4 Mart 2022 Cuma

MERAKA DAİR

  ONUNCU DEVA: 

   Ey lüzumsuz merak eden hasta!

Sen, hastalığın ağırlığından merak ediyorsun.

O merakın, senin hastalığını ağırlaştırır.

Hastalığın hafifleşmesini istersen, merak etmemeye çalış.

Yani hastalığın faidelerini, sevabını ve çabuk geçeceğini düşün, merakı kaldır, hastalığın kökünü kes.

Evet merak, hastalığı ikileştirir; maddî hastalığın altında merak ile manevî bir hastalığı kalbine verir; maddî hastalık ona dayanır, devam eder.

Eğer teslimiyetle, rıza ile, hastalığın hikmetini düşünmekle o merak gitse, o maddî hastalığın mühim bir kökü kesilir, hafifleşir, kısmen gider.

Hususan evhamla bir dirhem maddî hastalık, bazan merak vasıtasıyla on dirhem kadar büyür.

Merak kesilmesiyle, o hastalığın onda dokuzu gider.

Merak, hastalığı ziyade ettiği gibi, hikmet-i İlahiyeyi ittiham ve rahmet-i İlahiyeyi tenkid ve Hâlık-ı Rahîm'inden şekva hükmünde olduğu için, aks-i maksadıyla tokat yer, hastalığını ziyadeleştirir.

Evet nasılki şükür nimeti ziyadeleştirir.. öyle de şekva; hastalığı, musibeti tezyid eder.

Hem merakın kendisi de bir hastalıktır.

Onun ilâcı, hastalığın hikmetini bilmektir.

Madem hikmetini, faidesini bildin; o merhemi meraka sür, kurtul.

"Ah!" yerine "Oh!" de, "Vâ-esefâ!" yerine "Elhamdülillahi alâküllihal" söyle.

Lemalar - 210

3 Mart 2022 Perşembe

KOMŞU HAKKI

 Komşuluk Adabı

Komşu; ev, işyeri, arazi, köy, şehir ve ülke bakımından birbirine yakın olan kişilerin ve ailelerin her birine verilen addır.

İnsan sosyal bir varlıktır. Sosyal hayatta aileden sonra en yakınımızda komşularımız vardır. Başımıza gelen müsbet ya da menfi her olayda komşularla iyi ilişkiler kurmak zorunluluğu söz konusudur.

Komşu kavramı hakkında İslam âlimleri farklı yorumlar yapmışlardır. Mesela, Hz.Ali(r.a) çevrede “sesimizi işiten herkesin” komşu olduğu görüşündedir. Hz.Aişe(r.a) ise her taraftan kırk evin komşu olduğunu ve bunların komşuluk hakkına sahip bulunduklarını bildirmiştir.

Ayrıca, komşu tabiri, hiçbir ayırım yapılmadan, Müslüman kâfir, âbid fâsık, dost düşman, yerli yabancı, iyi kötü, yakın uzak bütün komşuları içine alır.

(Miras, Kamil, Tecrid-i Sarih Tercümesi, İst., 1982, XII, 130)

Hz.Peygamber(s.a.v) komşusunun, kendisinde ne gibi hakları bulunduğunu soran bir sahabiye şöyle cevap vermiştir: “Hastalanırsa ziyaretine gidersin, vefat ederse cenazesini kaldırırsın. Senden borç isterse borç verirsin. Darda kalırsa yardım edersin. Başına bir felâket gelirse teselli edersin. Evinin damını onunkinden yüksek tutma ki, onun rüzgârını kesmeyesin. Ya senin ne pişirdiğini bilmesin ya da pişirdiğinden ona da ver.”

(Y.Kandehlevi, Hayâtü’s-Sahâbe, III, 1068)

Komşu üç çeşittir. Her birine, hâline göre hakkının ödenmesi gerekir.

Bazen iki veya daha fazla sıfatın teâruz ettiği, bunlardan birinin üstün veya her ikisinin de müsâvi olduğu durumlar da olabilmektedir.

Bu hususu Taberânî’nin Hz.Câbir’den kaydettiği şu merfu rivayet te’yid eder: “Komşu üç çeşittir: Bir komşu vardır, onun, üzerinizde tek hakkı vardır. Bu, müşrik komşudur. Bunun sadece komşuluk hakkı vardır. Komşu vardır, üzerinizde iki hakkı vardır. Bu müs- lüman olan komşudur. Bunun hem komşuluk, hem de müslümanlık hakkı vardır. Diğer bir komşunun üzerinizde üç hakkı vardır. Bu, akraba olan komşudur. Bunun hem komşuluk hem müslümanlık, hem de akrabalık hakkı vardır.”

(Kütüb-ü Sitte, 3415)

İslamiyet komşu hakkına, komşularla iyi geçinmeye çok büyük önem vermiştir. Kur’an-ı Kerim’de, Allah’a imanı emreden ve şirki yasaklayan ifadelerin hemen arkasından anne babaya iyi davranmak ve komşuya iyilik yapmak emredilmektedir. Nitekim Nisa suresinde Yüce Allah, “Yalnız Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anneye, babaya, akrabalara, yetimlere, fakirlere, yakın komşulara, uzak komşulara, yol arkadaşlarına, garip ve yolculara, ellerinizin altındakilere (köle, cariye, hizmetçi ve işçilere) de güzel muamele edin. Allah, kendini beğenen ve övünüp duranları sevmez.” buyurur.

(Nisa, 4/36)

Hz.İbni Ömer’in(r.a) rivayetine göre, Efendimiz(s.a.v) komşu hakkının ehemmiyeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Cebrail(a.s) bana komşuyu tavsiyede o kadar ileri gitti ki, yakında onu (komşuyu) komşusuna varis yapacak zannettim.”

(Buhârî, Edeb 28)

Başka hadislerinde ise Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Allah’a ve âhiret gününe iman eden komşusuna iyilik etsin.”

(Buhârî, Edeb 31)

“Allah katında dostların en iyisi arkadaşına, komşuların en iyisi de komşusuna en iyi davrananıdır.”

(Buhârî, İman 31; Tirmizî, Birr 28)

Komşularımızla karşılaştığımız zaman içten ve samimi olarak selamlaşmak, fazla uzatmadan hâl hatır sormak, güler yüzlü, tatlı dilli olmak gerekir. Üzüntü ve sevinçli anlarında komşularımızla birlikte olmak, komşuluk haklarındandır. Zira Üzüntüler paylaşıldıkça azalır, sevinçler paylaşıldıkça çoğalır. Dolayısıyla komşula- rımızın kederlerini ve sevinçlerini paylaşmalıyız.

Komşuların; sevinç ve kederde ortak olmaları bir mutluluk vesilesidir. Böylece aramızda Muhabbet, birlik ve beraberliğin artmasına vesile olur. Peygamber Efendimiz(s.a.v), Mü’minin, mü’min kardeşine tebessümü, güler yüzlü davranışı, sadaka vermek hükmünde olduğunu “Şüphe yok ki, Allah yumuşak huylu, açık yüzlü kimseyi sever ” buyurmuştur.

(Tirmizi)

Hastalık gibi musibetler, her insanın başına gelebilecek hadiselerdendir. Komşunun kendisi veya ailesinden birisi hastalandığı zaman ziyaret edilmesi, Efendimizin(s.a.v) teşvik ettiği amellerden birisidir.

Hatta bu ziyareti, müminin mümin üzerindeki beş hakkından bir hak olarak saymıştır. Dolayısıyla Müslümanlar, hasta olan dostlarını ve komşularını uygun zamanlarda yanlarına giderek ziyaret ederler ve onlara şifa dileklerinde bulunur ve dua ederler. Bu da Müslümanlar arasında sevgi ve dayanışmanın artmasına vesile olur. Dinimiz hasta ziyareti konusunda Müslim, gayrimüslim ayırımı yapmaz. Hasta kim olursa olsun ziyaret etmeyi emreder.

Hz.Peygamber(s.a.v) bir hadislerinde: “Ashabım! Hastaları ziyaret ediniz, açları doyurunuz, esaretinizdeki köleleri salıveriniz.” buyurmuştur.

(Buhârî, Merdâ 4)

Hz.Sevban radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “Hasta ziyaretinde bulunan kimse, ziyaretten dönünceye kadar cennet meyveleri arasındadır.”

(Müslim, Birr 40)

Komşularımıza, Ölüm ve benzeri bir musibet anında taziyede bulunmak ve onları teselli etmek, sabır dileyerek üzüntülerini paylaşmak gerekir.

Peygamberimiz(s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Musibete uğrayan kardeşini ziyaret edip taziye eden kimseye Allah, kıyamet gününde ikram elbisesini giydirir.”

(İbn Mâce, Cenâiz 56)

İbnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “Kim bir belaya maruz olana taziyede bulunursa, ona öbürünün sevabının bir misli verilir.”

(Tirmizi, Cenaiz 71)

Yeni bir ev alırken veya kiralık bir eve taşınılacaksa, mümkün mertebe kimlerle komşu olunacağını araştırmak gerekir. Zira Salih bir komşu ganimettir. Onun feyzinden yakın çevresi de istifade eder.

Kötü komşunun, nasıl çevresindeki insanlara zararı dokunuyorsa aksine iyi komşunun da dünya ve âhirette yakınlarına iyilik ve yardımı dokunacaktır.

Peygamber Efendimiz(s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Ev almadan önce iyi komşu bulun, yola çıkmadan önce dürüst bir yol arkadaşı bulun.”

(Şir’a)

Başka bir hadislerinde ise efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki Hazret-i Allah, salih (iyi) bir Müslüman sebebi ile yüz komşusundan belayı kaldırır.”

(el-Askalâni, Selâmet Yolları, III, 298)

Mü’minin şe’ni Kerim olmaktır. Zira Senin ikramınla sana musahhar olur.

Ebû Hüreyre(radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Kim Allah’a ve âhirete inanıyorsa misafirine ikrâm etsin. Kim Allah’a ve âhirete inanıyorsa komşusuna ihsanda (iyilikte) bulunsun. Kim Allah’a ve âhirete inanıyorsa, ya hayır söylesin veya sükût etsin.”

(Buhârî, Edeb 31,85; Müslim, İmân 74; Ebû Dâvud, Edeb 132)

Amr b. Şuayb, Resûlullah’ın(s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Eğer bir meyve satın alırsan, sokakta gördüğün çocuğa ondan hediye olarak ver. Şayet bunu yapmazsan gizlice onu eve götür. Çocuğun onu eline alarak komşu çocuğunu öfkelendirmek için dışarı çıkmasın!”

(Taberâni 474)

Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: Resulullah(aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: “Ey Ebu Zerr! Maruf ’dan(iyilik) hiç bir şeyi hakir görme, hatta bir kardeşini güler bir yüzle karşılaman bile (basit bir şey değildir). Et satın aldığın veya bir tencere kaynattığın zaman suyunu artır, ondan komşuna bir avuç kadarda olsa ver.’

(Tirmizi, Et’ime 30)

Fakir ve muhtaç komşuların yardımına koşmak, gerekirse onlara maddi yardımda bulunmak, ödünç para vermek, çalışabilecek durumda olanlara, geçimlerini sağlayacak bir iş sağlamak, Müslümanın Müslüman üzerindeki görevlerindendir. Kimsesiz ve yaşlı komşularımızın, işlerini takip etmek, yapmak veya yaptırma da çok güzel bir davranıştır.

Hangi fert olursa olsun, kendinden bir derece fakiri bulabilir ve onlara karşı yardım elini uzatabilir. Çünkü Cenab-ı Hak: “Bütün müminler kardeştir.” diye emrediyor.

(Hucurat, 49/10)

Bu meyanda Atalarımız “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” demişlerdir. Komşumuz bir haceti olduğunda veya maddi bir sıkıntıya düşüp borç istediğinde, imkânlarımız nisbetinde o ihtiyacını karşılamalıyız. İsteklerini yerine getirmemiz mümkün değilse münasip bir dille izah etmeli, yardımcı olamadığımız için üzüntümüzü belirtmeliyiz. Yüce Peygamberimiz ki: “Sizden biri kendisi için sevip istediği bir şeyi din kardeşi ve komşusu için de istemedikçe kâmil mü’min olamaz” buyuruyor. Demek ki yoksul müslümanlara yardım din kardeşliğinin bir gereğidir. (Tirmizi, Zühd 2) Başka bir hadislerinde ise Peygamberimiz(s.a.v) şöyle buyurmuşlardır: “Komşusu aç iken tok olarak yatan kimse bizden değildir.”

(Müslim, İman 74)

Komşuda olup bitenleri araştırmamak, ayıp ve kusurlarını ortaya çıkarmaya çalışmamak, bize karşı hatalı söz ve davranışlarda bulunmuşlarsa, onları anlayışla karşılayıp bağışlamak, kendilerine dünya ve âhiret işlerinde yol gösterici olmak da komşuluk görevleri arasındadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, birbirinin kusurunu araştırmak ve başkasının gizli kalmış yanlarını ortaya çıkarmaya çalışmak yasaklanmıştır.

Mealen Cenab-ı hak şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”

(Hucurat, 49/12)

Komşuya en ufak bir eziyet ve sıkıntı vermekten çekinilmelidir. Gürültü yapmak, olur olmaz vakitlerde, halı, yolluk vs. çırpmak, komşuyu incitici söz söylemek, komşunun yardımına koşmamak gibi hâllerden şiddetle sakınılmalıdır.

Komşuyla iyi geçinmek, onlara maddi veya manevi hiçbir şekilde kötülük yapmamak, zarar vermemek gerekir. Maddi kötülük, komşunun evine, bahçesine, malına, mülküne tecavüz etmek; onları bozmak, yıkmak, kirletmek, zorla ele geçirmek, kendisini dövmek ve hırpalamaktır. Manevi kötülük, ırz ve namusuna tecavüz etmek, aile sırlarını çevreye yaymaktır.

Hz.Peygamber(s.a.v); “Allah’a ve ahiret gününe iman eden komşusuna eziyet etmesin.” buyurarak, Müslümanlara komşu hakkının önemini belirtmiştir.

(Müslim, İman 73,75)

Başka bir hadislerinde ise Allah Resulü(s.a.v); “Komşusu, kötülüklerinden emin olamayan kişi, iman etmiş olmaz.” buyurmaktadır.

(Buhârî, Edeb 29; Müslim, İman 73)

Hz.Enes(r.a) rivayetine göre Efendimiz(s.a.v) şöyle buyurmuşlardır: “Komşusuna eza eden, bana eza etmiş ve bana eza eden de Allah’a eza etmiş olur. Kim komşusu ile kavga ederse, benimle kavga etmiş olur. Benimle kavga eden de Allah’la kavga etmiş olur.”

(Ebû Dâvud, Akdiye 31)

Komşularımızın, helal dairesindeki düğün, sünnet ve mevlit gibi münasebetlerle yaptığı davetlerini geri çevirmemeliyiz. Meşru bir engelimiz yoksa davete mutlaka icabet etmeliyiz.

Davete icabet etmek sünnet olmakla birlikte, bir hadiste Müslümanın Müslüman üzerindeki haklarından biri olarak zikredilmektedir.

A’rac, Ebu Hureyre radıyallahu anh’tan naklen anlatıyor: Resulullah aleyhissalatu vesselam diyordu ki: “En şerli yemek, sadece zenginlerin çağrılıp, fakirlerin çağrılmadığı yemektir. Kim de davete icabet etmez, yemeğe gelmezse, Allah ve Resulune asi olmuştur.”

(Buhari, Nikâh 72)

Komşularımızın sahip olduğu dünyevi hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet gibi şeylerin fani ve muvakkat olduğunu düşünerek haset ve kıskançlık hastalıklarına bulaşmamaya, uzak durmaya çalışmalıdır.

Nitekim Resulullah (s.a.v); “Birbirinize haset etmeyin, birbirinize buğz etmeyin ve birbirinizle alakayı kesmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz!” buyurmak suretiyle bizleri haset etmekten sakındırmaktadır.

(Buhârî, Edeb 57,58; Müslim, Birr 24,28,30,32)

Bir Müslümanın, diğer Müslüman kardeşiyle veya komşusuyla, aradaki sebep ne olursa olsun üç günden fazla küs, dargın durması helal değildir.

Zira Resulullah(s.a.v), “Bir Müslümana, kardeşine üç günden fazla küsmesi helal değildir.” buyurmaktadır.

(Buhârî, Edeb 62, İsti’zan 9; Müslim, Birr 25)

Komşularımız hakkında, Su-i zan da(kötü zan) bulunmak, manevi hastalıklardan sayılmıştır. Su-i zan, insanlar arasında düşmanlığın yaygınlaşmasına sebep olarak toplum fertleri arasında yardımlaşma ve dayanışma ruhu nu ortadan kaldırır.

Alıntı


İNSANLARIN AÇIĞINI ARAŞTIRMA (TECESSÜS)


Tecessüs, sözlükte “araştırmak, dikkatle bakmak”; ahlâkî terim olarak ise, “bir kimsenin özel durumunu merak edip öğrenmek için onun bilgisi ve rızası dışında gizlice araştırma yapmak” 1 manasını ifade eder.

Bir insanın dününü bugününü, saklısını gizlisini; hasbe’l-beşer içine düştüğü hâlleri araştırmak; -şayet varsa- çirkinliği görmek ve ona vâkıf olmak araştırılan insan için olduğu kadar, araştıran kimse için de bir ahlâkî problem, bir şahsiyet sorunu.

Hâlbuki herkesin özelinden; çirkininden, güzelinden kime ne?

Kul kusursuz olmuyor.

Hata sevap, doğru yanlış o kimseyle Rabbi arasında olan bir durum.

İnsanoğlu melek değil ya... 

Maâzallah, minarenin basamakları birer birer çıkılır; bir an olur, sonuncudan tepetaklak düşülür.

Bir başkasını araştıran insanın tenceresinin kapağını şöyle bir kaldıracak olsanız, kim bilir, içinden ne menem şey çıkacak.

İlim adına, kanun namına araştırmaya kimsenin söyleyeceği bir şey olamaz. Ama insanın özel hâllerini araştırmak örfen, dinen; şer’an yasaktır. 

Rabbimiz, Kitabında şöyle emrediyor:

“Ey iman edenler! Tecessüs etmeyin.” 2

Kitapta, gizli kusurların araştırılması kesin bir dille yasak edilmiş, böylesi davranışların Müslümanlar arasındaki kardeşlik bağının kopmasına, toplum barışının bozulmasına yol açan yıkıcı davranışlar niteliği taşıdığına dikkat çekilmiştir.

“Taberî, yukarıdaki âyette geçen ‘velâ tecessesû’ ifadesini, ‘Birbirinizin gizli hâllerini gözetlemeyin, kusurlarını ortaya dökmek amacıyla sırlarını araştırmayın’ şeklinde yorumlamıştır.” 3

Peygamber Efendimiz (asm), tecessüsün zararlı ve kötü bir şey olduğunu “Tecessüste bulunmayın, birbirinizin iç yüzünü araştırmayın” 4 hadis-i şerifleriyle men etmiş, inanan insanlara bundan uzak durmalarını tavsiye etmiştir.  

Araştıran, araştırılanın sevdiği bir insansa ve o araştırılan kimse, araştırıldığından haberdar olursa, koskocaman bir erozyon yaşanır!

Belki renk vermez, ama birdenbire renk adına her ne varsa, albenisi değişir. 

Bu durumda, uzak yakın fark etmez.  

Doğru olan; kişinin, kendini ilgilendirmeyen ve üzerine vazife olmayan bir konuda, haddi aşıp, bilgi sahibi olmaya çalışmaması.

Bu kadar!

Dipnotlar:

1- TDV İslâm Ansiklopedisi, 40, 246-247. 2- Hucurât Sûresi, 12. 3- TDV, İslâm Ansiklopedisi, 40: 247 (Câmiu’l-Beyan, 11; 394). 4- İbn Kesir, Tefsir 7: 357.

2 Mart 2022 Çarşamba

SEVKİYAT VAR

    Ey insan!

Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun?

Otuzikinci Söz'ün âhirinde denildiği gibi: Dünyanın bin sene mes'udane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü'yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal'in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.

Mübtela ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, onun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi ve bütün Cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve cazibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Mabud-u Lemyezel'in, bir Mahbub-u Lâyezal'in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennet'e çağrılıyorsunuz.

Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.

   Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki: Ey insan!

Fenaya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz!

Siz fenaya değil, bekaya gidiyorsunuz.

Ademe değil, vücud-u daimîye sevk olunuyorsunuz.

Zulümata değil, âlem-i nura giriyorsunuz.

Sahib ve Mâlik-i Hakikî'nin tarafına gidiyorsunuz ve Sultan-ı Ezelî'nin payitahtına dönüyorsunuz.

Kesrette boğulmaya değil, vahdet dairesinde teneffüs edeceksiniz.

Firaka değil, visale müteveccihsiniz.

Mektubat - 228

MAL MÜLK HERŞEY ALLAH'INDIR

 

Allah’tan ne istenirse hayırlı olanı istemek lâzımdır. Çünkü hakkımızda neyin hayırlı olup olmadığını biz bilemeyiz. Asr-ı Saadette Salebe adında bir zat vardı. Allah Resûlünün (asm) bereket duâsıyla birçok sahabenin zengin olup Allah yolunda harcadığını görünce, Resûlullah’a (asm) geldi ve “Ya Resûlullah! Bana da duâ et de ben de zengin olayım ve Allah yolunda harcayayım.” dedi. Peygamber Efendimiz (asm) “Ya Salebe! Senin bu halin senin için daha hayırlıdır, sen sabret.” diye ikaz etti. “Mescid kuşu” namı verilen ve beş vakit Resûlullah’ın (asm) arkasında namaz kılan bu kişi, farklı zamanlarda bu talebini tekrarladı. Dördüncüsünde, Allah Resûlü (asm) ona bereketle duâ etti. Malı ve sürüleri çoğalmaya başladığında önce vakit namazlarına, sonra da Cuma namazlarına gelemeyince Peygamber Efendimiz (asm) onun nerede olduğunu sordu. “Ya Resûlullah! O kadar çok koyun ve deve sürüleri var ki, onları şu vadide otlatmakla meşgul.” dediler. “Yazık oldu Salebe’ye.” buyurdular. Zekât âyeti nazil olunca, ona gönderilen zekât memurunu kovdu ve “Ben kendi çabamla bu sürüleri elde ettim. Sizin bu istediğiniz haraçtır” dedi. Sonra hakkında âyet nazil oldu. “Allah lütuf ve ihsanıyla onlara zenginlik verdiğinde, cimrilik ettiler ve sözlerinden döndüler. Zaten onlar yüz çevirmeyi âdet edinmişlerdir.” (Tevbe Suresi: 76) Telâşla sürüsüne düşen zekât miktarını önüne katıp getiren Salebe’nin zekâtını Allah Resûlü (asm) reddetti. Hazret-i Ebubekir de (ra) hilâfeti zamanında kabul etmedi. O adam nihayet yalancı peygamber Müseylime-i Kezzab’ın ordusunda İslâm’a karşı savaşırken, mürted olarak öldürüldü. İşte böyle, mal ve servet insanı cennete de götürebiliyor, cehenneme de sürükleyebiliyor.

İnsanoğlu sürekli malı ve serveti yığmakla meşgul oluyor. Hâlbuki malım diyebileceği şeyler, Allah yolunda harcayıp önden gönderdikleridir. Geride kalan ise, kendisinin değil mirasçılarındır. Zenginin biri ölüm döşeğine yatınca çocuklarını başına toplamış ve malının önemli bir bölümünü hayır kurumlarına dağıtmaya başlamış. Nihayet çocuklarından bir dayanamamış ve “Baba! Kimin malını kime dağıtıyorsun! Biraz sonra bu mal bizim. Sen bu hayırlarını sağlığındayken yapsaydın ya!” demiş.

Zekât, sadaka, fitre ve bağış gibi hayırların çoğaldığı bu aylarida, bahsi geçen hakikatleri dikkate almaya hepimizin ihtiyacı var.

Bizler de anlatılan yaşanmış hadiselerden ibret alıp hayır ve hasenatlarımızı mülkün sahibi olan Allah'ın rızasını kaznma yollarında harcayalım. Biz öldükten sonra bıraktığımız mal ve mülk mirasçıların hakkıdır.Onların da emanet olarak yüklendikleri servetlerden bizim birşey bekleme hakkımız olamaz.


SÛ-İZAN VE TECESSÜS

 

Kötü zann, fena tahmin, şüphe "Sû" "fenalık, kötülük" demektir.

"Sû-i hareket (kötü davranış)", "sûi ahlâk (kötü ahlâk)", "sû-i niyet (kötü niyet)" vb. gibi, "sû-izan" da, "kötü zan" anlamındadır. "Sû" kelimesi, verilen örnekler ve benzerlerinde, daima, "sıfat" anlamını ifade eder.

"Zan" kelimesi ise, "sanma; farz ve tahmin etme; ihtimâle göre hükmetme" demek olduğu gibi, "şek, şüphe, tereddüd, vehim, hayâl" gibi anlamlara da gelir.

"Sû-i zann"ın zıddı (karşıtı), "Hüsnüzan * (hüsn-i zan)"dır. "Hüsn", "güzellik, iyilik, hoşluk, olgunluk, mükemmellik" demektir. "Hüsn-i ahlâk (iyi - güzel ahlâk)", "hüsn-i hat (güzel yazı)", "hüsn-i niyet (iyi niyet)"... gibi, "hüsn-i zan"da, "iyi-güzel zan; bir kimse veyâ bir olayın iyiliği hakkında vicdânî kanâat" demektir.

Görüldüğü gibi, iki türlü "zan" vardır. Zan, "tahmin" ve "ihtimâl''e dayandığına göre, bu konuda alınacak tavır ne olmalıdır. Kur'ân ve Hadis, bu hususla ilgili davranışın nasıl olması gerektiğine açıklık getirmektedir: Kur'ân-ı Kerim'de: "Ey inanan (mü'min)ler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü bazı zan (vardır ki) günahtır... " buyurulmuştur (el-Hucurât, 49/12). Âyette, "zanların birçoğundan kaçınınız" denilmekte; sebep olarak da, "bazılarının günah olduğu ifade edilmektedir. Demek ki, zannın hepsi günah değildir; hattâ Allah'a ve mü'min (inanan)lere hüsn-i zanda bulunmak gereklidir. Nûr Süresi'nde: "Onu işittiğiniz vakit erkek mü'minlerle kadın mü'minlerin, kendi vicdanları (önünde) iyi bir zann'da bulunup da..." buyurulduğu gibi (en-Nûr, 24/12), bir Kudsî Hadis'de de:

"Ben, kulumun, bana zannı gibiyim " diye vârid olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s) de: "Her biriniz, Allah'a, hüsnüzan ederek ölsün"buyurmuş ve bir başka hadisinde de: "Hüznüzan, imândandır" demiştir.

Keşşâf ve benzeri büyük Kur'ân müfessirleri, "doğruyu ve yanlışı, açık belirtileriyle seçmeden, iyice gözleyip düşünmeden zanda bulunulmamasını" önemle tavsiye etmekte, "açıkta bir sebebi ve doğru belirtisi bulunmayan zannın harâm olduğunu, kaçınılması gerektiğini" belirtmektedirler. İhtimal üzerine hüküm olan zanlar, gerçeğe uymadığından, başkasına bühtan ve iftira olacağından, zanda bulunanı vebâl altına sokacaktır.

Bütün bunlardan, zan konusunda çok dikkatli olmak gerektiği ve "Sû-i zann"ın ise, kesinlikle yasak olduğu, açıkça anlaşılmaktadır. Sû-i zann'ın harâm olmayanı, yalnızca fısk ve fucûr (günahkârlık) ile tanınan kimselere karşı yapılanıdır. Durumu kesin olarak bilinmeyen birine hüsnüzan gerekmese bile, Sû-i zan da câiz değildir.

Sû-i zan'dan kaynaklanan "tecessüs" hakkında da, daha önce verilen Hucurât Süresi'ndeki âyette, "tecessüs de etmeyin" buyurulmaktadır. Tecessüs, "Onun-bunun durumlarını araştırmak, eksik (kusur)lerini öğrenme isteği"dir. Allah tarafından yasaklanan bu davranışla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s)'de:

"Müslümanların eksiklerini, ayıplarını araştırmayın. Zira herkim müslümanların ayıplarını araştırırsa, Allah Teâlâ'da onun ayıb (kusur)ını tâkip eder, nihayet evinin içinde bile onu rezil ve rüsvây eder" buyurmuştur (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1960, VI, 4471-4473; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, İstanbul 1957, 633-634).

BEŞ ESAS GEREKLİ

 

Bediüzzaman, Menderes hükümetleri şahsında bütün hükümetlere, millet ve vatanı, sosyal ve siyasi hayatı, anarşi ve büyük tehlikelerden kurtarmak için beş esasın gerekli ve zaruri olduğunu hatırlatıyor. Bu esaslar: Merhamet, hürmet, emniyet, haram helali bilip haramdan kaçınmak ve serseriliği bırakıp itaat etmektir.

İşte Risale-i Nurlar sosyal hayata baktığında bu beş esası temin edip asayişin temel taşlarını yerlerine yerleştirmek maksadıyla bakmaktadır. Bunun içindir ki Bediüzzaman, “Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl-i hükümet, ne şekilde olursa olsun, Risale-i Nura eşedd-i ihtiyaçla muhtaçtırlar” der, değil ondan korkmak ve ona düşman olmak, aksine en dinsizlerin de onun dindarane ve hakperestane düsturlarına taraftar olmaları gerektiğini söylemektedir.