15 Haziran 2022 Çarşamba

İNSAN ANTİKA BİR SANAT ESERİDİR

 Antika san’at; İnsan!

Bİr insan, eline aldığı bir mikrofonla, herkese sorsa “İnsan nedir?” diye, eminim çoğu insandan şu cevabı alacaktır: “İnsan, Allah’ın etten, kemikten yarattığı bir varlıktır.” Cevap doğrudur.

Fakat verilen cevap, oldukça eksiktir. Neden? Çünkü, insan sadece etten kemikten ibaret değildir.

Bu tanım, çok ama çok basit kalmaktadır. İnsan, çok daha farklı ve yüksek bir mânâyı karşılamaktadır.

Üstad Bediüzzaman , insanı Cenâb-ı Hakk’ın “antika bir san’atı” olarak değerlendirir.

“Antika”, herkesin yakından bildiği gibi, ustanın elinde itinayla şekillenmiş, hiçbir yerde benzeri olmayan, hatta kopyası dahi yapılamayacak kadar mükemmel bir sistemle donatılan bir nesnedir. Böyle mükemmel bir şekilde ortaya konulan harika varlığın işleyişi de, elbette ki harika olmaktadır.

Bu “antika varlık”, şu âlem dediğimiz kâinat içerisinde toplu iğne büyüklüğü kadar bir yere sahip olan dünyamızda, kendisine tahsis edilen zaman zarfı içerisinde, hadsiz elemleri ve hadsiz sevinçleri beraber yaşadığı için, her hadiseden az veya çok payını almaktadır.

Üstad Said Nursî hazretleri, insanın bu gizemli boyutunu ortaya koyduktan sonra, onun bu dünya sarayında “ilim ve duâya” da ihtiyacının olduğunu ifade eder. İnsanın asıl vazifesinin “taallüm ile tekemmül” ve “dua ile ubudiyet” olduğunu ifade eder.

İnsan, ‘beden ve ruh”tan hayattar kılınmış bir varlıktır. Yaratıcı her iki nesnenin de ihtiyaçlarını farklı olarak yarattığı için, insan ihtiyacını da farklı olarak almak zorundadır.”Beden”in ihtiyaçlarını “maddî” gıdalar giderirken, “ruhun” ihtiyaçlarını da “manevî “gıdalar gidermektedir.

Ruh, hayal gemisiyle âlemin her tarafını kayıtsız olarak gezebilir. Onu hiçbir kimse esaret altına alamaz. Ama beden öyle değildir. Onun kendisine tahsis edilen mekândan dışarı çıkması mümkün değildir.

Küçük bir çivi görüntü itibariyle hiçbir şey ifade etmez. Fakat, konum itibariyle, yerleştiği yerden çıkması ve ayrılması, bulunduğu makamın dağılmasına vesile olacağı için, çok yüksek bir değere sahiptir.

Cenâb-ı Hak, insan mekanizmasını da öyle güzel bir programla programlamış ki, hiçbir şey ne eksik, ne de fazla. Eğer vücudun herhangi bir yerinde, toplu iğne başı kadar bir fazlalık olsa, o mekanizma onu ortaya çıkaracak ve onun tamir olmasına vesile olacaktır. O arıza kısa zamanda giderilmez ise, büyük bir problemin oluşması işten bile değildir.

Yaratılan her şey, bir sistem dahilinde, sürekli yenilik halindedir. Bu yenilik esnasında eskisinin yerine yenileri gelirken, hiçbir denge bozulmamaktadır. Meselâ vücut her saniye yenilenmektedir. Fakat “ruh” bu yenilenmeden hiçbir zaman etkilenmez. Her saniye vücudun bünyesinde milyonlarca hücre ölürken, milyonlarcası da yeniden yaratılarak dengeleri muhafaza eder pozisyondadır.

İşte böylesine bir antika varlıktır insan.!…


14 Haziran 2022 Salı

HAKLAR VE SORUMLULUKLAR

 İslâmiyet’te iki türlü temel haktan söz edilir: Bunlardan birincisi hukûkullah, yani Allah’ın hakkı; diğeri ise hukûk-u ibâd, yani kulların birbirlerine karşı doğuştan getirdikleri hak ve vazîfeleri.

Allah’a imanla birlikte ibadet ve taatte bulunmak; takvâ, Allah sevgisi, tevekkül, ihlâs, riyâ ve kibirden uzaklaşmak gibi ahlâk-ı hamide ile bezenip, nefsimizi kötülüklerden arındırmak Allah’ın üzerimizdeki haklarındandır.

Kul hakkı ise, ferdin zimmetinde bulunan, başkalarına mahsus maddî ve manevî imkân ve menfaatler ile Müslüman’ın başkaları lehine yapmakla yükümlü bulunduğu vazifelerdir.

İnsanların sosyal birer varlık olmaları ve toplumlar hâlinde yaşamaları, birbirlerine karşı sayılamayacak derecede haklar ve sorumluluklar doğurur. Karşılıklı hak ve sorumluluklarına riâyet etmekle yükümlü bulunan Müslümanlar, bu yükümlülüklerini “kul hakkı” ifadesi içinde formüle etmişler ve riâyet etmeye çalışmışlardır.

Resûlullah Efendimiz (asm): “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. O’na hıyanet etmez. O’na yalan söylemez. O’na yardımı terk etmez. Her Müslüman’ın ırzı, malı ve kanı diğer Müslüman’ın üzerine haramdır. (Mübarek kalbini göstererek) Allah korkusu buradadır. Bir kimseye şer olarak Müslüman kardeşini hor görmesi yeter” buyurmuştur.1

Kulun mahşer gününde hakkını yiyen bir kimse ile ilgili olarak Cenâb-ı Allah’a: “Şu kişide alacağım var. Hakkımı yedi. Onu Cehennem’de yak!” deme hakkı elbette yoktur. Çünkü orada Ahkemü’l-Hâkimin Cenâb-ı Allah’tır. Hâkim’in takdirine ve inisiyatifine müdâhale edilir mi? Takdir O’nundur. Sonra, Cenâb-ı Allah zâlime—hâşâ—iltimas mı geçecektir ki, buna ihtiyaç olsun? Nitekim kul hakkının mahşer günündeki yansımasını konu alan şu hadis-i şerifin verdiği haber tüylerimizi diken diken eder:

 Hadis-i şeriflerden anlaşılacağı gibi, kul hakkı bir Müslüman’ın manevî hayatı üzerinde önemli bir handikap olarak bulunmaktadır. Her Müslüman’ın hayat hakkı, şahsiyet ve onurunun korunması hakkı, özel hayatının gizliliği hakkı, dinî ve vicdanî kanaat hakkı, ikamet, seyahat, öğrenme, bilgi edinme, düşünce ve ifade hürriyeti, mülk edinme, çalışma, harcama ve tasarrufta bulunma gibi kendi zâtına mahsus doğuştan getirdiği hakları İslâm Dîni tarafından korunmuştur ve dokunulmaz ilân edilmiştir. Müslüman’a iftira atmak, gıybetini yapmak ve haksız yere kalbini kırmak da hiç şüphesiz kul hakkı kapsamına girer.

Kul hakkının günahından ve vebalinden kurtulmanın tek yolu, bu hakka riâyet etmek ve karşı taraf ile gönülden ve içten helâlleşmektir. Helâlleşme sağlandıktan sonra tövbe ve istiğfarda bulunulur.

Dipnotlar:

1- Riyâzu’s-Sâlihîn, 234,

2- Müslim,

3- Riyâzu’s-Sâlihîn, 217,

4- Buhârî.


 




TAŞ VE SU

 وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُ

"Taşlardan öyleleri var ki, bağrından nehirler çağlar".(Bakara:2/74)

   Bu fıkra ile dağlardan nebean eden Nil-i Mübarek, Dicle ve Fırat gibi ırmakları hatırlatmakla, taşların evamir-i tekviniyeye karşı ne kadar hârikanüma ve mu'cizevari bir surette mazhar ve musahhar olduğunu ifham eder ve onunla böyle bir manayı müteyakkız kalblere veriyor ki: Şöyle azîm ırmakların elbette mümkün değil, şu dağlar hakikî menbaları olsun.

Çünki faraza o dağlar tamamen su kesilse ve mahrutî birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin şöyle sür'atli ve kesretli cereyanlarına muvazeneyi kaybetmeden, birkaç ay ancak dayanabilirler.

Ve o kesretli masarife karşı galiben bir metre kadar toprakta nüfuz eden yağmur, kâfi vâridat olamaz.

Demek ki, şu enharın nebeanları, âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir.

Belki pek hârika bir surette Fâtır-ı Zülcelal, onları sırf hazine-i gaybdan akıttırıyor.

   İşte bu sırra işareten bu manayı ifade için hadîste rivayet ediliyor ki: "O üç nehrin herbirine Cennet'ten birer katre her vakit damlıyor ve ondan bereketlidirler." Hem bir rivayette denilmiş ki: "Şu üç nehrin menbaları Cennet'tendir." Şu rivayetin hakikatı şudur ki: Madem esbab-ı maddiye, şunların bu derece kesretli nebeanına kabil değildir.

Elbette menbaları, bir âlem-i gaybdadır ve gizli bir hazine-i rahmetten gelir ki, masarif ile vâridatın muvazenesi devam eder.    İşte Kur'an-ı Hakîm, şu manayı ihtar ile şöyle bir ders veriyor ki, der: Ey Benî-İsrail ve ey Benî-Âdem!

Kalb katılığı ve kasavetinizle öyle bir Zât-ı Zülcelal'in evamirine karşı itaatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems-i Sermedî'nin ziya-yı marifetine gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki, Mısır'ınızı Cennet suretine çeviren Nil-i Mübarek gibi koca nehirleri, âdi camid taşların ağızlarından akıtıp mu'cizat-ı kudretini, şevahid-i vahdaniyetini o koca nehirlerin kuvvet ve zuhur ve ifazaları derecesinde kâinatın kalbine ve zeminin dimağına vererek, cin ve insin kulûb ve ukûlüne isale ediyor.

Sözler - 250

DOĞU VE GÜNEYDOĞU BÖLGELERİMİZİN TEMEL SORUNU

 Gerek Kürtler gerekse Türkler şu anda büyük bir kaos yaşıyorlar. Bir tarafta, şehit cenazelerinin yol açtığı ciddi bunalım sonucu ne yapacağını bilmeyen anne babalar, diğer tarafta demokratik hak ve taleplerinde samimi oldukları konusunda Türk halkını ikna etmekte zorlanan Kürtler. Bu aşamada karşılıklı bir güvensizliğin olduğu açıktır. Devleti yönetenlerin yapması gereken şeyler kuşkusuz şu şimdiye kadar yapılanlardan daha fazla olmalıdır. Örneğin, devletin belli bazı kesimleri Kürtleri potansiyel suçlu görme alışkanlığından vazgeçmelidir. Doğu ve Güneydoğu’ya yönelik ciddi kalkınma programları başlatılmalıdır.

Kürt siyasetçilerin durumunda da büyük bir çelişki sezilmektedir. Nitekim onlar tarafından yapılan açıklamalara dikkatle baktığımız zaman, Türkiye’nin AB sürecine katkıda bulunmak şöyle dursun, köstek olmak istedikleri anlaşılmaktadır. Eğer Türkiye AB sürecinde muvaffak olmazsa ne olur? Kanaatimce demokratikleşme süreci başta Kürt siyasetçilerin aleyhine olmak üzere büyük bir yara alacaktır. Daha kötü senaryolar da yazılabilir. Ancak Türkiye’nin 1997’li yıllara dönmesi bile büyük bir kayıptır. Bu yüzden Kürt aydınları ve siyasetçileri büyük bir yol ayırımındadırlar. Ya Türkiye’de demokrasi, insan hakları ve hukuk devletinin yerleşmesine katkıda bulunurlar ya da bütün bunların olmadığı sıradan bir Orta Doğu ülkesinde yaşamaya devam ederler. Bunun işaretini vermek ise ancak terörün aleyhinde bulunmakla mümkündür.


Gerek Türk siyasetçi ve yöneticiler, gerekse Kürt siyasetçiler sorumlu davranmadıkları takdirde söylemeye dilimizin varmadığı çok kötü senaryoların olabileceği ihtimalini gözden uzak tutmamak gerekir.

Özet olarak;

Kuşkusuz Kürtlerin bazı haklı talepleri vardır. Ancak Türkiye’nin birçok vilayetinde yaşayan Kürt vatandaşların talepleri ile terör örgütünün isteklerini birbirinden ayırmak gerekir. Bu taleplerin başında kendini Kürt olarak görme ve Kürtçe yayın, yani dilini serbestçe kullanma gelmektedir. Şunu da unutmamalıyız ki, Kürtlerle Türklerin önünde, bin yıllık ortak tarih, kültür ve din şuuruyla perçinlenen bir kardeşliği bozmayı hedefleyen tuzaklar kurulmuştur. Bunun karşısında, gerek Türklerde gerek Kürtlerde İslami kardeşlik bilincinin geliştirilmesi gerekir. Toplumun bünyesinde kanayan bir yara gibi duran bu sorunu çözmenin tek yolu İslam kardeşliğini güçlendirmektir. Bunun için acil olarak Doğu ve Güneydoğu’da dinî ve kalbî hayat önemsenmeli, Doğu ve Batı’daki sivil İslami ve dini kuruluşlar üzerindeki baskıların kaldırılması gerekir.


13 Haziran 2022 Pazartesi

ORTA YOL,ORTAK GÖRÜŞ VE İSTİKAMETTİR

    Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir.

İstikamet ise hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet Ve Cemaat onu ihtiyar etmiş.

Fakat maatteessüf Ehl-i Sünnet Ve Cemaat perdesi altına Vehhabîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali'yi (R.A.) tenkid ediyorlar.

Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilafete tam liyakat göstermemiş, idare edememiş diyorlar.

İşte bunların bu haksız ittihamlarından Alevîler, Ehl-i Sünnete karşı küsmek vaziyetini alıyorlar.

Halbuki Ehl-i Sünnetin düsturları ve esas mezhebleri, bu fikirleri iktiza etmiyor belki aksini isbat ediyorlar.

Haricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz.

Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyade Hazret-i Ali'nin (R.A.) tarafdarıdırlar.

Bütün hutbelerinde, dualarında Hazret-i Ali'yi (R.A.) lâyık olduğu sena ile zikrediyorlar.

Hususan ekseriyet-i mutlaka ile Ehl-i Sünnet Ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya, onu mürşid ve şah-ı velayet biliyorlar.

Alevîler, hem Alevîlerin hem Ehl-i Sünnetin adavetine istihkak kesbeden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp, ehl-i hakka karşı cephe almamalıdırlar.

Hattâ bir kısım Alevîler, Ehl-i Sünnetin inadına sünneti terkediyorlar.

Her ne ise bu mes'elede fazla söyledik.

Çünki ulemanın beyninde ziyade medar-ı bahsolmuştur.

   Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat!

Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler!

Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan nizaı aranızdan kaldırınız.

Yoksa şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde istimal edecek.

Bunu mağlub ettikten sonra, o âleti de kıracak.

Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mabeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz'î mes'eleleri bırakmak elzemdir.

Lemalar - 25

YAĞMUR DUASI VE NAMAZI

 

“Yağmur duâsı ile ilgili olarak sünnet olan nedir?”

Topraklarımız yağmura muhtaç. Canlılar suya muhtaç. Ruhumuz Allah’ın sayısız ikramına, ihsanına ve lütfuna muhtaç. İçimiz dışımız rahmete muhtaç. Allah âfet vermesin tek! Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, yağmur namazı ve duâsı bir ibadettir. Yağmursuzluk o duânın ve ibadetin vaktidir.1 Duâyı ve ibadeti vaktinde yapmalı, değil mi?

Yağmurlar kesildiği zaman tövbe ve istiğfar etmek, duâ edip namaz kılmak ve ikramı, ihsanı ve rahmeti sonsuz olan Cenab-ı Hak’tan yağmur istemek sünnettir. Kur’ân’da Nuh Aleyhisselâmın, kavmine şöyle dediği kaydedilir: “Dedim ki: ‘Rabb’inize istiğfar edin. Muhakkak o bağışlayandır. Size gökten bol bol yağmur indirsin.”2

Peygamber Efendimiz (asm) bir kıtlık zamanında yağmur duâsında bulunmuş ve daha ellerini indirmeden mübarek sakalı yağmur suyu ile ıslanmıştır. Enes bin Malik (ra) anlatıyor: Bir defasında insanlar bir kıtlığa uğradılar. Bir Cuma günü idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) hutbe okurken, karşı kapıdan birisi girdi ve: “Ya Resûlallah! Mallar helâk oldu. Çoluk çocuk aç kaldı. Bize duâ buyur!” dedi.

Resûlullah Efendimiz (asm) mübarek ellerini kaldırdı. O sırada gökyüzünde gözümüze hiçbir bulut parçası gözükmüyordu. “Allahümme eğısnâ!” (Allah’ım bize yağmur ver!) ve “Allahümme’skınâ!” (Allah’ım bize su ver!) diye duâ buyurdu. Nefsim kudret elinde bulunan Allah Teâlâ’ya yemin olsun ki, bulutlar dağlar gibi gökyüzünü sarmadıkça, o mübarek ellerini indirmedi. Minberden inerken mübarek sakalına doğru yağmur tanelerinin yuvarlandığını gördüm. O gün, ertesi gün, daha ertesi gün... Tâ öteki Cuma’ya kadar. Hep üzerimize yağmur yağıp durdu. Ertesi Cuma yine bir adam ayağa kalkarak, bu defa “Ya Resûlallah! Binalar yıkıldı. Mallar boğulmaya başladı. Bize duâ buyur” dedi. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü (asm) insanoğlunun bu kadar çabuk usanmasına tebessüm buyurdu. Mübarek ellerini kaldırdı. “Allahümme havâleynâ, velâ aleynâ!” (Allah’ım, etrafımıza gönder! Üzerimize gönderme!) diye duâ buyurdu. Bunu söylerken mübarek eliyle hangi cihetteki buluta işaret buyurdu ise, orası açıldı. Medine üstü açık bir alan oldu. Kanat vadisi bir ay mütemadiyen aktı ve hangi yönden kim geldiyse bol yağmur geldiğinden bahsetti.”3

Abdullah bin Zeyd (ra) dedi ki: “Hazret-i Peygamber (asm) namaz kılınan yere çıkıp yağmur duâsı yaptı. Kıbleye döndü. Ridâsını ters çevirdi. İki rek’at namaz kıldırdı.”4

Abbas b. Temim (ra) amcasından nakleder: “Resûlullah’la (asm) yağmur duâsına çıktım. Ridâsını ters çevirdi. Arkasını da cemaate dönerek duâ etti. Daha sonra iki rek’at namaz kıldı. Namazda kıraati açıktan okudu.”5

Enes bin Malik (ra) şöyle demiştir: “Resûlullah (asm) yağmur duası yaptı da, ellerinin arkasıyla semaya işaret etti.”6 Enes (ra) bir diğer rivayetinde ellerinin içini aşağıya getirip uzatarak, şöyle demiştir: “Resûlullah (asm) ellerini böyle yaparak yağmur duâsına çıkardı. Ellerini o kadar kaldırırdı ki, koltuk altlarının beyazlığını görürdüm.”7

Duâ esnasında sünnet olan, istenen şeyin lehimize olması halinde ellerin semaya doğru açık tutulması; aleyhimize olması halinde, yani bir âfetten ve şerden Allah’a sığınmamız söz konusu olduğunda ise, avuç içlerinin yere, sırtının da semaya doğru çevrilmesidir. İkisi de sünnettir.

Yağmur duâsında, yukarıdaki rivayetlerden de anlaşılacağı gibi, Peygamber Efendimiz (asm) mübarek ellerini koltuk altının beyazı görülünceye kadar kaldırmış ve avuç içini yere çevirmiştir. Ellerin bu şeklini “taabbüdî” kabul etmek, yani ibadet şeklinin böyle olduğunu düşünmek, teslimiyet açısından bizi daha sağlıklı neticeye götürür. Bundaki görünebilen hikmete gelince:

1- Peygamber Efendimiz (asm) yağmur ve su istemekle beraber, susuzluk musibetinden de, suyun âfetinden de Allah’a sığınmıştır. Bu durumda rahmet isterken ellerin düz çevrilmesi, âfetten Allah’a sığınırken de ellerin ters çevrilmesi sünnete uygundur.

2- Mübarek ellerini çok fazla kaldırıp yere doğru çevirmekle, ihtiyaç duyulan suyun gökten aşağıya doğru indirileceğine işaret buyurmuştur.

3- Gökten nâzil olacak rahmete şiddetle muhtaç olduğumuz duâ lisanıyla ilân edilmiştir.

Cenâb-ı Allah Müslüman topraklarını yağmursuz, rahmetsiz, lütufsuz, keremsiz bırakmasın. Âmin.

Dipnotlar: 1- Sözler, s. 287 2- Nûh Sûresi, 71/10,11 3- Buhârî, 3/505, 538; Müslim, İstiskâ, 8; Nesâî, İstiskâ, 9 4- Müslim, İstiskâ, 2; Buhârî, İstiskâ, 540 5- Nesâî, İstiskâ, 5 6- Müslim, İstiskâ, 6 7- Ebû Dâvud

12 Haziran 2022 Pazar

NUR TALEBESİ BİD'ALARA GİRMEZ

    Ezan-ı Muhammedî'nin (A.S.M.) yasak edildiği ve bid'aların cebren umuma yaptırıldığı zulümatlı ve dehşetli bir devirde, Nur Talebeleri, o uydurma ezanı okumamışlar ve böyle bid'alara karşı, kendilerini kahramanca muhafaza ederek, bid'alara girmemişlerdir.

   İman ve İslâmiyet'in ortadan kaldırılmaya çalışıldığı ve bir âlimin gizliden gizliye dahi bir tek dinî eser neşredemediği fecaat devrinde, Bedîüzzaman nefyedildiği yerlerde, zalim müstebidlerin tarassudat ve tazyikatı içinde, gizliden gizliye yüzotuz aded imanî eser te'lif ve neşretmiştir.

Bununla beraber, geceleri pek az bir uykudan sonra, esaret altında inleyen İslâm Milletleri'nin necat ve salahı için dualar etmiş, dergâh-ı İlahiyeye iltica ederek yalvarmıştır.

   Evet Hazret-i Üstad, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin Sünnet-i Seniyesine tam iktida etmiştir.

   Bedîüzzaman'ın bu hali de, bütün İslâm mücahidlerine ve umum Müslümanlara bir örnektir.

Yani, cihad ile ubudiyet ve takvayı beraber yapıyor; birini yapıp, diğerini ihmal etmiyor.

Cebbar ve zalim din düşmanlarının plânıyla hapishanelere sevk edilip, tecrid-i mutlakta ve gayet soğuk bir odada bırakılması ve şiddetli soğukların ve hastalıkların ızdırabları ve titremeleri ve ihtiyarlığın tâkatsızlıkları içinde bulunması dahi, te'lifata noksanlık vermemiştir.

   Sıddık-ı Ekber (Radıyallahu Anhü) demiştir ki: "Cehennem'de vücudum o kadar büyüsün ki, ehl-i imana yer kalmasın." Bedîüzzaman, bu gayet ulvî seciyenin bir lem'acığına mazhar olmak için, "Birkaç adamın imanını kurtarmak için Cehennem'e girmeye hazırım" diye fedakârlığın şâhikasına yükselmiş ve böyle olduğu, Kur'an ve İslâmiyet'in fedai ve muhlis bir hâdimi olduğu, seksen senelik hayatının şehadetiyle sabit olmuştur.

   Kur'an ve iman hizmeti için Bedîüzzaman'ın haysiyetini, şerefini, ruhunu, nefsini, hayatını feda ettiği; maruz kaldığı o kadar şedid zulüm ve işkencelere ve giriftar edildiği çok musibet ve belalara karşı gösterdiği son derece sabır, tahammül ve itidal, birer şahid-i sadık hükmündedirler.

   Bedîüzzaman Kur'an, iman, İslâmiyet hizmeti için, dünyevî rahatlıklarını feda etmiş, dünyevî şahsî servetler edinmemiş, zühd ve takva ve riyazet, iktisad ve kanaatla ömür geçirerek, dünya ile alâkasını kesmiştir.    Bu cümleden olarak, Müslümanların refah ve saadeti için, bütün ömür dakikalarını sırf iman hizmetine vakf ve hasretmek ve ihlasa tam muvaffak olmak için, kendini dünyadan tecrid ederek mücerred kalmıştır.

Evet, Bedîüzzaman iman ve İslâmiyet hizmeti için, her şeyden bu derece fedakârlık yapan, fakat bütün bunlarla beraber; ubudiyet, zühd ve takvada da bir istisna teşkil eden tarihî bir İslâm fedaisi ve Kur'an-ı Hakîm'in muhlis bir hâdimi pâyesine yükselmiştir.

Sözler - 757