6 Temmuz 2026 Pazartesi

AYNI İŞE FARKLI ÜCRET

 Sağlık ve eğitim, ülke kalkınması ve sağlıklı bir toplum için vazgeçilmez ihmal edilmesi düşünülemeyen kurumlardır.Ne sağlık,ne de eğitim asla hafife alınamaz.Sağlık hayatı etkilerken eğitim toplumun geleceğini ilgilendirmektedir.İnsanların hayatı sağlık teşkilatına bağlı iken düzeni ve manevi yapısı da eğitime bağlıdır.Her ikisi de toplum ve ülke için çok önemlidir.

Devlet hastaneleri ve devlet okulları çalışan personel sayısı ve giderlerin maddi yükü itibariyle bütçeyi sarsacak miktarlardadır.Fakat ülkeler için bu ağır yük bir şekilde sorunsuz yürütülmek durumundadır.Özel hastahaneler ile halkın sağlığı korunmaya çalışılırken Özel okullar ile de eğitim istihdamı sağlanmaktadır.Özel sağlık kurumlarında çalışan doktor ve personel maddi yönden tatmin edici ücret alıyor ve hastalar imkanlarına göre sağlık için her türlü harcamayı yaparak hizmet alabiliyor.Tabi parası olanlar biraz da devlet hastanelerindeki izdihamdan ve hizmet alamamanın stresinden özel sağlık birimlerine yönelmektedirler.Devletin bazı imkanları ile özel sağlık kurumlarının teşviki buraları tabiri caizse parabasar durma getirmiş vaziyettedir.Dar gelirli vatandaşın önünden dahi geçmesi zor fahiş fiyatlarla özel hastaneler ve özel okullar özel kişilere hizmet eder duruma gelmiştir.Yani Zenginlerin tedavi olduğu hastaneler ve parası olanın çocuğunu okuttuğu özel okullar.Şimdi başımızı ellerimiz arasına alıp bir düşünelim fakirin hak ve hukuku ne olacak? Onun bu haline kim çare bulacak? Bir başka husus devlette görev alan öğretmen ve doktorların özelde çalışanlardan daha az ücret alması.Bu konu da önemli çünkü aynı işe farklı ücret çalışanları huzursuz eder.Bu farklılığı ortadan kaldırmak yetkililerin sorumluluğunu gösyerir.Eğer birileri güler birileri ağlarsa bu vicdanları rahatsız eder.Allah herkese vicdan ve merhamet nasip eylesin.Devleti yönetenlerin de bu haksızlık ve adaletsizliklere çare arayıp bulmaları gerekir.Yöneticilerimizden her konuda olduğu gibi bu konularda da biraz daha duyarlı olmalarını bekliyoruz.

Rafet Özcan

ÖFKE VE ŞİDDET

 Güzel bir şekilde  yaratılan insan,Ahsen-i takvim suretine layık iken, neden bu çirkinliklere düşer?

İmtihan çok çetin ve her an her yerde. Belki kıyamete kadar da devam edecektir.

Nefis ve şeytan olduğu müddetçe, insan aldanır ve aldatanlara esir olur.

Güzel ahlak sahibi olması gerekirken zalim vicdansız su-i ahlak sahibi biri haline döner. Çünkü ölçüyü kaçırmış nefis ve şeytanın emrine girmiştir.

Ölçü nedir, ifrat ve tefritten uzak orta yol olan vasat değil mi ?Toplumda görülen huzursuzlukların sebebi nedir? Ölçüsüzlük kural tanımamak, hak, hukuk bilmemek, adaleti göz ardı edip, vicdanı elden bırakmak değl mi?

Evde şiddet,sokakta şiddet okulda şiddet. Kurumlarda kavga döğüş. Sebep, sabırsızlık vicdansızlık ve malesef ahlaksızlıktır.

Okullarımızda olan akran şiddetinden tut da öğretmen veli şiddeti çok üzücü ve toplum olarak fertlerin tedaviye ihtiyaç duyulmasının bir işaretidir.

Geçen gün yakınlarımızdan birinin başına gelen bir olay şöyle; Bir okulda görev yapan bir öğretmen vekaleten yöneticilik görevini yürütmektedir.Okul dışında iki öğrenci kavga eder,çocukların velileri kavgaya karışır,daha sonra kavga eden velinin birisi diğer çocuğun okuldan uzaklaştırılması isteği ile okul müdürüne başvurur.Müdür ise okul dışında olan bir olay olduğunu söyler ve veliye birşey yapamayacağını belirtir.Veli israr eder ve başlar yöneticiyi tehdit etmeye.  Olay köy kavgasına dönüşür jandarmaya intikal eder.

Şunu belirtmek istiyorum, okulda öğretmen şiddeti sokakta vatandaş şiddeti ne olacak bu milletin hali?

Yine  basında medyada görülen bir olay; lise öğrencisine öğretmenin kitap vurarak şiddet göstermesi ne eğitime ne eğitimciye ne de insanlığa yakışır.

Bu millet bu hale nasıl geldi ? Neden her yerde şiddet kavga, hepimizin düşünme zamanı, ülkeyi yönetenlerin de tedbir alma zamanı gelmedi mi ? Yarın çok geç olmadan gereken tedbirleri gözden geçirelim ve acilen yapılması gereken neyse yapalım.

Yoksa ülke maddi ve manevi çok şey kaybeder.Belki de bunları telafi etmek çok zor, hatta imkansız hale gelebilir.

Rafet Özcan

5 Temmuz 2026 Pazar

ANNE BABA VE YAŞLILAR ÇABUK KIRILIR

 “Anne, baba ve yaşlılar çabuk kırılır; çünkü gönülleri hassastır, sevgiyi derinden hissederler. Onlara söylenen bir söz, verilen küçük bir değer veya yapılan ufak bir incelik bile kalplerinde büyük bir mutluluk olur. Kırılmamaları için değil; kırıldıklarında onarılması zor olduğu için daha çok özen göstermeliyiz.”

Anne, Baba ve Yaşlıların İnce Gönlü incitmemek gerekir.

Anne, baba ve yaşlılar çabuk kırılır…
Çünkü yılların yorgunluğu, gönüllerinde ince bir hassasiyet bırakır.
Bir bakış, bir söz, bir ihmal bile onların yüreğinde derin bir iz bırakabilir.
Oysa gönüllerine dokunmak zor değildir; küçük bir ilgi, kısa bir ziyaret, hal hatır sormak bile onlar için dünyalara bedeldir.

Unutmayalım; onların kalpleri, yıllarca bizim için çarpan en temiz kalplerdir.
Onları kırmamak, incitmemek; sadece bir evlatlık görevi değil, aynı zamanda gönül borcudur.

Onların Gönlünü Kazanıp Duasını Almak

Anne, baba ve yaşlılar çabuk kırılır…
Çünkü gönülleri incelikle örülüdür.
Bir tebessüm, bir hâl hatır soruş, bir küçük iyilik onların kalbinde büyük bir yankı bulur.

Onların gönlünü kazanmak; aslında kendimize iyilik etmektir.
Zira bir anne-babanın, bir yaşlının gönlünden yükselen dua;
evlâtların yolunu aydınlatan görünmez bir kandildir.

Bugün bir kapılarını çalmak, bir telefon etmek, “Nasılsın?” diye sormak bile
gönüllerini kazanmak için yeterlidir.
Unutmayalım: Gönlü alınan her dua, hayatımıza bereket olarak döner.

DÖRT ATANIN HAKKI BİR Mİ?

Hayır, dördü aynı değildir; fakat gönül hassasiyetleri ve saygı ihtiyaçları açısından birbirlerine çok benzerler.
Bunu şöyle açıklayabiliriz:

1. Anne ve Baba

Bizim dünyamıza emek veren, hayatımıza yön veren kişilerdir.

Sevgileri karşılıksızdır, incindiklerinde gönülleri hemen kırılır.

Evlatlarından ilgi, hürmet ve gönül alıcı bir davranış beklerler.

2. Kayınvalide ve Kayınpeder

Onlar da birer “anne-baba”dır ama aileye sonradan katıldıkları için ilişkide hassasiyet daha fazladır.

Saygı ve nezakete anne-babadan daha çok önem verirler.

Küçük bir ilgi bile çok mutlu eder; çünkü kendilerini ailede değerli görmek isterler.

Peki ortak yönleri nedir?

Hepsinin gönlü çabuk kırılır.

Hepsi saygı ve ilgiyle mutlu olur.

Hepsinin duası kıymetlidir ve insanın yolunu açar.

Farkları ise şudur:

Anne ve baba doğrudan can bağımızdır.

Kayınvalide ve kayınpeder ise evlilik bağıyla gönlümüze dâhildir.
Ama saygı, ilgi ve gönül alma bakımından hepsi aynı derecede incelik ister.


Hak–hukuk açısından bakıldığında anne–baba ile kayınvalide–kayınpeder arasında bazı önemli farklar ve ortak noktalar vardır. Konuyu İslâmî ölçüler ve örfî ilişkiler çerçevesinde özetliyorum:

YAŞLILARA SAYGI GÖSTERELİM

 

Anne–Baba: Hak ve Hukuku

Anne ve babanın üzerimizdeki hakkı doğuştan ve asli bir haktır.
Bu hak:

• Farz derecesindedir.

Onlara iyilik etmek (ihsan), saygı göstermek, gönüllerini incitmemek, bakım ve ihtiyaçlarında yardımcı olmak dinen bir yükümlülüktür.

• Evlat, anne-babayı incitemez.

Kalplerini kırmak günahtır; gönül almak ise ibadettir.

• Dua ve rızaları çok kıymetlidir.

Anne-babanın hayır duası evlâdın hayatında bereket sebebidir.


Kayınvalide – Kayınpeder: Hak ve Hukuku

Kayınvalide ve kayınpederin hakkı, evlilik ile oluşan akrabalık bağı üzerinden gelir.

• Saygı göstermek vaciptir (dinî sorumluluk).

Onlara kaba davranmak, küçük görmek veya incitmek uygun değildir.

• Eşin anne-babasına iyi davranmak, eşinin hukukuna saygıdır.

Yani onlara gösterilen hürmet, aslında eşe gösterilen hürmettir.

• Geçim, maddî yardım gibi konularda evlat sorumluluğu kadar zorunlu değildir.

Ama yapılırsa büyük bir sevap ve insanlık görevidir.


Temel Fark Nedir?

✔ Anne–baba:

Doğrudan evlâdın asli görevi vardır.

Hakları daha üst derecededir.

Hizmet etmek, gönüllerini almak evlatlık borcudur.

✔ Kayınvalide–kayınpeder:

Saygı, nezaket ve iyi muamele dinen gereklidir.

Fakat evlat gibi zorunlu bir maddî/fiilî yükümlülük yoktur.

Asıl sorumluluk kendi öz evlatlarınındır.


Ortak Nokta:

Hepsinin gönlü hassastır.
Hepsine saygı, güzel söz, ilgi ve iyi muamele insanın hem dünya hem de ahiret yolculuğunda kazançtır.

Hepsininde Gönlünü Kazanıp Duasını Almak Gerekir

Anne, Baba ve Kayın Valide-Pederin Hakkı

Anne ve baba; doğuştan üzerimize düşen hakkı olan, gönülleri hassas, sevgileri karşılıksız kutsal varlıklardır.
Onlara iyilik etmek, gönüllerini kırmamak, dua ve rızalarını almak evlât olmanın asli görevidir. Her tebessüm, her küçük ilgi onların gönlünde büyük bir mutluluk bırakır.

Kayınvalide ve kayınpeder ise evlilik bağımızla hayatımıza katılır.
Onlara saygı göstermek, nezaketle yaklaşmak, gönüllerini almak hem eşimize hem de ailemize duyduğumuz saygının bir göstergesidir. Onların gönlünü kırmamak, incitmemek insanlık ve dinî bir sorumluluktur.

Her ne fark olursa olsun; anne, baba, kayınvalide ve kayınpederin gönlü incelikle örülüdür.
Onlara güzel davranmak, gönüllerini kazanmak ve duasını almak; sadece iyi bir evlât veya evlilik bireyi olmanın değil, aynı zamanda gönüllerimizi bereketle doldurmanın yoludur.

Unutmayalım: Gönlü alınan her dua, hayatımıza ışık ve huzur olarak döner.

Büyüklerimize Saygısızlık

(Bahusus Anne Baba Ve Kaynana Kayınbabaya)

Doğru değildir.

Anne babaya iteat etmek Allah'ın bize yüklediği bir emir bir sorumluktur.Peygamberimizinde bu husustaki uyarısı;"Kimin yanında anne babası bulunduğu halde onların rızasını kazanamamışa burnu yerlerde sürtülsün" buyurarak, anne ve babanın rızasını kazanmanın, Allah'ın rızasını kazanmak olduğunu bildimiştir.Yine evine anne babası gelmiyor, yada şu veya bu sebeple, onlar dışlanıyorsa; maaşı ne olursa olsun,yetiştiremeyecek bereket ve huzur bulamayacaktır.Bunu büyüklerimiz  bildirmiştir.Bu hususta dört atanında aynı önemde oluğu vurgulanmıştır.Belaların define sebep evimizin berek direği ve kaynağı olan anne baba ve büyüklerimizin gönlünü alıp onları kırıp incitmeyelim yanlış davranışlardan kaçınalım.Allah yâr ve yardımcımız olsun.Anne babalarımızı, torun sevgisinden mahrum etmeyelim.Unutmayalım ki, gün gelecek bizlerde aynı konumda olacağız.Ne ekersek onu biçeriz.

4 Temmuz 2026 Cumartesi

İBRETLİK BİR HİKAYE


Sermayesi tükenen adam

Sıcak bir yaz günü adamın biri buz satıyor, bir yandan da bağırıyordu:

–Sermayesi tükenen adama yardım edin! diye.

Adam bu sözünde haklıydı. Zira buz durmadan eriyip yok oluyordu.

Oradan geçen Allâh dostu Cüneyd BAĞDADÎ, bu sözleri duyunca, bir an durakladı ve bir adama ve bir de önünde, gerçekten eriyen buza baktı. Ve bir düşüncedir aldı Bağdadî’yi; yavaş yavaş benzi sarardı ve olduğu yerde yığıldı, kaldı.

Etrafına insanlar toplandı ve bir süre sonra, Cüneyd kendine geldi. Başında toplananlar:

–Ne oldu sana böyle, dediler. O cevap verdi:

–Tükenmekte olan adamın bahsettiği buz değil, benim ömrümdür. Dedi.

Yine bu manaya yakın bir olay cereyan eder:

Hz. Ömer bir gün yolda giderken, birinin yüksek bir ses ve coşkuyla Kur’an okuduğunu duydu. O kadar güzel bir nağamatla okuyordu ki; o sesin cazibesine kapıldı ve durup dinlemeye başladı. Okunan “Tur” suresi idi. Vakta ki, “Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır.” Âyetini işitince Ömer; büyük hesap günü ve verilecek hesabın ve vaki olacak azabın şiddetinden ve heybetinden olacak ki; aynen, Bağdadî gibi benzi sararır ve bayılarak bineğinden düşer, yere kapanır. O’nu evine kaldırırlar ve günlerce bu âyetin etkisinde kalan Hz. Ömer, evinden günlerce dışarı çıkamaz.

Hz. Ömer’den söz açılmışken, şu kısacık bilgiyi de müsaadenizle nakledeyim: O’nun zamanında Diyarbakır fethedilmiş ve bu günkü İran’nın Pers İmparatorluğu yıkılmış, İslam topraklarına katılmıştı. Bundan dolayı, İranlılar ekseriyetle O’ndan nefret ederler, hatta hıyanetle itham ederler. O’nun dönemindeki İslâm coğrafyası, bu günkü Türkiye’nin, en az 10 misli kadardı.

İşte bu koca Ömer, ölmek üzere hasta yatağında yatmaktadır. Çocuklarına şu vasiyeti yaptığını görüyoruz; “Ben öldüğümde, kefenimi temin edecek kadar dirhemimiz (paramız) varsa, oradan temin edin. Şayet yoksa, kefenimi Sa’d bin Ebi Vakkas tedarik etsin.” buyurdu. Bu nokta üzerinde derin derin düşünmemiz ve ibret almamız gerekir. Böylesi bir devletin reisinin ölüsünü sarabilecek kadar bir kefenin parası yoktur. Akıl, havsala almıyor, değil mi?

İnsanlar her şeyin tükendiğini, eridiğini, şekil değiştirdiğini sık sık görürler, ama çoğu zaman ömürlerinin tükenmeye yüz tuttuğunu, bir buz gibi eriyip gittiğini düşünüp de, ona göre hal ve hareketlerine dikkat etmez ve gerekli tedbirleri almazlar. Etraflarında olup bitenleri düşünmezler, ibret ve dersler çıkarmazlar, günlerini gün etmeye çalışırlar. Sarhoşcasına nefsanî duygularını tatmin etmeye koyulurlar.

Burada asıl olan, her gün bir tuğlası düşen, virane olmuş bir bina misali insanın tükenen ömrü yanında, ayrıca dünyada yaşamı boyunca yaptıklarından dolayı, daha muhasebeye çekilmeden evvel; hesabını, kitabını, muvazenesini kurabilmektir. İşte o zaman; insan mahlukatın en şerefli makamını ihraz etmiş olacaktır.

KORKAKLAR KORKU ÜRETİR

 Dünyada en çok korkanlar kimlerdir diye sorulsa verilecek cevap elbette hukukun üstünlüğüne inanmayan ihtlalci dikdatörlerdir olacaktır.Niçin bu dikdatörler çok korkar?

1-Bu dikdatörler hukuk tanımaz.

2-Fırsatçı oldukları için kendilerinden başkasına güvenmez.

3-Kendileri ihanet ettikleri için ihanete uğrama korkusu taşırlar.

4-Milletin iradesini hiçe sayarak milleti hakir görürler.

5-Adalet ve hukuk tanımadıkları için zalimdirler,onun için intikam duygusu ile yaşarlar.

6-Rahat hareket edemezler çünkü koruma ordusu ablukası altında halktan kopuk ve kuşkuludurlar.

7-İktidarlarını korku üreterek ve korkutarak devam ettirmek isterler.

8-Kendileri ihanet içerisinde oldukları için her kesi düşman görürler.

9-Korku duvarının arkasında her an korku içerisinde yaşarlar.

10-Her devrin dikdatörleri zalimdir. Çünkü hasap günü gelmeden zulmü ile âbad olur ama ergeç ahırleri berbattır.Bunlar dünyada da ahırette de rahat yüzü görmezler.Zahiren bahtiyar görünseler dahi manen huzursuz ve endişelidirler.Korku içerisinde her tarafa korku salıp korku yayarlar.Bunların tek silahı korkutmak ve insanları kendilerine kul köle etmektir.Etrafında dalkavuk ve mürai  alkışçıları vardır.Korku dağa taşa siner herkes korku içinde riyakarlık ile yalan ve yanlışta olsa başındaki zalimi alkışlar.

Tarihte bu korkak dikdator despotların çok örneği var fakat hiç birisinin akıbeti iyi olmamıştır.İşte Nemrut,işte fravun işte deccal ve süfyan...vb.

Günümüz zalim ve dikdatörleri de aynı sonu yaşayarak bu dünyadan göçüp gitmişler,geride kalanlarda aynı akıbete uğrayacaklardır inşallah.

Ne diyelim, bu dünya etme bulma dünyasıdır. Zulm ile âbad olanın ahırı berbat olur.

Son söz olarak, yıllarca zalimlerin zulmüne uğramış ,28 sene hapis hayatı ve 19 sefer zehirlemelerine rağmen yine de onlara boyun eğmeyen, Bediüzzaman hazretlerinin,"Zalimler için yaşasın Cehennem" sözleri ile nokta koyalım.

Allah mazlumların yardımcısı olsun.

Rafet Özcan

KORKMAYA GEREK VAR MI ?

 Üstad, “En ziyade yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır. En az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir!”diyor. Bediüzzaman Hazretleri’nin Sikke-i Tasdik-i Gaybi kitabındaki “Korkma, sözlerini söyle, neşrine çalış” diyen Abdulkadir Geylani Hazretleri, talebesi olan bizleri mutlaka korur. İnşallah. 

Son olarak 18 Ocak 2018 tarihli Yeni Asya’daki bir yazıda yer alan fıkrayı sizlerle tekrar paylaşmak istedim: 

“Bir horoz varmış. Her sabah ezan okuyormuş. Sahibi demiş ki; - Tekrar tekrar ezan okuma! Yoksa tüylerini yolarım. Bu tehdit karşısında horoz korkmuş ve kendi kendine demiş ki; ‘Zaruretler mahzurları mübah-helâl kılar. Canımı kurtarmak için ezan okumaktan vazgeçmeliyim. Nasıl olsa benden başka horozlar var. Her halükârda onlar ezan okur.’ Horoz ezan okumayı bırakmıştır artık..

“Bir hafta sonra sahibi tekrar gelir ve der ki ‘Eğer tavuklar gibi gıdaklamazsan senin tüylerini yolarım…’ Horoz bu tehdit üzerine horozluktan da vazgeçer ve tavuklar gibi gıdaklamaya başlar… Horoz tam bir ay gıdakladıktan sonra sahibi tekrar gelir ve bu kez şöyle der: ‘Şimdi de tavuklar gibi yumurtlamazsan eğer yarın seni keserim!’ Bunun üzerine horoz ağlamaya başlar ve der ki; ‘Keşke ezan okurken ölseydim!” 

Bizler de iş hayatımızda Risale-Nurları ve Yeni Asya yayınları nı okuduğumuzu açık ve içtenlikle söyleyelim. Allah’ın Hafiz ismine sığınalım. İnşallah.