9 Kasım 2024 Cumartesi

DEĞİŞİKLİKTE TEMEL SAĞLAM OLMALI

    Şu inkılab-ı azîmin temel taşları sağlam gerek.

Şu meclis-i âlînin şahsiyet-i maneviyesi, sahib olduğu kuvvet cihetiyle mana-yı saltanatı deruhde etmiştir.

Eğer şeair-i İslâmiyeyi bizzât imtisal etmek ve ettirmekle mana-yı hilafeti dahi vekaleten deruhde etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an'ane-i müstemirre ile günde lâekal beş defa dine muhtaç olan, şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hâcat-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse; bilmecburiye mana-yı hilafeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve lafza verecek.

O manayı idame etmek için kuvveti dahi verecek.

Halbuki meclis elinde bulunmayan ve meclis tarîkıyla olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı asâya sebebiyet verecektir.

İnşikak-ı asâ ise,

وَ اعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا

âyetine zıddır.

Mesnevi-i Nuriye - 101

İMAN-I BİLLAH NEDİR ?

 MUKADDİME 

   Kat'iyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır.

Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır.

Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.

Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

   Evet, bütün hakiki saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır.

Onlar, onsuz olamaz.

Cenab-ı Hakk'ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara ya bi'l-kuvve veya bilfiil mazhardır.

Onu hakiki tanımayan, sevmeyen nihayetsiz şakavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten müptela olur.

   Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder.

İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa mâlikini bulmazsa ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar.

Eğer sahibini bulsa mâlikini tanısa o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder.

O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.

Mektubat[Y] - 241

BOĞAZI SIKILMIŞ GİBİ OF OF ETME !

  Üçüncü Remiz: 

   Ey insan!

Fâtır-ı Hakîm'in senin mahiyetine koyduğu en garib bir halet şudur ki: Bazan dünyaya yerleşemiyorsun.

Zindanda boğazı sıkılmış adam gibi "of, of" deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde, bir zerrecik bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun.

Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin, o zerrecikte yerleşir.

En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.

   Hem senin mahiyetine öyle manevî cihazat ve latîfeler vermiş ki; bazıları dünyayı yutsa tok olmaz.

Bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor.

Baş, bir batman taşı kaldırdığı halde; göz, bir saçı kaldıramadığı gibi; o latîfe, bir saç kadar bir sıkleti, yani gaflet ve dalaletten gelen küçük bir halete dayanamıyor.

Hattâ bazan söner ve ölür.

Madem öyledir; hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork.

Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma!

Dünyayı yutan büyük letaiflerini onda batırma.

Çünki çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar.

Nasıl küçük bir cam parçasında; gök, yıldızlarıyla beraber içine girip garkoluyor.

Hardal gibi küçük kuvve-i hâfızanda, senin sahife-i a'malin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi; çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder.

Lemalar - 136

8 Kasım 2024 Cuma

EBLEH OLMAMAK LAZIM

  İkinci Remiz: 

   Bazı eblehler var ki, güneşi tanımadıkları için, bir âyinede güneşi görse, âyineyi sevmeye başlar.

Şedid bir his ile onun muhafazasına çalışır.

Tâ ki içindeki güneşi kaybolmasın.

Ne vakit o ebleh; güneş, âyinenin ölmesiyle ölmediğini ve kırılmasıyla fena bulmadığını derketse, bütün muhabbetini gökteki güneşe çevirir.

O vakit anlar ki, âyinede görülen güneş; âyineye tâbi değil, bekası ona mütevakkıf değil.. belki güneştir ki, o âyineyi o tarzda tutuyor ve onun parlamasına ve nuruna meded veriyor.

Güneşin bekası onunla değil; belki âyinenin hayatdar parlamasının bekası, güneşin cilvesine tâbidir.

   Ey insan!

Senin kalbin ve hüviyet ve mahiyetin, bir âyinedir.

Senin fıtratında ve kalbinde bulunan şedid bir muhabbet-i beka, o âyine için değil ve o kalbin ve mahiyetin için değil.. belki o âyinede istidada göre cilvesi bulunan Bâki-i Zülcelal'in cilvesine karşı muhabbetindir ki, belâhet yüzünden o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş.

Madem öyledir.

"Yâ Bâki Ente'l-Bâki" de.

Yani madem sen varsın ve bâkisin; fena ve adem ne isterse bize yapsın, ehemmiyeti yok!..

Lemalar - 136

VESVESEYLE BAŞETMEK

 Bu metin, Bediüzzaman Said Nursî'nin Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde vesveseyle baş etme yollarını ve vesvesenin insan ruhuna etkilerini açıklamaktadır. Vesvesenin kaynağı olarak şeytanın vesveseleri veya nefsin getirdiği zararlı düşünceler gösterilmiştir. Özellikle ibadet esnasında, kişinin aklına istem dışı gelen çirkin veya uygunsuz düşüncelerin aslında kalbe zarar vermediği, bu vesveselerle meşgul olup onlara karşı savaşmaya çalışmanın kişiyi yıpratacağı anlatılmaktadır.

Bediüzzaman, vesveseye karşı en etkili yöntemin, vesveselerle uğraşmak yerine onları görmezden gelmek olduğunu ifade eder. Tıpkı arılar gibi, vesveselere karşı ne kadar çok tepki gösterilirse, o kadar fazla hücum ederler; ancak önemsenmediğinde kendiliğinden uzaklaşırlar. Vesvesenin kalpten kaynaklanmadığını, dışarıdan gelen ve insana ait olmayan düşünceler olduğunu belirterek, bu tür vesveselere kişinin üzülmemesi gerektiğini vurgular. Aynı zamanda, bu tür düşüncelerin, ibadet ya da tefekkür anında bile insana zarar veremeyeceği belirtilir; çünkü bu düşünceler insanın kalbinden değil, şeytanın fısıltılarından gelmektedir.

Metafor olarak pis bir delikten gökyüzüne bakıldığında, o delikteki pisliğin bakılan manzaraya zarar vermediği örneği verilir. Bu, vesvesenin insanın gerçek niyetine ve kalbine zarar veremediğini ifade eder. Kişi, bu vesveselerin kendi kalbinin ürünü olmadığını bilirse, onlardan etkilenmeden, huzurla ibadetine ve düşüncesine devam edebilir.

Özetle, Bediüzzaman’ın önerisi, vesveseyle uğraşmamak, onları önemsememek ve asıl olarak ibadete odaklanmaktır. Bu tavır, vesvesenin insan üzerindeki etkisini azaltır ve kalbin temiz kalmasını sağlar.


VESVESE NEDİR ?

 Vesvese, kişinin düşüncelerine istemeden giren ve sürekli rahatsız eden, çoğu zaman mantıksız veya gereksiz olduğunu bildiği halde zihninden uzaklaştıramadığı, tekrarlayan düşünceler veya şüphelerdir. Genellikle belirsizlik veya güvensizlik durumlarında ortaya çıkar ve kişiyi huzursuz eder. Vesvese, kaygı, endişe ve takıntı gibi ruhsal sıkıntılarla yakından ilişkilidir.

Vesvesenin İnsana Verdiği Zararlar

1. Psikolojik Yıpranma: Vesvese, sürekli zihni meşgul ederek kişinin huzurunu bozar. Bu durum sürekli tekrarlandığında, kişi zihinsel olarak yıpranabilir ve kendini sürekli gergin veya kaygılı hissedebilir.

2. Konsantrasyon Bozukluğu: Vesveseye kapılan kişiler, odaklanmakta güçlük çeker. Özellikle iş veya ders gibi dikkat gerektiren durumlarda verim düşer, çünkü zihni sürekli aynı düşünceyle meşgul olur.

3. Sosyal Hayatta Zorluklar: Vesveseye kapılan insanlar, sürekli olarak bir şeylerden şüphe duyabilir veya yanlış bir şey yapma korkusuna kapılabilir. Bu durum, insanlarla ilişkilerinde sorunlara yol açabilir, çünkü kişi sürekli kendini sorgular ve güvensiz hisseder.

4. Karar Verme Güçlüğü: Vesvese, kişinin özgüvenini zayıflatır ve karar vermesini zorlaştırır. Kişi sürekli "Ya yanlış yaparsam?" ya da "Ya bu doğru değilse?" gibi düşüncelere kapılarak harekete geçmekte zorlanır.

5. Ruhsal Sağlık Sorunları: Uzun süre devam eden vesvese, kişinin anksiyete, depresyon veya obsesif kompulsif bozukluk (OKB) gibi ruhsal hastalıklara yakalanma riskini artırır.

Vesveseyle başa çıkmak için, kişisel farkındalığı artırmak, kaygı yönetimi ve düşünce kontrolü teknikleri öğrenmek faydalı olabilir. Eğer vesvese kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiliyorsa, bir uzmandan profesyonel destek almak da önerilir.


KÂİNAT VE İNSAN SARAYININ USTASI

    İşte herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlahîdir.

Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir.

Ve bu insan denilen sarayın cevherleri; bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuz'dan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anasır âleminden geldiği gibi; hâcatı ebede uzanmış, emelleri semavat ve arzın aktarında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvarında dağılmış bir saray-ı acib ve bir kasr-ı garibdir.

   İşte ey kendini insan zanneden insan!

   Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o zât olabilir ki: Dünya ve âhiret birer menzil, arz ve sema birer sahife, ezel ve ebed dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir zât olabilir.

Öyle ise insanın mabudu ve melcei ve halaskârı o olabilir ki; arz ve semaya hükmeder, dünya ve ukba dizginlerine mâliktir. 

Lemalar - 135