5 Haziran 2026 Cuma

DÜNYA HAYATI VE AHİRET İNANCI

 Madem,"Dünya âhiret'in bir mezraasıdır1".

Yani dünya, âhiretin bir tarlasıdır;

ecel ve kabir de insanı bekleyen iki hakikattir.

Öyleyse bu kısa hayat, yalnızca gelip geçmek için değil;

iyilik ekmek, hakka yönelmek ve ebedî hayata hazırlanmak içindir.


İnsan bu dünyada başıboş bırakılmamıştır.

Kalbindeki niyetler, yaptığı işler, söylediği sözler bir bir yazılır.

Zira bu hayat, yalnızca bir yolculuk değil;

aynı zamanda bir imtihandır.


Eğer burada yaptıklarımızın bir karşılığı olmayacaksa,

adalet duygusu neyle teselli bulur?

Mazlumun gözyaşı, zalimin yaptığı yanına mı kalır?

Hayır.

Mükâfat da vardır, mücazat da…

İyiliğin karşılığı, kötülüğün hesabı vardır.


Bu sebeple âhiret, bir hakikattir.

Orası, dünyada ekilenlerin biçileceği yerdir.

Dünyada sabır, orada sevinç;

dünyada zulüm, orada hesab;

dünyada ihlâs, orada rahmet vardır.


Öyleyse insan, eceli unutmadan yaşamalı;

kabri hatırlayarak yol almalı;

âhireti düşünerek dünya işlerini tanzim etmelidir.

Dünya geçicidir;

âhiret ise ebedîdir.

   Madem dünya var. Ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inayet ve rahmet ve adalet var. Elbette dünyanın vücudu gibi kat'î olarak âhiret de var. Madem dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor. Demek oraya gidiliyor. Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhayı inkâr etmek demektir. Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.2


Akıllı insan, ebedî hayatını kazanmaya bakar.

Dipnot:1-Sözler 86, 2-Sözler 87

SABIR VE DUA HER KAPIYI AÇAR

 Teselli ve Dua !

Günlük işlerimizde ve sıkıntılarımızın giderilmesinde, birazcık sabretmek gerekir.

Her şeyin sahibi olan Rabbimiz, kalpleri dilediği gibi çevirir. Biz bazen ne kadar çabalasak da,  hemen sonuç alınmaz. Fakat sabırla ve güzel niyetle atılan her adım, vakti geldiğinde meyvesini verir.

Unutmayalım ki; kırgınlıkların dermanı zaman, dua ve samimi muhabbettir.Zaten büyüklerimiz,"zaman en iyi müfessirdir" dememişler mi? Siz gönlünüzü temiz tutunuz, gerisini Allah’a havale ediniz. İnşallah kırgın olduğunuz kişinin de kalbi yumuşar,aradaki ufak tefek olan kırgınlıklar zamanla gider, bağlar yeniden güçlenir.İnsan kırgınlıkların giderilmesinde sabrın bu müsbet neticesini duyunca,

Elhamdülillah deyip çok seviniyor. Gönüllerin  yumuşaması bizlere  verilecek en güzel hediye olur. Siz samimiyetinizi gösterince, Allah da duanızı kabul eder. İnşallah bundan sonra bağlarınız daha da güçlenir, muhabbetiniz daha da artar.Bize de, Allah razı olsun diye dua edersiniz.Bizde sizlere ve duaya muhtaç olan herkese daima dua ediyoruz.

Allah sizlerden de,ebediyyen razı olsun, daima yâr ve yardımcınız olsun. Bu camiamızı insi ve cinni bütün fitne ve şerlerden korusun.

Dua:🤲

 “Allah’ım, kalplerimizi birbirine sevdir, aramızdaki kırgınlıkları gider. Hanelerimize huzur, gönüllerimize muhabbet ihsan eyle. 

Bizi affedenlerden, affedilenlerden eyle.Amin Hem de,

...Allah'a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez.

Vazife ise: Yalnız bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı.

Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı.

Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı.

Kusur etse, istiğfar etmeli.

Yâ Rab!

Kusurumuzu afvet, bizi kendine kul kabul et, emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl.

Âmîn demeli ve ona yalvarmalı...


Dipnot: Sözler - s 44

ÖZÜR DİLEMEK AFFETMEYİ GEREKTİRİR

 Özür dileyen, affedilmeye en çok yaklaşan kişidir.

Yine de bazı durumlarda insanlar özür dileyeni affetmekte zorlanır. Bu cümleyi daha doğru bir anlayışla ele alalım:

Özür Dileyen Neden Bazen Affedilmez?

1. Yaralar henüz kapanmamıştır

Kimi acılar zaman ister. Karşı taraf özür dilese bile yara tazedir, kalp hemen yumuşamaz.

2. Özür samimi görünmez

Bazen özür, gerçekten pişmanlıktan değil; mecburiyetten gelir. Bu samimiyetsizlik affı zorlaştırır.

3. Aynı hata tekrar edilmiştir

Bir kişi defalarca aynı yanlışı yapmış ve her defasında özür dilemişse, sözün değeri azalır. Güven sarsılmışsa affetmek zorlaşır.

4. Kişi kendini korumaya alır

Bazı insanlar yeniden incinmemek için mesafeyi korur. Affetmek ister ama aynı acıyı yaşamaktan korktuğu için tereddüt eder.

5. Gurur araya girer

“Ben affetmem” duygusu, kırgınlığı değil gururu besler. Bu hâl affı engeller.

6. Özrün karşılığı beklenen davranışta görülmez

Özür sözle gelir ama davranış değişmediği sürece, kalp ikna olmaz.

Hakikatte ne olmalı?

Özür, kapıyı aralar; affetmek ise kalbi huzura açar.

Affetmek karşımızdakinin değil, evvela kendi gönlümüzün iyiliğidir.
Özür dilemek ise en büyük erdemlerden biridir; affetmek de o erdeme verilen en güzel cevaptır.

“Affetmek, özrü hak edenden ziyade yıllardır yük taşıyan kalbe iyi gelir.”



NİÇİN HASTALANIYORUZ ?

 Hastalık, çoğumuz için beklenmedik bir misafir, huzurumuzu kaçıran bir engeldir. Bedenimizdeki bir bozulmanın, bir arızanın sonucu olarak görürüz onu.

Ama ya hastalık, sadece fiziki bir problem olmaktan çok daha fazlasıysa? Ya o, ruhumuzun bize bir seslenişiyse?
Hastalık, bedenin acı çığlığı olsa da, çoğu zaman ruhumuzun bir seslenişidir.
İnsanlık tarihi boyunca doktorların masasına yatırılan beden, filozofların ve âlimlerin gözünde hep bir soru işareti olmuştur.
“Bu acı neden?”
Modern bilim, bu sorunun cevabını genlerde, virüslerde ve çevre koşullarında ararken, manevi ilimler, bu fiziki durumun ardında daha derin bir anlam olduğunu söyler.
Hastalık, yalnızca bir bozulma değil, aynı zamanda ruhun ve kalbin derinleşmesi için eşsiz bir fırsattır.

Beden ve Ruhun İç İçe Geçmiş Hali: Psikosomatik Gerçeklik

Bugünün psikolojisi, bedenin ve zihnin ne kadar iç içe olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyor.
Psikosomatik hastalıklar, yani stres, kaygı ve travma gibi psikolojik faktörlerin tetiklediği fiziki rahatsızlıklar, bu bağlantının en belirgin delilidir.
Modern psikolojinin bulguları, aslında yüzyıllar önce manevi rehberlerin işaret ettiği bir gerçeği yeniden keşfediyor:
“Ruh, bedenden ayrı düşünülemez.”
Bu gerçek, inançla birleştiğinde, hastalığa bakışımızı kökten değiştirir.

Kuran-ı Kerim, insanları çeşitli zorluklarla sınayacağını açıkça belirtir:
“Biz sizi biraz korku ve açlıkla, biraz mal, can ve ürün eksikliğiyle sınayacağız. Müjdele o sabredenleri!” (Bakara Suresi, 155. ayet).
Bu ayet, hastalığın sadece bir beden problemi olmadığını, aynı zamanda sabır ve şükürle aşılan bir manevi imtihan olduğunu gösterir.

Manevi Bir Reçete: Hastalığa Farklı Bir Bakış

Bediüzzaman Hazretleri, bu imtihanı “Hastalar Risalesi”nde manevi bir tedavi metodu gibi sunar. Ve yirmi beş manevi deva ile açıklar.
Bu risale, hastalığı bir felaket olarak değil, ruhumuz için bir lütuf olarak görmemizi sağlar.

MÜSLÜMAN İNSAFLI VE VİCDANLIDIR

 Müslüman; adalet,şefkat ve merhamet timsalidir.

Ordusu giderken yoluna yavrulu bir köpek çıkınca onları rahatsız etmemek için ordunun yolunu değiştiren ve bir cenaze anında ayağa kalkıp ona saygı gösteren yanındakilerin bu bir Yahudi cenazesidir dediklerinde olsun o bir insandı diyerek insan onurunun herşeyden üstün olduğunu belirten bir Peygamberin ümmetiyiz.

Yine bir kafiri yere yatırdığında kesecek fakat o anda yüzüne tüküren kafiri kesmekten vaz geçen niçin kesmedin deyince seni Allah için öldürecektim fakat sen yüzüme tükürdün nefsim işe karıştı kesersem katil olurum diyen Hz Ali'nin bu tavrına hayran kalan kâfir müslüman olur.İşte bizim şefkat merhamet ve adalet anlayışımız budur.

Dünya beşten büyüktür doğrudur.15 daimi temcisi bulunan ve beş ülkenin veto hakkı olan BM malesef dünyanın huzurunu güvenliğni sağlamak yerine kendi menfaatlerini ön plana çıkararak huzursuzluğa neden olmaktadırlar.Yapılacak iş alternetifler üreterek dünya milletlerinin adalet ve hukukta üstünlük sağlayacak adımlar atmasıdır.Şunu da unutmamak gerekir ki,baştakiler gider devletler baki kalır.Yeterki hukukumuzu korumasını bilelim.

Ağlamayı,çaresizliği bırak da, problemin çözümüne çare ara

Tarık bin Ziyad komutasındaki askerler Cebeli Tarık boğazını geçtikten sonra Komutan gemileri yakıyor ve  askerlerin geri dönmelerini imkansız hale getiriyor. O eşsiz komutan  askerlerine dönüp şöyle sesleniyor. İşte karşınızda düşman ve  arkanızda deniz ya çarpışır bu toprakları ele geçirir buraya yerleşir İslâmın Endülüs'te yayılmasını sağlarsınız, ya da geri döner denizde boğulur gidersinz diyerek ordusuna hedefi gösteriyor.Bu hitaptan sonra ordu düşmanla çarpışarak Endülüs fetediliyor.Böylece Endülüs Emevi devleti kuruluyor.Gırnata şehri devletin başkenti oluyor. Uzun müddet( 250 yıl) orada kalan müslümanlar malesef zayıf idareciler ve iç karışıklılar sonucu acı bir gerçekle karşılaşıp yıllar sonra İspanyadan atılıyorlar.En acı olanı da son hükümdar Abdurrahman'ın yüksek bir yere çıkarak yakılan, yıkılan yok edilen Kurtuba şehrini, seyrederek ağlaması oluyor.Bu durumu gören hükümdarın annesinin tarihe geçen şu sözleri ibret doludur: "Ağla hain ağla, ağla zalim ağla, erkekler gibi çarpışıp mücadele edemeyenler böyle karılar gibi ağlar" diyerek onun şahsında herkese büyük bir ders veriyor.

İşte ibret dolu bir mücadele. Sonunda tefrikaya dirayetsizliğe kurban giden, Endülüs Emevi devletinin yıkılması ile bir devrin sonu.

4 Haziran 2026 Perşembe

NEFS-İ EMMARE VE TAHRİBİ

    Nefs-i emmare tahrib ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir, fakat icad ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz'îdir. Evet, bir haneyi bir günde harab eder, yüz günde yapamaz. Lâkin eğer enaniyeti bıraksa, hayrı ve vücudu tevfik-i İlahiyeden istese, şer ve tahribden ve nefse itimaddan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa; o vakit

يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ

sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılab eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, a'lâ-yı illiyyîne çıkar.

   İşte ey gafil insan! Bak Cenab-ı Hakk'ın fazlına ve keremine! Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yediyüz, bazen yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki; o müdhiş Cehennem'e girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı adildir. Fakat Cennet'e girmek, mahz-ı fazıldır.

Sözler - 320

İLİM VE DUA

 İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidad itibariyle herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu; marifetullahtır ve onun üssü'l-esası da iman-ı billahtır.

   Hem insan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyata maruz ve hadsiz a'danın hücumuna mübtela ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcata giriftar ve nihayetsiz metalibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra "dua"dır. Dua ise, esas-ı ubudiyettir. Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için, ya ağlar, ya ister. Yani ya fiilî, ya kavlî lisan-ı acziyle bir dua eder. Maksuduna muvaffak olur. Öyle de: İnsan bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nâzenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmanürrahîm'in dergâhında; ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki, makasıdı ona musahhar olsun veya teshirin şükrünü eda etsin. Yoksa bir sinekten vaveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi; ben kuvvetimle bu kabil-i teshir olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acib şeyleri teshir ediyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum deyip küfran-ı nimete sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine zıd olduğu gibi, şiddetli bir azaba kendini müstehak eder.

Sözler - 316