6 Mart 2022 Pazar

KAİNATIN ÇEKİRDEĞİ VE MEYVESİ

 Bu hadis-i kutsîde belirtilen hakikat, âlemlerin bir Nur çekirdekten yaratılmış olduğu hakikati olsa gerektir. Bu Nur çekirdeğin âlemler için, kâinât için ehemmiyet derecesi böyle bildirilmiştir. Yani, önce kutlu ve Nurlu bir çekirdeğin yaratıldığı, ardından bu çekirdeğin üzerine âlemin bina edildiği ifade edilmiştir.

O halde kâinâtın hamurunda bulunan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Nûru, bu kâinâtın çekirdeği hükmündedir. Nitekim Üstad Bedîüzzaman’a göre, bu büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla baktığımızda, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Nûru o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebi olur. Bu mürekkep bütün kâinâtı kendi rengiyle boyamıştır. Eğer kâinâtı bir büyük ağaç farzedersek, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Nûru bu büyük ağacın hem çekirdeği, hem meyvesi olur!6

KÂİNAT NE ZAMAN VEFAT EDER?

Nihâyet Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm İslâmiyet meyvesini, Kur’ân şuurunu ve Sünnet-i Seniyye aklını kâinâtın başına geçirmiştir. Böylece kâinât ağacı en kâmil meyvesini vermiştir.

Demek İslâmiyet ile kâinât, ruh ile beden gibidir. Kur’ân ile kâinât şuur ile vücut gibidir. Sünnet-i Seniyye ile kâinât, akıl ile insan gibidir. Nitekim Üstad Bedîüzzaman’a göre, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın maddî ve mânevî hayatı, kâinâtın ruhundan süzülmüş bir öz hükmündedir.

Nihâyet bu ön bilgilerden sonra Üstad Bedîüzzaman Hazretleri der ki: “Eğer kâinattan Risalet-i Muhammediyenin (asm) Nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.”7

Dipnotlar:

1- Meselâ bakınız: Sözler, s. 72; Sözler, s. 215; Mesnevî-i Nûriye, s. 38; Şuâlar, s. 537.

2- Mesnevî-i Nûriye, s. 99.

3- Sözler, s. 113; Lem’alar, s. 329.

4- Keşfü’l-Hafâ, 2/164, H. No: 2123.

5- Kastalânî, Mevâhibü’l-Ledünniye, 1/7.

6- Mesnevî-i Nûriye, s. 99, 100.

7- Lem’alar, s. 329

KOĞUCULUK

 

Bir kimseye, o kimse hakkında bir başkasının söylemiş bulunduğu bir sözü ya da o kimseye yönelik yapmış bulunduğu bir işi-gördüğünü veya duyduğunu öne sürerek- ulaştırma, aktarma, götürme işi... Söz taşıyıcılık...

Gıybette, bir kimse hakkında konuşma vardır. Konuşulanın konuşanları ilgilendirip ilgilendirmemesi, veya doğru olup olmaması da gıybet fiilini değiştirmez. Eğer konuşulanlar yalansa, hem gıybet hem iftirâ edilmiş olur. Konuşulanlar doğru ise, gıybet yapılmış olur. Koğuculukta ise, anlatılan şeyler kendisi ile konuşulan kimseyi ilgilendiren bir konuda olmaktadır: "Senin hakkında şunu dedi veya senin aleyhinde şunu yaptı" gibi... Kendisine söz götürülen kimsenin sıradan biri olması ile herhangi bir konuda yetkisi bulunan bir görevli olması arasında fark yoktur. Bu bakımdan jurnalciler ve ihbârcılar da "koğucu" konumundadır. Ancak, Allah için yapılan şahitliktir ki, bunun dışındadır.

Arapça'da, daha doğrusu hâdislerde, türkçedeki koğuculuk kelimesini ifade edici iki ayrı kelime kullanıldığını görürüz: Nemime ve katt.. Bu işi yapanları tanımlamak için de nemmam ve kattat kelimeleri kullanılır. Süfyan'ın kattat ile nemmamı eş anlamlı görmesine (Tirmizi, Birr ve'ssıla, 78) karşılık, Hâfız el-Münzirî bu iki kelimenin daha farklı anlamlara geldiğini belirtmiştir. O'na göre, nemmam, bizzat gördüğü ya da sözün sahibinden duyduğu şeyleri ilgilisine taşıyandır. Kattat ise, başkalarından duyduğu şeyleri götüren kimse olmaktadır (Tergib ve Terhib, Çev.A.M.Büyükçınar, V, 386).

İslâm dininde koğuculuk hoş görülmemiş ve bu durum hem âyetlerde, hem de hâdislerde belirtilmiştir. Nitekim:

"Vay haline, diliyle çekiştirip alay edenlerin hepsinin" şeklinde anlamlandırılan "Veylün li külli hümezetin lümezetin" (Hümeze) âyetindeki 'hümeze' kelimesi yalın bir çekiştirmeden çok koğuculuk anlamına gelmektedir (İmam Gazalî İhya, Terc. A.Arslan, VI, s.545) olmak üzere birçok âlimlerce ifade edilmiştir. Bu iki kelime, "hemmazin" ve "meşşain binemimin" şeklinde biribirinin müterâdifi, tamamlayıcısı biçiminde kullanılmış ve "sözü yaymak için yürüten hemmaz"lara aldırış edilmemesi, itibar gösterilmemesi bildirilmiştir (el-Kalem, 68/11).

Bu konuda pek çok raviden gelip de, hemen hemen bütün sahih ve muteber hâdis kitaplarında yer alan hâdis-i şerifler de vardır. Sözgelimi, "Koğucular cennete girmeyecektir" hadisi, 'koğucu' karşılığı bazılarında 'nemmam', bazılarında 'kattat' kullanılmış olarak yer almış bulunmaktadır (Tirmizi, Birr ve Sıla, 78).

Kabir azabına uğratılan iki kişiden birinin 'bevl'den kaçınmayışı, diğerinin de 'koğuculuk' yapmış olması yüzünden bu azabı gördüklerine dair hâdis de birçok hâdis mecmualarında yer almaktadır (Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi Sarih, 163 Sayılı Hadis).

Gazali, işleyicisi ya da söyleyicisinin başkalarınca bilinmesini istemediği bir şeyi, bu şey suç ve günah değil de iyi bir iş ya da söz olsa bile, o konu ile ilgilenebilecek bir başkasına taşımayı da koğuculuk kapsamında görmüştür. Ve koğuculuğa teşvik eden şey olarak da üç ayrı etki zikretmiştir: Ya sözü taşınmış olana kötülük yapılmak istenmekte, ya söz götürülen kimseye yaranmak amaçlanmakta, ya da konuşan boş şeyler konuşmak gibi bir alışkanlıktan kurtulamamaktadır.

Ancak, söz taşımanın, lâf götürüp getirmenin koğuculuk sayılamayacak, kınanamayacak bir türü daha vardır ki, o da, Peygamber Efendimiz Hazretlerinin "insanların arasını düzelten ve bunun için hayır maksadıyla söz ulaştıran veya hayır kastıyla kinayeli yalan söyleyen kimse, yalancı değildir" (Tecrid-i Sarih Tercümesi, 1156 Sayılı Hadis) mealindeki hadislerinde belirtmiş olduğu türden olandır. Şeklen koğuculuğa benziyor olmasına karşılık, niyet ve maksat bakımından onunla taban tabana zıt bir davranış biçimi...


5 Mart 2022 Cumartesi

ULÜLEMR NEDİR?

Ululemr’e itaatin ölçüsü, sınırları nedir? Ululemr'in yanlışı söylenmez mi?”

Hepiniz Çobansınız

Âmir konumundaki yöneticiler ululemirdirler ve sorumlulukları yönettiği insanlara göre çok daha fazladır. Ululemr olanın başı göğe değmiyor; fakat hesabı göğe değebilir. Hazret-i Ömer derdi ki: Dicle kenarında bir koyunu kurt kapsa Allah, Ömer’den sorar diye korkarım.

Peygamber Efendimiz (asm) ululemri “çoban” saymıştır ve sorumlu tutmuştur. Bir hadislerinde, “Hepiniz çobansınız ve hepiniz emri altındakilerden sorumlusunuz. Devlet reisi çobandır ve emri altındakilerden sorumludur… Hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.” 1 buyurmuşlardır.

Ululemr insandır, beşerdir. Ona insanüstü vasıf giydirmek onu tabulaştırmak, onu ilahlaştırmak, hatası söylenemez bir noktaya itmekle olur. Önce hatasını söylemezsiniz. Ardından hatasını görmemeye başlarsınız. Daha sonra her davranışında hikmet ararsınız. Her tuttuğu altın olur! Nihayet zihninizde efsaneleşir ve tabulaştırırsınız.

Oysa bu bir insandır. Tıpkı senin gibi… Yarı ilah değildir. Hatası da olur, yanlışı da…  Öyleyse ne siz haddinizi aşın, ne onu haddinin ötesine itin! Ona Haydar Ağa demeyin; Haydar deyin! Ululemre itaat bu değildir.

Kılıçlarınızla Beni Doğrultun

Ululemrin her yaptığı doğru olmayabilir. Eğer insanlar onun yanlışını söylemezlerse, bu ona iyilik değildir. Güç zehirlenmesine uğrar ve kendi yanlışını göremez. Öyleyse ululemri eleştirmek itaatsizlik değildir. Bilâkis hakperest olmanın gereğidir. Eleştirilen ululemr daha az yanlış yapar. Hazret-i Ömer (ra): “Ey insanlar! Ben Allah’a ve Peygambere itaat ettiğim müddetçe, bana itaat edin. Doğru yoldan saparsam, kılıçlarınızla beni doğrultun.” sözünü bir ululemr olarak söylemiştir.

“Kılıçlarınızla doğrultun” emrinden maksat, beni öldürün demek değil; Allah’ın emri karşısında dik durun, beni uyarın, bana karşı sessiz kalmayın, yanlışımı kabul etmeyin, yanlışımın altında bin hikmet aramayın demektir.

Bir İhtilâf Olursa

Kur’ân ululemre itaati emrettiği aynı âyette, eğer bir niza olursa, eğer ululemir ile bir ihtilâf yaşarsanız “işi Allah’a ve resulüne götürün” diye de emrediyor.

Âyetin meali şöyledir: “Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ulu’l-emre de. Eğer bir hususta niza’a düşerseniz, onu, Allah’a ve peygambere götürün -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız-.” 2

Bu âyetten, yukarıdaki hadisten ve Hazret-i Ömer’in (ra) ve sair Sahabe-i Kiramın uygulamalarından anladığımız, ululemre körü körüne itaat farz değildir. Doğru emirlerine itaat edilecek; ama yanlışları olduğunda görmezden gelinmeyecek, yanlışları söylenecektir.

Dolayısıyla ululemre muhalefet günah değildir. Bilâkis hakkı yükseltmektir. Hakkı teslimdir. Hakkı tutup kaldırmaktır. Mehmed Âkif’in: “Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.” sözünün tahakkukudur. Hakkı tercih etmektir.

İşte, Katılımcı Demokrasi Tam da Budur

Günümüzde çokça sözü edilen;

"Güçlendirilmiş Parlementer Sistem ve katılımcı demokrasi” aslında tam da budur. Oy veren ve seçen vatandaş daima –adeta- tetikte bekleyecektir. Daima korumada olmayacaktır. Seçtiği kişi hele de iktidardaysa, hata yaparsa, yanlış ederse düzeltmeye çalışacaktır. Elini kolunu bağlayıp teslim olmayacaktır.

Çünkü sen bu gün hakkı teslim etmediğinde, yarın Cenab-ı Allah hem senin ululemrinden, hem de senden hakkı neden tutup kaldırmadın diye hesap soracaktır.

Bediüzzaman bu ölçüyü şöyle veriyor: “Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halîfedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.” 3

Ululemrin hep batıl şeyler yaptığını söylüyor değiliz. Elbette doğruları da olacaktır. Zaten doğrularıyla hizmet etmek için milletten yetki almıştır.

Netice itibariyle, ululemrin doğrularını görmemek ne kadar insafsızlık ise, ululemri hatasız görmek ve her yaptığında hikmet aramak da bir o kadar insaftan uzaktır.

Dipnotlar:

1- Buhârî, Cum’a 11, İstikrâz 20, İtk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, İmâret 20. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İmâret 1, 13; Tirmizî, Cihâd 27.

2- Nisa Sûresi: 59.

3- Eski Said Dönemi Eserleri, s. 121.


BU ESASLARA DİKKAT ETMEK LAZIM

 Eski Said minnet almazdı.

Minnetin altına girmektense, ölümü tercih ederdi.

Çok zahmet ve meşakkat çektiği halde, kaidesini bozmadı.

Eski Said'in senin bu bîçare kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun'î bir istiğna değil, belki dört-beş ciddî esbaba istinad eder.

   Birincisi: 

   Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cerr etmekle ittiham ediyorlar.

"İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar" deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar.

Bunları fiilen tekzib lâzımdır.

   İkincisi: 

   Neşr-i hak için Enbiyaya ittiba' etmekle mükellefiz.

Kur'an-ı Hakîm'de, hakkı neşredenler:

اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ ٭ اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ

diyerek, insanlardan istiğna göstermişler.

Sure-i Yâsin'de

اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ

cümlesi, mes'elemiz hakkında çok manidardır.    Üçüncüsü: 

   Birinci Söz'de beyan edildiği gibi: Allah namına vermek, Allah namına almak lâzımdır.

Halbuki ekseriya ya veren gafildir; kendi namına verir, zımnî bir minnet eder.

Ya alan gafildir; Mün'im-i Hakikî'ye ait şükrü, senayı, zahirî esbaba verir, hata eder.

   Dördüncüsü: 

   Tevekkül, kanaat ve iktisad öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şey ile değişilmez.

İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem.

Rezzak-ı Zülcelal'e yüzbinler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş.

Onun keremine istinaden, bakiyye-i ömrümü de o kaide ile geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum.

   Beşincisi: 

   Bir-iki senedir çok emareler ve tecrübelerle kat'î kanaatım oldu ki; halkların malını, hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almağa me'zun değilim.

Bazıları bana dokunuyor.. belki dokunduruluyor, yedirilmiyor.

Bazan bana zararlı bir surete çevriliyor.

Demek gayrın malını almamağa manen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.

Hem bende bir tevahhuş var; herkesi, her vakit kabul edemiyorum.

Halkın hediyesini kabul etmek, onların hatırını sayıp istemediğim vakitte onları kabul etmek lâzım geliyor.. o da hoşuma gitmiyor.

Hem tasannu' ve temelluktan beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libas giymek, bana daha hoş geliyor.

Gayrın en a'lâ baklavasını yemek, en murassa' libasını giymek ve onların hatırını saymağa mecbur olmak, bana nâhoş geliyor.


   Altıncısı: Ve istiğna sebebinin en mühimmi; mezhebimizce en mu'teber olan İbn-i Hacer diyor ki: "Salahat niyetiyle sana verilen bir şeyi, sâlih olmazsan kabul etmek haramdır."

   İşte şu zamanın insanları hırs ve tama' yüzünden küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar.

Benim gibi günahkâr bir bîçareyi, sâlih veya veli tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar.

Eğer hâşâ ben kendimi sâlih bilsem; o alâmet-i gururdur, salahatin ademine delildir.

Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabul etmek caiz değildir.

Hem âhirete müteveccih a'male mukabil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâki meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir.

اَلْبَاق۪ى هُوَ الْبَاق۪ى

  Said Nursî 

Mektubat - 13

HAYAT NEDİR?


   Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi.. hem en büyük neticesi.. hem en parlak nuru.. hem en latîf mâyesi.. hem gayet süzülmüş bir hülâsası.. hem en mükemmel meyvesi.. hem en yüksek kemali.. hem en güzel cemali.. hem en güzel zîneti.. hem sırr-ı vahdeti.. hem rabıta-i ittihadı.. hem kemalâtının menşei.. hem san'at ve mahiyetçe en hârika bir zîruhu.. hem en küçük bir mahluku bir kâinat hükmüne getiren mu'cizekâr bir hakikatı.. hem güya kâinatın küçük bir zîhayatta yerleşmesine vesile oluyor gibi; koca kâinatın bir nevi fihristesini o zîhayatta göstermekle beraber, o zîhayatı ekser mevcudatla münasebetdar ve küçük bir kâinat hükmüne getiren en hârika bir mu'cize-i kudrettir.

Hem en büyük bir küll kadar -hayat ile- küçük bir cüz'ü büyülten ve bir ferdi dahi küllî gibi bir âlem hükmüne getiren ve rububiyet cihetinde kâinatı tecezzi ve iştiraki ve inkısamı kabul etmez bir küll ve bir küllî hükmünde gösteren fevkalâde hârika bir san'at-ı İlahiyedir.

Hem kâinatın mahiyetleri içinde Zât-ı Hayy-ı Kayyum'un vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine şehadet eden bürhanların en parlağı, en kat'îsi ve en mükemmeli.. hem masnuat-ı İlahiye içinde en hafîsi ve en zahiri, en kıymetdarı ve en ucuzu, en nezihi ve en parlak ve en manidar bir nakş-ı san'at-ı Rabbaniyedir.

Hem sair mevcudatı kendine hâdim ettiren nâzenin, nazdar, nazik bir cilve-i rahmet-i Rahmaniyedir.

Hem şuunat-ı İlahiyenin gayet câmi' bir âyinesidir.

Hem Rahman, Rezzak, Rahîm, Kerim, Hakîm gibi çok esma-i hüsnanın cilvelerini câmi' ve rızk, hikmet, inayet, rahmet gibi çok hakikatları kendine tâbi' eden ve görmek ve işitmek ve hissetmek gibi umum duyguların menşei, madeni bir acube-i hilkat-i Rabbaniyedir.

Hem hayat, bu kâinatın tezgâh-ı a'zamında öyle bir istihale makinesidir ki, mütemadiyen her tarafta tasfiye yapıyor, temizlendiriyor, terakki veriyor, nurlandırıyor.. Ve zerrat kafilelerine, güya hayatın yuvası olan cesedi o zerrelere vazife görmek, nurlanmak, talimat yapmak için bir misafirhane, bir mekteb, bir kışladır.

Âdeta Zât-ı Hayy ve Muhyî, bu makine-i hayat vasıtasıyla; bu karanlıklı ve fâni ve süfli olan âlem-i dünyayı latîfleştiriyor, ışıklandırıyor, bir nevi beka veriyor, bâki bir âleme gitmeye hazırlattırıyor.

Hem hayatın iki yüzü, yani mülk, melekût vecihleri parlaktır, kirsizdir, noksansızdır, ulvîdir.

Onun için perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya dest-i kudret-i Rabbaniyeden çıktığını aşikâre göstermek için, sair eşya gibi zahirî esbabı hayattaki tasarrufat-ı kudrete perde edilmemiş bir müstesna mahluktur.

Hem hayatın hakikatı, altı erkân-ı imaniyeye bakıp, manen ve remzen isbat eder.

Yani: Hem Vâcibü'l-Vücud'un vücub-u vücudunu ve hayat-ı sermediyesini, hem dâr-ı âhireti ve hayat-ı bâkiyesini, hem vücud-u melaike, hem sair erkân-ı imaniyeye pek kuvvetli bakıp iktiza eden bir hakikat-i nuraniyedir.

Hem hayat, bütün kâinattan süzülmüş en safi bir hülâsası olduğu gibi, kâinattaki en mühim bir maksad-ı İlahî ve hilkat-i âlemin en mühim neticesi olan şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbeti netice veren bir sırr-ı a'zamdır.

Lemalar - 329

4 Mart 2022 Cuma

İMANIN İNKİŞAFI

  YİRMİBEŞİNCİ DEVA: 

   Ey hasta kardeşler!

Siz gayet nâfi' ve her derde deva ve hakikî lezzetli kudsî bir tiryak isterseniz, imanınızı inkişaf ettiriniz.

Yani tövbe ve istiğfar ile ve namaz ve ubudiyetle, o tiryak-ı kudsî olan imanı ve imandan gelen ilâcı istimal ediniz.

Evet dünyaya muhabbet ve alâka yüzünden güya âdeta ehl-i gafletin dünya gibi büyük, hasta, manevî bir vücudu vardır.

İman ise, o dünya gibi zeval ve firak darbelerine, yara ve bere içinde olan o manevî vücuduna birden şifa verip; yaralardan kurtarıp, hakikî şifa verdiğini pek çok risalelerde kat'î isbat etmişiz.

   Başınızı ağrıtmamak için kısa kesiyorum.

İman ilâcı ise, feraizi mümkün oldukça yerine getirmekle tesirini gösteriyor.

Gaflet ve sefahet ve hevesat-ı nefsaniye ve lehviyat-ı gayr-ı meşrua, o tiryakın tesirini meneder.

Hastalık madem gafleti kaldırıyor, iştihayı kesiyor, gayr-ı meşru keyflere gitmeye mani oluyor; ondan istifade ediniz.

Hakikî imanın kudsî ilâçlarından ve nurlarından tövbe ve istiğfar ile, dua ve niyaz ile istimal ediniz.

Cenab-ı Hak sizlere şifa versin, hastalıklarınızı keffaretü'z-zünub yapsın.

Âmîn âmîn âmîn...

Lemalar - 220

VEHHAM VE ASABİYETİN İLACI

  YİRMİNCİ DEVA: 

   Ey derdine derman arayan hasta!

Hastalık iki kısımdır.

Bir kısmı hakikî, bir kısmı vehmîdir.

Hakikî kısmı ise Şâfî-i Hakîm-i Zülcelal, küre-i arz olan eczahane-i kübrasında, her derde bir deva istif etmiş.

O devalar ise, dertleri isterler.

Her derde bir derman halketmiştir.

Tedavi için ilâçları almak, istimal etmek meşrudur.

Fakat tesiri ve şifayı, Cenab-ı Hak'tan bilmek gerektir.

Dermanı o verdiği gibi, şifayı da o veriyor.

Hâzık mütedeyyin hekimlerin tavsiyelerini tutmak, ehemmiyetli bir ilâçtır.

Çünki ekser hastalıklar sû'-i istimalâttan, perhizsizlikten ve israftan ve hatiattan ve sefahetten ve dikkatsizlikten geliyor.

Mütedeyyin hekim, elbette meşru bir dairede nasihat eder ve vesayada bulunur.

Sû'-i istimalâttan, israfattan men'eder, teselli verir.

Hasta o vesaya ve o teselliye itimad edip hastalığı hafifleşir, sıkıntı yerinde bir ferahlık verir.

   Amma vehmî hastalık kısmı ise; onun en müessir ilâcı, ehemmiyet vermemektir.

Ehemmiyet verdikçe o büyür, şişer.

Ehemmiyet vermezse küçülür, dağılır.

Nasılki arılara iliştikçe, insanın başına üşüşürler, aldırmazsan dağılır.

Hem karanlıkta gözüne sallanan bir ipten gelen bir hayale ehemmiyet verdikçe büyür.

Hattâ bazan onu divane gibi kaçırır; ehemmiyet vermezse, âdi bir ipin yılan olmadığını görür, başındaki telaşına güler.

Bu vehmî hastalık çok devam etse, hakikata inkılab eder.

Vehham ve asabî insanlarda fena bir hastalıktır.

Habbeyi kubbe yapar; kuvve-i maneviyesi kırılır.

Hususan merhametsiz yarım hekimlere veyahud insafsız doktorlara rastgelse, evhamını daha ziyade tahrik eder.

Zengin ise malı gider; yoksa ya aklı gider veya sıhhatı gider.

Lemalar - 217