1 Mayıs 2019 Çarşamba

KUR'AN VE GÜZEL AHLAK

KURANDAKİ GÜZEL AHLAK KODLARI

İnsanın güzel ahlâk ilkelerini uygulamasını sağlamada Allah inancı ve sevgisi ile birlikte ahiret inancı da önemli bir rol oynuyor. Kur’ân-ı Kerîm’in dört ana konusundan birisi de ahiret inancıdır. Kur’ân’a göre insan öldükten sonra tekrar diriltilecek, Allah huzurunda toplanacak ve dünyadaki hayatının hesabını verecektir. Bu hesap, insanın dünya sınavında başarılı olup olmadığını gösterecek olan bir hesaptır. Hesap vermenin sonunda, insan mükâfat ve ihsan için Cennete, ya da ceza çekmek için Cehenneme gönderilecektir. Bu durumda ahiret inancı insanı Allah’a hakkıyla kulluk yapmaya, bu da emirleri yapıp yasaklardan kaçınmaya teşvik ediyor. Emirleri yapıp yasaklardan kaçınan bir insan ise, Allah tarafından sevilen bir insan olmakla birlikte toplum tarafından da sevilen bir insan konumuna yükselir. Kur’ân’da bildirilen ve inanç ve sevgi ile bağlantılı olan ahlâk ilkeleri de teoride kalmamış, Hz. Muhammed (asm) bu ahlâkın yaşayan bir timsali olmuştur. Kur’ân’da Peygamberimiz’in (asm), “büyük bir ahlâk üzere olduğu”nun (Kalem, 68/4) beyan edilmesi de, onun Kur’ân ahlâkına sahip olduğunu gösteriyor. Kur’ân’ın inanç, sevgi ve şefkat odaklı ahlâk kodları bütün insanların gerçek iyiyi bulmalarını, mutlu olmalarını sağlayacak kodlardır.

Bu ahlâk kodlarını şu şekilde sıralamak mümkündür: Doğruluk (Bakara, 2/177; el-Ahzab, 33/70), takva (el-Araf, 7/96, et-Talak, 65/2), tövbe (Nisa, 4/26-27; et-Tevbe, 9/104; eş-Şura, 42/25), şükür (ed-Dehr, 75/3; İbrahim, 14/7), ihlâs (el-Bakara, 2/138.), sabır (el-Asr, 103/2-3; el-Ahzab, 33/35), merhamet (el-Araf, 7/156; el-Mü’minun, 233/110; el-Beled, 90/17-18), hilm (Al-i İmran, 3/159), iffet (en-Nur, 24/33; el-Maide,5/55; el-Ahzab, 33/35), güzel söz (en-Nisa, 4/114; el-İsra,17/53; en-Nahl, 16/125) salih amel (el-Maide, 5/9; en-Nisa,4/173; Al-i İmran, 3/114)

Diğer taraftan Kur’ân’ın belirlediği herkes tarafından kabul gören ve fertlerin, ailelerin ve toplumların menfaatine olan yok edilmesi gereken kötü ahlâk kodları da vardır.

Bunlar da yalan söylemek (en-Nahl, 16/105,116; ez-Zümer, 39/3), sefahet (el-Bakara, 2/113,242; el-Araf,7/155; el-Cin,72/4), azgınlık (Hud, 11/16; el-İsra, 17/16, Seb’e, 34/34), nankörlük (Hud,11/9; el-Hacc, 22/16; lokman, 31/32; Fatır, 35/36), israf (el En’am, 6/141; el Furkan, 25/67; el Araf, 7/34,81), cimrilik (En Nisa, 4/53; el-İsra, 17/100; Muhammed, 47/38; el-Bakara,2/268), ümitsizlik (er-Rum, 30/37; Hud, 11/11; ez-Zümer,39/53), başa kakmak (el-Müddessir, 74/6; el-Bakara, 2/262,264; el-Hücurat, 49/17), tecavüz (en-Nisa, 4/29; el-Maide, 5/2; en-Nur, 24/22), kibir (en-Nahl, 16/22; en-Nisa, 4/172; el-Mümin, 40/60), fuhuş ve zina (e-Araf, 7/28; en-Nahl, 16/90; el-Müminun, 23/5; el-İsra, 17/32; en-Nur, 24/3) kumar ve içki (Maide, 5/90) gibi hususlardır.

26 Nisan 2019 Cuma

GÖNÜL EHLİ OLMAK


İnsanı diğer varlıklardan ayıran, en büyük özellik, akıl ve irade nefis ve şuur sahibi olmasıdır.
Mükemmel bir şekilde yaratılan insan, kendisine verilen cihazlar ve sorumluluklar sonucu halife-i arz ve eşrefi mahlukat sıfatını almıştır.
Ayrıca kendisine verilen konuşma  kabiliyeti sayesinde Rabbine muhatap ve mahlukata halife olma sıfatını kazanmıştır.
Konuşmak ve konuşulanları anlamak,ayrıca seni yaratan Rabbine muhatap olmak ne kadar güzel bir ayrıcalıktır.
Konuşursun kimse anlamaz,başkası konuşur sen anlamazsan, ha konuşmuşun ha susmuşun hiç bir önemi yok.
Konuşan kişi önce ne konuşacağını bilmeli ve karşısındaki muhatabının anlayıp anlamayacağını da bilmeli öyle konuşmalıdır.Ayrıca konuşmalarımız gönül kırıcı sözler ise konuşmadan susmak daha hayırlıdır.Zira gönül kırmak kabeyi yıkmaktan daha beter bir sorumluluktur.Kabe kul yapısı Allah'ın kutsal saydığı bir mekandır.Ona olan saygımızda kusur etmeyiz güzel.İnsan kalbi gönlü ondan daha değerli ki Allah; ben hiç bir yere sığmam kulunun kalbi gönlü hariç buyuruyor.Demekki insan gönlünü kırmak kabeyi yıkmaktan daha büyük günahtır.Kabeyi tamir etmek mümkün iken kırılan insan gönlünü tamir etmek çok zordur.
Öyle ise biz sorumlu insanlara düşen görev gönül yıkmak değil gönül yapmak olmalıdır.
Kısaca toplumun sıkıntılarını gidermek ve faydalı olmak istiyorsak gönül ehli olalım yeter.

                    Rafet Özcan

21 Nisan 2019 Pazar

SÖZ GÜMÜŞ İSE SUKUT ALTINDIR

Ne güzel bir öğüt... Kelimeler ki, kimi zaman göklere çıkartır seni, kimi zaman yerle yeksân eder. Atalarımızın dediği gibi; “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı!”
İşte bu yüzden kime karşı olursa olsun kullandığımız kelimeler bizim seviyemizi belirler. Kimi zaman da suskunluklarımız seviyemizi belirler. İnsan sadece bilmediğinden susmaz, bildiğinden de susar. Edep bilir susar, saygı bilir susar, hak bilir susar, sevgi bilir susar, hatır bilir susar... Bazen de konuşsa bile birşeyin değişmeyeceğini bilir susar... Ve onların yerine melekler konuşur cevap verir.
 Rivayet edilir ki; Peygamber Efendimiz (asm) birkaç sahabesi ile birlikte sohbet etmekteydi. Arsız bir adam geldi ve Hazret-i Ebu Bekir’in yüzüne karşı lâf atmaya ve hakaret etmeye başladı. Hazret-i Ebu Bekir başlangıçta çok sabretti, cevap vermedi. Fakat adam susmak bilmeyince Hazret-i Peygamber’in de (asm) yanında bu kadar arsızlığı Hazret-i Ebu Bekir’i kızdırdı. Nihayet sabredemedi ve adamın lâflarını iade etmeye ve adama karşılık vermeye başladı. Peygamber Efendimiz de (asm) kalkıp yürüdü ve onları terk etti.
Yanlış yaptığını anlayan Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Peygamberin (asm) ardı sıra koştu ve Peygamber Efendimiz’den (asm) özür diledi.
Peygamber Efendimiz (asm): “Sen sabrettiğin sürece bir melek sana duâ ediyor, adama cevap veriyordu. Sen cevap vermeye başlayınca melek gitti şeytan geldi. Ben şeytanın bulunduğu mecliste bulunmam.” buyurdu.
Buradaki ölçüt, şu âyetin ölçütüyle aynı olsa gerek: “Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan geçip giderler.” (Furkan Sûresi, 72.)
Konuşmak ise, uygun muhatabına ve yerli yerinde yapılmalı.. İşte imtihan da burada. İnsan nefsine söz geçirebilse zaten uygun yerde susacak, uygun yerde konuşacak. Peki hangisi daha çok pişmanlık getiriyor, susman gereken yerde konuşman mı, konuşman gereken yerde susman mı? 
Bazı güzel sözlere bakalım:
• Lâ Edri - Sustuğun hiçbir cümleden, konuştuğun kadar pişman olmazsın.
• Mehmet Âkif - Konuşmak bir mana ise, susmak binbir mana. Herkes konuşmasına konuşur, lâkin sükût yürekli olana!.”
• Lokman - Söz gümüş ise sükût altındır.
• Calvin Coleridge - Söylemediğim şeylerin hiçbiri, bana zarar vermedi.
• Confucius - Susmak, insanı ele vermeyen sadık bir arkadaştır.
• Confucius - Az konuşmaktan pek az, çok konuşmaktan ise çok sık pişman olunur.
• Mevlânâ - Kargalar ötmeye başlayınca, bülbüller susar.
• Goethe - Konuşmak ihtiyaç olabilir, ama susmak bir sanat’tır.
• Hz. Ömer - Esenlik ve huzur on kısımsa, dokuzu susmaktır.
• Özdemir Asaf - Konuşmak küçülür, küçülürse adı değişir susmak olur. Ağlamak büyür, büyürse adı değişir susmak olur...
• Fuzuli - Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.
Evet söylenince tesir olmayacaksa, nefse inat susmak gerekir. Maharet de burada işte. Gönül ehli olmak kolay değil. Bırakın kalp kırmak konuşanlara münhasır olsun, biz gönül ehli olalım...

20 Nisan 2019 Cumartesi

SABIR VE VEFA

Sabır ve vefa kelimelerini nasıl tanımlarsınız? Sizin için ne ifade ediyor?

Sabır acı, meyvesi tatlıdır. Ve sabır aydınlığın anahtarıdır. İnsanda sabır olmadıkça hiçbir nimet eline girmez. İbadetler dahi sabır işidir. Bir düşünelim ki, ömür boyu günde beş defa abdest almak, beş defa namaz kılmak, tatlı uykulardan kalkıp seherlerde divan durmak az şey midir? Bir de haramlara karşı sabretmek var. Günah ve haramların seller gibi aktığı bir devirde nefsi dizginlemek yiğitlik ister. Yine felâketlere karşı da sabır kalkandır. İnsan sabretse de etmese de o felâket üzerinden gelip geçer. Sabrederse mükâfatını görür, kolay atlatır. Sabretmezse eline sadece nedâmet geçer. Hastalıklar da sabırla tatlılaşır. Çünkü sabır cennet hazinesidir.
Vefâ, sözde durma, vadinden dönmeme, dostluğu devam ettirme mânâlarına gelmektedir. Evvelâ, Yaratanımıza karşı vefâ borcumuz vardır. Yine O’nun Resûlüne vefa ile mükellefiz. Hazret-i Bilâl (Radıyallahu Anh)’in aşkı, Selmân ve Ebû Zer’in vefası âlemde en güzel örneklerdir. Kısaca söyleyecek olursak vefa, dostunu kendi nefsinden daha aziz tutmandır.


27 Mart 2019 Çarşamba

BEYNİN FORMATLANMASI

Günümüzde “format” diye bir kavram var.
Herkesin anlayabileceği bir dille ifade edecek olursak, format, bir nevi herhangi bir teknolojik ürünü, hafızasındaki lüzumsuzlardan arındırarak fabrika ayarlarına geri döndürmek gibi bir şey.
Bu kavram insan için kullanıldığında, adı,  NeuroFormat oluyor. Yani beynin başarı ve mutluluk içinde yeniden biçimlendirilmesi, programlanması anlamına geliyor.
Zihindeki tortuları yok etmenin bir yolu.
Buna örnek olarak yaşanmış bir hayat hikâyesini sizlerle paylaşmak istedim bu hafta.  
Alkolik bir annenin evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelen Marie, beş yaşına geldiğinde yurda verilir. Sonra da, sadist bir çift onu evlâtlık edinir.
İtalyan asıllı bu çift, küçük kızı evin mahzenine kapatıp sistematik biçimde işkence ederek, ona, Cehennemi yaşatır. On yedi yaşına geldiğinde ise, depresyondan felç geçirir ve şizofren teşhisiyle akıl hastanesine yatırılır.
Hayli bir zaman sonra durumu yeniden değerlendirilen Marie’in şizofren olmadığı, ağır depresyon ve panik atak yaşadığı anlaşılınca, arkadaşlarının ve kendisini seven birkaç sağlık görevlisinin yardımıyla hastaneden çıkar.
O, bundan sonraki hayatına bir yön belirlemenin eşiğindedir.
İşte, bu an,  tam da NeuroFormat’ın uygulanacağı bir andır.
Marie terk edilmişliğine, yapılan işkence ve gördüğü tacize, ziyan olmuş yıllarına aldırış etmez; yılmaz, kızmaz, kırılmaz, öfkelenmez ve hayat yolculuğuna sıfırdan başlamayı tercih eder.
Hakkında, “Aklî dengesi yerinde değil, okuması imkânsız” dedikleri hâlde, o, Salem State Üniversitesine Psikiyatri bölümüne girer ve mezun olur. Doktor olarak çalıştığı uzun yıllar içinde mastır yapar, psikiyatrik hastalarla çalışır, konferanslar verir; bu başarılı çalışmalarıyla birçok ödüle lâyık görülür.
Biyografisi yazılır ve hayatı film olur (Nobody’s Child).
Daha enteresan olanı; on yedi yılını geçirdiği Masachusetts Danver Devlet Hastahanesi’ne yönetici olur.
Marie, bir basın toplantısında şunları söyler:
“Eğer affetmeyi öğrenmeseydim, bir damla bile gelişemez ve bu hastahaneye yönetici olarak dönemezdim. Hayatım, ziyan edilmiş bir hayat olurdu.”
Ve son noktayı koyuyor, Marie Rose Balter:
“En uzun yolculuk, beynimizden yüreğimize yaptığımız yolculuk. Affetmek bu yolculuğun en kestirme yolu. Affetmeyi gerektiren her yara, içinde önemli bir dersi barındırır. Dersi görebilmek için yarayı yeniden deşerek yüzleşmek zorunda kalsak bile…”
Son sözü, Mahatma Gandhi’ye verelim:
“Zayıf insanlar affedemezler. Affetmek güçlülere has bir özelliktir.” 

10 Mart 2019 Pazar

UYKU ÇEŞİTLERİ

   Uyku üç nevidir:
   Birincisi: Gayluledir ki fecirden sonra tâ vakt-i kerahet bitinceye kadardır.
   Bu uyku, rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine hadîsçe sebebiyet verdiği için hilaf-ı sünnettir. Çünkü rızık için sa'y etmenin mukaddimatını ihzar etmenin en münasip zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehavet ârız olur. O günkü sa'ye ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sabit olmuştur.
   İkincisi: Feyluledir ki ikindi namazından sonra mağribe kadardır.
   Bu uyku ömrün noksaniyetine, yani uykudan gelen sersemlik cihetiyle o günkü ömrü nevm-âlûd, yarı uyku, kısacık bir şekil aldığından maddî bir noksaniyet gösterdiği gibi; manevî cihetiyle de o gün hayatının maddî ve manevî neticesi ekseriya ikindiden sonra tezahür ettiğinden, o vakti uyku ile geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güya o günü yaşamamış gibi oluyor.
   Üçüncüsü: Kayluledir ki bu uyku sünnet-i seniyedir. Duha vaktinden öğleden biraz sonraya kadardır.
   Bu uyku, gece kıyamına sebebiyet verdiği için sünnet olmakla beraber, Ceziretü'l-Arap'ta vaktü'z-zuhr denilen şiddet-i hararet zamanında bir tatil-i eşgal, âdet-i kavmiye ve muhitiye olduğundan o sünnet-i seniyeyi daha ziyade kuvvetlendirmiştir. Bu uyku hem ömrü hem rızkı tezyide medardır. Çünkü yarım saat kaylule, iki saat gece uykusuna muadil gelir. Demek, ömrüne her gün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızık için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor.
  Said Nursî
Lemalar[Y] - 327

4 Mart 2019 Pazartesi

NEDEN MERHAMET DUYGUSU ?

“Merhamet” duygusu?
Günümüzde en temel meselenin merha­met olduğunu düşünüyorum. İnsanlar birbirine karşı çok kırıcı ve acımasız. Merhamet duygu­sunun ilköğretimden başlayarak okullarda bir ders olarak okutulması lazım. Çocuklara cana kıymanın kötülüğünün en başta öğretilmesi ge­rekiyor. Bugün dünyada büyük bir mülteci krizi ve bununda merkezinde yine merhametsizlik var. Mülteciler gittikleri her yerde güzel karşı­lanmıyor. Çok acımasız muamelelere maruz kalabiliyorlar. Bütün bunlar toplumda en büyük meselemizin empati ve merhamet olduğunu dü­şündürüyor.