3 Aralık 2025 Çarşamba

ŞAHISLAR FANİDİR

 İyilikle kötülüğün, hastalıkla sağlığın, iman ile küfrün, hayat ile ölümün mücadelesi yeni değil; insanlık tarihi kadar eskidir.

Hz. Âdem ile başlayan mücadele kıyamete kadar devam edecek. Zalimler, mazlumlar, âlimler, cahiller, peygamberler, filozoflar... İlâhlık iddia eden, kendini ölümsüz zanneden Nemrutlara, Firavunlara, Deccallere karşı hakkı, adaleti, tevhidi esas tutan kahraman insanlar.. Kimler geldi, kimler geçti? Hepsi geldi, hayat rolünü oynadı ve sahneden indi.


“Ölüm eski bir şeydir. Fakat insan onunla karşılaşınca yeni bir şey zanneder.”


“SEN DE ÖLECEKSİN!”


Hicretin 12. yılında (M. 632) dünyaya veda eden Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (asm) vefatı Müslümanları derinden üzmüş ve mateme boğmuştu. Öyle ki O’nun (asm) gerçekten öldüğüne inanmayanlar bile olmuş. Ancak bu insanlar kısa sürede kendilerini toplamışlar, gerçeği görüp teslim olmuşlar. “Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” (Zümer Sûresi, 30)


Cesaret ve adalet timsali Hz. Ömer bile, kendisini bu dehşetli ânın tesirinden kurtaramamış; hattâ herkesten daha çok dehşete kapılarak şöyle bağırmış: “Resûlullah ölmemiştir ve sağdır. Kim Muhammed öldü derse, onu kılıcımla iki parça ederim.”


BAKİ OLAN ANCAK ALLAHTIR


Metanetini yitirmeyen Hz. Ebû Bekir ise:


“Kim ki Muhammed’e (asm) tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed (asm) ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa bilsin ki, Allah Hayy’dır, ölümsüzdür.” demiş sonra da şu âyet-i kerimeyi okumuştu:


“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti. O ölür veya öldürülürse; gerisin geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse, Allah’a en küçük bir zarar vermiş olmaz. Fakat şükredenlere Allah mükâfatını verecektir.” (Âl-i İmran Sûresi, 144)


Hz. Ebû Bekir’in bu konuşması, ashâbın panik ve şaşkınlığını gidermiş, onları yatıştırmıştı. Çünkü her insan doğar, büyür, yaşar ve ölür. Basit, yalın ve değişmez gerçek budur.


HER GELEN GİDER


Peygamberimizin (asm) annesi Hz. Amine de vefatına yakın, aynı gerçeği şiir diliyle ifade etmişti: “Her başlayan biter, her gelen gider, her yeni eskir, her taze bayatlar, her güzel çirkinleşir, her yaşayan ölür. Ezelî ve ebedî olan yalnızca Allah`tır.”


İslâm ve iman dâvâsı Efendimiz’den (asm) sonra da devam etti. Dört halife, Ashab-ı güzin, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn. İslâmın bu günlere gelmesinde onların paha biçilmez emek ve fedakârlıkları var.

İKTİSAD VE CİMRİLİK

 İktisadın iki özelliği insana farklı bir perspektif kazandırır. 

İlki Peygamberi bir ahlak olmasıdır. İktisadın para harcamak gibi maddî vechi değil de ahlak gibi manevî vechinin nazara verilmesi cay-i dikkattir. 


İkincisi iktisadın kâinatla ilişkisidir. Yani, Rabbimizim hikmetiyle bu âleme yerleştirdiği faydalı düzendir.


İktisadın bu iki özelliği ifade edildikten sonra hıssetin tanımı yapılır. Bu tanımda dört kavramın karışımı olduğu belirtilmesi yine ezberlerin bozulması manasına gelecektir. Sefillik ilk zikredilen kavramdır. Dikkat edilirse hıssetli(Cimri) insanların malı olsa dahi sefalet içinde yoksul bir hayat idame ettikleri görülür. Mala, paraya olan düşkünlük harcama yapmasını engelleyerek sefil ve zelil bir halete mecbur olurlar. Bahilik de ikinci kavramdır. Hayırlı işlere malını harcayamazlar. Emaneten verilen malın hususan farz olan mali ibadetleri yerine getiremezler. Tamahkârlık da üçüncü kavramdır. Doymak bilmeyen bir açgözlülükle hep daha fazlası yönünde ömür tüketirler. Hırs da son kavramdır. Hedeflerin sadece maddi ve dünyevi oluşu kişiyi raydan çıkarır. Hedefte sadece emanetçisi olduğumuz para ve mal olunca hırsın esiri olmak ve sonunda zarar görmek kaçınılmazdır.


Sureten benzeyen ancak mezkûr pasajlarda da ifade edildiği mana olarak ayrı olan iktisadın ve hıssedin(Cimrilik) tarihi bir vakıa ile daha derin anlatılır.


Hz. Ömer’in (ra) en mühim, en büyük mahdumu ve ilmiyle meşhur olan Hz. Abdullah (ra) çarşı içinde, alış verişte, kırk paralık (1 kuruş) bir meseleden şiddetli pazarlık ettiğine şahit olan sahabe efendimiz bunu önce hısset olarak düşünmüş. Meselenin iç yüzünü anlamak için takibe başlayan ve evine geçen Hz. Abdullah (ra)’ın bu seferde kapısına çalan bir fakire kimseye sezdirmeden 1 altın lira (100 kuruş) verdiğine şahit olur. Büsbütün şaşıran ve işin içinden çıkamayan sahabe en sonunda durumu bizzat Hz. Abdullah (ra)’a sorar. Aldığı cevap gayet ibretlidir: “Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemal-i akıldan ve alışverişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadakatin muhafazasından gelmiş bir halettir; hısset değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemalinden gelmiş bir halettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır.”1


Bu cevapta bizimde hissemize düşün çok dersler var. Alış veriş yaparken fiyatları iyice araştırmalı ve pazarlığımızı yapmalıyız. Bu şekilde fahiş fiyatın önü kesilir. Satıcı olanlar da tatlı bir rekabet içinde en makul fiyat vermek durumunda kalırlar.


Hayır işlerinde ise karşımızdaki insanın ihtiyaç durumu ve imkanlarımız nisbetinde hayrımızı ve şefkatimizi ne kadar artırabilirsek o kadar kârda olduğumuz anlaşılıyor. Sadaka, zekat gibi mali ibadetlerde şefkat ve miktarı artırmanın gayreti içinde olmalıyız.


Bu gayreti İmam-ı Azam, “Hayırda ve ihsanda (fakat müstahak olanlara) israf olmadığı gibi israfta da hiçbir hayır yoktur.”2 şeklinde özetler. Tam da İmam-ı Azam’a yakışan bir cümle değil mi? Bu kadar ehemmiyetli bir mevzuyu bir cümleyle veciz ifade edebilmek. Evet, israf varsa hayır yoktur, hayır varsa israf yoktur…


Dipnotlar:


1-2-Lem’alar, s.256

DEVLETİN DİNİ ADALETTİR

 ‘Siyasetle dine hizmet’ edilir mi?

1400 yıllık İslam tarihi bize gösteriyor ki siyasetle dine hizmet etmek muhaldir.

Bazıları “Hz. Muhammed devlet adamıydı. O siyasetle dine hizmet etti, biz niçin edemeyelim?” diyorlar. O, peygamberdir ve Allah’ın koruması altındaydı, bir ayaküstünde kırk yalan söyleyen siyasetçiler ona benzemez. Yine diyorlar, “dört halife dönemi de o şekildeydi. Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali ve Hüseyin de devlet adamı idiler.” Fakat bunların üç özelliği vardı. Birincisi sahabe, ikincisi müçtehit, üçüncüsü müceddit idiler.

Günümüz siyasilerde bu özelliklerin hiç birisi yoktur. Kimisi Ömer Bin Abdülaziz’i örnek gösteriyor. 700 yıllarında yaşamış, adaleti ile ün salmış bu mübarek zatın, müçtehit ve müceddit özellikleri vardı ve üç yıl kadar devlet adamlığı yaptı. Peygamberimiz, dört halife dönemi ve Ömer Bin Abdülaziz dönemi yaklaşıl 60 yıllık bir süredir. Bunun dışında siyasetle dine hizmet yapılmadı. Çeşitli saltanatlar dönemlerinde dini hizmetler yapıldı, başarılı olanlar da oldu. Saltanatla musallat kelimeleri aynı kökten gelir, başıma musallat oldun deriz. Asrısaadet döneminde esas olan hür irade ile seçim yapmak esastı. Hz. Ömer öleceği zaman, çevresindekiler, “senden sonra oğlun Abdullah halife olsun” dediler, Hz. Ömer, “halifelik babadan oğla geçer saltanat dönemi başlar” diyerek karşı çıktı. Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, toplumda çok beğenilen, takva sahibi, âlim iktidarlı, dürüst bir sahabeydi. Osmanlı döneminde ise bazen çocuklar bazen de deliler padişah oldular, dört halife dönemi gibi insanın iradesinin tecelli ettiği seçimler yapılmamıştır.

Çoğu insanın aklına geliyor, eğer siyasete girersek, devlet ve hazineler elimizden geçer, bol bol büyük camiler, dini okullar, Kur’an kursları yapar, harıl harıl dindar ve milli bir gençlik yetiştirir, dindarları çeşitli makamlara getirir, Allah’ın dinini koruruz.

Allah dinini korur, hırsla makamları ele geçirmeye çalışanların korumasına muhtaç değildir. Kur’an, hep insana vurgu yapar ey insan der, ey devlet demez. En büyük hizmet insana yapılan hizmettir. Allah’ın dini çok hassastır din, Allah rızasından başka bir şeye alet edilirse işler tam aksine döner, dindar gençlik yerine kindar bir nesil yetiştirilir. Mühim olan adalettir, kâinat zıtlıklar üzerine kurulmuştur. İyi kötü, hayır şer gibi, bu şekilde mücadele ile gelişmeler olur. Zıtlıkları kaldırırsan gelişme durur. Kötülükler kanunla değil eğitimle önlenir.

Din; umumun malıdır sağ, sol, milliyetçi sosyalist her düşünce ve görüş ona elini uzatmalı kimse dini kendi tekeline almamalı. Eğer alırsa muhalif siyasi partilerden dini iyi bilmeyenler dinden soğur. Kavgada Kur’an’ı başına siper edersen ilk darbe Kur’an’a iner. Allah, ayetlerimi dünya malı karşılığında satmayın diyor. Dünya küreselleşme ile bir köy konumuna geldi inançlar, ırklar dinler birbirine karıştı. Devlet hazinesi inanan inanmayan her çeşit insanın parası ile dolar. Allah’a inanmayanın, kendi rızası ile vermediği hazine paraları ile dini hizmetler olmaz. Hz. Ali devletin dini adalettir der. Dindara dindar olduğu için makam verilmez, işler ehline verilir, dinde salahet(salihlik) işte maharet esastır.


2 Aralık 2025 Salı

İNSAN HATASIZ, KUSURSUZ OLMAZ VE OLAMAZ

 Önce şunu bilmeli:

Hatasızlık, kusursuzluk yalnızca Allah’a mahsustur: “O, her şeyin sahibidir, her kusurdan paktır, beridir.”

Büyükler de beşerdir, şaşar, hata yapar, kusur işler ve düşe-kalka gider! Bir ayette, “İnsan yaratılış itibariyle zayıf ve zaafları olan bir varlıktır.” denir. Zayıflık ve âcizliği, “Nisyan ile malül, yani, unutkan, acul/aceleci, haris, cimri, övgüyü seven, eksik ve kusuru kabullenmeyen, aldanan, hizmette geri kalan, ücrette koşan, hatalarına bahaneler üretme” zaaflardan kaynaklanır. Dolayısıyla “İnsan kusurdan, nisyandan, hatâdan hâlî” olmaz. Ayrıca, “Herkeste nefs-i emmâre bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir, bir derece hükmünü kalb, akıl ve ruhun rağmına olarak icra eder… Nefis ve hevâ ve his ve vehim bazen aldatıyorlar.”

Hatta peygamberler de hata, kusur işleyebilir. Buna zelle, yani, “ayağın sürçmesi, kayması”dır. Hz. Âdem (as) ve Hz. Havva’nın (ra) yasak ağaca yaklaşması, Hz. Yunus’un (as) Allah’tan izin gelmeden vazife mahallini terk etmesi” Hz. Musa’nın (as) dövüşen iki kimseyi ayırmaya çalışırken, birinin ölümüne sebep olması” zelledir. İsmet sıfatına sahip olan peygamberler günah işlemezler, fakat, kasıtsız olarak bazı kusurlar işlemeleri mümkün; ama, hataya devam etmezler; Allah hatalarını giderir. Fazilet ve manevi makam bakımından en büyük evliyanın dahi en küçüğüne yetişemediği “Sahabeler de insandırlar; hatâdan, hilâftan hâlî olmazlar…” Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva gibi, “Ey rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!” demeleri gibi pişman olmaktır. “Bu, onları düştükleri zilletten kurtardı ve yüceltti.”

 Kur’an hepimizi uyarır: “Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” O halde herkesin  uyacakları formül şu: “Nefsini itham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur.”

Son sözümüz şu olmalı;

Ya Rab ! Kusurumuzu affet,bizi kendine kul kabul et .Emanetni kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl.Amin

***

 

DÜŞÜNEN İNSAN VE SİYASET

 Siyaset, toplumun ihtiyaçlarını gidermek, sorunlarını çözmek için yapılır. Yüzü millete dönüktür. İlhamını halktan alır.

Bugün böyle bir siyaset anlayışının fersah fersah uzağındayız.

Her şey iktidarda kalmak ve bir kişinin ihtiraslarını tatmin için.

Devlet de, millet de ikinci planda.

Ülke nasıl güçlenir, millet nasıl mutlu ve huzurlu olur sorusu siyasetin gündeminde yok.

Her gün biraz daha içe kapanıyor, biraz daha zamanın dışına yuvarlanıyoruz.

Bunun son örneği hilafet tartışmaları.

Bu tartışmayı başlatanlar da hilafetin bir yönetim şekli ve İslam'la alakası olmadığını biliyorlar.

Ama ellerinde kala kala din istismarı kaldı. Bu yolla iktidarlarını bir süre daha sürdürmek istiyorlar.

İslam cihan şumul bir dindir.

Bütün zamana ve mekana gelmiştir.

Siyasi bir proje değil, bir hayat nizamıdır.

Siyaset dünyaya bakar, İslam ise hem dünyaya hem ahirete bakar.

Dini siyasete alet etmek, onun mesajını daraltmak, ahlaki boyutunu iptal etmektir.

Din kisvesi giymiş siyasetçilerin çoğunda gözlenen ahlak zaafının arkasında, dini bu şekilde algılama yanlışı yatmaktadır.

Din, partilere sığmaz. Muhatabı bütün gönüllerdir. Partileşen bir din, insanların bir kısmının muhatabı olmaktan çıkarır.

Birleştiren yönünü kaybeder.

Bir davet, bir çağrı olmaktan çıkar, istismarcısının silahında mermi olur.

İnanmaya çağırmaz, kavgaya çağırır. Gönülleri fethetmez, baskı altına alır. Müjdelemez korkutur, birleştirmez ayırır.

İktidarda kalma adına hırpalanan dinimizdir.

Çok ciddi bir insan ve ahlak sorunumuz var.

Siyasetçinin rotasını halk çizer.

Kaliteli bir toplum kalitesiz bir siyaset üretmez.

Her toplum kalitesine göre siyaset üretir.

Çalan bir siyaset varsa ona cevaz veren bir halk olduğu içindir.

Bölen bir siyaset varsa ona yol veren bir toplumun varlığındandır.

Bir toplumun kalitesi seçtiği siyaset biçimi ve siyasetçi tipinde ölçülür.

Zulüm, baskı, adaletsizlik, kötü yönetim, aslında toplumların seçimidir. Layık olmayanları seçen bir toplum kendi kıyametini hazırlar.

Bu hercümercin sorumlusu sensin ey halkım!

Sakın aldandım, bilmedim, görmedim deme.

Bin yalana şahit oldun ama yine de yalanın peşinden gittin.

Bin yolsuzluğa, rüşvete tanık oldun, görmezden geldin.

Senin gafletindir bu kriz.

Sen sürükledin bu uçuruma.

Sen alkışladın her türlü adaletsizliği.

Sen yüreklendirdin kötüleri.

Düzeltecek olan da sensin.

Bunun yolu, kör-sağır gibi davranmamandır.

Bunun yolu,  gördüklerini görmemiş, yaşadıklarını yaşamamış gibi yapmamandır.

Bunun yolu, eğer hala varsa ve duruyorsa  vicdanınla bakmandır.

Gel vicdanını hakem et, o zaman görmediklerini görecek, işitmediklerini işiteceksin.

Başka bir yol da kalmadı, ya kendine döneceksin, yahut kendinle beraber bu güzel ülkeyi de ateşe atacaksın.



 


DÜNYA HAYATI VE HAYVANİ YAŞAYIŞ

  Dördüncü Remiz: 

   Ey dünyaperest insan!

Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir.

Fakat, o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için birbiri içinde in'ikas edip göz görünceye kadar genişliyor.

Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür.

Çünki o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi madum ve gayr-ı mevcud oldukları halde, birbiri içinde in'ikas edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar.

Hakikat hayale karışır, madum bir dünyayı mevcud zannedersin.

Nasıl bir hat, sür'at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi; senin de dünyan hakikatça dar, fakat senin gaflet ve vehm ü hayalinle duvarları çok genişlemiş.

O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını çok uzak zannettiğin duvara çarparsın.

Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır.

O vakit görürsün ki: O geniş dünyan; kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz.

Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür'atli akar.    Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir.

Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.

İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdaniyet sırlarını ifade eden "Lâ İlahe İllallah" kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.

Mesnevi-i Nuriye - 177

BAŞ VE TAŞ, GÖZ VE SAÇ

  Üçüncü Remiz: 

   Ey insan!

Fâtır-ı Hakîm'in senin mahiyetine koyduğu en garib bir halet şudur ki: Bazan dünyaya yerleşemiyorsun.

Zindanda boğazı sıkılmış adam gibi "of, of" deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde, bir zerrecik bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun.

Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin, o zerrecikte yerleşir.

En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.

   Hem senin mahiyetine öyle manevî cihazat ve latîfeler vermiş ki; bazıları dünyayı yutsa tok olmaz.

Bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor.

Baş, bir batman taşı kaldırdığı halde; göz, bir saçı kaldıramadığı gibi; o latîfe, bir saç kadar bir sıklete, yani gaflet ve dalaletten gelen küçük bir halete dayanamıyor.

Hattâ bazan söner ve ölür.

Madem öyledir; hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork.

Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma!

Dünyayı yutan bütün letaiflerini onda batırma.

Çünki çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar.

Nasıl küçük bir cam parçasında; gök, yıldızlarıyla beraber içine girip garkoluyor.

Hardal gibi küçük kuvve-i hâfızanda, senin sahife-i a'malinin ekseri ve sahaif-i ömrünün ağlebi içine girdiği gibi; çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder.

Mesnevi-i Nuriye - 177