11 Temmuz 2021 Pazar

SÖZ İLE LAF ARASINDAKİ FARK

 Söz ile lâf arasındaki farkı bilerek konuşmak ve yaşamak gerektir. Yoksa lâkırtılar dökülür ağzımızdan. Neyi, niçin söylediğimizin bile farkında olmayız. Bırakın başkasına verdiğimiz sözü, kendimize verdiğimiz sözü dahi unuturuz. Çünkü ağızdan çıkan söz değil lâf olmuştur.

Söz ile lâf arasındaki kritik nokta söyleyenin ne söylediğini bilmesidir. Yani sözün bir sahibi ve hedefi vardır. Söz ağızdan bir kere çıkar. Lâkin lâf ise ortaya saçılır gider, sahibi yoktur.

Söz, samimiyet ve ciddiyet taşır. Durup dururken değil, yerinde ve zamanında söylenir. Gerektiği için, gerektiği kadar, gereken kişiye söylenir. Az ve öz olur uzatılmaz. Sözün iması olmaz, açık ve net olur. Bu sebeple söz söylemek bir sanattır. 2

‘‘Bir eser okunacağı veya bir söz dinleneceği zaman evvelâ ‘Kim söylemiş? Kime söylemiş? Niçin söylemiş? Ne makamda söylemiş?’ olan bir kaide-i esasiyeyi nazar-ı itibara almalı. 

Ve kelâmın tabakalarının ulviyeti, güzelliği ve kuvvetinin menbaı şu dört şeydir: Mütekellim, muhatap, maksat ve makam. Yoksa her ele geçen kitap okunmamalı. Her söylenen söze kulak vermemelidir. ’’ 3

Lâf olarak kullanılan kelime sözde ve görünüşte aynıdır, ama özü yok, içi boş ceviz gibidir. Lâf, sözün ahlâktan arındırılmasıyla ortaya çıkar. Herkes kendine göre içini doldurup boşaltabilir. Bu yüzden evelenir, gevelenir, esnetilir, yuvarlanıp durur. Atalarımız ‘ Lâfla peynir gemisi yürümez.’  diye boşuna demezler. 

Bu yüzden kelâm niyetine edilen “güzaflar” gaf olur.

Gıybetin temel malzemesidir lâf. Sözün ise dedikodusu yapılmaz.

Söz yaşanır, yaşatır ve insanlığımızın farkına varırız. Lâf yaşanmaz boş vaattir, aldatır. Aldanmamak için söz ve lâfı iyi ayırt etmeyi öğrenmek gerek…

Çünkü insan düşünür, sorgular, ölçer, biçer, araştırır, gözlem yapar, istidatlıdır. Bilinçli ve sorumlu her insan bu vasıfları kullanması gerekir.

Söz söylemek için gönül aynamızın saf olması parlak olması gerekir. Kalbimiz ne kadar temizse dilimize de o vurur. ‘‘Bir kulun imanı istikamette olmaz, kalbi istikamette olmadıkça, kalbi de istikamette olmaz dili istikamette olmadıkça.’’ 4 İmanımızın dilimizle doğrudan bağlı olması dilin afetlerinden sakınmamızı kaçınılmaz yapsa gerek. Onun şerrinden korunmanın yolu ise susmak ya da konuşacaksak hayır konuşmaktır. İnsan imanı nisbetinde konuşur. İmanı ne derece ise konuşmasındaki üslûpla imanı anlaşılır. Yani insan içinde ne varsa onu boşaltır. Bal dolu ise bal, zehirle dolu ise zehir…

Sözün serüvenini Hz. Ali ne güzel özetliyor:

Sözün dikildiği yer gönüldür, ısmarlandığı yer düşüncedir, onu kuvvetlendiren akıldır, meydana çıkaran dildir; bedeni harflerdir, canıysa anlamı; süsü düzenli söylenmesidir; düzgünlüğüyse doğru oluşu.

ARI,ÖRÜMCEK BÜLBÜL

    İşte ilhama mazhar olan arı, örümcek ve yuvasını çorap gibi yapan bülbül gibi hayvanatı bu sineğe kıyas et.

Hattâ nebatatı da aynen hayvanata kıyas edebilirsin.

Evet Cevvad-ı Mutlak (Celle Celalühü), her ferd-i zîhayatın eline lezzet midadıyla ve ihtiyaç mürekkebiyle yazılmış bir tezkereyi vermiş.

Onunla evamir-i tekviniyenin programını ve hizmetlerinin fihristesini tevdi' etmiştir.

Bak o Hakîm-i Zülcelal'e; nasıl Kitab-ı Mübin'in düsturlarından arı vazifesine ait mikdarını bir tezkerede yazmış, arının başındaki sandukçaya koymuştur.

O sandukçanın anahtarı da, vazifeperver arıya has bir lezzettir.

Onunla sandukçayı açar, programını okur, emri anlar, hareket eder.

وَ اَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ

âyetinin sırrını izhar eder.

İşte eğer bu Sekizinci Nota'yı tamamen işittin ve tam anladınsa, bir hads-i imanî ile

وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ

in bir sırrını,

وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

nin bir hakikatını,

اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

nun bir düsturunu,

فَسُبْحَانَ الَّذ۪ى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

un bir nüktesini anlarsın.

Mesnevi-i Nuriye - 165

ALLAH'IN ŞAHİTLERİ

 Herbir şey, bir Kadîr-i Ezelî'nin vücub-u vücuduna iki cihetle şehadet eder:

   Biri: 

   Tâkatının binler derece fevkinde vazifeleri görmekteki acz-i mutlak lisanıyla o Kadîr'in vücuduna şehadet eder.

   İkincisi: 

   Herbir şey, nizam-ı âlemi teşkil eden düsturlara ve muvazene-i mevcudatı idame eden kanunlara tatbik-i hareket etmekle, o Alîm-i Kadîr'e şehadet eder.

   Çünki zerre gibi bir camid, arı gibi küçük bir hayvan, Kitab-ı Mübin'in mühim ve ince mes'eleleri olan nizam ve mizanı bilemez.

Camid bir zerre ve arı gibi küçük bir hayvan nerede?

Semavat tabakalarını bir defter sahifesi gibi açıp, kapayıp toplayan Zât-ı Zülcelal'in elindeki Kitab-ı Mübin'in mühim ince mes'elelerini okumak nerede?

Eğer sen divanelik edip; zerrede, o kitabın ince hurufatını okuyacak kadar bir göz bulunduğunu tevehhüm etsen; o vakit o zerrenin şehadetini redde çalışabilirsin.

Evet Fâtır-ı Hakîm, Kitab-ı Mübin'in düsturlarını gayet güzel bir surette ve muhtasar bir tarzda ve has bir lezzette ve mahsus bir ihtiyaçta icmal edip derceder.

Herşey öyle has bir lezzet ve mahsus bir ihtiyaç ile amel etse, o Kitab-ı Mübin'in düsturlarını bilmeyerek imtisal eder.

Meselâ: Hortumlu sivrisinek dünyaya geldiği dakikada hanesinden çıkar; durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur, âb-ı hayat fışkırtır, içer.

Hücumdan kaçmakta, erkân-ı harb gibi maharet gösterir.

Acaba bu küçük, tecrübesiz, yeni dünyaya gelen mahluka bu san'atı ve bu fenn-i harbi ve su çıkarmak san'atını kim öğretmiş ve nereden öğrenmiş?

Ben, yani bu bîçare Said itiraf ediyorum ki: Eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım; kerr u ferr harbini ve su çıkarmak hizmetini çok uzun dersler ve çok müteaddid tecrübelerle ancak öğrenebilirdim.

Mesnevi-i Nuriye - 164

9 Temmuz 2021 Cuma

NEFİSLE HESAPLAŞMA

 Nefisle sürekli hesaplaşmalı

 Câmiü’s-Sağîr’de, “Gaflet şu üç şeyde olur: Allah’ı anma meselesinde, sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar geçen sürede ve kişinin ne derece borca girdiğini düşünmeden ödeyemeyecek kadar borç alması halinde” 1 

NEFİSLE BİR GAFLET HESAPLAŞMASI

Bahsettiğiniz hadis-i şerifte Sevgili Peygamberimiz (asm) hangi konularda zafiyetimiz bulunduğunu bildirmiştir. Malûm, gaflet, zafiyetten gelir.

Sırayla görelim:

1- Allah’ı zikretmek: Şeytan Allah’ı anmaktan, Allah’ı zikretmekten ve Allah’a kulluk yapmaktan bizi her fırsatta alıkoymak ister. Bunun için bize gaflet verir, bizim ilgi ve alâkamızı dağıtır, bize sabırsızlık verir… vs. Bunu baştan peşinen bilirsek; kalbimizi pek fazla itham etmeden, düşmanlık gördüğümüz makamı bilir ve ona göre duyarlı bulunuruz. Allah’ı anmaya ve ibadet yapmaya karşı içimizde bir isteksizlik doğduğunda, buna aldırmadan, ibadetimizi yaparız. Bu isteksizliğin şeytandan geldiğini bilir, kalbimize yüklenmeyiz, düşmanımızı tanırız.

2- Sabah namazı kıldığımız saatler, sevabının yüksekliğinden olacak, en fazla üzerimizde gaflet bulunan saatlerdir. Uyandığımızda eğer yatağı terk etmemişsek şeytanın fısıltıları hemen başlıyor. “Birazcık daha yatıver. Şu yana da bir dön. Az sonra kalkarsın!” diyor. Oysa, birazcık yatıverdin mi, yeni bir uyku perdesine giriyorsun ve artık güneş doğuncaya kadar uyanamıyorsun! Böylece şeytan ucuz bir hamleyle bizi tuzağına düşürmüş oluyor.

Sabah namazını vaktinde kılmış olduğumuzda da, güneş doğuncaya kadar uyumayıp zikir ve evradla meşgul olmamız sünnettir. Oysa bu sünnete karşı da yine içimizdeki gaflet ve bu gafleti kullanan şeytanla savaşmak zorundayız.

3- Güç yetirilmeyen borç ise, maddî ağırlığı gereği insana gaflet vermekte, hayatı ağırlaştırmaktadır.

***

NEFSİ DEĞİL ALLAH'I SEVMEK

 NEFİSLE BİR SEVGİ HESAPLAŞMASI

Bedîüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, bizi nefsimizi sevmeye sevk eden sebepler üçtür:

1- Bütün lezzetlerin kaynağı nefistir.

2- Vücudumuzun merkezi ve menfaatimizin takipçisi nefistir.

3- Bize en yakın zannettiğimiz şey nefistir.

Madem böyledir: (Üstad Hazretleri şöyle soruyor:)

1- Ey nefis! Fani lezzetlere mukabil, baki lezzetleri veren Allah’ı -nefsinden ve sevdiklerinden- daha ziyade sevmen gerekmiyor mu?

2- Ey nefis! Kendini vücudun merkezi sayıyorsun, menfaatin kaynağı zannediyorsun! Öyleyse, o vücudu sana veren ve vücudun ayakta kalmasını sağlayan Allah daha fazla sevgiye ve muhabbete lâyık değil midir?

3- Nefsini sevmen, onun sana yakınlığı dolayısıyla; öyle mi? Öyleyse, istediğin bütün güzellikler elinde bulunan, o nefsi yaratan ve sana nefsinden daha yakın olan Allah daha çok sevmeni hak etmiyor mu?2

1-Cami-üs Sağir c.3  2797

2-Mesnev-i Nuriye s.181

8 Temmuz 2021 Perşembe

ASLINDA KUL OLMAK ÇOK KOLAY

 Herkes her şeyde kendi anladığını doğru buluyor.

Bu sefer doğruların sayısı artıyor. Ve kafa karışıyor.  Derken, piyasada, ‘Ne yapalım kardeşim herkes böyle…’ türü cümleler, seni de içine çekiyor, eritiyor. Kul olmada erimeyen benlik, isyan da cemiyet içinde eriyip gidiyor.

İnsan, nefsini Allah’a kul olmaya ikna etmezse, varlık sayısınca her şeye kul olmaya başlıyor. Bir merci tarafından terbiye edilmeyen nefis, kendini kusursuz görüyor ve firavunlaşıyor.

İnsan bu, dün eleştirdiği şeyi, bugün kendisi yapabiliyor. ‘Neden?’ diye sorduğunuzda da, ‘ne yapalım hayat böyle…’ diyor, gülüp geçiyor. ‘Buna Allah ne der’ deyince, uzaklaşıyor. İnsan kendi kıyametini koparıyor.

‘Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle mukabele…’ artık sadece veciz cümleler grubunda. Onun için her geçen gün hayat daha bir kaybediyor neşesini. Işıklar insan eliyle bir bir söndürülüyor. Kural çiğneyen insan, bütün mahlûkatın hukukunu zedeliyor ve sultanın vebali büyüyor.

Acı olan şey, dünyevileşme herkese kurallarını da işletti. Dün konuyu eleştiren kişi, bu gün ‘Böyle yapmazsak ayakta duramayız.’ diyor. Bu umumî rüzgâr, umumî musîbetlere kapı açtı. İnançlıyım diyen de kurumlara güvendiği kadar rahmete, berekete, rızka güvenmiyor. Allah’a yöneldiği anlardaki heyecanı, bir makam sahibi ile görüştüğünden daha etkili olamıyor. İnsanın haddini bilmez halleri, gadaba dokunuyor.

İnsan küçücük aklıyla, konan İlâhî kaidelere kaçamak yollar arıyor.  Bir Allah’ın kurallarına uyup, dosdoğru kul olamayan insan, her gücün karşısında eğilmiş bükülmüş, kevgire dönmüş bir hilkat garibesine dönüyor.

Uyulmayan kurallar netice vermiyor. İnsan kuralsızlıkla önce kendisini cezalandırıyor. İnsanlık yaşanmayan İslâm’ın sancısını çekiyor. Bozulan fıtratın ilk cezası yine bozana kesiliyor. İnsan, dosdoğru kul olmamakla nefsine, kalbine, vicdanını, ruhuna en büyük kötülüğü yapıyor. İlâhî emirlere uyup dosdoğru kul olamayan insan, nefsinin kulu kölesi olup, aklını yitirmiş, şaşkına dönüyor.

Oysa kul olmak ne kadar da kolaydı.

DÜNYA MADEM FANİDİR

 Beşinci Mesele:

Dünya madem fânidir.

Hem madem ömür kısadır.

Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur.

Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır.

Hem madem dünya sahipsiz değil.

Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var.

Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır.

Hem madem “Lâ yükellifullâhu nefsen illâ vüs’ahâ” [Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez. (Bakara Sûresi: 2:286)] sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur.

Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır.

Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.

Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyevîye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.HAŞİYE

HAŞİYE: Bu ‘madem′ler içindir ki, şahsıma karşı olan zulümlere, sıkıntılara aldırmıyorum ve ehemmiyet vermiyorum. “Meraka değmiyor” diyorum ve dünyaya karışmıyorum.
Mektûbât, On Altıncı Mektub, s. 118

LÛ­GAT­ÇE:
teklif-i mâlâyutak: Ağır ve güç yetirilemeyeni isteme, teklif etme.