| |
Sürekli telefonunu yatağına alan kişilerde daha çok görünen nomofobi (no-mobile-phone) yani telefonsuz kalma korkusu gün geçtikçe insanoğlunda artan olumsuz davranışlardan biri haline geldi.
Birleşik Krallıkta bin kişilik bir deney yapıldı. Bunların 666 kişi civarında yani %66’sı telefonsuz kalmadan duydukları korkuyu ifade ettiler. Geçen yıla oranla %13 civarında bir artış olduğu gözüküyor. Bu araştırmaya katılan kadınların ve erkeklerin oranında ise kadınlar galip. Kadınların %70’i, erkeklerin ise %61’i şikâyetlerini ifade ettiler. Kadınlar bu korkuyu erkeklerden daha fazla yaşadığı apaçık. Yaş ilerledikçe ise bu korku daha da arttığı söyleniliyor. Nomofobinin en sık görüldüğü yaş dilimi ise 55 ve üstü yaşlar! Akıl zehirlenmesi olarak tabir ettiğim bu korku insanlarla göz göze gelmemek için elden sürekli telefonu düşürmeyenler, kalabalıklar içinde yaşayıp kalabalıktan saklanma isteği, özgüven problemi, sürekli öne eğik başlar ve ekranlarda kaybolan göz nurları… “Telefonsuz ne yaparım” şeklinde iç muhasebe geçiren ve bu korkuyla yaşayan insanlar o kadar bağımlı oluyorlar ki telefonun şarjının bitmesi halinde veya telefonlarını nereye koyduklarını bilemedikleri zaman çok büyük stres yaşıyorlar. Cep telefonu yoluyla iletişimden kopmaktan aşırı korkunca bu seferde durum panik atak, nefes darlığı, baş dönmesi, titreme, terleme, kalp hızının artması, göğüs ağrısı ve bulantı gibi fiziksel yan etkilere sebep olmaya başlıyor. Robotik bir tiptir nomofoblar. Bunun yegâne kurtuluş reçetesi meşguliyeti telefonlardan uzaklaştırmak. Telefonu kendinden uzaklaştırmak yani.. Çünkü yanında oldukça bakmak isteyecektir bu tip kişiler. Nomofobi, adeta çağımızın vebası haline gelmiştir. Bu kavram teknolojinin yeni getirdiği psikolojik rahatsızlık olması sebebiyle kısa kesiyoruz. Huzurunuz daim olsun, aklınızı koruyun, kalınız sağlıcakla! Muhammed Zorlu zorlu@yeniasya.com.tr |
2 Mayıs 2014 Cuma
(NOMOFOBİ) AKIL ZEHİRLENMESİ
22 Nisan 2014 Salı
ÇOCUKLARIMIZA SAHİP ÇIKALIM
| ||
Nüfusun yüzde 30’u çocuk 1935’te Türkiye nüfusunun yüzde
45’ini çocuklar oluştururken, 2013’te bu oran yüzde 29,7 oldu. Türkiye
İstatistik Kurumu (TÜİK), 2013 yılına ilişkin çocuk istatistiklerini açıkladı.
Buna göre, 2013 sonu itibariyle 76 milyon 667 bin 864 kişi olan Türkiye
nüfusunun, 22 milyon 761 bin 702 kişisi çocuklardan oluşuyor. Birleşmiş
Milletler tanımına göre “0-17” yaş grubu çocuk nüfus olarak tanımlanıyor.
1935’te Türkiye nüfusunun yüzde 45’ini çocuklar oluştururken, 2013’te bu oran
yüzde 29,7 oldu. Yaş grubuna göre incelendiğinde, 2013’te çocuk nüfusun yüzde
27,3’ünü “0-4” yaş grubu, yüzde 27,6’sını “5-9”, yüzde 28’ini “10-14” ve yüzde
17,2’sini ise “15-17” yaş grubu çocuklar oluşturdu. Bu oranlar, hem yıl hem de
cinsiyet bazında önemli bir değişim göstermedi.
Çocuk nüfus oranı 2075’te yüzde 17,6’ya düşecek
Şehirleşme, kadının eğitim düzeyinin artması, kadının çalışma hayatına
aktif katılımı gibi gelişmeler doğurganlığın azalmasına, doğumların ileri
yaşlara ertelenmesine, kadın başına düşen ortalama çocuk sayısının düşmesine
sebep oluyor. Bu değişimler, çocuk nüfusun toplam nüfus içindeki oranının
azalmasına etki ediyor. Çocuk nüfus oranının 2023’te yüzde 25,7’ye, 2050 yılında
yüzde 19,1’e ve 2075 yılında yüzde 17,6’ya düşeceği tahmin ediliyor. AB üye
ülkeleri ile karşılaştırıldığında en fazla çocuk nüfus Türkiye’de görüldü. Çocuk
nüfusun toplam nüfus içindeki oranı Avrupa Birliği üyesi ülkelerle
karşılaştırıldığında, 2013 yılında en yüksek çocuk nüfus oranına yüzde 29,7 ile
Türkiye’nin, en düşük çocuk nüfus oranına ise yüzde 16 ile Almanya’nın sahip
olduğu görüldü. Çocuk nüfus oranının Fransa’da yüzde 22,2, İngiltere’de yüzde
21,2, İsveç’te yüzde 20,2, Yunanistan’da yüzde 17,6 ve İtalya’da yüzde 16,8
olduğu görüldü.
En popüler isimler: Yusuf ve Zeynep
Bebeklere konulan en popüler erkek ismi Yusuf, kız ismi ise Zeynep oldu.
Yeni doğan bebeklere konulan en popüler üç erkek ismi 2013 yılında; Yusuf, Berat
ve Mustafa oldu. En popüler üç kız ismi ise Zeynep, Elif ve Ecrin oldu. 0-17
yaştaki çocuklar arasında kullanılan en popüler üç erkek isminin Mehmet, Yusuf
ve Mustafa, en popüler üç kız isminin ise Zeynep, Elif ve Merve olduğu
görüldü.
|
21 Nisan 2014 Pazartesi
BİR NESLİN MAHVOLUŞU
| ||
| ||
Bu yazımızda tahripten bahsedeceğiz. “Ne Batıyı tanıyoruz, ne Doğuyu... En az tanıdığımızsa kendimiziz. Biz Müslümanlığından, doğululuğundan, Türklüğünden utanan, tarihinden utanan, dilinden şuursuz bir yığın haline geldik” diyor Cemil Meriç. “Bir nesli nasıl mahvettiler?” diye cesurane soruyor ve bu tahribin nasıl yapıldığını bol örnekle açıklıyor Osman Yüksel Serdengeçti.
Evet, Serdengeçti’den bahsedeceğiz. “Bir kahraman bekliyoruz” diye Üstad’a şiir yazan İslâm dâvâsının Serdengeçti’sinden, Üstad’dan “Bir oğlum olsaydı adını Serdengeçti kordum’ iltifatına mazhar olan Osman Yüksel’den bahsedeceğiz. “Bir Nesli Nasıl Mahvettiler?” Bir neslin nasıl mahvedildiğini anlatan bu eser, Osman Yüksel’in en çok ilgi toplayan eseridir. Kitapta, Hilal Hasreti, Radyo Konuşmaları, Ayasofya, Mevlânâ ve Mehmed Âkif başlığı altında çok sayıda yazı vardır. 173 sayfadan oluşan eserde, Osman Yüksel’in yazdığı bir de önsöz yer almaktadır. Bir Nesli Nasıl Mahvettiler? Osman Yüksel’in bütün eserlerinin 3. kitabıdır. Türk Edebiyatı Vakfı tarafından yayınlanmıştır. Bu kitapta geçen bazı can alıcı bölümler de şöyledir: “Bir vatandaş bir adam yaralar. Cezası: Yıllarca hapis yatmaktır. Bir insan, bir zümre bir nesli mahveder, bir milleti öldürür. Cezası: Yıllarca saltanat sürmektir.” “Ana bizim mektebe gâvurlar geldi. Şapkalı şapkalı adamlar: Babamı öldüren herifler. Anan, ‘Onlar senin muallimlerin oğlum’ dediyse de bir türlü inanamıyordun. ‘Şapkaları var anacağım, şapkaları var’ diyordun” “Sen istemeye istemeye, çekine çekine mektebe devam ediyordun. Bir gün muallim bey, size dönerek ‘Çocuklar Allah var mı söyleyin bakayım?’ dedi. Çocuklar şimdiye kadar duymadıkları düşünmedikleri bu sual karşısında şaşkına döndüler. Belki de korkularından ses çıkaramadılar. Fakat sen duramadın! ‘Var’ diye bağırıvermiştin… Muallim bey güldü. ‘Böyle bir şey yok çocuklar. Bunlar kocakarı masalı, yalan…’ dedi” “Eski mektep-Yeni mektep müsameresi. Sen ömründe böyle pis pis geğiren, adeta geviş getiren hoca görmemiştin. Bunu nereden bulmuşlardı. Ne iğrenç adamdı bu. O günlerde kasabada Kur’ân-ı Kerîm’i yere atmışlar, yırtmışlar gibi dedikodular alıp yürüyordu. İhtiyarlar, ‘Allahım ne günlere kaldık’ diye hararetli konuşuyorlardı” Evet, bir neslin nasıl mahvedildiğinin örnekleriyle doludur bu kitap. Müsbet ilim, müsbet ilim diye tutturulan maneviyatı unutturulan çocukların halini görüyoruz. Hepimizin efsane sandığı öğretmenin, “çocuklar Allah’tan şeker isteyin bakalım, bir de benden isteyin” örneğinin nasıl Allah’ı inkâr etmeye kadar vardığının göstergesini görüyoruz. Derslere giren bütün muallimlerin hep bir ağızdan Allah’ı inkâr ve ehadiyeti çürütme çalışmaları… Serdengeçti’nin Üstad’a yazdığı mektubu okuyunca ve “Said Nursî yirminci asır karanlığını delerken!. “Çık nerdesin zuhur et, biz seni bekliyoruz... Yıllardır yollarında yorgun emekliyoruz! Musa ol! Hakk’a yüksel, tecelli et Tûr’a.. Zulmet yıkılsın gitsin, cihan gark olsun Nura!..” şiirini görünce tahrip ve tamiri daha iyi bir şekilde anlıyor insan. Unutulmamalıdır ki: “Biz, bizden evvelkilerin ekip biçtikleriyiz; bizden sonraki nesiller de bizim gayretimizin semeresi olacaklardır.” Hayırlı okumalar…
MEHMET TOSUN
|
1 Nisan 2014 Salı
SEVGİ ÇİÇEKLERİ
BU ÇİÇEKLER SOLMASIN
ÖĞRETMENİM !
Öğretmenim siz;
Bizleri aydınlatan bir nur,
Sönmeyen bir güneş,
Bir ışıksınız.
Öğretmenim siz;
Bizleri aydınlatan bir nur,
Sönmeyen bir güneş,
Bir ışıksınız.
Öyle bir ışık ki;
Bu ışığa herkes muhtaç.
Öyle bir nur ki;
Bu nura herkes hasret.
Bu ışığa herkes muhtaç.
Öyle bir nur ki;
Bu nura herkes hasret.
Öğretmenim siz;
Öyle bir Cevher'siniz ki;
Kıymetinizi ancak ,
Aydınlığa muhtaç olanlar anlar.
Öyle bir Cevher'siniz ki;
Kıymetinizi ancak ,
Aydınlığa muhtaç olanlar anlar.
Siz öyle bir değersiniz ki;
Bunu ancak öğrenci anlar.
Bunu ancak öğrenci anlar.
Yine siz, öyle birisiniz ki;
Öğretmensiniz .
Öğretmensiniz .
Öğretmenim siz;
Bir rehber ve öndersiniz.
Siz muhtaçlara elini uzatan,
Yardım seversiniz.
Bir rehber ve öndersiniz.
Siz muhtaçlara elini uzatan,
Yardım seversiniz.
Öğretmenim siz ;
Bizler için her şeysiniz.
Öyle ki; Okumayı bize siz öğrettiniz.
Bizler için her şeysiniz.
Öyle ki; Okumayı bize siz öğrettiniz.
Vatanımızı,bayrağımızı,dinimizi sevmeyi,
Mutlu insan olmayı, siz öğrettiniz.
Çünkü siz, hep mutluluk duyup,
Mutlu insan oldunuz.
Mutlu insan olmayı, siz öğrettiniz.
Çünkü siz, hep mutluluk duyup,
Mutlu insan oldunuz.
Siz gönülleri okşayan,
Sevgililer sevgilisinin dostu.
Sevgililer sevgilisinin dostu.
En büyük insan,öğretmensiniz.
Biz biliyoruz ki;
Bir harf öğretene köle olunur.
Ama siz bize köle olmayı değil,
Efendi olmayı öğrettiniz.
Size ne kadar minnet duysak azdır.Bir harf öğretene köle olunur.
Ama siz bize köle olmayı değil,
Efendi olmayı öğrettiniz.
Zira siz,elleri öpülen öğretmensiniz.
Rafet ÖZCAN
28 Mart 2014 Cuma
"MENFEAT ÜZERE DÖNEN SİYASET CANAVARDIR"
Bediüzzaman’dan Başvekil’e Mesajlar
Bediüzzaman ve Risale-i Nurlar, her geçen gün medyanın, bürokrasinin ve halkın gündemine yoğun bir şekilde oturmaya devam etmektedir. Meselenin ne olup, ne olmadığının ciddi bir şekilde aklıselim insanlarca tartışılması ve kabullenilmesi güzel bir olay. Çoğunlukla yargısız infazların, söz hakkı bile tanınmadan hissi olarak yapılan zulümlerin yerini artık hakkaniyet ve öğrenme merakı almıştır. İnsanların birbirlerini dinlemeleri ve anlamaya çalışmaları kalitenin arttığını gösterir.
Bediüzzaman Said Nursi (1878-1960), “İstibdat”, “Meşrutiyet” ve “Cumhuriyet” dönemlerinde yaşayan İslam düşünürüdür. “İstibdat Dönemi”nde Sultan Abdulhamid’e karşı Hürriyeti; “Meşrutiyet Dönemi”nde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı Meşrutiyet-i Meşrua’yı; “Cumhuriyet Dönemi”nde de Tekparti Diktatörlüğü’ne karşı hukuk devletini savunan yegâne muhalif belki de oydu. Her üç devirde de siyasî baskılara ve hapislere maruz kalışının ardında Bediüzzaman’ın sadece siyasî tercihi yoktu. Aynı zamanda bir medeniyet projesi olarak İslam’ı ve İslamî çerçevedeki rasyonaliteyi benimsemesi ve bu noktadan hareketle heves edilen Batı medeniyetinin temelini teşkil eden materyalist ve pozitivist felsefeye karşı yürüttüğü mücadelenin de önemli payı vardı. Risale-i Nur Külliyatı hem materyalist ve pozitivist felsefenin eleştirisini hem de Kur’an’ın imana müteallik hakikatlerinin aklî delillerle izah ve ispatını içeren eserlerden müteşekkildir.
Bediüzzaman, huzur ve mutluluğu sağlayacak reçeteyi “Kur’an’ın Eczahanesi”nde hazırlayarak insanlığa sunmuştur. Said Nursi, “Eski hal muhal (batıl), ya yeni hal; ya da izmihlâl (perişan olmak)” diyerek, yeni dönemlerin temel insani problemlerine Kur’anî yorumlar getirmiştir. Modern dönemlerin yaygın maddeci, tabiatçı ve esbabperest ideolojisi haline gelen Pozitivizm ve bundan kaynaklanan inkâri fikirlere karşı ikna edici argümanlar sunmuştur. Risale-i Nur’a muhatap olanlar, “iman-ı tahkiki” kazanarak, zamanın hakim cereyanlarına karşı kendilerini koruyabilmişlerdir. Bediüzzaman, kendisine en acımasız hakareti ve dayanılmaz işkenceyi layık görenleri bile iman hakikatleriyle tanıştırmak ve kurtarmak telaşındaydı.
Bediüzzaman Kur’an’ın seslendiği herkese hitap etmiştir. Bediüzzaman’ın günlük politikada partilerden uzak durduğunu, ancak partilere dine, vatana, millete hizmet ettirmek için ikazlarda bulunduğunu görmekteyiz. 1950 öncesi Mustafa Kemal’e, İsmet İnönü’ye, CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran’a mektuplar göndererek ikazlarda bulunmuştur. Fakat bu ikazlar kulak ardı edilmiştir. 1950 sonrası aynı ikazları Başvekil Adnan Menderes ve hükümetine yapmıştır.
Bediüzzaman Said Nursi, 1923 yılı başında Mecliste yaptığı konuşmanın ardından, Ankara'nın siyasi havasından rahatsız olup Van'a giderek, mesaisinin tamamını iman hizmetine teksif etti. Yıllarca siyasi atmosferi, basını takip etmediği gibi İkinci Dünya Savaşı sırasında dahi dünya ile alaka kurmadı. Ancak, savaşın acı sonuçlarından da kaynaklanan hürriyet arayışları ve bizdeki yansıması olan çok partili hayata geçişle birlikte siyasetle alakadar olup Demokratları destekledi.Bediüzzaman Said Nursi (1878-1960), “İstibdat”, “Meşrutiyet” ve “Cumhuriyet” dönemlerinde yaşayan İslam düşünürüdür. “İstibdat Dönemi”nde Sultan Abdulhamid’e karşı Hürriyeti; “Meşrutiyet Dönemi”nde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı Meşrutiyet-i Meşrua’yı; “Cumhuriyet Dönemi”nde de Tekparti Diktatörlüğü’ne karşı hukuk devletini savunan yegâne muhalif belki de oydu. Her üç devirde de siyasî baskılara ve hapislere maruz kalışının ardında Bediüzzaman’ın sadece siyasî tercihi yoktu. Aynı zamanda bir medeniyet projesi olarak İslam’ı ve İslamî çerçevedeki rasyonaliteyi benimsemesi ve bu noktadan hareketle heves edilen Batı medeniyetinin temelini teşkil eden materyalist ve pozitivist felsefeye karşı yürüttüğü mücadelenin de önemli payı vardı. Risale-i Nur Külliyatı hem materyalist ve pozitivist felsefenin eleştirisini hem de Kur’an’ın imana müteallik hakikatlerinin aklî delillerle izah ve ispatını içeren eserlerden müteşekkildir.
Bediüzzaman, huzur ve mutluluğu sağlayacak reçeteyi “Kur’an’ın Eczahanesi”nde hazırlayarak insanlığa sunmuştur. Said Nursi, “Eski hal muhal (batıl), ya yeni hal; ya da izmihlâl (perişan olmak)” diyerek, yeni dönemlerin temel insani problemlerine Kur’anî yorumlar getirmiştir. Modern dönemlerin yaygın maddeci, tabiatçı ve esbabperest ideolojisi haline gelen Pozitivizm ve bundan kaynaklanan inkâri fikirlere karşı ikna edici argümanlar sunmuştur. Risale-i Nur’a muhatap olanlar, “iman-ı tahkiki” kazanarak, zamanın hakim cereyanlarına karşı kendilerini koruyabilmişlerdir. Bediüzzaman, kendisine en acımasız hakareti ve dayanılmaz işkenceyi layık görenleri bile iman hakikatleriyle tanıştırmak ve kurtarmak telaşındaydı.
Bediüzzaman Kur’an’ın seslendiği herkese hitap etmiştir. Bediüzzaman’ın günlük politikada partilerden uzak durduğunu, ancak partilere dine, vatana, millete hizmet ettirmek için ikazlarda bulunduğunu görmekteyiz. 1950 öncesi Mustafa Kemal’e, İsmet İnönü’ye, CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran’a mektuplar göndererek ikazlarda bulunmuştur. Fakat bu ikazlar kulak ardı edilmiştir. 1950 sonrası aynı ikazları Başvekil Adnan Menderes ve hükümetine yapmıştır.
Demokrat Partinin 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanıp iktidara geldikten sonra yaptığı ilk icraatlardan birisi, on sekiz yıldan beri inananları rahatsız eden ezanın Arapça aslıyla okunması yasağının kaldırılması olmuştur.
Seçimden 20 gün sonra yayınlanan demecinde Menderes; herkesin dinî vecibe ve ibadetlerini yerine getirebilmesini, vicdan hürriyetinin gereği ve laikliğin esası olarak ifade etmiştir. Bu yüzden ezanın asliyetiyle okunması yasağının devamı laikliğin gereği değil aksine, bunun ihlâli olduğunu beyan etmiştir. Ayrıca, bu yasak devam ederken cami içinde bütün ibadet ve duâların Arapça olarak yapıldığını ifade ederek, bir bakıma yasağın mantıksızlığına dikkat çekmiştir.
Menderes Hükümetinin bir ayı dahi dolmadan meclise kanun teklifi vererek yasağın kalkmasını sağlaması ve Ramazan ayının başına tevafuk eden serbestiyetin sağlanması, halk nezdinde büyük bir memnuniyete vesile olmuştur. Bediüzzaman, Ezan-ı Muhammedi’nin (a.s.m.) neşriyle Demokratların on kat güçlendiğini beyan etmiştir. Başvekil Menderes'i açık bir şekilde destekleyerek talebelerini de bu doğrultuda yönlendirdi. Bu desteğinin sebeplerini muhtelif vesilelerle izah etmiştir. Bu izahlarının bir kısmı şöyledir: Demokratları küfre karşı muhafaza edip destekliyoruz. Desteğimizi çekersek Demokratlar yıkılacak ve küfür ortaya çıkacaktır. (1) Menderes komünizm, anarşizm tehlikesini bertaraf etmek, dinsizlik hareketini durdurmak konusunda Risale-i Nurların önemini anlamış olup, bu Nurların okullarda ders kitabı olarak okutulması için etrafındakileri iknaya çalışmaktadır. (2) Adnan Menderes Nurların neşri için maarif vekili Tevfik Beye emir verdi. (3) Menderes İslamiyet'in ulviyetini anlayan samimi bir Müslüman'dır. (4) Adnan Menderes'le çok alakadarım. O'nu duama dahil ettim. (5)
Bediüzzaman Hazretleri bir yandan Demokratları desteklemiş, diğer yandan da ikazlarıyla onlara Kur'an hakikatlerini hatırlatmaya devam etmiştir. Menderes'e bir mektup yazarak, İslam'ın çok önemli olan ancak günümüz siyasi cereyanları tarafından dikkate alınmayan ve ihmali büyük cinayetlerin işlenmesine sebep olan üç hususa özellikle dikkatini çekmiştir:
1- "Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes'ul olamaz" (En'am Suresi, 164. ayet) esası, tarafgirlik ve particilikle ihlal edilmemeli, bu tehlikeye karşı İslam kardeşliği esas alınıp Kur'an'ın söz konusu hükmü dayanak yapılmalı.
2- "Kavmin efendisi, onlara hizmet edendir" şeklindeki Peygamber (a.s.m.) emri hayata geçirilmeli, memuriyetin bir hizmetkarlık olduğu şuuru yerleştirilmelidir. Memurluk, hakimiyet ve tahakküm aracı olmamalıdır. Memuriyeti hizmetkarlıktan çıkarıp tahakküme dönüştürmek, kıblesiz namaz kılmaya benzer.
3- "Mümin mümine karşı bir binanın kenetlenmiş taşları gibidir" hadisini esas yapıp hariçteki düşmanlara karşı dahildeki adavet unutulmalı, dayanışma sağlanmalıdır. Bu esas göz önüne alınırsa sosyal hayatı sağlam temele oturtmak mümkün olacaktır. (6)
Bediüzzaman, Menderes'i ziyarete giden talebelerine; kendisinden selam söylemelerini, kendisini dindar bir vekil olarak bildiğini, onun hatırı için bu memlekette kaldığını, kendilerine yardımcı olunmasını söylemiştir. (7) Menderes selamı hürmetle almış ve kendilerinin müsterih olmalarını, arzularının yerine getirileceğini beyan etmiştir. Bilahare Menderes'in, milletvekili Tahsin Tola'ya: Seni vazifelendiriyorum. Hemen faaliyete geçin, Diyanet İşlerine gidin.... Eyüp Sabri Efendi (Hayırlıoğlu) ile görüşün... Risale-i Nurları neşretsin, (8) dediği ifade edilmektedir.
Bediüzzaman'ın Menderes ve kendisi ile ilgili tespiti de çok dikkat çekicidir. "Menderes bir din kahramanıdır. Dine büyük hizmetleri olmuş ve olacaktır. Fakat Adnan Bey arzu ettiği hizmetinin semeresini göremeyecektir. Benim de dine hizmetim olmuştur. Ketm etmeyeyim... Ama ben de hizmetimin semeresini Adnan Bey gibi göremeyeceğim. Her ikimizin de hizmetlerimizin semeresi ileride görülecektir." (9)
Bediüzzaman'ın Menderes'e desteğinden en çok rahatsız olanların başında CHP lideri İnönü gelir. Bu konuda gerek kendisi, gerekse partisinin yayın organı gibi hizmet gören bazı gazeteler çok sert eleştirilerde bulunmuşlardır.
Bediüzzaman Said Nursi, CHP'lilere göre Cumhuriyet düşmanıydı, yobazdı, mürteciydi. Ona bu sıfatların yakıştırılması, biraz da kızgınlığın ve öfkenin ürünüydü. Çünkü Said Nursi, siyaseti hiç sevmemesine ve siyasetten hep uzak durmasına rağmen, 1950 seçimlerinde ve sonrasında da Demokrat Parti'yi desteklemişti.
CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, ona 'Said-i Kürdi' diyordu. Oysa Said Nursi'nin CHP ile bir sorunu yoktu. Kırgınlığı, tek parti döneminde çok çile çektiği, sürgünden sürgüne, cezaevinden cezaevine gönderildiği içindi. Şahsına yapılan baskılardan da önemlisi, CHP’nin dine ve dindarlara yaptığı baskılardı.
Bediüzzaman, DP'nin iktidara gelmesi ve Celal Bayar'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine Bayar'a ve Menderes’e bir kutlama telgrafı çekmiş, onlardan da teşekkür telgrafı almıştı. Ezan tekrar Arapça okunmaya başlandığı için, DP'ye, Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a ve Başbakan Adnan Menderes'e özel bir sempatisi vardı.
Said Nursi, atılan bu adımı çok önemser, tarihi bir karar olarak memnuniyetini belirtir. Anadolu’nun bağrına saplanan, kalbine isabet eden ve manevi gücünü imhaya yönelik geçen döneme karşılık yeni hamlelerin devamını ister.
“Nasıl ezan-ı Muhammediyenin (a.s.m.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi, öyle de, Ayasofya'yı da beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmektir. Ve âlem-i İslâmda çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslâmın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, bu yirmi sene mahkemeler bir muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de beraatine karar verdikleri Risale-i Nur'un resmen serbestiyetini dindar Demokratlar ilân etmelidirler. Tâ, bu yaraya bir merhem vurmalı. O vakit âlem-i İslâmın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zalimane kabahati da onlara yüklenmez fikrideyim. Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zatların hatırları için, otuz beş seneden beri terk ettiğim siyasete bir iki gün baktım ve bunu yazdım.” (10)
Bu mektupta görüleceği üzere, Said Nursi Ayasofya’nın ibadete açılmasını ve Risale-i Nur eserlerinin resmen yayınlanmasını talep etmektedir. “Otuz beş seneden beri terk ettiğim siyaset”in dediği, aynı zamanda İttihat ve Terakki dönemi ile birlikte savaş yılları ve CHP dönemidir. Otuz beş yıl öncesinde Bediüzzaman Said Nursi, Ahrar Fırkasını mevcut şartlarda benimseyerek, hürriyet hareketlerini desteklemektedir. İttihat ve Terakki’nin müspet kanadını tasvip etmektedir. Ayrıca eleştiri ve uyarı hakkını da kullanmaktadır. Desteği ve tasvibi ilkeseldir. İkinci meşrutiyet döneminde bireyin iman ve hürriyet ihtiyacını merkeze koyan bir siyasi çerçeveyi belirleyen Said Nursi, otuz beş yıllık kesintiden sonra (1915-1950), aynı çizginin yeni versiyonu olarak DP’yi kendine yakın bulmaktadır. Bu anlamda Adnan Menderes’e dostane tavsiyelerde bulunmaktadır. (11)
Bediüzzaman’ın Menderes’e ve demokratlara mektuplar göndermesinin esas sebebi, onlara Kur’an’ın bazı “kanun-u esasilerini” hatırlatmaktı. Bu mektuplarında onları doğrudan şeriatı yürürlüğe koymaya çağırmıyordu. Fakat yeni kanunların bu temel prensipler doğrultusunda yapılmasını, yeni politikaların bu yolla belirlenmesini ve mevcut kanunların yine bu yolla uygulanmasını teklif ediyordu. (12)
Bediüzzaman’ın, Başvekil Adnan Menderese yazdığı mektuptaki isteklerden sadece Ezanı Muhammedi isteği tam manasıyla gerçekleşmiştir.
Risale-i Nurun neşri ise kısmen gerçekleşmiştir. Yani Üstadın isteği hükümetin bir dairesince resmen basılması idi. Bu istek maalesef bugüne kadar gerçekleşememiştir. Diğer istek ki, Ayasofya’nın ibadete açılması ise yine maalesef tahakkuk etmemiştir. 1980 yılında kısmen bir teşebbüs olmuşsa da daha sonra ihtilaller ve başka sebeblerden gündeme gelmemiştir. Halbuki bu şerefe nail olacak bir hükümet ebediyen Müslümanların gönlünde taht kuracak ve güçlerinden daha fazla güce kavuşacaklardır.
DP iktidara gelince devletin toplum üzerindeki baskısı yavaş yavaş azalmaya başladı. Partinin hürriyetçi yaklaşımları geniş toplum kesimlerinin bilhassa dini hayatında hissedilir ölçüde bir rahatlamaya neden oldu. Ezanın Türkçe okunmasına dair uygulamadan dönülmesi, Kur’an talimini hedef alan çalışmalardan vazgeçilmesi, DP'nin geniş toplum kesimleri tarafından kısa sürede benimsenmesini kolaylaştırdı.
Said Nursi, DP'yi bu hürriyetçi tutumundun dolayı destekledi. Hatta, CHP'nin iktidara gelmemesi için "Demokrat Partiyi, Kur'an, vatan ve İslamiyet namına muhafazaya⁹ çalışıyorum" diyordu.
Ayrıca DP'nin yanlış icraatlarını da yapıcı ikazlarla eleştiriyor, demokratik bir partinin taşıması gereken özelliklere dikkat çekiyordu. Bu bağlamda, gazetelerde okuduğu "Din propagandası yapan dindarların serbestiyet kanunu geri kalmış, fakat solcular hakkındaki kanunu ta'cil edip tasdik etmişler." şeklindeki bir haber üzerine, "Demokrat dindar milletvekillerine bir hakikatı ihtar" başlığı altında bir ikaz neşretmiştir.
Bediüzzaman, Menderes hükümetleri şahsında bütün hükümetlere, millet ve vatanı, sosyal ve siyasi hayatı, anarşi ve büyük tehlikelerden kurtarmak için beş esasın gerekli ve zaruri olduğunu hatırlatıyor. Bu esaslar: Merhamet, hürmet, emniyet, haram helali bilip haramdan kaçınmak ve serseriliği bırakıp itaat etmektir.
İşte Risale-i Nurlar sosyal hayata baktığında bu beş esası temin edip asayişin temel taşlarını yerlerine yerleştirmek maksadıyla bakmaktadır. Bunun içindir ki Bediüzzaman, “Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl-i hükümet, ne şekilde olursa olsun, Risale-i Nura eşedd-i ihtiyaçla muhtaçtırlar” der, değil ondan korkmak ve ona düşman olmak, aksine en dinsizlerin de onun dindarane ve hakperestane düsturlarına taraftar olmaları gerektiğini söylemektedir. (13)
22 Kasım 2013 Cuma
DERİM HEMEN BİSMİLLAH
Bir şey yiyip içerken,
Kitabımı açarken,
Okumaya başlarken,
Derim hemen Bismillah.
Lailahe İllallah,
Derim hemen Bismillah.
Yatağıma yatarken,
Uyumaya başlarken,
Sabahleyin kalkarken,
Derim hemen Bismillah.
Lailahe İllallah
Derim hemen Bismillah.
Elbisemi giyerken,
Elimi yüzümü yıkarken,
Evimizden çıkarken,
Derim hemen Bismillah.
Lailahe İllallah,
Derim hemen Bismillah.
Okuluma giderken,
Sınıfıma girerken,
Derslerime başlarken,,
Derim hemen Bismillah.
Lailahe İllallah,
Derim hemen Bismillah.
Rafet ÖZCAN
Kitabımı açarken,
Okumaya başlarken,
Derim hemen Bismillah.
Lailahe İllallah,
Derim hemen Bismillah.
Yatağıma yatarken,
Uyumaya başlarken,
Sabahleyin kalkarken,
Derim hemen Bismillah.
Lailahe İllallah
Derim hemen Bismillah.
Elbisemi giyerken,
Elimi yüzümü yıkarken,
Evimizden çıkarken,
Derim hemen Bismillah.
Lailahe İllallah,
Derim hemen Bismillah.
Okuluma giderken,
Sınıfıma girerken,
Derslerime başlarken,,
Derim hemen Bismillah.
Lailahe İllallah,
Derim hemen Bismillah.
Rafet ÖZCAN
9 Kasım 2013 Cumartesi
İNSANLARIN SIRLARINI İFŞA ETMEK !
| ||
| ||
Biri, müşteri fazla para versin diye keselediği adamın kirlerinin adamın gözüne sokacak şekilde önüne yuvarlarmış ama o müşteri bir daha ona keselenmek istemezmiş.
Öbür keseci ise keselediği müşterinin kirlerini adama göstermezmiş ve müşteriler hep onu tercih edermiş. Geleneğimizde kirli çamaşırlar ya çamaşır makinesine veya kirli dolabına konur ve gözlerden uzak tutulurken neden insanlarımızın kirleri, kusurları ortaya çıkarma timleri kurulsun? Allah’ın yasaklarının önüne geçerseniz, kendiniz kurallar koyarsanız ve onları öne geçirirseniz, Allah’ın yarattığı kulları kendinize bağlarsanız sizin kurallarınız onların gönlüne girmediğinden onu çiğnemek kolaylaşır. Fransa’nın Lyon kentinde bekâr işçiler için yapılan Foyer Hotel’de her gece odalarımız ani baskınlarla maymuncuk anahtarlarla açılır ve kontrol yaparlardı. Kurallarınızı aldığınız ve hayran hayran bayıldığınız ülkede durum bu idi. Yapılan doğru değildi. “Bir kadınla erkeğin zina ettiğini gören Hezzal el Eslemi isimli sahabenin, zina eden erkeği yakalayıp Sevgili Peygamberimize getirdiğinde, ‘Keşke elbiseni üzerlerine atarak olayı gizleseydin bu yaptığından daha hayırlı olurdu’ buyurur" . (Malik, Muvatta hadis no: 1499, Beyhakı, Süneni Kübra, 8/227 Hadis no: 16778) Bir gece Hazreti Ömer Medine sokaklarında gezerken bir evden şüphelendi ve duvardan atlayarak eve girdi. Baktı ki evde bir adam, yanında bir kadınla oturuyor ve önünde de şarap var. Ömer (R.A.), “Allah düşmanı, sen Allah’a karşı isyan ederken Allah’ın seni gizleyeceğini mi zannediyorsun?” der. Suçüstü yakalanan adam, “Ömer, ben Allah’a karşı bir suç işledim, sen ise üç tane suç işledin: 1- Allah “Ayıpları araştırmayın” dedi sen araştırdın (Ayet için bak, Hucurat, ayet: 12) 2- Allah, “Evlere kapılarından giriniz” dedi, sen duvardan girdin. (Bak, Bakara Suresi, ayet: 189) 3- Allah, “Ey iman edenler, kendi evinizden başka evlere izin almadan ve ev halkına selam vermeden girmeyin” buyurdu, sen ise selamsız girdin (Bak, Nur Suresi, ayet: 27) Ömer, “Peki, seni affedersem bir iyilik yapar mısın?” Adam, “Evet, eğer beni affedersen bir daha bu suçu işlemem” dedi ve Ömer de onu afetti. (Haraiti, Mekarim-ül ahlâk 1/2 (Vefat hicri 327) Ebu hayyan et-tevhidi, Besair ve zehair 1/320, Kenz-ülummal hadis no 8827) Yine bir gün, bir adam Hazreti Ömer’e gelip, “Filan adam sarhoş” diye şikâyet eder. Hazreti Ömer hemen adamın yanına gider ve “Ben burada şarap kokusu buluyorum, sen sarhoş musun?” der. Adam, “Sarhoş olan sensin. Velatecessesü/kişilerin mahremini araştırmayı Allah sana yasaklamadı mı?” diye cevap verince Ömer (R.A.) orayı terk eder. (Süyuti, ed-Dürrul mensur Hucurat Suresi, ayet: 12) Şair de: “Yüzde ısrar etme, doksan da olur. İnsan dediğinde, noksan da olur... Sakın büyüklenme, elde neler var. Bir ben varım deme, yoksan da olur” diyor. Ancak, zinanın yaygınlaşmasını isteyenlere de bir sözüm yok, ama Sevgili Peygamberimize gelip zina etmek istediğini söyleyen gence Sevgili Peygamberimiz, “Bir başkasının senin annenle, kız kardeşinle, kızınla zina etmesini ister misin?” dediğinde, “Hayır ya Resulûllah” diye cevap verir. Sevgili Peygamberimiz de ona, “Senin zina edeceğin kadın da senin gibi birinin ya annesi, ya kız kardeşi, ya kızı” diye cevap verir sözünü hatırlatıp dünyadaki bütün kadınların kendi annesi, kızı, kız kardeşi, hanımı gibi değerli olduğunu hatırlatırım. Mahmut Toptaş, Millî Gazete, 8 Kasım 2013 |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
