Cemaatlere yapılan bunca zulme, haksızlığa ve tasfiye hareketlerine elbette kamuoyu nezdinde kabul görecek birer kılıf aranacaktı. Nitekim öyle de oldu; F.TÖ'de vatan hainliği ve darbe teşebbüsü, S..TÖ’de mal varlığı ve finans kaynağı, geçmişte olduğu gibi yine paralel yapı söylemleri, Ku..TÖ'de ise suç örgütü kurmak ve nitelikli dolandırıcılık gibi dinle diyanetle, ihlasla alakası olmayan suçlamalar sahneye sürüldü. Mantık hep aynıydı: İnançlı insanları din üzerinden vuramadıklarında, toplumun en hassas olduğu hukuki ve ekonomik kılıfları devreye sokmak.
Bir asırdan beri dinin sarsılmaz kal'ası olan cemaatlerle ve manevi dinamiklerle problemli olan zihniyet, dini tamamen bitirmek ve kamusal alandan silmek için her defasında yeni yeni icatlar çıkarttı. Onlarsız, ruhsuz ve maneviyatsız bir Türkiye inşa etmek istediler. Türkiye "dervişler, şeyhler, müritler ülkesi olamaz" diyerek yola çıkan Selanikliler, onları yok etmek için bahaneler bahaneler buldular ki; Osmanlı’nın onları adeta pamuk bezlere sarıp koruma altına aldığı, el üstünde tuttuklarını "miskin miskin oturuyorlar, üretime katılmıyorlar, askere gitmiyorlar" gerekçeler üreterek önce onları halkın gözünden düşürmek istediler ve nihayetinde tekkelerin, zaviyelerin kapanmasına zemin hazırladılar.
Tam 28 sene hapis, sürgün, zehirlenme, işkence ve her türlü eziyete maruz bırakılan Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerine de benzer senaryolar uygulandı. Yapılan ulvi hizmetleri suç örgütü kapsamına sokabilmek adına; Gizli cemiyet kurma, siyasi güç devşirme, irticaî propaganda yapma, dini siyasete alet etme ve inkılap kanunlarına muhalefet etme gibi sunî gerekçelerle kökten bitirmek istediler.
Tarihsel süreçte yaşanan 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinde de yine aynı nakarat tekrarlandı. İrticai faaliyetler adı altında başta Nurcular olmak üzere diğer cemaatlere hapisler, eziyetler, baskınlar ve türlü türlü hakaretlerle milletin gözünden düşürmek istediler.
Birçok yazımızda da ısrarla ifade ettiğimiz gibi; önce cemaatlerin ve muhafazakar kitlenin yanında görünen, din(i)dar kimlikli bir hükümet algısı yerleştirildi. Müslüman dostu imajı pekiştikten sonra ise görünmez ellerden aldıkları vazifeyi, adeta şeytana pabucunu ters giydirecek bir siyasi kurnazlıkla yavaş yavaş cemaatleri bitirme ve tasfiye etme projesine dönüştürdüler.
15 Temmuz süreci bahane edilerek; altında Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan'ın imzası bulunan 2004 MGK kararları doğrultusunda Türkiye’de Nurculuk faaliyetleri ve Fethullah Gülen konusunda eylem planı hazırlanması uygun görülmüştür kararı adım adım hayata geçirildi aslında. Oysa bir darbe girişiminin gerçek muhatapları sivil vatandaşlar değil, bu suça fiilen kalkışan kolluk kuvvetleri veya askeri cunta olmalıydı. Onları cezalandırmak yerine; sırf iltisak kılıfıyla sohbete giden, kermes için mantı yapan, birikimini bankaya yatıran, kazara ByLock kullanan 3 milyon 200 bin insanı KHK'larla işinden, aşından, hürriyetinden edip hapse atarak, cemaatleri tamamen bitirme planının bir parçası oldular. Hukukun ve demokrasinin ayaklar altına alındığı yerlerde suç icat etmek hiç zor değildir; nitekim türlü bahanelerle bütün bir camiayı tek kalemde hain ilan ettiler.
Çok geçmeden, aynı senaryonun yeni sahnesinde bu defa Süleymanlılar’ı öne çıkardılar peşinden Furkan vakfı. Yine aynı karalama kampanyaları, yine medya eliyle linç ve topyekûn saldırı. Fakat bu sefer irtica söylemi tutmayacağı için seçilen yeni kılıf çok daha farklıydı: Mal varlıkları, kurslar ve finans kaynakları..
Ömer Faruk Özaydın
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder