25 Ekim 2026 Pazar

UHUVVET VE MUHABBET

 Yirmiikinci Mektub 

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

  (Şu Mektub, iki mebhastır. Birinci Mebhas, ehl-i imanı uhuvvete ve muhabbete davet eder.) 

   Birinci Mebhas 

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ ٭ اِدْفَعْ بِالَّت۪ى هِىَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ى بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِىٌّ حَم۪يمٌ ٭ وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ

   Mü'minlerde nifak ve şikak, kin ve adavete sebebiyet veren tarafgirlik ve inad ve hased; hakikatça ve hikmetçe ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı maneviyece çirkin ve merduddur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir. 

Mektubat - 262

24 Ekim 2026 Cumartesi

SEBEPTEN MÜSEBBiBÜ'L- ESBABA GEÇMEK

 Gafleti dağıtıp, ins ve cinnin nazarlarını esbabdan Müsebbibü'l-Esbab'a çevirir. Kur'anın beyanatı şu esasa bakıyor.

   Meselâ: Ekser yerlerde bir kısım meyvedar ağaçlar bir sene meyve verir, yani rahmet hazinesinden ellerine verilir, o da verir. Öbür sene, bütün esbab-ı zahiriye hazırken meyveyi alıp vermiyor. Hem meselâ: Sair umûr-u lâzımeye muhalif olarak yağmurun evkat-ı nüzulü o kadar mütehavvildir ki, mugayyebat-ı hamsede dâhil olmuştur. Çünki vücudda en mühim mevki, hayat ve rahmetindir. Yağmur ise, menşe-i hayat ve mahz-ı rahmet olduğu için elbette o âb-ı hayat, o mâ-i rahmet, gaflet veren ve hicab olan yeknesak kaidesine girmeyecek. Belki doğrudan doğruya Cenab-ı Mün'im-i Muhyî ve Rahman ve Rahîm olan Zât-ı Zülcelal perdesiz, elinde tutacak; tâ her vakit dua ve şükür kapılarını açık bırakacak. Hem meselâ: Rızık vermek ve muayyen bir sîma vermek, birer ihsan-ı mahsus eseri gibi ummadığı tarzda olması; ne kadar güzel bir surette meşiet ve ihtiyar-ı Rabbaniyeyi gösteriyor. Daha tasrif-i hava ve teshir-i sehab gibi şuunat-ı İlahiyeyi bunlara kıyas et...

Sözler - 201

23 Ekim 2026 Cuma

EVLİYA-ULLAHIN BİRANDA ÇOK YERDE BULUNMASI

 Aynı zât, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş. Evet nasıl cismaniyata cam ve su gibi şeyler âyine olur. Öyle de, ruhaniyata dahi hava ve esir ve âlem-i misalin bazı mevcudatı âyine hükmünde ve berk ve hayal sür'atinde bir vasıta-i seyr ü seyahat suretine geçerler ve o ruhanîler hayal sür'atiyle o meraya-yı nazifede, o menazil-i latîfede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler.

   Madem Güneş gibi âciz ve musahhar mahluklar ve ruhanî gibi madde ile mukayyed nim-nurani masnu'lar, nuraniyet sırrıyla bir yerde iken pekçok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz'î iken, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir anda cüz'î bir ihtiyar ile pek çok işleri yapabilirler. Acaba, maddeden mücerred ve muallâ ve tahdid-i kayıd ve zulmet-i kesafetten münezzeh ve müberra ve şu umum envâr ve bütün nuraniyat onun envâr-ı kudsiye-i esmasının bir kesif zılali ve umum vücud ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i misal nim-şeffaf bir âyine-i cemali ve sıfâtı muhita ve şuunatı külliye olan bir Zât-ı Akdes'in irade-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle tecelli-i sıfâtı ve cilve-i ef'ali içindeki teveccüh-ü ehadiyetinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi ferd uzak kalabilir, hangi şahsiyet külliyet kesbetmeden ona yanaşabilir?

   Evet nasıl Güneş kayıdsız nuru, maddesiz aksi vasıtasıyla sana, senin göz bebeğinden daha yakın olduğu halde; sen mukayyed olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için, çok kayıdlardan tecerrüd etmek, çok meratib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Âdeta manen yer kadar büyüyüp, Kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya Güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de: Celil-i Zülcemal, Cemil-i Zülkemal sana gayet yakındır, sen ondan gayet uzaksın. Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa; temsildeki noktaları, hakikata tatbike çalış.

Sözler - 195

GÜZEL GÖR, GÜZEL DÜŞÜN, HUZURLU YAŞA

 Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.

Bu güzel söz, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Mektubat adlı eserinde geçen hikmetli ifadelerindendir.

Ne demek istiyor?

      İnsan hayata hangi gözle bakarsa, çoğu zaman düşünceleri de o yönde şekillenir. Her olayda kusur arayan insan huzursuz olurken, hayır ve hikmet arayan insan kalbinde huzura daha fazla yer açar.

Güzel görmek: İnsanların kusurlarından önce iyiliklerini görebilmektir.

Güzel düşünmek: Zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılmadan hayırlı bir yön aramaktır.

Hayatından lezzet almak: Her şeye sahip olmak değil, sahip olduklarının kıymetini bilerek huzur bulmaktır.

Hayat her zaman istediğimiz gibi olmayabilir. Bazen hastalık, bazen sıkıntı, bazen de insanların yanlış davranışlarıyla karşılaşırız.

Fakat mümin, karanlığın içinde de aydınlığı arar; sıkıntının içinde sabrı, nimetin içinde şükrü, her hâlin içinde Allah'a tevekkülü hatırlar.

Unutmayalım: Güzel bakmak gerçeği görmezden gelmek değil, gerçeğin içinde hayrı ve hikmeti aramaktır.

Gönlümüz güzel, düşüncemiz güzel, ahlâkımız güzel olsun ki hayatımız da güzelleşsin.

Güzel gören göz, güzel düşünen kalp ve umutla yaşayan bir ruh… İşte huzura açılan kapı!

Kısacası: Güzellik önce bakışımızda, sonra düşüncemizde, ardından davranışlarımızda kendini gösterir. 🌿

22 Ekim 2026 Perşembe

İMAN İNSANI NASIL İNSAN EDER ?

 İman ve İnsan

“İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder” 1 sözü, insanın hakikî insan olması için ne denli imana ihtiyaç duyduğunu ifade eder.

İnsanın ahsen-i takvimde yaratıldığını bildiren de Kur’ân’dır. 2 Ama Kur’ân hemen ardından insanın “esfel-i safiline –aşağıların en aşağısına- döndürüldüğünü” ifade ediyor. 3

Demek insanın önüne yükselip alçalabileceği hassas bir merdiven konmuştur. Yaratıldığı fıtrat üzere kalıp insanlığını takındığında ahsen-i takvimde kalmakta, günah ve küfür gibi zehirli parazitlerle insanlığından kaybetmeye başla- dığında ise nihayet yolu aşağıların en aşağısına kadar inebilmektedir.

Aşağıların en aşağısına indiğinde de o bir insandır. Ve zaten insan olduğu için bu makamda iniş-aşağı yuvarlanmak onu çok hırpalamaktadır. Neden makbul insan olmadığına çok hayıflanmaktadır.

Demek o, ahsen-i takvimde kalması için “makbul insan” olması lâzımdır. Ki onun, “makbul insan, doğru insan, iyi insan” olması için eline verilen yegâne değer imandır. İmanı kazandığında doğru insan, iyi insan, makbul insan olmakta, imanı kaybettiğinde ise “gayet âciz bir canavar hayvan” derekesine inmektedir.

İmanı kazanan insan dünyanın da, ahiretin de sultanı hükmündedir. Cennete krallar gibi girer. Ve Cennette krallar gibi ağırlanır. Kur’ân bu müjdeyi şu âyetle veriyor: “Orada nereye baksan tam bir nimet ve büyük bir saltanat görürsün!” 4

Hakaret Yok

Burada geçen “gayet âciz bir canavar hayvan” ifadesi hakaret için söylenmiş değildir. Vak’ayı ancak bu ıstılah, ifade edebilmiştir.

Çünkü insanın hem aklı ve sınırsız duyguları vardır, hem de âcziyeti vardır. Sınırsız şeyler istiyor ve istediği her şeye ulaşamıyor. Ulaştıklarına sınırlı ölçüde ulaşıyor ve çabuk elinden kaçırıyor. Sınırsız duygulara sahip olduğundan imanı elde etmediğinde, hayvandan daha yırtıcı ve acımasız oluyor.

İmanı elde ettiğinde ise beka ve sınırsızlık duyguları ahiretle ve Cennetle gerçek şekilde tatmin oluyor, âcziyeti, zaafiyeti ve fakriyeti Allah’ın kudretine ve gınasına dayanarak problem olmaktan çıkıyor. Ona sadece Allah’a kul olmak kalıyor. Allah’a kul olduğunda bütün problemleri bitiyor. Allah’a kul olduğunda tam ahsen-i takvimde insan oluyor. Çünkü yaratıldığı şekline, fıtratına dönmüş oluyor. 5

Ahsen-i Takvimde Kalmak

Bediüzzaman, Yirmi Üçüncü Söz’ün Dördüncü Noktasında insanın insan olması için neden iman etmesi gerektiği konusunu örneklerle izah etmiştir. Hayvan ile insanın dünyaya gelişlerindeki farklara dikkat çekmiştir. Hayvan sanki başka bir âlemde hayata uzmanlaşmış olarak dünyaya gelmektedir. İnsan ise hayata çok yabancı ve cahil doğmaktadır.

Hayvan doğduğu andan itibaren istidadına göre mükemmel bir beceri sahibidir. Arı çiçekleri bilir ve yapacağı işi en verimli şekliyle becerir. Karınca yumurtadan çıktığı anda ne yapacağını, nasıl yapacağını bilir ve yollara koyulur. Diğer hayvanların hepsi öyledir.

Ama insan doğduğunda hayata çok cahildir. Her şeyi öğrenmeye muhtaçtır. Hayatın sıradan şartlarını öğrenmek için bile yirmi seneye ihtiyacı vardır. Ömrünün sonuna kadar öğrenmesi bitmez.

Bu durum, insanın aslî vazifesinin “taallüm, tekemmül, duâ ve ubudiyet” olduğunu gösteriyor. 6 Yani öğrenerek, iman ederek, imanını canlı tutarak kemale ermek… Kur’ân’ın ilk emrinin ‘oku!’ olduğunu hatırlayalım. Kur’ân insana yükselmesi için fıtrî görevini emrediyor.

Çünkü insan okudukça, “kimin merhametiyle, böyle hâkimane idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninane besleniyorum?” bilecek, kâinatın sahibini bulacak, imanı artacak, ahlâkı yükseklenecek ve âczinin ve fakrının kanatlarıyla ubudiyetin yüksek makamlarına uçacak, ahsen-i takvimde bir insan olacaktır.

Dipnotlar:

1- Sözler, s. 352. 2- Tin Sûresi: 4. 3- Tin Sûresi: 5. 4- İnsan Sûresi: 20. 5- Asa-yı Musa, s. 29. 6- Sözler, s. 352.

HASTALIKLARA İLAÇ

  YİRMİBEŞİNCİ DEVA: 

   Ey hasta kardeşler! Siz gayet nâfi' ve her derde deva ve hakikî lezzetli kudsî bir tiryak isterseniz, imanınızı inkişaf ettiriniz. Yani tövbe ve istiğfar ile ve namaz ve ubudiyetle, o tiryak-ı kudsî olan imanı ve imandan gelen ilâcı istimal ediniz. Evet dünyaya muhabbet ve alâka yüzünden güya âdeta ehl-i gafletin dünya gibi büyük, hasta, manevî bir vücudu vardır. İman ise, o dünya gibi zeval ve firak darbelerine, yara ve bere içinde olan o manevî vücuduna birden şifa verip; yaralardan kurtarıp, hakikî şifa verdiğini pek çok risalelerde kat'î isbat etmişiz.

   Başınızı ağrıtmamak için kısa kesiyorum. İman ilâcı ise, feraizi mümkün oldukça yerine getirmekle tesirini gösteriyor. Gaflet ve sefahet ve hevesat-ı nefsaniye ve lehviyat-ı gayr-ı meşrua, o tiryakın tesirini meneder. Hastalık madem gafleti kaldırıyor, iştihayı kesiyor, gayr-ı meşru keyflere gitmeye mani oluyor; ondan istifade ediniz. Hakikî imanın kudsî ilâçlarından ve nurlarından tövbe ve istiğfar ile, dua ve niyaz ile istimal ediniz. Cenab-ı Hak sizlere şifa versin, hastalıklarınızı keffaretü'z-zünub yapsın. Âmîn âmîn âmîn...

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَ دَوَٓائِهَا وَ عَافِيَةِ الْاَبْدَانِ وَ شِفَٓائِهَا وَ نُورِ الْاَبْصَارِ وَ ضِيَٓائِهَا وَ عَلٰٓى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلِّمْ وَهُوَ لِكُلِّ دَٓاءٍ دَوَٓاءٌ

Lemalar - 220

21 Ekim 2026 Çarşamba

AVRUPA FİLOZOF VE PAPAZLARINA MEYDAN OKUYAN ADAM

 Kur'andan aldığı kuvvet-i marifet ve ilme istinaden Avrupa feylesoflarına meydan okuyan ve hürriyetten altı ay evvel İstanbul'da hem ulemayı ve hem de mekteblileri münazaraya davet edip kendisi hiç sual sormadan suallerine noksansız olarak doğru cevab veren

{(Haşiye): Yeni Said diyor ki: Şu makamda Eski Said'in iftiharkârane söylediği şu sözlere ben iştirak etmiyorum. Bu risalede sözü ona verdiğim için susturamıyorum. Enaniyetlilere karşı bir parça enaniyetini göstersin diye sükût ediyorum.}

ve bütün hayatını bu milletin saadetine hasreden ve yüzer risale, o milletin Türkçe olan lisanıyla neşredip o milleti tenvir eden.. hem vatandaş, hem dindaş, hem dost, hem kardeş bir ehl-i marifete karşı en ziyade sıkıntı veren ve hakkında adavet besleyen ve belki hürmetsizlik eden; bir kısım maarif dairesine mensub olanlarla az bir kısım resmî hocalardır. İşte gel bu hale ne diyeceksin? Medeniyet midir? Maarifperverlik midir? Vatanperverlik midir? Milliyetperverlik midir? Cumhuriyetperverlik midir? Hâşâ! Hâşâ! Hiç hiçbirşey değil. Belki bir kader-i İlahîdir ki, o kader-i İlahî, o ehl-i marifet adamın dostluk ümid ettiği yerden adavet gösterdi ki, hürmet yüzünden ilmi riyaya girmesin ve ihlası kazansın.

Lemalar - 174