3 Ocak 2024 Çarşamba

ŞEYTANİ TUZAKLARDAN BİRİ

  ONUNCU İŞARET: 

   İblis'in en mühim bir desisesi: Kendini, kendine tâbi' olanlara inkâr ettirmektir.

Şu zamanda, hususan maddiyyunların felsefeleriyle zihni bulananlar, bu bedihî mes'elede tereddüd gösterdikleri için, şeytanın bu desisesine karşı bir-iki söz söyleyeceğiz.

Şöyle ki:

   İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesedli ervah-ı habîse bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesedsiz ervah-ı habîse dahi bulunduğu, o kat'iyyettedir.

Eğer onlar maddî cesed giyseydiler, bu şerir insanların aynı olacaktılar.

Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesedlerini çıkarabilse idiler, o cinnî iblisler olacaktılar.

Hattâ bu şiddetli münasebete binaendir ki, bir mezheb-i bâtıl hükmetmiş ki: "İnsan suretindeki gayet şerir ervah-ı habîse, öldükten sonra şeytan olur." Malûmdur ki: A'lâ bir şey bozulsa, edna bir şeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur.

Meselâ: Nasılki süt ve yoğurt bozulsalar, yine yenilebilir.

Yağ bozulsa, yenilmez, bazan zehir gibi olur.

Öyle de: Mahlukatın en mükerremi, belki en a'lâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyade bozuk olur.

Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşerat gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalalet bataklığındaki şerler ve habîs ahlâklar ile telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümatındaki zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar; âdeta şeytanın mahiyetine girerler.

Evet cinnî şeytanın vücuduna kat'î bir delili, insî şeytanın vücududur.

Lemalar - 82

HIRS VE ŞİKAK

    Ehadîs-i şerifede gelmiş ki: Âhir zamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhas-ı müthişe-i muzırraları, İslâm'ın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek az bir kuvvetle nev-i beşeri herc ü merc eder ve koca âlem-i İslâm'ı esaret altına alır.

   Ey ehl-i iman!

Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz aklınızı başınıza alınız!

İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kale-i kudsiyesi içine giriniz; tahassun ediniz.

Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz.

Malûmdur ki iki kahraman birbiriyle boğuşurken bir çocuk, ikisini de dövebilir.

Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir.

   İşte ey ehl-i iman!

İhtiraslarınızdan ve husumetkârane tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz.

Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyeviyeden ve şakavet-i uhreviyeden kurtulunuz!

Mektubat[Y] - 295

TESANÜD ŞARTI

    İşte ey mü'minler!

Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz?

Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır.

Her birisine karşı tesanüd ederek, el ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâm'a girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane tarafgirlik ve adâvetkârane inat; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı?

   O düşman daireler ehl-i dalalet ve ilhaddan tut tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehval ve mesaibine kadar birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var.

Bütün bunlara karşı kuvvetli silahın ve siperin ve kalen uhuvvet-i İslâmiyedir.

Bu kale-i İslâmiyeyi, küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak; ne kadar hilaf-ı vicdan ve ne kadar hilaf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl!

Mektubat

2 Ocak 2024 Salı

ALLAH İÇİN SEVMEK

     اَلْحُبُّ لِلّٰهِ ٭ وَالْبُغْضُ فِى اللّٰهِ ٭ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ 

 olan desatir-i âliye düstur-u harekât olmazsa nifak ve şikak meydan alır.

Evet اَلْبُغْضُ فِى اللّٰهِ ٭ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ demezse, o düsturları nazara almazsa adalet etmek isterken zulmeder.

   Cây-ı ibret bir hâdise: 

   Bir vakit, İmam-ı Ali radıyallahu anh, bir kâfiri yere atmış.

Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş.

O kâfiri bırakmış, kesmemiş.

O kâfir, ona demiş ki: "Neden beni kesmedin?" Dedi: "Seni Allah için kesecektim.

Fakat bana tükürdün, hiddete geldim.

Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi.

Onun için seni kesmedim." O kâfir ona dedi: "Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti.

Madem dininiz bu derece safi ve hâlistir, o din haktır." dedi.

   Hem medar-ı dikkat bir vakıa: 

   Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş.

Çünkü şeriat namına, kanun-u İlahî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi.

Ve kalbi hiddet etmeyip fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti.

Demek nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için adaletle iş görmemiştir.

   Cây-ı teessüf bir halet-i içtimaiye ve kalb-i İslâm'ı ağlatacak müthiş bir maraz-ı hayat-ı içtimaî: 

   "Haricî düşmanların zuhur ve tehacümünde dâhilî adâvetleri unutmak ve bırakmak" olan bir maslahat-ı içtimaiyeyi en bedevî kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde, şu cemaat-i İslâmiyeye hizmet dava edenlere ne olmuş ki birbiri arkasında tehacüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz'î adâvetleri unutmayıp düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar.

Şu hal bir sukuttur, bir vahşettir.

Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir hıyanettir.

Mektubat

1 Ocak 2024 Pazartesi

ALLAH YOLUNDA MALINI FEDA EDENLER

  Muhacirler, yola çıkarken yanlarında götürebildikleri dışında, taşınır ve taşınmaz bütün mallarını kaybetmişlerdi. Suheyb bin Sinan, Mekke’nin zenginlerindendi. O da bir mü’mindi. Bir gün Talha bin Ubeydullah’ı da yanına alarak bir fırsatını bulup Medine yoluna düştüler. Fakat Allah’a şirk/ortak koşanlar, ıssız bir yerde yollarına çıkarak “Durun bakalım! Nereye gidiyorsunuz?” diye sordular. Suheyb:

 

“Gidiyoruz!.. Medine’ye! Evet, Medine’ye gidiyoruz!” diye cevap verdi. Müşrikler “Gidemezsiniz!” deyince Suheyb sebebini sordu. Mekkeliler, “Sen bizim aramıza bir dilenci olarak geldin ve bizim mallarımızla zengin oldun. Şimdi de bu servetle çıkıp gitmek istiyorsun ha! Hayır, bunu yapamazsın! Şimdi kendiniz gider, yarın servetinizi de çıkartırsınız!” dediler. Süheyb onlara “hayır” diyemeyecekleri beklenmedik bir teklifte bulundu:

“Peki, bütün servetimi, hatta Mekke’deki alacaklarımı size versem bizi görmemiş olur musunuz?”

Neredeyse adamların dili tutulacaktı. Kılıçlarını yere indirdiler. Sahi mi söylüyor gibisine önce birbirlerine, sonra Süheyb’in (ra) yüzüne baktılar. Şaşkınlıklarını giderip “Doğru mu söylüyorsun ya Süheyb?” diye sordular. Süheyb, “Evet, bize ilişmeyin bütün varlığım ve alacaklarım sizin olsun!” dedi. Gözü dönmüş müşrikler, “Öyleyse çabuk kaybolun; biz sizi görmedik!…” dediler.

Peygamberimiz (asm), bu olayı işitince ”Süheyb kazandı!.. Süheyb kazandı!..” buyurdular.

Ne güzel bir haberdi bu! Önünde bir engel teşkil eden dünya malını ahireti için gözünü kırpmadan terk ediyordu. Ve böylece tamamen fakir bir halde, ama gösterdiği şevk ve gayretten dolayı Müslümanların ve Resulullah’ın (asm) takdirlerini kazanmış olarak Medine’ye geldi. Kur’ân’da, bu olayın hatırası şu âyetle yaşatılmaktadır:

“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendisini ve malını feda eder.” (Bakara Sûresi, 207)

ŞEYTANIN TUZAĞI

    İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü'minin bir tek seyyiesiyle, bütün hasenatını örter.

Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, mü'mine adavet ederler.

Halbuki Cenab-ı Hak haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a'mal-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler.

Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan, bazan bir tek hasene ile çok seyyiatını örter.

Demek bu dünyada, o adalet-i İlahiye noktasında muamele gerektir.

Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır.

Belki kıymetdar bir tek hasene ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır.

Halbuki insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenatını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü'min kardeşine adavet eder, günahlara girer.

Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez.

Öyle de insan garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur; mü'min kardeşine adavet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesad âleti olur.

   Şeytanın bu desisesine benzer diğer bir desise ile, insanın selâmet-i fikrini ifsad ediyor, hakaik-i imaniyeye karşı sıhhat-i muhakemeyi bozuyor ve istikamet-i fikriyeyi ihlâl ediyor.

Şöyle ki:

   Bir hakikat-i imaniyeye dair yüzer delail-i isbatiyenin hükmünü, nefyine delalet eden bir emare ile kırmak ister.

Halbuki kaide-i mukarreredir ki: "Bir isbat edici, çok nefyedicilere tereccuh ediyor." Bir davaya müsbit bir şahidin hükmü, yüz nâfîlere racih olur.

Bu hakikata bu temsil ile bak.

Şöyle ki:

   Bir saray, yüzer kapalı kapıları var.

Bir tek kapı açılmasıyla, o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır.

Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez.

   İşte hakaik-i imaniye o saraydır.

Herbir delil, bir anahtardır, isbat ediyor, kapıyı açıyor.

Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez.

Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; isbat edici bütün delilleri nazardan ıskat ediyor.

"İşte, bu saraya girilmez, belki saray değildir, içinde birşey yoktur." der kandırır.

   İşte ey şeytanın desiselerine mübtela olan bîçare insan!

Hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen; muhkemat-ı Kur'aniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyenin terazileriyle a'mal ve hatıratını tart ve Kur'anı ve Sünnet-i Seniyeyi daima rehber yap ve "

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

" de, Cenab-ı Hakk'a ilticada bulun.

   İşte bu onüç işaret, onüç anahtardır.

Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın en âhirki suresi ve "

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

"in mufassalı ve madeni olan

اَسْتَع۪يذُ بِاللّٰهِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ٭ مَلِكِ النَّاسِ ٭ اِلٰهِ النَّاسِ ٭ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ ٭ الَّذ۪ى يُوَسْوِسُ ف۪ى صُدُورِ النَّاسِ ٭ مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ ٭

Suresinin hısn-ı hasîni ve kal'a-i metininin kapısını o onüç anahtarla aç, gir, selâmeti bul!

Lemalar - 88

ŞEYTAN VE NEFİS KUSURUNU GÖSTERMEZ

    Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir.

Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın.

Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta taksirattan takdis etsin.

Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz tevil ile tevil ettirir.

وَ عَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَل۪يلَةٌ

sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez.

Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur.

Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Âlîşan,

وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪ى

dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir?

Nefsini ittiham eden, kusurunu görür.

Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder.

İstiğfar eden, istiaze eder.

İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.

Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur.

Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır.

Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur.

Lemalar - 87