hem zulüm, hem baskı hem de tek tiplilik ve otoriterlik  sonucu inançsızlık ve küfre giden yol. Baştakilerin insanları kendilerine boyun eğdirip köleleştirdikleri haller.Rantçılık, tabiatçılık, maddecilik ve deizme giden yol.Başıboşluk  dönemi.Baştakilerin kendilerini güçlü görmeleri ya da öyle görülmeye başlanması.Sonra da ülkenin borç bataklığına sokularak iflası...

Rafet Özcan

MUHARREM AYI VE FAZİLETİ

 Muharrem ayını faziletli hale getiren husus, bilhassa onuncu gününde (Aşure günü) cereyan eden hâdiselerdir. Onları da, Hz. Peygamber (asm) hadis-i şeriflerinde şöyle açıklamıştır:

1- Hz. Âdem (as), aşure gününde yaratılmıştır. Aynı günde cennete girmiştir. Tevbesi ve affedilmesi aynı günde olmuştur.

2- Arş, kürsî, sema, arz, cennet, cehennem, güneş ve ay aynı günde yaratılmıştır.

3- Hz. İbrahim (as), Aşure gününde doğmuştur. Yine Nemrud’un ateşinden aynı günde kurtulmuştur.

4- Hz. Nuh’un (as) gemisi Nuh tufanından aynı günde kurtulmuştur.

5- Hz. Musa (as), Firavun’dan o günde kurtulmuş ve düşmanı olan Firavun aynı günde Kızıldeniz’de boğulmuştur.

6- Hz. Eyyûb (as), yaralarından Aşure gününde şifa bulmuştur.

7- Hz. Yusuf (as), hapisten aynı günde kurtulmuştur.

8- Hz. İdris (as), âli makama aynı günde yükselmiştir.

9- Hz. Yakub (as) ile oğlu Yusuf (as)’ın uzun bir ayrılıktan sonra buluşması aynı günde olmuştur.

10- Hz. Yunus (as), balığın karnından aynı günde selâmete ermiştir.

11- Hz. İsa (as), semâya o günde yükselmiştir.

12- Hz. Süleyman’a (as) mülk aynı günde verilmiştir.

13- Hz. Cebrail ve Hz. Mikâil aynı günde yaratılmışlardır.2

Muharrem ayının içerisinde ve bilhassa onuncu gününde halk arasında aşûre adı verilen içerisinde en azından sekiz-on çeşit erzakın bulunduğu bir nevî tatlı olan bir yiyecek yapılır ve konu komşuya ikram edilir. Bunun da, şöyle bir tarihî yönü rivayet edilir: Nuh (as), Nuh tufanından sonra gemisi Cudi dağında oturduğu gün, gemiyi terk etmeden önce bir şükran ifadesi olarak gemide kalan erzak çeşitlerinden meydana getirilen bir nevî tatlıya benzer bir yemek yapmıştır. O günden itibaren devam ettirilen bu âdet, Hz. Nuh (as)’un bir âdeti olarak gelmiştir.

Aşûre gününün fazileti hakkında şu hadis-i şerifler nakledilmiştir:

* “Allah rızasını umarak, kim aşûre gününde oruç tutarsa geçmiş senelerinin günahına keffarettir.”3

* “Aşure günü yapılan iyiliğin sevabı bire yetmiş bindir.”4

* “Kim Aşure günü aile efradına imkân sağlarsa Allah da bütün sene boyunca ona genişlik verir.”5

Muharrem ayı, İslâm’ın zuhurundan önce de gerek Hz. Peygamber (asm) tarafından, gerekse cahiliye devri Arapları tarafından da hürmet edilen aylardandır. Hz. Peygamber (asm), peygamber olmazdan önce de bu ayda oruç tutmuşlardır.

Muharrem ayının insan hayatında dönüm noktası olması, Hicrî Tarihin başlangıcı olmasıdır. Hz. Ömer’in (ra) hilafetinde bir tarih başlangıcı zarûreti doğmuştur. Hz. Ömer (ra), Hz. Saad b. Ebî Vakkas, Hz. Talha, ve Hz. Ali’nin (ra) de içinde bulunduğu sahabenin ileri gelenlerinden bir meşveret heyeti teşekkül ettirmiş ve bu heyet müzakere sonucunda Hz. Peygamber’in hicreti Hicrî Senenin başlangıcı ve Muharrem de Hicrî Takvimin ilk ayı olarak kabul edilmiştir.

Bu vesileyle bütün İslam âleminin hicrî yılbaşını tebrik ediyor ve huzurlu bir yıl diliyorum.

Dipnotlar:

KANUN HAKİMİYETİ

 İstibdad ve Kanun hakimiyeti

Müstebit yalnız bir şahıs mı olur?

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Divan-ı Harb-i Örfi eserinde; “Acaba müstebit yalnız bir şahıs mı olur? Müteaddit şahıslar müstebit olmaz mı? "Bence kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdat münkasım olmuş olur. Ve komitecilikle tam şiddetlenir”1 der.

Burada, istibdadın nasıl sistemleşerek yerleşeceğini gösterir. Yani bir memlekette demokrasi sistemleşemez ise, istibdat sistemleşerek yerini sağlamlaştırır. Bunu önlemenin çaresi kuvvetin şahıslardan alınarak kanunlara verilmesidir. Kanunların ise demokrasi prensipleri içerisinde inşa edilerek kalıcı hale getirilmesi, kanun devleti yapısının yerli yerince oturtulması gerekir. Şahsın müstebit veya demokrat olması geçici bir dönemi etkilerken, sistemin istibdatçı veya demokratik olması ise bütün geleceği etkiler. Bu sebeple “kuvvetin kanunda olması” Bedüzzaman tarafından özellikle hatırlatılır. Sistemi müstebit şahıslardan korumak için daha çok demokratikleşmek ve bunu devamlı kılmak gerekir.

İstibdadın hâkim olduğu yerlerde müstebitler çoğalır, istibdat etmek normal karşılanır. Demokrasinin güçlendiği yerlerde ise müstebit şahıslar bir karşılık bulamazlar. İstibdatçı yapı müstebit şahısları ortaya çıkarırken, demokrasinin kökleştiği yapılar ise demokrat şahısları doğurur.Demokrasinin olmadığı yerde istibdat,istibdatın olduğu yerde de zulüm ve adaletsizlik hakimdir.Çünkü hukuk olmazsa hukuksuzluk ve güç kullanımı mazlumların ezilmesine sebep olur .Zalimler ve güçü elinde tutanlar istibdat ve zorbalıkla yönetmeye çalışır.Denetim olmadığı için yolsuzluk ve suistimalat başgösterir.Böyle bir zamanda haklı olan değil, güçlü olan haklı olur.

Kısacası istibdat keyfi yônetimdir.Bu keyfi yönetim sisteminin panzehiri ve çaresi, hukukun üstünlüğünü esas alan, kanun hakimiyeti ve GÜÇLENDİRİLMİŞ PARLEMENTER sistemdir.


 Dipnot:1-Divan-ı Harb-i Örfi S.42



28 Haziran 2025 Cumartesi

HAKİKATLER

  İkinci Hakikat: 

   Ey nefs-i emmare, kat'iyyen bil ki, senin hususî ama pek geniş bir dünyan vardır ki; âmâl, ümid, taallukat, ihtiyacat üzerine bina edilmiştir.

En büyük temel taşı ve tek direği, senin vücudun ve senin hayatındır.

Halbuki o direk kurtludur.

O temel taşı da çürüktür.

Hülâsa, esastan fasid ve zayıftır.

Daima harab olmağa hazırdır.

   Evet bu cisim ebedî değil, demirden değil, taştan değil.. ancak et ve kemikten ibaret bir şeydir.

Âni olarak senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun.

Bak zaman-ı mazi senin gibi geçmiş olanlara geniş bir kabir olduğu gibi, istikbal zamanı da geniş bir mezaristan olacaktır.

Bugün sen iki kabrin arasındasın; artık sen bilirsin!...

Mesnevi-i Nuriye - 67