2 Aralık 2021 Perşembe

KORKUYU DOĞRU YÖNLENDİRMEK

 Allah korkusu olmadığında, kişi, korku duygusunu mutlaka kullanacaktır ve bu defa Allah’tan başka şeylerden korkmaya mecbur ve mahkûm olacaktır. Hatta öyle şeylerden korkacaktır ki, o korku sonuçta hiçbir işe yaramayacağı gibi, korkulan şeyin ne merhameti, ne acıması ve ne de şefkati söz konusu olmayacaktır. Bilâkis böyle korkular insan ruhuna elem verici belâlar, ıztırap verici acılar ve yürek yakıcı hüzünler dolduracaktır. Böylece insan, yüreğinde Allah’tan başka şeylerin korkusunu taşımanın cezasını “ivedilikle” görmüş olacaktır.6

Yaratıklara karşı duyulan korkunun aşırı boyutu, yani “korkaklık” derecesi için dalâlet olduğu söylenebilirse de; küfrü gerektirdiğini söylemek ölçüsüzlük olur ve aklî bir hüküm olmaz. Çünkü korku damarı zaten normal ölçülerde hayatı korumak için verilmiştir. Beş altı ihtimalden bir ihtimal ile korkmak ihtiyattandır, meşrudur, vücudun kendisini savunduğu bir mekanizmadır. Yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile korkmak ise evhamdır, korkaklıktır, hayat için azaptır.7

Korkaklığın altında, psikolojik bir rahatsızlık arayabiliriz. Aşırı titizlik, aşırı duyarlılık, aşırı hassasiyet ve aşırı cesaretsizlik halleri ise, hayatın ve imtihanın bir cilvesi olarak yer yer kendimizi kurtaramadığımız birer günübirlik tavırlardan ibarettir. Her zaman cesaretsiz değilizdir. Mutlaka cesaretli olduğumuz günler ve konular da vardır. Öyleyse kendimizi bir yönümüzle değil; her yönümüzle ele alalım ve kendimize haksızlık etmeyelim.

Bir takım beğenmediğimiz huylarımız vardır elbet, olmalıdır da. Unutmayalım ki, beğenmediğimiz huylarımızı “görmek ve itiraf etmek” bir kemaldir, bir olgunluktur, bir iyi huydur. Islâhı için ilk adımı attığımızın işaretidir. Öyleyse, böyle kendimize dönük tecessüslerimize, araştırmalarımıza ve sorgulamalarımıza devam edelim; iyi görmediğimiz huylarımızın düzeltilebilir birer “günübirlik eğriden” ibaret olduğunu akıldan uzak tutmayalım.

Hiç şüphesiz, kendimizi beğenmemeye gayret edeceğiz. Ancak bu gayretimizle kendimizi küfre veya İslâm dışında bir yerlere asla atmayalım, atanlara da aldırmayalım. Bilelim ki, bu ince tecessüslerimiz, Kur’ân’ın bizde görmek istediği “nefsi levm etmekten ve kınamaktan”8 öte bir şey değildir. Kur’ân’ın övdüğü ve teşvik ettiği şey ise, ancak hayırdır, hayır getirir.

Dipnotlar:

1- Rahmân Sûresi, 55/46.

2- Bakara Sûresi, 2/40.

3- Âl-i İmrân Sûresi, 3/28.

4- Câmiü’s-Sağîr, 3/3348.

5- a.g.e., 3/2896.

6- Sözler, s. 322.

7- Mektûbât, s. 404.

8- Kıyâmet Sûresi, 75/2.

EVLAT ANNE BABASINA İSYAN EDEMEZ !

 

“Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Münakaşa haksızlıktan gelir. Veledin hakkı yoktur ki, pederine karşı hak dâvâ etsin. Pederini haksız görse de ona isyan edemez.” (Sözler, s. 718) 

ÖDENEMEZ HAKLAR 
Bediüzzaman Hazretleri’nin bu tesbiti Kur’ân’ın, hadislerin ve bu iki temele göre İslâm hukukunun yorumunu ve hükmünü ihtiva ediyor.

Öncelikle anne ve babaya itaat ve iyilik etmeyi emreden Kur’ân’dır. Kur’ân anne ve babaya “öf!” demeyi bile yasaklıyor. 1

Peygamber Efendimiz de (asm)  birçok hadislerinde anne baba hukukunun önemini vurguluyor. 2

Anne ve babanın çocukları üzerinde neredeyse ödenemez hakları vardır.

Annesini omuzunda taşıyarak Kâbe’yi tavaf ettiren bir sahabe, Resulullah’a (asm) gelerek:

“Ya Resulallah! Annemin hakkını ödemiş oldum mu?” diye sordu.

Resulallah Efendimiz (asm) şöyle buyurdular:

“Hayır! Bu yaptığın, sana hamile iken alıp verdiği bir nefesin hakkı bile değil!”

Keza Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) baba hakkında da şöyle buyurdu:

“Çocuk, hiçbir iyilikle babanın hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olarak bulur da satın alıp hürriyetine kavuşturursa hakkını öder.” 3

HAKLAR VE SINIRLAR  
Peygamber Efendimiz (asm) bir hadislerinde:

“Çocuklarınız sizin kazancınızın en temizlerindendir. Siz de evlâdınızın kazancından yiyin.” 4

Bir diğer hadislerinde de: “Sen ve malın babana aittir,” 5 buyurmuşlardır.

Anlaşılan o ki, evlât kazancından anne ve babasını ne kadar da faydalandırmış olsa, anne ve babasının hakkını yine de ödeyemeyecektir. Bununla beraber, evlâdın malından yararlanmada nafaka ölçüsü esas alınmıştır. İslâm hukukunda evlâdın kazancı, nafaka ölçüsünü aşmamak şartıyla, anne ve babaya helâl sayılmıştır. Anne ve babanın ihtiyaç halinde nafakasını temin etmek, hukuken evlâtların boynunda borçtur.

Anne-baba fakir olur ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada sıkıntı içine girerse, ihtiyaçları ile sınırlı kalmak kaydıyla, çocuğunun malından ve kazancından istifade edebilir. Hatta böyle bir durumda çocuğundan izin alması gerekmediği gibi, daha sonra karşılığını ödemekle yükümlü de değildir. 6

Fakat hukuk böyle dese de, gerek ihtiyaçları konusunda evlâdı ile başlangıçta istişare etmesi, gerekse sonradan durumunu düzeltirse evlâdına geri ödeme yapması kereme, fazilete ve şefkate daha uygundur.

Eğer anne ve baba kendi nafakasını temin edebiliyorsa, kendi kazançları kendilerine yetiyorsa, bu durumda evlât onlara kazancından yararlandırmakla yükümlü değildir. Yükümlülük, ihtiyaç ölçüsüyle sınırlıdır.

ALLAH’IN RAZI OLDUĞUNA SEN DE RAZI OL
Bu hükmün su-i istimal edilmesi, yani ihtiyaç yoksa israfa girerek evlâdının malından alması ise caiz olmaz.

Ebu’d-Derdâ Hazretleri, Peygamber Efendimiz’in (asm) kendisine dokuz önemli şey tavsiye ettiğini, bunlardan birinin de; ana-baba da dâhil olmak üzere aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu bildiriyor. 7

Bir genç Hz. Ebu Bekir’e (ra), “Ya Emire’l-Mü’minîn! Babam malımın tamamını almak istiyor.” diye şikâyet etti.

Hz. Ebu Bekir (ra) adama oğlunun malından ancak ihtiyacı kadar alabileceğini söyledi.

Adam: “Hz. Peygamber, ‘sen ve malın babana aittir’, buyurmuyor mu?” deyince, Hz. Ebu Bekir (ra):

“Resulullah senin nafakanı kastetmiştir, nafakan kadar alabilirsin. Allah’ın senin için razı olduğuna sen de razı ol!” dedi.

Dipnotlar:
1 -İsrâ Sûresi: 23-24.
2- Bakınız: Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1
3- Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, 6. 4- Ebü Davud, “Büyü”, 77; Nesai, “Büyü”, 1; İbn Mace, “Ticaret”, 64; Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, ll, 179, 214; V1,41, 173, 201, 202.
5- İbn Mace, “Edeb”, 2; Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, ll, 179, 204, 214.
6- Kasani, Bedai ‘u‘s-sanai’, Kahire 1327-28/1910, IV, 30.
7- Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, 9.

HARAMLAR-HELÂLLER

 Helâl, yapılmasına Allah’ın müsaade ettiği, yasaklamadığı, üzerinde haram hükmü bulunmayan şey demektir.

Başka bir ifadeyle Allah’ın rızası bulunduğu, bu sebeple yarın mahşerde hesap sormayacağı husus demektir.

Diğer bir ifadeyle, yaptığımızda yüzümüzü kızartmayan, vicdanımızı huzursuz kılmayan, içimize sinen, bizi utandırmayan davranış demektir.

Bir şeyin helâl mi, haram mı olduğunu belirleyen ve bu konuda yasa ve kural koyan sadece Allah’tır. Dolayısıyla bir vahiy dini olan İslâmiyet’in ilkeleri ile nelerin helâl, nelerin haram olduğu açıkça anlaşılabilmektedir.

İslâmiyette kural olarak, haram kılınmayan her şey helâldir. Haramlar sınırlıdır, helâller sınırsızdır. Haramlar listelenebilir. Ama helâller için bir liste yapma imkânı yoktur. Ama bazen de helâl mi, haram mı olduğu pek anlaşılamayan, arada bulunan şüpheli hususlara rastlanmaktadır. İşte bu şüphelilere dikkat etmeli, helâl diye bunları meşrû kılmaktan kaçınmalıdır.

Peygamber Efendimiz (asm) buyurmuştur ki: “Helâl bellidir. Haram da bellidir. Bunların arasında birçoğunun helâl mi, haram mı olduğunu bilmediği şüpheli şeyler vardır. Dinini ve namusunu korumak için bunları yapmayan selâmettedir. Bunlardan bazısını yapan kimse haram işlemeye çok yaklaşmış olur. Nitekim korunun etrafında koyunlarını otlatan kimse koruya dalma tehlikesi ile burun buruna gelmiş olur. Dikkat edin! Her hükümdarın bir korusu vardır. Allah’ın korusu da haramlardır.”1

Temel Helallik İlkeleri

Haramdan kazandığını bildiğimiz bir yakınımızın, bize ikram ettiği şeyin helâl mi, haram mı olduğunu tesbit ile ilgili olarak, şu ilkelere riayet etmemiz yeterli olur:

1- Şeriat zahire göre hükmeder.

2- Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Mü’minin şe’ni, kerîm olmaktır.”2

3- “İnsan hüsn-ü zanna memurdur.”3 Hüsn-ü zan mümkünse su-i zanna girmek haramdır. Dolayısıyla kesin bilgimiz olmadan bir hususta su-i zan yapmaya izin yoktur.

4- Mecelle der ki: Beraet-i zimmet asıldır.4 Başka bir ifadeyle, eşyada ibahe asıldır. Yani günah sonradan işlenir ve günah işlemeden önce kişi günahsızdır.

Şimdi; bir yakınımızın bir ikramına muhatap olduk. Eğer bu yakınımızın kazancının haramdan olduğu konusunda elimizde kesin bilgi (zan değil, bilgi) yok ise, ikramını kabul edebiliriz. Araştırmakla yükümlü değiliz.

Kesin bilgi var, fakat ne kadarının haramdan olduğu bilinmiyor ve adamın kesin bildiğimiz helâl kazancı da var ise, bize olan ikramın helâl kazancından olduğunu hüsn-ü zan edebiliriz.

Öte yandan, böyle kişilerle mümkünse çok içli dışlı olmamalıyız. Eğer içli dışlı olmaktan kaçamayacağımız birisi ise, tebliğ hakkımızı daha sık kullanırız.

Tebliğimize rağmen bir şey değişmiyorsa, bunun sorumluluğu kendisine aittir.

Dipnotlar:
1- Buhari, Büyu, 2; Müslim, Müsakat, 107; Tirmizi, Büyu, 1.
2- Mektubat, s. 256.
3- Mesnevî-i Nuriye, s. 58.
4- Mecelle, No: 7.

AİLE İÇİ İLETİŞİM

 "Ne ekersen onu biçersin" atasözü aile içinde dönüşümlü olarak hep yaşanıyor: Anne babasına saygıda kusur etmeyen ve hizmetini esirgemeyen çocuk, kendi evlâdından da saygı ve hizmet görüyor. Anne babasına hainlik edenler ise, kendi evlâtlarından hainlik görüyor. Bu konuda geçmişte ve günümüzde yaşanmış pek çok örnekler var. Bu konuda bir atölye çalışmasına ihtiyaç var. Yani cemaatimizden ve okuyucularınızdan başlarından geçen, yaşanmış veya geçmişte yaşanılan iyi veya kötü örnekleri-–kötü örnekleri ismen teşhir etmeden—isteyip toplayarak bir format içerisinde yayınlasanız, konu ile ilgili âyet ve hadislerin yaşanmış tefsiri olarak önemli bir hizmete vesile olacağı kanaatindeyim. Ben şahsen gerekli desteği vermeye hazırım. Teşekkür ederim.”

Aile içi iletişimin önemli bir huzur ve saadet kaynağımız olduğu bir vakıa. Çünkü insan olarak ilk dayanağımız ailemizdir. Gerek anne baba olalım; gerek çocuklar olalım; önemli bir saadet ve huzur kaynağımız, başarı kaynağımız, destek ve tesanüt kaynağımız, moral ve ahlâk kaynağımız ailemizdir. İlk sevincimizi ailemizle paylaşırız. İlk hüznümüzü ailemizle paylaşırız. İlk kazancımızı ailemizle paylaşırız.

Ama gelin görün ki, toplum olarak kesinlikle maneviyât eksikliğimizden olacak; zaman zaman aile içinde normal tartışmanın ötesinde şiddet, vahşet, maddî manevî hak ihlâlleri ve çeşitli boyutlarda menfi tutum ve yaklaşımlar sıkça yaşanır oldu. Yani iletişim dediğimiz sihirli kaynaşma ve duygudaşlık yolunu kimimiz bazen, kimimiz çoğu zaman başaramıyoruz. Oysa özellikle aile içi iletişimi ciddî şekilde önemseyen bir dinimiz var. Öyleyse ya dinimizi bilmiyoruz veya bildiğimizi öğretemiyoruz. Ya da din yerine koyduğumuz başka değer yargılarımız var ve bu yargılarla bencilleşip çıkıyoruz. Zararını da kendimiz çekiyoruz.

Oysa kayıtsız şartsız, anne ve babamıza iyilik yapmamız, anne ve babanın çocuklarına iyi terbiye vermeleri ve her konuda onlara âdil, şefkatli, saygın ve iyi davranmaları, onlara iyi örnek olmaları, bazen bir öpücük, bazen bir küçücük af ve bağışlama, bazen bir küçücük gülümseme dinimizin sevap değerini yüksek tuttuğu önemli emirlerindendir. Meselâ, şu hadislere bir göz atalım:

* “Anne ve babasını râzı eden Allah’ı râzı etmiştir. Anne ve babasını kızdıran Allah’ı kızdırmıştır.”1

* “Akşam rüyâ-yı sâdıkada gördüm ki, ümmetimden bir adam vardı ki, ölüm meleği ruhunu almak için gelmişti. Anne ve babasına yaptığı iyilikler geldi. Adamın kötü ölümüne mâni oldu ve ölümünün tehir edilmesine vesile oldu. Ümmetimden bir adam gördüm ki, mü’minlerle konuştuğu halde, onlar kendisiyle konuşmuyorlardı. Akrabalarıyla olan iyi ilişkileri geldi ve onlara hitâben, ‘Bu akrabalarına iyilik ederdi’ dedi. Bunun üzerine onlar onunla konuştular. O da onlara karıştı.”2

* “Cennete girdim. Orada bir güzel okuma sesi işittim. ‘Bu okuyan kim?’ diye sordum. ‘Hârise bin Nu’man’ dediler. (Hârise bin Nu’man annesine ve babasına iyilikleri sebebiyle bu makama ulaşmıştır.) İşte anne-babaya yapılan iyilik böyledir. İşte anne-babaya yapılan iyilik böyledir. Kişiyi böyle yükseltir.”3

Nitekim Bedîüzzaman Hazretlerine göre dünyayı da isteyen, âhireti de isteyen, annesini ve babasını memnun etmelidir. Çünkü onları memnun ve razı etmek dünyada rızıkta bolluk ve bereket sebebidir; âhirette ise Allah’ın rızasına ermeye ve Cennete girmeye vesiledir. Onları kırmak ve rencide etmek ise, tek kelimeyle, dünyada ve âhirette hüsran ve felâket demektir! Allah’ın rahmetini ve merhametini isteyen, rahmetin birer hediyesi olan anne ve babasına muhakkak merhametli davranmalıdır.4

1 Aralık 2021 Çarşamba

AİLEDE KAZANÇ KİME AİTTİR?

 Haklar ve Görevler

Anne babanın evlâtla ilgili hakları ve görevleri olduğu gibi, evlâdın da anne baba ile ilgili hakları ve görevleri vardır. Esasen dünya bir haklar ve görevler dünyasıdır. Herkesin birbirine karşı hakları ve görevleri vardır.

Babanın çocuğuna güzel isim koyması, teklif çağı dediğimiz ergenlik çağına kadar ona dinini öğretmesi ve sevdirmesi, onun eğitimini almasına ve helâl bir işte çalışmasına destek vermesi, evlilik çağı gelince onu salih veya saliha bir eş ile evlendirmesi babanın çocuğu ile ilgili görevlerindendir. Bu görevleri, imkânları olduğu halde yapmayan anne babalar sorumlu olurlar.

Yetişkin bir evlât eğer bir sağlık problemi veya başka bir engeli yoksa, iş ve kazanç bakımından hukuken anne babasından bağımsızdır. Bir defa kazanç kazanana aittir. Çocuk da, baba da kendi kazancını kullanır. Ancak çocuğun ihtiyacı varsa, anne babasının da imkânı varsa, çocuk anne babasından borç alabilir. Aldığı borç başkasından aldığı borç gibidir. Zamanı geldiğinde geri ödemesi gerekir. Ödemez ise kul hakkı olur. Anne baba helâl ederse, zaten mesele yoktur.

Kusurları Affetmek Daha İyidir

Yetişkin evlât, anne babasının cüzdanlarından gizlice para alırsa, başkasından çalmış gibi kendisine haram olur. Anne baba haklarını helâl ederlerse, gene mesele yoktur. Bu, başkasında da böyledir. Hırsız kişiyi, mal sahibi herhangi bir zorlama olmadan, kendi iradesiyle helâl edebilir. Bu durumda haramlık kalkmış olur.

Ama yaptığı işin ahlâk boyutunu ayrıca değerlendirmek lâzımdır. Çocuğun, anne babasının cüzdanından gizlice para alması durumunda yüzüne vurulmadan başka tedbirlerle bu iş telâfi edilebileceği gibi, çocuk da durum fark edilmeden aldığı parayı gizlice yerine koyabilir. Meselâ çocuğun eski bir tarihte anne babasına yüklüce bir destek yaptığını farz edelim. Böyle bir hırsızlık –ahlâkî olmamakla beraber- çocuğun o eski tarihli desteğini karşılıyorsa, anne baba da ses çıkarmadan ve yüzüne vurmadan bu hırsızlığı o eski desteğe saymışlarsa, burada yapacak bir şey yoktur. Helâlleşirlerse bir problem kalmaz.

Ancak işlerin böyle gizlilik perdeli yürütülmesi sağlıklı ilişkilere zarar verir. Kırıcı olmadan açık sözlü olmak ve muhtemel kusurları affetmek daha iyidir.

Evlâdın Malı Babaya Helâldir

Anne babanın durumuna gelince… Eğer anne babanın kazançları, israf etmeksizin kendi zarurî ihtiyaçlarına yetmiyorsa, anne babanın nafakası evlâdın üzerine vacip olur. Ancak yetiyorsa evlâdından geçim katkısı manasında nafaka almaları doğru olmaz.

Bir adam Peygamber Efendimiz’e (asm) gelerek: “Ya Resulallah! Benim malım ve çocuğum vardır. Babam da benim malıma ihtiyaç duyuyor. Nasıl davranayım?” diye sorduğunda, Resulullah Efendimiz (asm):

“Sen babanın kazancısın. Malın da babana helâldir. Evlâtlarınız kazançlarınızın en temizlerindendir. Evlâtlarınızın kazançlarından yiyiniz!” 1 buyurmuştur.

Fakat bu helâllik, israfsız biçimde zorunlu ihtiyaçla sınırlıdır. Evlât eğer anne babasıyla ortak çalışmıyorsa, mülkü ve kazancı kendisine aittir. Anne babasına ait değildir. Anne babanın mülkü ayrı, çocuğun mülkü ayrıdır. Çünkü baba ölse, miras hükümleri sadece babanın malına tahakkuk eder. Çocuğun malına miras uygulanmaz. Yani baba çocuğun malını ve kazancını miras bırakamaz. Demek ki, çocuğun mülkü babadan bağımsızdır.

Babanın ve annenin hakkı sadece zarurî ihtiyaçları olduğunda, evlâdının kazancından zaruret ve ihtiyaç ölçüsünü aşmamak kaydıyla yararlanmaktır.

Dipnot:
1- İbn Mace, Ticaret 64; Ebû Davud, Büyû, 79.

BABA İLE EVLAT ARASINDAKİ PARASAL İLİŞKİLER

 Baba ile evlât arasında hem kişisel haklar, hem de atalık ve evlâtlık hukûku ön plândadır. Rüşt çağına kadar baba evlâdına bakmakla yükümlüdür. Bu dönemde baba; oğlu için olsun, kızı için olsun geleceğe dönük adımlar atar ve çocuklarının okumalarında, iş kurmalarında, evlenmelerinde ve sâir hayatî problemlerinin çözümünde yardımcı olur.

Baba ocağından ayrıldıktan ve işini kurduktan sonra evlât anne ve babasına karşı saygısını ve ilgisini, anne ve baba da evlâdına karşı şefkatini ve yakınlığını karşılıklı olarak eksik etmezler. Fakat bu özel saygı, hususî nezâket, ayrıcalıklı hürmet ve sıcak şefkat aralarında kişisel hukukun yok olması veya görmezden gelinmesi mânâsına şüphesiz gelmez. Anne-baba ve çocukların birbirlerine karşı maddî ilişkiler bakımından konumları başka insanlardan farksızdır. Evlât babadan borç para aldığında, zamanı gelince onu geriye ödemelidir. Ödemediğinde kul hakkı söz konusu olur. Baba hakkını helâl etmediğinde bu evlâda sorulur. İleride babanın malının oğula mîras yoluyla geçecek olması, evlâdın babasının malını önceden çarçur etmesini gerektirmez. Çünkü kardeşlerinin hakkını yok sayamaz.

Ancak evlât annesine veya babasına hayatın her döneminde elinden geldiğince bakmakla, sorunlarıyla ilgilenmekle ve ihtiyaçlarını karşılamakla mükelleftir. Bunun karşılığında anneden veya babadan her hangi bir bedel almaz.

SEN ÇALIŞ BEN YİYEYİM DÜZENİ

 KUZU POSTLU BİR KURT FAİZ !

Asrımız medeniyetinin inatla koruduğu, savunduğu ve kurumsallaştırdığı haramlardan birisi ribâdır, yani faizdir.

Faiz bir üretme ve kazanma aracı değil; bir çalma, gasp etme ve kul hakkı yeme mekanizmasıdır.

Medeniyet kılıfına sokulmuş bir deniyettir.

Kuzu postuna bürünmüş bir kurttur, bir çakaldır, bir ayıdır.

Mimsiz medeniyetin kiridir, arsızlığıdır, isyanıdır, günahıdır.

Eskiden baronların ve para babalarının uyguladığı bu kirli çark, günümüz medeniyetinde bankaların önemli bir kazanç kapısıdır.

Yoksa İslâmiyet işe, san’ata, ticarete, üretmeye ve kazanmaya elbette karşı değildir.

FAİZ ÂYETLERİ

Kur’ân faizi kesin bir dil ile kınamış ve yasaklamıştır. Buyuruyor ki:

“Faiz yiyen kimseler, kıyamet gününde kabirlerinden şeytan çarpmış kimselerin kalkışı gibi kalkarlar. Bunun sebebi, onların,  ‘Alış veriş de faiz gibidir.’ demeleridir. Hâlbuki Allah alış verişi helâl, faizi ise haram kıldı.”
“Allah faizin bereketini giderip onu mahveder. Sadakası verilen malı ise ziyadeleştirir. Allah faizi helâl sayan o kâfirlerden ve haram işleyen o günahkârlardan hiçbirini sevmez.”
“Ey İman edenler! Allah’tan korkun ve eğer gerçek mü’minlerseniz, faiz olarak kalmış alacaklarınızı terk edin.”
“Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin. Ve Allah’tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.”
“Yahudilerin zulümleri, pek çok kimseyi Allah’ın yolundan alı koymaları, kendilerine yasaklanmış olduğu halde faiz almaları ve halkın malını haksız yere yemeleri sebebiyle, daha önce kendilerine helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri Biz onlara haram kıldık. Onlardan kâfir olanlara da pek acı bir azap hazırladık.”

RİSALE-İ NUR’DA FAİZ

Risale-i Nur’da faiz ile zekât iki manidar diyalog ile zihinlere perçinleniyor:

“Birisi: “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse, bana ne.”

İkincisi: “Sen çalış, ben yiyeyim.”

Bediüzzaman’a göre bu iki kelime bütün fitne ve fesadın, bütün ihtilâl ve karışıklıkların, bütün kaos ve sosyal yaraların başında geliyor.

Kur’ân bu iki kelimeye karşı Zekâtı ve sadakayı emrederek insanlığa kardeşliği, merhameti, yardımlaşmayı, diğerkâmlığı ve vermeyi getirmiştir.

Medeniyet ise faizi emrederek yukarıdaki iki kelimede zikredilen cinayetin her ikisini birden işlemiş, insanlığı kaosa ve faciaya sürüklemiştir.

Kur’ân cömertliği emrederken, medeniyet cimriliği emretmiştir.

Kur’ân veren eli üstün görürken, medeniyet alan eli üstün görmüştür.

Kur’ân parayı toplayıp biriktirmeyi yasaklamış, işi, üretimi ve emeği emretmiş iken, medeniyet bankaları para toplama merkezleri olarak kurmuş ve işi ve emeği değil, paranın durduğu yerde para doğurduğu bir sistem olan faizi teşvik etmiştir.

Kur’ân zekâtı emrederek toplum fertlerini kardeş kılmış; kardeşliği yardımlaşma, merhamet, kerem ve kucaklaşma ile sürekli kılmayı ön görmüş iken, medeniyet zengin ile fakir, havas ile avam, üst ile ast arasını faiz ile iyiden iyiye açmış ve toplum fertleri arasında uçurumlar meydana getirmiştir.

Kur’ân toplum fertlerini barıştırmış, medeniyet ise düşman kılmıştır.

BEDİÜZZAMAN’IN TEKLİFİ NEDİR?

Bediüzzaman’ın teklifi nettir. Diyor ki:

“Âyet-i Kur’âniye, âlem kapısında durup, ribâya “Yasaktır!” der. “Kavga kapısını kapamak için, ribâ kapısını kapayınız!” diyerek, insanlara ferman eder.”