5 Ekim 2017 Perşembe

İDEAL ÖĞRETMEN 1

Öğretmen, her şeyden önce eğiticilik (terbiye eden, mürebbi) ve rehberlik sıfatına sahip bir eleman demektir.
Devamlı olarak kendini yetiştirmeye ve yenilemeye çalışır. Kaynak eserlerden en yüksek seviyede faydalanır. Başkalarıyla devamlı olarak bilgi alış verişinde bulunur. Yapıcı tenkitleri hep müsbet karşılar. Elindeki her türlü imkânı vazife esnasında ustalıkla kullanmaya çalışır. Mesleğiyle ilgili çalışmalarını aralıksız olarak devam ettirir. Şunu unutmamalıdır ki, en az hata yapan öğretmen, alanında olduğu gibi, mesleğiyle ilgili mevzuatı da iyi bilen öğretmendir! Toplumun, öğretmenden beklediği gibi yaşamaya çalışırken, hal ve hareketleriyle topluma örnek olmaya gayret eder. Kendi özel işlerini başkalarına yük olmadan, bizzat kendisi en iyi bir biçimde yapmaya çalışır. Mesai saatleri içerisindeki bütün zamanını talebelerine ayırır. Mecbur kalmadıkça, mesai saatlerinde başka bir işle meşgul olmaz. 
İdeal bir öğretmen, ahlâk ve fazilet yönünden de topluma örnek olur. Pespaye ve ahlâk dışı lisan kullanmaz. Oldukça düzgün konuşmaya çalışır. Mesleğine zarar verebilecek bütün menfaatlerden uzak durur. Ayrıca, siyasî konulara girmez ve mümkün oldukça böyle bir havanın da ortaya çıkmaması için gayret eder. Muvaffakiyetini, geçmiş çalışmalarında değil, şu andaki çalışma ve gayretleriyle ölçer. İdeal bir öğretmen, her yönüyle dürüst bir insandır. İyi bir mantık ve ölçü sahibidir. Kendine güven duygusu gelişmiş ve aktivite (gayret) sahibidir. Ne çeşit olursa olsun, problemlere çare bulucudur. Asla dedikoducu ve problem çıkarıcı değildir. Bütün bu hususlarda ileri görüşlü, samimî ve nazik olmak ve ölçülü hareket etmek, ideal öğretmenliğin önde gelen hususiyetleridir. 
Ayrıca, kendisini çevresine kabul ettirmeye gayret gösterir. Çevresinde bulunan kişilerle ve talebe velileriyle devamlı fikir alış verişinde bulunarak, onlarla anlayış içerisinde iyi münasebetler geliştirmeye çalışır.  
Yine eğitim ve öğretim çalışmalarında başarılı olabilmek için, öğretmenin fizikî ve ruhî yönden sağlığı çok mühimdir. Dolayısıyla öğretmen, sağlığına dikkat etmek zorundadır. Bununla birlikte, hafif ve hiçbir engeli olmayan, ufak tefek rahatsızlıklarla vazifesini aksatmaz. Her zaman iyi niyet sahibidir!
BÜYÜK OTORİTERLERİN BU KONUDAKİ TESBİTLERİ:
* Zamanımızın en büyük âlimi Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri (ra), ideal bir öğretmenin umumî vasıflarını kısaca şöyle özetler: “Âlim-i mürşid (doğru yolu gösteren âlim), koyun olmalı, kuş olmamalı. Koyun kuzusuna süt verir, kuş yavrusuna kay (kusmuğunu) verir.” ¹ 
* Yine, Hüccet-ül İslâm İmam Gazali (vefatı, Milâdî 1112), ideal öğretmenin nasıl olması gerektiği hakkında şu görüşlerini ileri sürmektedir:
“1. Öğrencilerine karşı kendi çocuklarıymış gibi davranmalıdır.
“2. Yalnız Allah (cc) rızası için çalışmalı ve bunu asıl maksat yapmalıdır. 
Hz. Peygamberimizin (asm) yolundan yürümeli ve Allah’ın (cc) rızasını kazanmaya çalışmalıdır.
“3. Gerektiğinde talebeye nasihat etmekten çekinmemelidir.
“4. Tedrisatta (öğretimde) kolaydan zora, bilinenden bilinmeyene, yakından uzağa bir yol takip etmelidir. 
“5. Tek hedefin kudret, kibir (gurur), rekabet (kıskançlık) değil, Allah’a yaklaşmak olduğunu belirtmelidir. 
“6. Talebeyi kötü davranışlarından dolayı ikaz etmelidir. 
“7. Branşı dışındaki ilimleri kötülememeli, tam aksine, talebelerini ilim öğrenmek hususunda teşvik etmeli (motive etmelidir).
“8. Talebenin bilgi seviyesinin üzerine çıkmamalıdır.
“9. Zekâsı sınırlı olan talebelerin seviyesine inerek öğretmelidir, ta ki cesaretleri kırılmasın.
“10.  İlmiyle amil olmalı (talebelerine kazandırmak istediği güzel davranışları, kendisi hususiyle yaşamalı). Onların örnek hal ve hareketlerini de övmelidir.
“11.  İlk suça (menfi davranışlara) göz yummalı, ikincisinde gizlice ve sertçe uyarmalı, icabında kötü arkadaşlarından uzak tutmalıdır. “
* Eğitim ve öğretim konusunda çok faydalı fikirleri bulunan, değerli İslâm âlimi İbni Sahnun (vefatı, Miladi 855) değerli bir eserinde² öğretmeni, “vazifesine bağlı, talebelerine zulmetmeyen, çalışkan, adil, ahlâk ve fazilet yönünden numune (örnek) bir insan” olarak tarif eder. 
KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ: 
İdeal bir öğretmen, bu hususiyetlerle birlikte, vazife ve mesuliyet anlayışıyla hareket eder. Vazifesini aksatmamaya büyük ölçüde dikkat eder. Hele de vazifesini kötüye kullanmayı aklının köşesinden bile geçirmez! 
Aynı zamanda, diğer meslektaşlarıyla oldukça samimi bir hava içerisinde bulunmaya gayret eder. Daima müsbet hareket hareket eder; hoşgörü ve iyi niyet ve sahibidir!
(Devam edecek)

İDEAL ÖĞRETMEN 2


Umumî görünüşü olarak öğretmen, temizlik, kılık ve kıyafetine -sadeliğe örnek olabilecek biçimde- dikkat edecektir. 
Dünyanın en eski atasözlerinden olan bir Sümer atasözü: “İyi giyinmiş bir kimseyi herkes sevimli bulur” der. 
Her an öğrenci karşısına çıkma durumundaki öğretmenin, hal ve hareketleri kadar, kılık kıyafet ve temizlik durumu da büyük ehemmiyet gösterir. Bu konuda ihmalkârlık göstermek, eğitim ve öğretim açısından çok zararlıdır. Meselâ, kılık ve kıyafetine dikkat etmeyen, temizliğine gerekli önemi vermeyen, konuşurken ağzından tükürük saçan ve sair dikkatsizlikler içerisinde bulunan bir öğretmen, öğrenciler üzerinde kötü bir tesir bırakır. 
Davranış yönünden 
Davranış yönünden de öğretmenin durumu oldukça önemlidir. 
Zamanımızın en büyük âlimi Bediüzzaman Hazretlerinin (ra) bu mevzuda çok kıymetli şöyle bir tesbiti var: “Lisan-ı hal (hal ve hareketler), lisan-ı kâl’den (sözle ifadeden) daha kuvvetli ve tesirlidir!”1 
Bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlar: 
Kısaca müsbet ve iyi davranışlarda bulunmaya özen göstermeli, kötü ve tiksindirici davranışlardan da şiddetle kaçınmalıdır. Çünkü, talebenin ve muhitin dikkati her an öğretmenin üzerindedir. Her şeyden önce toplum kendini yetiştiren öğretmenini üstün özelliklere sahip, her türlü art niyetlerden uzak, iyi ahlâklı dürüst, çalışkan ve başarılı görmek ister. Doğrusu toplum, kendi değer ölçüleri içerisinde bulunan bir öğretmeni örnek almak ister. Bunun içindir ki çevresiyle her an münasebet içerisinde olan öğretmen, her an kendini otokontrol altında bulundurmalıdır. Hangi konuda olursa olsun, gereksiz tartışmalardan ve sataşmalardan uzak kalmalıdır. Ne zaman ve kiminle olursa olsun, bu tür tartışmaların hiçbir iyi sonuç vermeyeceğinin şuurunda olmalıdır. Eğer açıklanması gereken bir konu varsa, uygun bir ortamda ve uygun bir ifade ile anlatmaya çalışılmalıdır. Kendini çevresine kabul ettirmek ve dost kazanmak için, hep güler yüzlü, munis ve cana yakın olmalıdır. Hiçbir zaman unutmamak gerekir ki, insanları kazanmak zor, kaybetmek ise çok kolaydır!
Öğretmen her davranışıyla rehber bir kişi olmaya mecburdur. Çünkü o, tavır ve davranışları zihinlere yerleşen, okul ve okul dışında güzel ve çeşitli hususiyetleri şahsında özümlemiş bir rehberdir. Davranışlarında ölçülü ve dengeli, aynı zamanda kibar ve nezaket sahibidir. Karşısındakine her zaman değer veren, anlayış gösteren, sevgi ve saygıyı esas tutan bir rehberdir. Bütün bu hususlarda öğretmen kendisine ne kadar çekidüzen verebilirse, çevresine karşı o kadar iyi ve faydalı olacağı şüphe götürmez. Hele de küçük çevrelerde öğretmenin bütün günlük hayat tarzı adeta çevrenin kontrolü altındadır. Bunun içindir ki, küçük çevrelerde öğretmen daha çok dikkatli olmak durumundadır. Yani, “Küçük yerlerin kanunu büyük olur” atasözünü unutmamak gerekir. 
Özet olarak, toplumların terbiyecisi durumunda olan öğretmenlerin iyi yetişmiş olmaları gerekmektedir. Öğretmenlerin iyi yetişmesi oranında, eğitimin de iyi ve tutarlı bir gelişme göstereceği şüphe götürmez. 
Onun içindir ki, ülkenin:
- İyi bir vasıfta yetişmiş, 
- Üstün insanlık karakterine sahip, 
- Her türlü sapık düşünce ve tasarımlara karşı durabilecek güçte,  
- Yarının büyükleri olan yeni nesle insanlık, ana-baba sevgisi, şefkat ve hürmet duygusunu özümsetecek öğretmenlere şiddetle ihtiyacı var! 
Ayrıca: 
- Tarihini çok iyi bilen ve seven, 
- Talebelerine de tarih şuurunu kazandırmaya ve sevdirmeye çalışan, 
- Her türlü art niyet ve düşünceden uzak, gerçekçi aydın öğretmenlere her zamankinden daha çok ihtiyaç var!
Vazifeperverlik yönünden
Ülkemizin ihtiyaç duyduğu örnek öğretmen, nerede vazife verilirse severek gider. Uzak yakın, köy şehir, kolay zor gibi durumları hesaba katmadan, verilen vazifeyi benimser. Bulunduğu çevrenin şartları ne olursa olsun, iyi hizmet vermek ve muvaffak olmak için gayretini ve himmetini sonuna kadar kullanır. Şunu unutmamak gerekir ki, vazife her yerde vazifedir ve kıymetlidir. Vazife şuuru ve dâvâsı ise, vatana, millete ve onun maddî manevî öz değerlerine sahip çıkmaktır! Aslında ideal öğretmen, bu şuurda olan öğretmendir!
Dipnot:
1- Şuâlar, s. 239 ve Tarihçe-i Hayat, s. 336. 

20 Aralık 2015 Pazar

SEVGİLİLER SULTANI

ALLAHUMMME SALLİ ALA SEYYİDİNA MUHAMMED İN VE ALA ALİ SEYYİDİNA MUHAMMED, 🌹💜🌷💜🌹💙🌷💙🌹💚🌷💚🌹💛🌷💛💜🌹💜🌷SENİ SEVDİM.....

💛💙💜💚
Altı yaşında iken, anneciğinin taptaze mezarına kapanıp ağlayışına hiç kıyamadım, ben de ağladım, ama sevdim.
💙💜💚💛
 Herkes canını verecek kadar seni severken, kimseye yük olmamak için, kendi işini kendin yapışını sevdim.
💜💚💛💙
 Başının ağrıdığını öğrendiğimde, başımın ağrısını sevdim.
💚💛💙💜
 Kuşu ölen çocuğun evine taziyeye gittiğinde... Anne ve yavru köpekler için koskoca ordunun yolunu değiştirdiğinde, merhameti sevdim, hayvanları sevdim..
💛💙💜💚
 "Benim çocuğum yok,ardımdan okuyacak kimse olmayacak" diye ağlayan Hz.Bilal'i, "Üzülme! Ümmeti Muhammed her ezandan sonra sana okuyacak" diye teselli edişini sevdim.
💙💜💚💛
 Bir gün,oturarak namaz kıldığını gören Ebu Hureyre'nin "Ey Allah'ın elçisi, hasta mısın?" sorusuna, "Hayır, açım!" deyişini sevdim.
💜💚💛💙
 O kadar uzun süre hiç aç kalmadım ben ama, kızın Hz.Fatma'ya, "Vallahi kızım,üç gündür baban bir şey yememiştir." deyişinde, açlığı sevdim.
💚💛💙💜
 Hz.Hatice'ye düğün için hediye ettiğin gülleri sevdim... "Hatice'nin sevgisi benim rızkımdır." deyişini sevdim.
💛💙💜💚
 "Beni nasıl seviyorsun?" diye soran Hz.Ayşe'ye, "kördüğüm gibi" cevabını... Ve zaman zaman "kördüğüm ne alemde?" sorusuna, "ilk günkü gibi" deyişini sevdim.
💙💜💚💛
 Onsekiz aylık oğulcuğun İbrahim kucağında can verirken, gözyaşlarıyla onu öpüp koklayıp, "O, meme emen bir sütkuzusudur, ama Allah'ın takdiri karşısında,elden ne gelir?" deyişini sevdim.
💜💚💛💙
 Mute'de şehid düşen evlatlığın Zeyd'in minik yetimi, acıyla o mübarek eteğine sarılıp ağladığında, onu kucaklayıp, hıçkırarak ağlayışın karşısında, "Ey Allah'ın elçisi, bu nedir?" diye soranlara, "Bu, sevenin sevdiğini özleyişidir." demeni sevdim.
💚💛💙💜
 Yanında,kucağındaki çocuğuna sarılan,öpüp koklayan arkadaşına gülümseyerek, "yavruna nasıl şefkat duyuyorsan,Allah da senin şefkatinden daha çok sana şefkat duyar" deyişini sevdim.
💛💙💜💚
 Sevgili kızın Hz.Fatma,her yanına girdiğinde,ayağa kalkıp karşılamanı, "hoşgeldin kızım" diye öpmeni, elinden tutup,yanına oturtmanı sevdim.
💙💜💚💛
 "Evlilik, iki bedende tek bir ruhtur" deyişini sevdim.
💜💚💛💙
 Hz.Ali ile Hz.Fatma'yı evlendirirken,ikisini karşına alıp, "Ey Ali, kızımı sana cariye olarak veriyorum, ama unutma, sen de onun kölesisin" deyişini sevdim.
💚💛💙💜
 Bir gün, elbisenin içinde kıpırdayan şeylerin sırrı, elbise açılınca anlaşılır: "Benim çiçeklerim" diye sevdiğin Hasan ve Hüseyin oradadır...Ben,onları sevişini, onlar sırtında iken namaz kılışını, kapıdan girer girmez,"küçük adam orada mı? Küçük adam orada mı?" deyişini, badi badi koşarak gelen torunlarını kucaklarken, onlara "Ey Allahım! Ben onları seviyorum,sen de onları ve onları sevenleri sev" deyişini sevdim.
💛💙💜💚
 Bir bayram sabahı, hüzünle kenarda oturan,eski elbiseli yetim bir çocuğu elinden tutup evine götürüşünü, yıkanıp yemek yedirilen,para verilip sevindirilen çocuğun yüzünü avuçlarının içine alarak, "Benim baban, Ayşe'nin annen, Hasan ve Hüseyin'in kardeşlerin olmasını ister misin?" deyişini sevdim.
💙💜💚💛
 Sokağa kaçan çocuğunu eve getirebilmek için, "gel bak sana ne vereceğim" diyen anneye, "dikkat et, çocuk sana gelir ve ona bir şey vermeyecek olursan,senin için bir yalan günahı yazılır!" deyişini sevdim.
💜💚💛💙
 Meydanlık bir yerde,önünüzden bir cenaze alayı geçerken, ayağa kalktığında, arkadaşlarının şaşkın:"Ey Allah'ın rasulü, bu bir yahudidir" dediklerinde, "Fakat aynı zamanda bir insandır" deyişini sevdim.
💚💛💙💜
 Bir müslüman, sarhoş bir şekilde, huzuruna getirildiğinde, yanındakilerden biri sarhoşa "Allah sana lanet etsin" deyince, o mübarek kaşların çatık, "ona lanet okumayın, ben onu tanıdığımdan beri, o Allah ve rasulünü sever" deyişini sevdim.
💛💙💜💚
 Uhud'da şehit düşen yetmişiki arkadaşını defnederken, Cemuh oğlu Amr ile Amr oğlu Abdullah'ın cenazelerinin başında, hüzünle dalıp gidişini ve "bu ikisini aynı mezara koyun.Çünkü onlar,dünyada da birbirlerini çok severlerdi" deyişini sevdim.
💙💜💚💛
 Mübarek başın, Hz.Ayşe'nin kucağında, ruhunu Allah'a teslim etmek üzereyken, Rabbinin huzuruna tertemiz çıkmak için, misvakla dişlerini temizleyişini sevdim.
💜💚💛💙💚
 Mescitte, nezaket kurallarından habersiz, yeni müslüman olmuş birinin, burnunu sildiği paçavrayı yere attığını görünce, pisliği yerden kendi elinle alıp,temizleyişini ve o kişiye yumuşak bir sesle, "bir daha böyle yapma" deyişini sevdim.
💚💛💙💜
 "Sizden biriniz, ağaç dikerken kıyamet kopuyor olsa, ağacı dikmeye devam etsin" deyişini sevdim.
💛💙💜💚
 "Akarsu başında bile olsanız, suyu israf etmeyin" deyişini sevdim.
💙💜💚💛
 Kâbe'yi işaretle, "Bu ev, saygın,mübarek ve kutsaldır. Ama, varlığını elinde tutan kudrete yemin ederim ki, insan onuru ve kişiliği daha kutsaldır!" deyişini sevdim.
💜💚💛💙
 Mirâc'a çıktığında, Allah Teala, "Seni ne ile şereflendireyim?" dediğinde, "Beni Sana kullukla şereflendir" deyişini sevdim.
💚💛💙💜
 Yine mirâçta Rabbim "İste! Ne isteğin varsa vereyim" dediğinde, secdeye kapanıp, gözyaşlarıyla "Senden ümmetimi istiyorum" deyişini sevdim.
💛💙💜💚
 Refik-i Alâ'ya, Yüce Dost'a giderken, "Sizi kevser ırmağı başında bekleyeceğim. Bana kavuşmak isteyen, elini ve dilini kötülüklerden çeksin." deyişini sevdim.
💙💜💚💛
 Ve Rabbimizin, "Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O'na çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir,merhametlidir (Tevbe-128) deyişiyle, seni sevdim.
💜💚💛💙
 Ve Rabbimizin, "Şüphesiz ki, Allah ve melekleri, Peygamber'e çokça salât ederler (överler,yüceltirler). Ey müminler! Siz de O'na salevat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin."(Ahzab-56) buyurmasıyla, seni daha çok sevdim... selam ve dua ile, ALLAHÜMME SALLİ ALA SEYYİDİNA MUHAMMED İN VE ALA ALİ SEYYİDİNA MUHAMMED 💜 💙💚💛💜💙💚💛💜💙💚

22 Kasım 2015 Pazar

ANNE KUŞ VE YAVRUSU

Hazreti Ömer'in Satın Aldığı Serçe

Çocuğun biri yakaladığı bir serçe kuşuyla oynayıp du¬ruyordu. Oradan geçmekte olan Hazret-i Ömer çocuğa sordu:
— Küçük bey, bak zavallı kuşun kanatlarından tüyler dökülüyor, çırpına çırpına da tâkattan düşmüş görünü¬yor. Ne olur bırak hayvancağızı!
Çocuk yaramaz olduğu kadar da merhametsizdi.
— Hayır, ben bu kuşla oynuyorum. İsterse kanatlan
kopsun, karşılığını verdi.
Halife buna üzülmüştü. Bir teklif daha yaptı:
— Sana bir altın versem kuşcağızı bırakır mısın?
— Hayır bırakmam.
— Ya iki altın versem.
— Hayır, yine bırakmam.
— Peki üç altına ne dersin? Küçük yaramaz buna dayanamadı:
— Üç altına razıyım. Hazret-i Ömer:
— Al sana üç altın, deyip parayı uzattı ve serçe kuşu¬nu alıp havaya doğru fırlattı. Pırıl pırıl çırpındığı kanatla¬rıyla bir anda gözlerden kaybolan serçenin arkasından sevinçle bakan Halife:
— Hayvanlara merhamet etmemiz lâzım. Hayvana acı-mayana Allah da acımaz, diyerek yoluna devam etti.
Seneler sonra, vefat etmiş olan Hazret-i Ömer'i müba¬rek bir zat rüyasında gördü. Şöyle bir sual sordu:
— Yâ Ömer, Rabbin seni nasıl karşıladı, rahatın na¬sıl?
Şöyle cevap geldi:
— Rabbim beni çok iyi karşıladı. Rahatım çok iyi.
— Ne sebebten Allah seni iyi karşıladı? Hazret-i Ömer şu bilgiyi verdi:
— Ben bir serçe kuşunu yaramaz bir çocuğun elinden kurtarmıştım. Meğer kuşcağızın yuvada aç bekleyen yav¬rusu varmış. Yaramaz çocuk onu öldürseymiş, yavrusu aç kalacak, yuvada ağzını aça aça ölecekmiş. Ben üç al¬tın verip de serçeyi kurtarınca yavrusunu da ölümden kurtarmış olduğumdan Rabbim bundan memnun olmuş. Bu yüzden beni cehennem ateşinden kurtardı, iyi karşı¬ladı.
Hazret-i Ömer'in bu cevabı Peygamberimizin şu hadîsini hatırlatmaktadır:
— Siz yeryüzündeki canlılara acıyın ki, gökyüzün¬de melekler de size dua etsin, merhamet dilesinler. Allah'ın merhametini kazanasınız.



11 Kasım 2015 Çarşamba

TELEVİZYONUN ZARARLARI



Kitle iletişim araçlarından en önemlisi olan televizyon, şüphesiz 20. yüzyılın en büyük icatlarından idi. Çağın gelişmesine büyük katkısı olmuştur, yararlarını gözden kaçırmamak gerekir. Fakat bizden alıp götürdüklerini de görmezden gelemeyiz. Kaçımız televizyonun hayatımıza maliyetini hesapladık? Örneğin: Günde 2 saatimizin tv başında geçtiğini varsayalım. Yani bir yılda 730 saat demektir bu. Buda 45 gün ve 45 gece eder. Ki, şu da bir gerçektir; pek çoğumuz günde 2 saat ile yetinmeyiz.

Televizyonun bireylere zararlarını, kabaca, tek tek sıralayalım:

1-Televizyon karşısında büyüyen çocukların sosyalleşme, bireyselleşme ve psikososyal yönlerinin hepsi eksik ya da yetersiz kalacaktır. Duygusal ilgi, sevgi ve birlikte geçirilecek vakit yerine, çocuğun televizyon karşısında kalması çok sakıncalı bir durumdur.

2-Magazin programı adı altında birçok yayın, seviyesiz eğlence kültürünü aşılar.

3-Dört – yedi yaş arası çocuklarda tv’ nin çok fazla izlenmesi, çocuğun dil ve sosyal gelişiminde birtakım sıkıntıların oluşmasına sebep olur. Çocuk bu dönemde, tv’ de gördüğü görüntüleri tamamen somut olarak yorumlar. Örneğin, bir çizgi filmde gördüğü bir sahneyi kendiside yapmaya çalışabilir. Ayrıca çocukların bu dönemde izleyeceği korku, gerilim ya da aşırı şiddet içeren görüntülerden aşırı derecede etkilenebilir ve bunun sonucunda çocukta uykusuzluk gibi problemler baş gösterebilir.

4-Birçok tv programı insanları gerçeklerden koparır,

5-Televizyonda dönen reklamlar, sadece kazanç uğruna birçok değeri çiğner.

6-Tüketim uğruna birçok yanlış, doğru gibi gösterilir.

7-Birçok tv kanalında şiddet görüntüleri artık sıradan hale geldi. Televizyon şiddete meyilli fertlerin yetişmesine vesile oluyor,

8-Televizyon kanalları çoğunlukla başka kültürleri özendirir,

9-İnsanların reyting uğruna kullanılması,

10-Tv’ de hoş gibi gözüken, fakat gerçekte seks, şiddet gibi öğeleri vurgulayan davranışları ön plana çıkaran çok fazla program vardır.

11-Televizyon insanları tembelleştirir. Günde 4 saatten fazla tv izleyen çocuklar, aşırı kilolu oluyor.

12-Okumak yerine televizyondaki programlar vesilesiyle bilgilenmeye – öğrenmeye çalışmak, okuma kültürünü öldürüyor.

13-Tv’ ye bağlı olarak yaşamak, çok ciddi bir sorundur. Örneğin; tv’ ye çok bağlı olan insanlar aksayabilir.

14-Çok fazla tv izlemek enerji kaybına neden olur,

15-Tv’ ler ile insanlara “çalışmadan köşeyi dönme” zihniyeti aşılanıyor.

Televizyonun bunlara benzer daha pek çok zararlı etkisini sayabiliriz. En güzeli kendimizi çok fazla kaptırmamak ve mümkün oldukça televizyondan olumlu bir şekilde yararlanmaktır.(ALINTIDIR)

27 Eylül 2015 Pazar

BÜLBÜLÜN FERYADI







İbrahim aleyhisselamı ateşe attıkları zaman bütün melekler, vahşi hayvanlar ve kuşlar ağlaştılar ve etrafında toplanıp, İbrahim aleyhisselama bir yardım yapabilmenin çaresini aradılar.

Bunların arasında zayıf bir bülbül yavrusu vardı. Kendini ateşe atacağı sırada Hak teâlâ, Cebrail aleyhisselama emredip buyurdu ki:

– O kuşu tut ve ne dileği olduğunu sor.

Cebrail aleyhisselam kuşu tutup istediğini sorunca, kuş dedi ki:

– Halilullahı ateşe atıyorlar. Madem ki kurtarmaya kâdir değilim, bari onunla beraber ben de yanayım.

Hak teâlâ buyurdu ki:

– O kuşun benden dileği nedir?

Bülbül şöyle arz etti;

Benim dünyada, Hak teâlânın adını anmaktan başka arzum yoktur. Bin bir ismi olduğunu işittim. Yüz birini biliyorum. Dokuz yüz ism-i şerifini de bilmek isterim.

Hak teâlâ kuşun dileğini yerine getirdi.

Şimdi sahralarda feryat eden bülbül, Hak teâlânın ismini söylemektedir.

Nemrud’un ateşi, İbrahim aleyhisselama gülistan olunca, bülbül gelip gül ağacında nağmeye başladı. O zamandan kıyamete kadar, gül ağacına muhabbet etti, aşık oldu...



5 Eylül 2015 Cumartesi

CENNETİ SIRTINDA TAŞIYAN GENÇ

Cennet'i sırtında Taşıyan Adam (çok güzel bir hikaye)

20 Yılı aşkın süredir oturmakta olduğum mahallemizde, evliya olduğu söylenen asırlık bir ihtiyar vardı.İsmi pek bilinmediği için kısaca "Nur Dede" diye çağırılan bu ihtiyar, insanın karşısına hiç umulmadık zamanlarda çıkar ve kerametli sözleriyle onların dertlerine derman olurdu.
Bir gün karşılaştığımızda, kısa bir sohbetten sonra:
Bana da dua et dede, dedim. Dünyanın yükü, benim omuzlarımda sanki.
Titrek elleriyle kulağımı çeker gibi yaparak:
Cenneti taşıyanların yanında dünyayı taşıyanların lâfı olmaz evlât, dedi. Ve hemen sonra, Cenneti yüklenen o adamı nerede görebileceğimi tarif etmeye çalıştı.
Nur Dedenin bahsettiği kişi, yakın köylerin birinde oturan ve her cuma günü şehre gelen bir gençti. Bu bahtiyar insan, dedenin anlattığına göre son zamanlarda hep aynı binaya uğruyor ve sırtındaki o mübarek yükü, bir an bile olsun bırakmıyordu.
Nur Dede ile karşılaşmamızdan sonraki ilk cuma günü, tarif ettiği yere giderek beklemeye koyuldum. Burası, merkezî bir binanın en üst katıydı. Büroların açıldığı koridorda uzun süre gezindikten sonra, merdivenlerde ayak sesleri duydum. Atılan adımların yorgunluğu sebebiyle onların bir gence ait olduğunda tereddüt etmeme rağmen, Cennet'i taşıyan adamın geldiğini hissediyordum. Merakımı yenemeyip merdivene doğru ilerlediğimde, bir anda onunla karşı karşıya geldim. 25-30 yaşları arasında çelimsiz bir insandı ve yaşlı annesini sırtına almış vaziyette, asansörü her zaman bozuk olan işyerinin beşinci katındaki doktor muayenehanesine tırmanmaya çalışıyordu. Delikanlının annesi, güçsüz kollarını evlâdına dolamış ve işlemeli yemenisi ile çevrelediği nurlu yüzünü, hafifçe yana çevirmiş vaziyette oğlunun omuzlarına dayamıştı.
Sırtındaki mukaddes yükü rahatsız etmekten korktuğum için o gence yardım edemedim. Ama yanına yaklaşarak:
 ALLAH senden razı olsun kardeşim, dedim. Cennet'i taşıdığının farkında mısın? Delikanlının terli ve solgun yüzü, sıcak bir tebessümle aydınlandı. Fakat nedense tek kelime bile konuşmadı. Ama RABBiM biliyor ki, o tebessümde, ömrüm boyunca hiç kimsede görmediğim bir sıcaklık ve güzellik vardı. Belki de haşir ve sırattan sonra, ebedî saadet diyarına doğru uçan Cennet insanlarının mutluluğu.
90'lı yılların hemen başında, Adapazarı'nda, Ordu Evi karşısındaki bir iş hanında yaşadığım bu hatırayı, kardeşlerimin arzusuyla kaleme aldım. O günden sonra anne veya babasına hizmet eden bir genç gördüğümde, Cennet'i taşıyan o adamı hatırlarım. Tabi ki bir de, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (s.a.v.) : "Anne ve babasının ihtiyarlığına yetişip de Cennet'i kazanamayanlara şaşarım" şeklindeki mübarek sözlerini.

Cüneyd Suavi, Hayatın İçinden