24 Ağustos 2019 Cumartesi

EMPATİ

Empati Nedir? Nasıl Kurulur? Faydaları Nelerdir?

Empati, kişinin kendini karşısındakinin yerine koyması sonucu, duygularını anlaması anlamına gelmektedir. Empati kurulduğunda ve kişiler anlaşıldığında etkili bir iletişim gerçekleşmektedir. Çoğu kişi empati kurmayı maalesef anlayamamakta ve hep bencilce kendisinin haklı olduğunu savunmaktadır. 
Empati kurarak karşınızdakini anlamak yaşamı kolaylaştırır. Bu makalemizde sizlere empati hakkında ilginç bilgiler sunacağız.

Anlamı, eşduyum olarak bilinen empati sözcüğü, basit olarak kişinin, kendini karşısındakinin yerine koyması olarak bilinmektedir. Doğru şekilde yapıldığında iletişime dair tüm sorunları ortadan kaldıran empati yeteneği ne yazık ki pek çok kişide bulunmuyor. Sağlıklı empati kurma tekniklerine hakim olunması durumunda, kişinin karşısındakini daha iyi anlaması daha sağlıklı kararlar vermesi, diyaloglarını güçlendirmesi mümkündür.

Modern çağın getirilerinden biri olan benmerkezci yaşam,kişilerin her geçen gün empatiden uzaklaşmasına neden olmaktadır. Bencillik, yalnızca kendi isteklerini önemseme ve dinlemeden sadece kendini anlatma isteği empati bilinçsizliğine dayanmaktadır. Bunu aşmak için karşınızdakinin yaşına, dinine, cinsiyetine bakmadan empati kurabiliyor olmanız gerekmektedir. Bunu başarabildiğinizde kendinizi de karşınızdakini de daha iyi anladığınızı fark edebileceksiniz.

İnsanda Savunma Mekanizmaları ve Özellikleri Nelerdir?
Duyarsızlık ve anlayışsızlıkla savaşmanın en temel noktası empatidir. Empati sayesinde kendinizi rahatça anlatabilir diyaloglarınızı daha sağlıklı kurabilirsiniz. Üstelik az enerji sarf ederek çevrenizle daha güzel anlaşabilirsiniz.

18 Ağustos 2019 Pazar

ÖNEMLİ BİR ARAŞTIRMA KONUSU;


Sayid Nur ve Talebeleri

   Bahtiyar bir ihtiyar var.
Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış.
Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı...
 Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok!
Hepsi bir şeye inanmış...
 Allah'a!..
Âlemlerin Rabbı olan Allah'a...
 Onun ulu Peygamberine.. Onun büyük kitabına.. Kur'an henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda.
Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdeta Asr-ı Saadet'te hissediyor.
Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur...
 Hepsi huzur içindeler.
Temiz, ulvî, sonsuz bir şeye bağlanmak; her yerde hazır, nâzır olana, âlemlerin yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdalısı olmak...
 Evet!..
Ne büyük saadet!
   Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar.
Gün görmüş bir ihtiyar.
Üç devir: Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet.
Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur.
Yıkılmayan kalmamış!
Yalnız bir adam var.
O ayakta...
 Şark yaylalarından, Güneş'in doğduğu yerden İstanbul'a kadar gelen bir adam.
İmanı, sıradağlar gibi muhkem.
Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş.
Allah!
demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş.
Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur.
Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş...
 Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irade...
 Şimşekler gibi bir zekâ...
 İşte Said Nur!..
Divan-ı Harbler, mahkemeler, ihtilaller, inkılablar...
 Onun için kurulan i'dam sehpaları...
 Sürgünler...
 Bu müdhiş adamı, bu maneviyat adamını yolundan çevirememiş!
O, bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş.
Kur'an-ı Kerim'de "İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz" (Âl-i İmran suresi âyet 139) buyuruluyor.
Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur'da tecelli etmiş!
   Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk.
Bu müdafaalar bir nefs müdafaası değildir; büyük bir davanın müdafaasıdır.
Celadet, cesaret, zekâ eseri, şaheseri...
   Niçin Sokrat bu kadar büyüktür?
Bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi?
Said Nur en az bir Sokrat'tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu.
Onlara göre büyük olabilmek için ecnebi olmak gerek.
O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi.
Mahkûmken bile hükmediyordu. O hapishanelerden hapishanelere atıldı.
Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde Medrese-i Yusufiye oldu.
Said Nur zindanları nur, gönülleri nur eyledi.
Nice azılı kàtiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu iman abidesinin karşısında eridiler; sanki yeniden yaratıldılar.
Hepsi halîm selim mü'minler haline, hayırlı vatandaşlar haline geldiler...
 Sizin hangi mektebleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?
   Onu diyar diyar sürdüler.
Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu.
Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı sâf, temiz mü'minler tarafından sarılıyordu.
Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishane duvarları, onu mü'min kardeşlerinden bir an bile ayıramadı.
Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesafetler; din, aşk, iman sayesinde letafetler haline geldiler.
Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdid ve tehdidleri, ruh âleminin ummanlarında büyük dalgalar meydana getirdi.
Bu dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı; üniversitelerin kapılarına kadar dayandı.
   Yıllardır mukaddesatları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, imana susayanlar; onun yoluna, onun nuruna koştular.
Üstad'ın Nur risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı.
Genç-ihtiyar, cahil-münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey aldı, onun nuruyla nurlandı.
Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu.
İman, tekniğe meydan okudu.
Nur risaleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.
   Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler; bu nurdan, bu ışıktan korktular.
Bu aziz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri "İnkılaba-lâikliğe aykırı hareket ediyor" diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishanelere attılar.
Kaç kerre zehirlemek istediler.
Ona zehirler, panzehir oldu.
Zindanlar dershane...
 Onun nuru, Kur'anın nuru, Allah'ın nuru vatan sınırlarını da aştı.
Bütün Âlem-i İslâmı dolaştı.
Şimdi Türkiye'de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve Talebeleri.
Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırtısı, nutku, alayişi, nümayişi yoktur.
Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir davaya vermişlerin şuurlu, imanlı, inanlı kalabalığıdır.
  O.
Yüksel Serdengeçti
Tarihçe-i Hayat - 631

31 Temmuz 2019 Çarşamba

MADEM DÜNYA FANİDİR,DEĞMEZ ALAKAY-I KALBE

FANİ DÜNYA
Neyleyeyim dünyayı
Bana Allah'ım gerek.
Gerekmez masivayı
Bana Allah'ım gerek.
Ehli dünya dünyada
Ehli ukba ukbada
Her biri bir sevdada
Bana Allah'ım gerek
Dertli dermanın ister
Kullar sultanın ister
Aşık cananın ister
Bana Allah'ım gerek.
Bülbül güle karşı zar
Pervaneyi yakmış nar
Her kulun bir derdi var
Bana Allah'ım gerek
Beyhude hevayı ko
Hakkı bula gör ya hu
Hüdayi'nin sözü bu
Bana Allah'ım gerek.

Aziz Mahmut Hüdai

LİYEKATIN ÖNEMİ

EMANETİ EHLİNE VERME

"Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.
Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor!
Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür".
{Âyetin emanet ve adalete riayet emri ebedî ve genel bir düstur olmakla beraber, güzel de bir nüzul sebebi vardır: Hz.
Peygamber (s.a.) Mekke'yi fethedince, Kâbe'ye bakan Osman b.
Talha kapıyı kilitlemiş, Kâbe'nin üzerine çıkmış ve anahtarı vermeyi reddederek: "Senin peygamber olduğunu bilseydim onu verirdim" demişti.
Hz.
Ali anahtarı zorla ondan aldı, kapıyı açtı, Hz.
Peygamber içeri girerek iki rekat namaz kıldı, çıkınca amcası Abbas, anahtarı ve şerefli bir görev olan bakıcılığı kendisine vermesini istedi.
İşte bu münasebetle 58.
âyet nâzil oldu.
Efendimiz, Hz.
Ali'ye "anahtarı eski vazifeliye vermesini ve ondan özür dilemesini" emretti.
Bu olay Osman b.
Talha'nın da müslüman olmasına sebep teşkil etmiştir.}
Mealli Kur'an - 86

ADALET İLE HÜKMETMEK ALLAH'IN BİR EMRİDİR

ALLAH'IN EMİR  VE  YASAKLARI

Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.
O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.
{Allah Teâlâ bu âyette dünya nizamını sağlayan üç esası emrediyor; buna karşılık üç çirkin davranışı da yasaklıyor.
Emrettiği esaslar: Adalet, ihsan ve akrabaya yardımdır.
Yasakladıkları ise: Fuhuş, münker ve zulümdür.
   Adalet: Her şeyi tam olarak yerine getirmek, herkesin hakkını vermek ve ölçülü davranmak demektir.
   İhsan: İyilik etmek, hayır yapmak, bağışta bulunmak ve emredilen şeyi gerektiği gibi yerine getirmek demektir.
İbadette ihsan: Allah'ı görür gibi ibadet etmektir.
   Akrabaya yardım: Uzak ve yakın akrabaya iyilik etmek, ihtiyaçlarını karşılamak ve onlara karşı iyi davranmak demektir.
   Fahşâ: Yalan, iftira ve zina gibi söz veya fiille işlenen günah ve çirkinliklerdir.
   Münker: Şeriat ve aklıselimin beğenmeyip fena kabul ettiği iş ve davranış demektir.
   Bağy: İnsanlara karşı üstünlük iddia edip onları, zulüm ve baskı altında yaşatmak demektir.
İşte Allah Teâlâ bu üç kötü şeyi de yasaklamıştır.}
Mealli Kur'an - 276

28 Mayıs 2019 Salı

SIRAT-İ MÜSTAKİM NEDİR ?

 ﺍﻟﺼِّﺮَﺍﻁَ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻘِﻴﻢَ: Sırati müstakim;şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hasıl olan adl ve adalete işarettir.
Şöyle ki:
   Tagayyür, inkılab ve felâketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir.
Bu kuvvetlerin birincisi: Menfaatleri celb ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye.
İkincisi: Zararlı şeyleri def' için kuvve-i sebuiye-i gazabiye.
Üçüncüsü: Nef' ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.
   Lâkin insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir hadd ve bir nihayet tayin edilmiş ise de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan bu kuvvetlerin herbirisi tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar.
Meselâ: Kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki; ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur.
İfrat mertebesi fücurdur ki; namusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur.
Vasat mertebesi ise iffettir ki; helâline şehveti var, harama yoktur.
   İhtar:
   Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuddur.
   Ve keza kuvve-i gazabiyenin tefrit mertebesi cebanettir ki, korkulmayan şeylerden bile korkar.
İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddî ve ne manevî hiçbir şeyden korkmaz.
Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür.
Vasat mertebesi ise şecaattır ki; hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru' olmayan şeylere karışmaz.
   İhtar:
   Bu kuvve-i gazabiyenin füruatında da şu üç mertebenin yeri vardır.
   Ve keza kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabavettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz.
İfrat mertebesi cerbezedir ki; hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik olur.
Vasat mertebesi ise hikmettir ki; hakkı hak bilir imtisal eder, bâtılı bâtıl bilir içtinab eder.
 ﻭَ ﻣَﻦْ ﻳُﺆْﺕَ ﺍﻟْﺤِﻜْﻤَﺔَ ﻓَﻘَﺪْ ﺍُﻭﺗِﻰَ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﻛَﺜِﻴﺮًﺍ

İşarat-ül İ'caz - 23

1 Mayıs 2019 Çarşamba

KUR'AN VE GÜZEL AHLAK

KURANDAKİ GÜZEL AHLAK KODLARI

İnsanın güzel ahlâk ilkelerini uygulamasını sağlamada Allah inancı ve sevgisi ile birlikte ahiret inancı da önemli bir rol oynuyor. Kur’ân-ı Kerîm’in dört ana konusundan birisi de ahiret inancıdır. Kur’ân’a göre insan öldükten sonra tekrar diriltilecek, Allah huzurunda toplanacak ve dünyadaki hayatının hesabını verecektir. Bu hesap, insanın dünya sınavında başarılı olup olmadığını gösterecek olan bir hesaptır. Hesap vermenin sonunda, insan mükâfat ve ihsan için Cennete, ya da ceza çekmek için Cehenneme gönderilecektir. Bu durumda ahiret inancı insanı Allah’a hakkıyla kulluk yapmaya, bu da emirleri yapıp yasaklardan kaçınmaya teşvik ediyor. Emirleri yapıp yasaklardan kaçınan bir insan ise, Allah tarafından sevilen bir insan olmakla birlikte toplum tarafından da sevilen bir insan konumuna yükselir. Kur’ân’da bildirilen ve inanç ve sevgi ile bağlantılı olan ahlâk ilkeleri de teoride kalmamış, Hz. Muhammed (asm) bu ahlâkın yaşayan bir timsali olmuştur. Kur’ân’da Peygamberimiz’in (asm), “büyük bir ahlâk üzere olduğu”nun (Kalem, 68/4) beyan edilmesi de, onun Kur’ân ahlâkına sahip olduğunu gösteriyor. Kur’ân’ın inanç, sevgi ve şefkat odaklı ahlâk kodları bütün insanların gerçek iyiyi bulmalarını, mutlu olmalarını sağlayacak kodlardır.

Bu ahlâk kodlarını şu şekilde sıralamak mümkündür: Doğruluk (Bakara, 2/177; el-Ahzab, 33/70), takva (el-Araf, 7/96, et-Talak, 65/2), tövbe (Nisa, 4/26-27; et-Tevbe, 9/104; eş-Şura, 42/25), şükür (ed-Dehr, 75/3; İbrahim, 14/7), ihlâs (el-Bakara, 2/138.), sabır (el-Asr, 103/2-3; el-Ahzab, 33/35), merhamet (el-Araf, 7/156; el-Mü’minun, 233/110; el-Beled, 90/17-18), hilm (Al-i İmran, 3/159), iffet (en-Nur, 24/33; el-Maide,5/55; el-Ahzab, 33/35), güzel söz (en-Nisa, 4/114; el-İsra,17/53; en-Nahl, 16/125) salih amel (el-Maide, 5/9; en-Nisa,4/173; Al-i İmran, 3/114)

Diğer taraftan Kur’ân’ın belirlediği herkes tarafından kabul gören ve fertlerin, ailelerin ve toplumların menfaatine olan yok edilmesi gereken kötü ahlâk kodları da vardır.

Bunlar da yalan söylemek (en-Nahl, 16/105,116; ez-Zümer, 39/3), sefahet (el-Bakara, 2/113,242; el-Araf,7/155; el-Cin,72/4), azgınlık (Hud, 11/16; el-İsra, 17/16, Seb’e, 34/34), nankörlük (Hud,11/9; el-Hacc, 22/16; lokman, 31/32; Fatır, 35/36), israf (el En’am, 6/141; el Furkan, 25/67; el Araf, 7/34,81), cimrilik (En Nisa, 4/53; el-İsra, 17/100; Muhammed, 47/38; el-Bakara,2/268), ümitsizlik (er-Rum, 30/37; Hud, 11/11; ez-Zümer,39/53), başa kakmak (el-Müddessir, 74/6; el-Bakara, 2/262,264; el-Hücurat, 49/17), tecavüz (en-Nisa, 4/29; el-Maide, 5/2; en-Nur, 24/22), kibir (en-Nahl, 16/22; en-Nisa, 4/172; el-Mümin, 40/60), fuhuş ve zina (e-Araf, 7/28; en-Nahl, 16/90; el-Müminun, 23/5; el-İsra, 17/32; en-Nur, 24/3) kumar ve içki (Maide, 5/90) gibi hususlardır.