31 Temmuz 2019 Çarşamba

MADEM DÜNYA FANİDİR,DEĞMEZ ALAKAY-I KALBE

FANİ DÜNYA
Neyleyeyim dünyayı
Bana Allah'ım gerek.
Gerekmez masivayı
Bana Allah'ım gerek.
Ehli dünya dünyada
Ehli ukba ukbada
Her biri bir sevdada
Bana Allah'ım gerek
Dertli dermanın ister
Kullar sultanın ister
Aşık cananın ister
Bana Allah'ım gerek.
Bülbül güle karşı zar
Pervaneyi yakmış nar
Her kulun bir derdi var
Bana Allah'ım gerek
Beyhude hevayı ko
Hakkı bula gör ya hu
Hüdayi'nin sözü bu
Bana Allah'ım gerek.

Aziz Mahmut Hüdai

LİYEKATIN ÖNEMİ

EMANETİ EHLİNE VERME

"Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.
Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor!
Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür".
{Âyetin emanet ve adalete riayet emri ebedî ve genel bir düstur olmakla beraber, güzel de bir nüzul sebebi vardır: Hz.
Peygamber (s.a.) Mekke'yi fethedince, Kâbe'ye bakan Osman b.
Talha kapıyı kilitlemiş, Kâbe'nin üzerine çıkmış ve anahtarı vermeyi reddederek: "Senin peygamber olduğunu bilseydim onu verirdim" demişti.
Hz.
Ali anahtarı zorla ondan aldı, kapıyı açtı, Hz.
Peygamber içeri girerek iki rekat namaz kıldı, çıkınca amcası Abbas, anahtarı ve şerefli bir görev olan bakıcılığı kendisine vermesini istedi.
İşte bu münasebetle 58.
âyet nâzil oldu.
Efendimiz, Hz.
Ali'ye "anahtarı eski vazifeliye vermesini ve ondan özür dilemesini" emretti.
Bu olay Osman b.
Talha'nın da müslüman olmasına sebep teşkil etmiştir.}
Mealli Kur'an - 86

ADALET İLE HÜKMETMEK ALLAH'IN BİR EMRİDİR

ALLAH'IN EMİR  VE  YASAKLARI

Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.
O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.
{Allah Teâlâ bu âyette dünya nizamını sağlayan üç esası emrediyor; buna karşılık üç çirkin davranışı da yasaklıyor.
Emrettiği esaslar: Adalet, ihsan ve akrabaya yardımdır.
Yasakladıkları ise: Fuhuş, münker ve zulümdür.
   Adalet: Her şeyi tam olarak yerine getirmek, herkesin hakkını vermek ve ölçülü davranmak demektir.
   İhsan: İyilik etmek, hayır yapmak, bağışta bulunmak ve emredilen şeyi gerektiği gibi yerine getirmek demektir.
İbadette ihsan: Allah'ı görür gibi ibadet etmektir.
   Akrabaya yardım: Uzak ve yakın akrabaya iyilik etmek, ihtiyaçlarını karşılamak ve onlara karşı iyi davranmak demektir.
   Fahşâ: Yalan, iftira ve zina gibi söz veya fiille işlenen günah ve çirkinliklerdir.
   Münker: Şeriat ve aklıselimin beğenmeyip fena kabul ettiği iş ve davranış demektir.
   Bağy: İnsanlara karşı üstünlük iddia edip onları, zulüm ve baskı altında yaşatmak demektir.
İşte Allah Teâlâ bu üç kötü şeyi de yasaklamıştır.}
Mealli Kur'an - 276

28 Mayıs 2019 Salı

SIRAT-İ MÜSTAKİM NEDİR ?

 ﺍﻟﺼِّﺮَﺍﻁَ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻘِﻴﻢَ: Sırati müstakim;şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hasıl olan adl ve adalete işarettir.
Şöyle ki:
   Tagayyür, inkılab ve felâketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir.
Bu kuvvetlerin birincisi: Menfaatleri celb ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye.
İkincisi: Zararlı şeyleri def' için kuvve-i sebuiye-i gazabiye.
Üçüncüsü: Nef' ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.
   Lâkin insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir hadd ve bir nihayet tayin edilmiş ise de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan bu kuvvetlerin herbirisi tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar.
Meselâ: Kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki; ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur.
İfrat mertebesi fücurdur ki; namusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur.
Vasat mertebesi ise iffettir ki; helâline şehveti var, harama yoktur.
   İhtar:
   Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuddur.
   Ve keza kuvve-i gazabiyenin tefrit mertebesi cebanettir ki, korkulmayan şeylerden bile korkar.
İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddî ve ne manevî hiçbir şeyden korkmaz.
Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür.
Vasat mertebesi ise şecaattır ki; hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru' olmayan şeylere karışmaz.
   İhtar:
   Bu kuvve-i gazabiyenin füruatında da şu üç mertebenin yeri vardır.
   Ve keza kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabavettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz.
İfrat mertebesi cerbezedir ki; hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik olur.
Vasat mertebesi ise hikmettir ki; hakkı hak bilir imtisal eder, bâtılı bâtıl bilir içtinab eder.
 ﻭَ ﻣَﻦْ ﻳُﺆْﺕَ ﺍﻟْﺤِﻜْﻤَﺔَ ﻓَﻘَﺪْ ﺍُﻭﺗِﻰَ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﻛَﺜِﻴﺮًﺍ

İşarat-ül İ'caz - 23

1 Mayıs 2019 Çarşamba

KUR'AN VE GÜZEL AHLAK

KURANDAKİ GÜZEL AHLAK KODLARI

İnsanın güzel ahlâk ilkelerini uygulamasını sağlamada Allah inancı ve sevgisi ile birlikte ahiret inancı da önemli bir rol oynuyor. Kur’ân-ı Kerîm’in dört ana konusundan birisi de ahiret inancıdır. Kur’ân’a göre insan öldükten sonra tekrar diriltilecek, Allah huzurunda toplanacak ve dünyadaki hayatının hesabını verecektir. Bu hesap, insanın dünya sınavında başarılı olup olmadığını gösterecek olan bir hesaptır. Hesap vermenin sonunda, insan mükâfat ve ihsan için Cennete, ya da ceza çekmek için Cehenneme gönderilecektir. Bu durumda ahiret inancı insanı Allah’a hakkıyla kulluk yapmaya, bu da emirleri yapıp yasaklardan kaçınmaya teşvik ediyor. Emirleri yapıp yasaklardan kaçınan bir insan ise, Allah tarafından sevilen bir insan olmakla birlikte toplum tarafından da sevilen bir insan konumuna yükselir. Kur’ân’da bildirilen ve inanç ve sevgi ile bağlantılı olan ahlâk ilkeleri de teoride kalmamış, Hz. Muhammed (asm) bu ahlâkın yaşayan bir timsali olmuştur. Kur’ân’da Peygamberimiz’in (asm), “büyük bir ahlâk üzere olduğu”nun (Kalem, 68/4) beyan edilmesi de, onun Kur’ân ahlâkına sahip olduğunu gösteriyor. Kur’ân’ın inanç, sevgi ve şefkat odaklı ahlâk kodları bütün insanların gerçek iyiyi bulmalarını, mutlu olmalarını sağlayacak kodlardır.

Bu ahlâk kodlarını şu şekilde sıralamak mümkündür: Doğruluk (Bakara, 2/177; el-Ahzab, 33/70), takva (el-Araf, 7/96, et-Talak, 65/2), tövbe (Nisa, 4/26-27; et-Tevbe, 9/104; eş-Şura, 42/25), şükür (ed-Dehr, 75/3; İbrahim, 14/7), ihlâs (el-Bakara, 2/138.), sabır (el-Asr, 103/2-3; el-Ahzab, 33/35), merhamet (el-Araf, 7/156; el-Mü’minun, 233/110; el-Beled, 90/17-18), hilm (Al-i İmran, 3/159), iffet (en-Nur, 24/33; el-Maide,5/55; el-Ahzab, 33/35), güzel söz (en-Nisa, 4/114; el-İsra,17/53; en-Nahl, 16/125) salih amel (el-Maide, 5/9; en-Nisa,4/173; Al-i İmran, 3/114)

Diğer taraftan Kur’ân’ın belirlediği herkes tarafından kabul gören ve fertlerin, ailelerin ve toplumların menfaatine olan yok edilmesi gereken kötü ahlâk kodları da vardır.

Bunlar da yalan söylemek (en-Nahl, 16/105,116; ez-Zümer, 39/3), sefahet (el-Bakara, 2/113,242; el-Araf,7/155; el-Cin,72/4), azgınlık (Hud, 11/16; el-İsra, 17/16, Seb’e, 34/34), nankörlük (Hud,11/9; el-Hacc, 22/16; lokman, 31/32; Fatır, 35/36), israf (el En’am, 6/141; el Furkan, 25/67; el Araf, 7/34,81), cimrilik (En Nisa, 4/53; el-İsra, 17/100; Muhammed, 47/38; el-Bakara,2/268), ümitsizlik (er-Rum, 30/37; Hud, 11/11; ez-Zümer,39/53), başa kakmak (el-Müddessir, 74/6; el-Bakara, 2/262,264; el-Hücurat, 49/17), tecavüz (en-Nisa, 4/29; el-Maide, 5/2; en-Nur, 24/22), kibir (en-Nahl, 16/22; en-Nisa, 4/172; el-Mümin, 40/60), fuhuş ve zina (e-Araf, 7/28; en-Nahl, 16/90; el-Müminun, 23/5; el-İsra, 17/32; en-Nur, 24/3) kumar ve içki (Maide, 5/90) gibi hususlardır.

26 Nisan 2019 Cuma

GÖNÜL EHLİ OLMAK


İnsanı diğer varlıklardan ayıran, en büyük özellik, akıl ve irade nefis ve şuur sahibi olmasıdır.
Mükemmel bir şekilde yaratılan insan, kendisine verilen cihazlar ve sorumluluklar sonucu halife-i arz ve eşrefi mahlukat sıfatını almıştır.
Ayrıca kendisine verilen konuşma  kabiliyeti sayesinde Rabbine muhatap ve mahlukata halife olma sıfatını kazanmıştır.
Konuşmak ve konuşulanları anlamak,ayrıca seni yaratan Rabbine muhatap olmak ne kadar güzel bir ayrıcalıktır.
Konuşursun kimse anlamaz,başkası konuşur sen anlamazsan, ha konuşmuşun ha susmuşun hiç bir önemi yok.
Konuşan kişi önce ne konuşacağını bilmeli ve karşısındaki muhatabının anlayıp anlamayacağını da bilmeli öyle konuşmalıdır.Ayrıca konuşmalarımız gönül kırıcı sözler ise konuşmadan susmak daha hayırlıdır.Zira gönül kırmak kabeyi yıkmaktan daha beter bir sorumluluktur.Kabe kul yapısı Allah'ın kutsal saydığı bir mekandır.Ona olan saygımızda kusur etmeyiz güzel.İnsan kalbi gönlü ondan daha değerli ki Allah; ben hiç bir yere sığmam kulunun kalbi gönlü hariç buyuruyor.Demekki insan gönlünü kırmak kabeyi yıkmaktan daha büyük günahtır.Kabeyi tamir etmek mümkün iken kırılan insan gönlünü tamir etmek çok zordur.
Öyle ise biz sorumlu insanlara düşen görev gönül yıkmak değil gönül yapmak olmalıdır.
Kısaca toplumun sıkıntılarını gidermek ve faydalı olmak istiyorsak gönül ehli olalım yeter.

                    Rafet Özcan

21 Nisan 2019 Pazar

SÖZ GÜMÜŞ İSE SUKUT ALTINDIR

Ne güzel bir öğüt... Kelimeler ki, kimi zaman göklere çıkartır seni, kimi zaman yerle yeksân eder. Atalarımızın dediği gibi; “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı!”
İşte bu yüzden kime karşı olursa olsun kullandığımız kelimeler bizim seviyemizi belirler. Kimi zaman da suskunluklarımız seviyemizi belirler. İnsan sadece bilmediğinden susmaz, bildiğinden de susar. Edep bilir susar, saygı bilir susar, hak bilir susar, sevgi bilir susar, hatır bilir susar... Bazen de konuşsa bile birşeyin değişmeyeceğini bilir susar... Ve onların yerine melekler konuşur cevap verir.
 Rivayet edilir ki; Peygamber Efendimiz (asm) birkaç sahabesi ile birlikte sohbet etmekteydi. Arsız bir adam geldi ve Hazret-i Ebu Bekir’in yüzüne karşı lâf atmaya ve hakaret etmeye başladı. Hazret-i Ebu Bekir başlangıçta çok sabretti, cevap vermedi. Fakat adam susmak bilmeyince Hazret-i Peygamber’in de (asm) yanında bu kadar arsızlığı Hazret-i Ebu Bekir’i kızdırdı. Nihayet sabredemedi ve adamın lâflarını iade etmeye ve adama karşılık vermeye başladı. Peygamber Efendimiz de (asm) kalkıp yürüdü ve onları terk etti.
Yanlış yaptığını anlayan Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Peygamberin (asm) ardı sıra koştu ve Peygamber Efendimiz’den (asm) özür diledi.
Peygamber Efendimiz (asm): “Sen sabrettiğin sürece bir melek sana duâ ediyor, adama cevap veriyordu. Sen cevap vermeye başlayınca melek gitti şeytan geldi. Ben şeytanın bulunduğu mecliste bulunmam.” buyurdu.
Buradaki ölçüt, şu âyetin ölçütüyle aynı olsa gerek: “Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan geçip giderler.” (Furkan Sûresi, 72.)
Konuşmak ise, uygun muhatabına ve yerli yerinde yapılmalı.. İşte imtihan da burada. İnsan nefsine söz geçirebilse zaten uygun yerde susacak, uygun yerde konuşacak. Peki hangisi daha çok pişmanlık getiriyor, susman gereken yerde konuşman mı, konuşman gereken yerde susman mı? 
Bazı güzel sözlere bakalım:
• Lâ Edri - Sustuğun hiçbir cümleden, konuştuğun kadar pişman olmazsın.
• Mehmet Âkif - Konuşmak bir mana ise, susmak binbir mana. Herkes konuşmasına konuşur, lâkin sükût yürekli olana!.”
• Lokman - Söz gümüş ise sükût altındır.
• Calvin Coleridge - Söylemediğim şeylerin hiçbiri, bana zarar vermedi.
• Confucius - Susmak, insanı ele vermeyen sadık bir arkadaştır.
• Confucius - Az konuşmaktan pek az, çok konuşmaktan ise çok sık pişman olunur.
• Mevlânâ - Kargalar ötmeye başlayınca, bülbüller susar.
• Goethe - Konuşmak ihtiyaç olabilir, ama susmak bir sanat’tır.
• Hz. Ömer - Esenlik ve huzur on kısımsa, dokuzu susmaktır.
• Özdemir Asaf - Konuşmak küçülür, küçülürse adı değişir susmak olur. Ağlamak büyür, büyürse adı değişir susmak olur...
• Fuzuli - Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.
Evet söylenince tesir olmayacaksa, nefse inat susmak gerekir. Maharet de burada işte. Gönül ehli olmak kolay değil. Bırakın kalp kırmak konuşanlara münhasır olsun, biz gönül ehli olalım...