9 Ekim 2022 Pazar

PROBLEM VARSA,ÇÖZÜMÜ DE VARDIR...!

 

İnsanın yaşadığı yerde, yani dünyamızda, elbette ki problemler vardır, olacaktır, olmaya da devam edecektir.

Sütliman bir dünya bekleyenler, hayel kırıklığına uğrar.Çünkü dünya her gün yeni değişikliklerin yaşandığı bir mekandır. Onun için değişmeler gelişmeyi ve yeni problemlerin ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılmaktadır.

Nüfusun artması barınma ve beslenme problemini doğurduğu gibi, teknolojinin hayatımıza girmesi, ahlâk ve yaşam biçimimizi etkilemiş, toplumun değer yargıları, gelenek ve görenekleri altüst olmuştur. İnsanlar ferdileşerek, gece gündüz koşturup, dünyanın hızına ayak uydurmaya çalışmaktadırlar.

Çoğalan ve gelişen nüfusla birlikte, araç sayısı artmış, trafik problemi ortaya çıkmıştır.Dolayısıyla güvenlik sorunu ve hırsızlık, gasp, adam öldürme,kadınlara baskı boşanmalar, kavgalar ahlaksızlık toplumu rahatsız eder seviyelere ulaşmıştır.Kanunlar yapılmış çıkarılmış. Bu kanunlar uygulamada görülen aksaklıklar nedeniyle suç ve suçlu sayısını artırmış, güvenlik güçlerinin elini kolunu bağlayarak görev yapamaz duruma sokmuştur.. Emniyet güçleri suçluları yakalayıp teslim ederken,hapse girenler çoğu zaman ceza almadan serbest kalmışlardır.

Bu durum toplumun ve görevlilerin hem morelini bozmuş, hem de etkisini azaltmıştır.Polisi ise sadece yakalayıp teslim eden etkisiz bir duruma sokmuştur. Suçluların serbest kalması,ceza almadıkları için onları  tekrar suç işlemeye itmiş,dolayısıyla emniyet güçlerinin işlerinin de zorlaşmasına neden olmuştur.

Eskiden trafik polisleri gezerek yanlış yere park yapanlara ceza yazardı. Bekçiler mahalle ve sokakları dolaşır millete güven telkin ederdi. Şimdi malesef bunlar yok.Kavga oluyor güvenlik güçlerimiz ayırmak için müdahele ediyor.Halbuki suç işleme yollarının önceden alınacak tedbirlerle kapatılması suçun işlenmesini dolayısyla suçluları azaltacaktır.

Ahlak polisi diye görev yapan bir birim olmalı. Bu birimde çalışan güvenlik görevlileri gerekirse sivil olarak halkın arasında dolaşıp olaya anında müdahale imkanı sağlamalıdır. Adam öldürmeye teşebbüs eden silahlı zorbalar önceden alınan tedbirlerle etkisiz hale getirilse  toplum rahat emez mi? Ahlaksızlık yapan açık saçık kıyafetlerle dolaşıp milletin ahlâk, edep ve,dugularını hiçe sayan terbiye yoksunlarına anında müdahale yapılarak ahlaksızlık önlenemez mi?

İçki içip, sarhoş halde bağırıp çağırıp insanları rahatsız edenlere, gerkli tedbirler alınarak bu taşkınlıkları önlenemez mi? Asker uğurlaması yada düğünleri bahane derek huzuru bozanlara gerekli tedbirler alınamaz mı?Yerli yersiz silah kullananlara, gerekli ceza verilerek halkın huzuru sağlanamaz mı?

 Problem varsa çözümü de olmalıdır.Bunlar aklıma gelen basit tedbirlerdir.

 Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; Güçlü devlet halkının huzurunu, baskı ve kuvvet kullanmadan alacağı tedbirlerle sağlayan devlettir.

Rafet Özcan


SAĞLIĞIN VE BOŞ VAKTİN KIYMETİ

 Varlığının farkında olmadığınız şeyin yokluğunu çok çabuk hissedersiniz. 

Dişinizi düşünün... Çektirinceye kadar varlığının farkında değilken çektirince diliniz hep onun yerine gider ve her gittiğinde yokluğunu hissedersiniz. 

Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 

"İki nimet vardır ki pek çok insan o ikisini değerlendirme konusunda aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit."

(Buhârî, Rikak, 1; Tirmizî, Zühd, 1) 

Sağlıklı iken sanki bu bizim hakkımızmış ve zaten olması gereken buymuş gibi düşünerek sağlığın bir nimet olduğunun farkına varmayız. Ne zaman ki hasta oluruz, o zaman sağlığın ne büyük öneme sahip olduğunu anlarız. Kendi kendimize "hele bir iyileşeyim, bundan böyle sağlığıma çok dikkat edeceğim" deriz. Deriz demesine ama iyileşince bir süre sonra tekrar rutinimize geri döneriz. 

Herhangi bir meşguliyetimizin olmadığı zamanları cömertçe israf ederiz. İşlerimizi zamanında yapmayıp biriktiririz, artık baş edilmeyecek hale gelince "keşke zamanında yapsaymışım, bir daha asla bu şekilde biriktirmeyeceğim deriz. Deriz demesine de bir zaman sonra yine bildiğimizi okuruz. 

Hayat kime güzel bilir misiniz? 

Hayat, çok şeye sahip olanlara değil, her neye sahip ise onun kıymetini bilenlere güzeldir. Hayat, sahip olduklarının "nimet" olduğunun farkına varan ve bu nimetleri en güzel şekilde değerlendirebilenlere güzeldir.

Rabbimiz elimizde olanların farkına varıp bunları dünya ve âhiretimiz açısından en güzel şekilde değerlendirmeyi bizlere nasip eylesin. 


8 Ekim 2022 Cumartesi

İNSANA AİT İŞLER

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   Dünyada sana ait çok emirler vardır.

Amma ne mahiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor.

Biri, ceseddir.

Evet cesedin genç iken latîf, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de, ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder.

   Biri de, hayat ve hayvaniyettir.

Bunun da sonu ölüm ve zevaldir.

   Biri de insaniyettir.

Bu ise, zeval ve beka arasında mütereddiddir.

Daim-i Bâki'nin zikri ile muhafazası lâzımdır.    Biri de ömür ve yaşayıştır.

Bunun da hududu tayin edilmiştir.

Ne ileri ve ne de geri bir adım atılamaz.

Bunun için elem çekme, mahzun olma.

Tahammülünden âciz, tâkatinden hariç olduğun tûl-i emel yükünü yüklenme!

   Biri de, vücuddur.

Vücud zâten senin mülkün değildir.

Onun mâliki ancak Mâlikü'l-Mülk'tür.

Ve senden daha ziyade senin vücuduna şefkatlidir.

Binaenaleyh Mâlik-i Hakikî'nin daire-i emrinden hariç o vücuda karıştığın zaman zarar vermiş olursun.

(Ümidsizliği intac eden hırs gibi.)

   Biri de bela ve musibetlerdir.

Bunlar zâildir, devamları yoktur.

Zevalleri düşünülürse, zıdları zihne gelir, lezzet verir.

   Biri de, sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin.

Misafir olan kimse, beraberce götüremediği bir şeye kalbini bağlamaz.

Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın.

Ve keza bu fâni dünyadan da çıkacaksın.

Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış.

Vücudunu Mûcidine feda et.

Mukabilinde büyük bir fiat alacaksın.

Çünki feda etmediğin takdirde, ya bâd-i heva zâil olur, gider; veya Onun malı olduğundan yine Ona rücu eder.

   Eğer vücuduna itimad edersen, ademe düşersin.

Çünki ancak vücudun terkiyle vücud bulunabilir.

Ve keza vücuduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücuddan senin elinde ancak bir nokta kalabilir.

Bütün vücudun cihat-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır.

Amma o noktayı da elinden atarsan, vücudun tam manasıyla nurlar içinde kalır.

   Biri de dünyanın lezzetleridir.

Bu ise, kısmete bağlıdır.

Talebinde kalâka düşer.

Ve sür'at-i zevali itibariyle aklı başında olan onları kalbine alıp kıymet vermez.

   Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezaizi terketmek evlâdır.

Çünki âkıbetin ya saadettir, saadet ise şu fâni lezaizin terkiyle olur.

Veya şekavettir.

Ölüm ve i'dam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi?

Dünyasının âkıbetini küfür saikasıyla adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de, terk-i lezaiz evlâdır.

Çünki o lezaizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden adem-i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor.

Bu gibi lezzetler, o elemlere galebe edemez.

  *  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   Mer'ayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musab olan bir koyun, lisan-ı haliyle: "Biz çobanın emri altındayız.

O bizden daha ziyade faidemizi düşünür.

Madem onun rızası yoktur, dönelim." diye kendisi döner, sürü de döner.

   Ey nefis!

Sen o koyundan fazla âsi ve dâll değilsin.

Kaderden sana atılan bir musibet taşına maruz kaldığın zaman,

اِنَّا لِلّٰهِ وَ اِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ

söyle ve Merci-i Hakikî'ye dön, imana gel, mükedder olma.

O seni senden daha ziyade düşünür.

Mesnevi-i Nuriye - 118

7 Ekim 2022 Cuma

İNSANIN MAHİYETİ

 İnsanın mahiyeti hakkında çok mühim bir ders.

İnsan, Allah’ın binler esmalarını gösteren bir âyine hükmündedir. Bu özelliği nisbetiyle nakş-ı âzamdır insan.

Biz de yaradılışımız itibariyle kendimizi okumalıyız ve anlamalıyız ki, diğer mahlûklardan farkımızı görelim ve gösterelim Rabb-i Rahîmimize. Ve bu kâinata gönderiliş sebeplerimizi bilerek ve sorumluluklarımızı yerine getirerek, ‘insan’ gibi yaşayalım. Bunun için önce kendi mahiyetimizi bilmemiz gerekmektedir.

İnsanın özelliklerini özetleyecek olursak:

İnsan, kâinatın halîfesi hükmünde yaratılmıştır. Bütün yaratılanlar, insanın hizmetine sunulmuştur. Bu kadar hizmetkârı bizim hizmetimize sunan Rabbimize bütün zerreler adedince hamd etsek yine azdır.

Kâinattaki nimetler, insan için birer numûne olarak yaratılmıştır. Sebebi, daha güzellerine talip olsun ve Cennet nimeti için çalışsın. Eğer insan, bu numûneler için hırsla çalışırsa ve bunları vereni tanımazsa nankörlük etmiş olur. Ama dünya nimetlerinin birer nûmune olduğunu bilip, ubûdiyetle Rabbine şükreder ise, kâinatın halîfesi derecesinde yoluna devam edecektir.

İnsan, en güzel, en san’atlı bir biçimde yaratılmıştır. Kabiliyet itibariyle de yaratılmışlardan daha üstün özelliklerle donatılmıştır.

İnsan, aynı zamanda kâinatın bir nevî fihristesi, bir nevî özetidir. Maddî olarak dünya âleminin bir özeti olmakla beraber, manevî olarak da kâinatın bir özetidir. Nasıl ki insanda ruh var, kâinatta da ruhlar âlemi mevcuttur. İnsanda hafıza var, kâinatta ise levh-i mahfuz vardır. İnsanda hayâl âlemi var, kâinatta da âlem-i misâl mevcuttur. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir.

İnsanın ihtiyacı, emelleri, arzuları, hayâlinin ulaştığı yere kadar fazladır. Yaratılmışlar içinde ihtiyacı en fazla olan insandır. Bununla beraber gücü zayıf, kuvveti yetersizdir. Ve düşmanları nihayetsiz olmakla beraber acizliği ile o düşmanlara karşı tek başına mücadele vermemektedir.

Bundan dolayı bir dayanak noktasına ihtiyacı vardır. Öyle bir dayanak noktası olmalı ki, insanın âcizliği insana bir kuvvet kazandırsın, fakirliği ise bir kudret kazandırsın. Bu dayanak noktası da Rabbimizdir. O’nun (cc), bize gösterdiği şefkat ve merhamet ile bizim âcziyetimizde bir kuvvet, fakrımızda bir kudret meydana gelir. Hamd olsun..

İnsan, bir çekirdek hükmündedir. Bu çekirdek, iman ışığıyla, İslâmiyet suyuyla beslenirse büyüyecek, gelişecek ve bununla beraber meyve verecektir. Ama nefis ve şeytanın telkinlerine uyarsa, çürüyecek ve esfel-i sâfilin derecesine düşecektir.

Hayvandaki duygular sınırlıdır. Ama insandaki duygular, lâtifeler sınırsızdır. Bundan dolayı, insan için sınırsız bir makam tayin edilmiştir. Âla-yı illiyîn ve esfel-i sâfilin..

Ayrıca insanın bu dünyaya gönderiliş sebebi lezzet almak değildir. Çünkü insan, geçmişten gelen elemler ve gelecekteki endişeler sebebiyle, dünya lezzetlerini alamaz hale gelir. İnsanın asıl gönderiliş sebebi, Hâlıkını tanımak, ona iman etmek ve ubûdiyet vazifesini yerine getirmektir.

İnsan, sırât-ı müstakîm üzere yaşamalıdır. Bunun yolu da Risale-i Nur’da beyan edildiği üzere, hikmetli, iffetli ve şecaatli yaşamaktan geçmektedir. Şecaat, cesaretini yerinde kullanmaktır; hikmet, hakkı hak, bâtılı bâtıl bilmektir; iffet ise helâle meyilli olmak ve harama uzak olmaktır.

İnsan, Allah’ın antika bir san’atıdır. Antika, eşsiz, benzersiz demektir. Yaratılmış ve yaratılacak insanlar içinde hiçbir insan yok ki diğer insanlardan farklı bir sîmaya ve farklı bir karaktere sahip olmasın. İşte Yaradan, böyle yaratır.

İnsanda öyle bir anahtar vardır ki, eğer bu anahtarı doğru kullanırsa, Allah’ın esmalarını tanıyabilir ve her yaratılanda Allah’ın esmalarını görebilir. Bu anahtar ene’dir. Ene, bizdeki kabiliyetlerin, güzelliklerin bize ait olmadığını, bizdeki güzelliklerin Rabbimizin isimlerinden bize verdiği bir emaneti olduğunu bize gösterir. Biz de bu güzelliklerden yararlanıp, Allah’ın isimlerini bulmaya çalışarak, mârifetullah ilmine geçebilirsek, imanımızı tahkîkiye çıkarabiliriz. Yoksa eneyi yanlış kullanırsak, Allah muhafaza, bizi firavunluğa kadar götürebilir.

İnsanın kâinata gönderiliş hikmetlerini, felsefenin hikmet bölümü yıllar yılı araştırmış ve şu dört soruyu kendilerine sormuşlardır: Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?

İşte bu sorulara kâinat ağacının en mükemmel meyvesi olan Efendimiz (asm), Risale-i Nur’da beyan edildiği üzere, şöyle cevap veriyor:

“Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî’nin kudretiyle yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahlûklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle, re’sü’l-malımız olan istidadlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî’den risalet vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî’nin risalet beratı olarak bana verdiği Kur’an-ı Azîmüşşan elimdedir. Şübhen varsa al, oku!”

 (İşarat-ül İ’caz, s. 13)


NUR-U MUHAMMEDİ

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (A.S.M.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.

Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.

Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur.

Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.

Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî onun andelibi olur.

Eğer pek büyük bir saray farzedilirse, Nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezel'in makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyle âsâr-ı san'atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münadi ve teşrifatçı olur.

Bütün insanları davet ediyor.

O sarayda bulunan bütün antika san'atları, hârikaları ve mu'cizeleri tarif ediyor.

Halkı o saray sahibine, sâni'ine iman etmek üzere cazibedar, hayret-efza davet ediyor.

Mesnevi-i Nuriye - 116

4 Ekim 2022 Salı

KUŞLAR DA İLHAMA MAZHAR

    Emir ve izn-i İlahî ve havl ve kuvvet-i Rabbaniye ile, umum hayvanatın melaikeden bir çobanı, bir nâzırı olduğu gibi; kuş taifesinin de bir çobanı var.

Onlar bilmese de, emr-i İlahî ile ve ilham-ı Rabbanî ile çobanları onları sevkeder.

O sevk-i fıtrî ise, kuşlara gelen ilhama dayanır.

Kuşlar, ilhama mazhardırlar ki; yaşı bir günlük bir arı yavrusu, havada bir gün mesafede gider; o ilham-ı fıtrî ile, o sevk-i Rabbanî ile yolunu şaşırmadan dönüp, gelip yuvasına girer.

   Evet nasılki küre-i arz, Risale-i Nur ve şakirdlerine gelen zulme itiraz etti ve cevv-i hava yağmursuzlukla ve soğukla Risale-i Nur'a gelen tazyikat ve müsadereyi tenkid etti ve bulutlar serbestiyetini yağmurlarla alkışladı; elbette kuş nev'i de alâkadar olabilir.

   Evet insanın bir kısım sun'î kuşlarının bir bomba yumurtası ile bir köyü harab edip bin adamı mahveden cinayetine ve cehennemî zakkum yumurtaları taşıyan o insanî kuşların tahribçi kısmını; hem küre-i arza, hem nev'-i beşere müstebidane, merhametsiz tahribatına karşı, bu hayvanî kuşlar, tesirli bir surette istikbali tenvir eden Risale-i Nur'u elbette manen tebrik edip alkışlar, diye suretindeki hâdise, gerçi çok tatlı bir latîfedir, fakat çok ince bir hakikat dahi içinde var.

Emirdağ-1 - 92

1 Ekim 2022 Cumartesi

MİNNET ALMAMAK

    Eski Said minnet almazdı.

Minnetin altına girmektense, ölümü tercih ederdi.

Çok zahmet ve meşakkat çektiği halde, kaidesini bozmadı.

Eski Said'in senin bu bîçare kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun'î bir istiğna değil, belki dört-beş ciddî esbaba istinad eder.    Birincisi: Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cerr etmekle ittiham ediyorlar.

"İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar" deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar.

Bunları fiilen tekzib lâzımdır.

   İkincisi: Neşr-i hak için Enbiyaya ittiba' etmekle mükellefiz.

Kur'an-ı Hakîm'de, hakkı neşredenler:

اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ ٭ اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ

diyerek, insanlardan istiğna göstermişler.

Sure-i Yâsin'de

اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ

cümlesi, mes'elemiz hakkında çok manidardır...

   Üçüncüsü: Birinci Söz'de beyan edildiği gibi: Allah namına vermek, Allah namına almak lâzımdır.

Halbuki ekseriya ya veren gafildir; kendi namına verir, zımnî bir minnet eder.

Ya alan gafildir; Mün'im-i Hakikî'ye ait şükrü, senayı, zahirî esbaba verir, hata eder.

   Dördüncüsü: Tevekkül, kanaat ve iktisad öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şey ile değişilmez.

İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem.

Rezzak-ı Zülcelal'e yüzbinler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş.

Onun keremine istinaden, bakiyye-i ömrümü de o kaide ile geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum.

   Beşincisi: Bir-iki senedir çok emareler ve tecrübelerle kat'î kanaatım oldu ki; halkların malını, hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almağa me'zun değilim.

Bazıları bana dokunuyor.. belki dokunduruluyor, yedirilmiyor.

Bazan bana zararlı bir surete çevriliyor.

Demek gayrın malını almamağa manen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.

Hem bende bir tevahhuş var; herkesi, her vakit kabul edemiyorum.

Halkın hediyesini kabul etmek, onların hatırını sayıp istemediğim vakitte onları kabul etmek lâzım geliyor.. o da hoşuma gitmiyor.

Hem tasannu' ve temelluktan beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libas giymek, bana daha hoş geliyor.

Gayrın en a'lâ baklavasını yemek, en murassa' libasını giymek ve onların hatırını saymağa mecbur olmak, bana nâhoş geliyor.

   Altıncısı: Ve istiğna sebebinin en mühimmi; mezhebimizce en mu'teber olan İbn-i Hacer diyor ki: "Salahat niyetiyle sana verilen bir şeyi, sâlih olmazsan kabul etmek haramdır."

   İşte şu zamanın insanları hırs ve tama' yüzünden küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar.

Benim gibi günahkâr bir bîçareyi, sâlih veya veli tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar.

Eğer hâşâ ben kendimi sâlih bilsem; o alâmet-i gururdur, salahatin ademine delildir.

Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabul etmek caiz değildir.

Hem âhirete müteveccih a'male mukabil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâki meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir.

B.Cevab Veriyor - 153