1 Nisan 2014 Salı

SEVGİ ÇİÇEKLERİ

        BU ÇİÇEKLER SOLMASIN

 Bu çiçeklerin solması,bizim milletimizin bahtını,talihini de solduracaktır.Açılsın daima,yaprak yaprak,çiçek çiçek açılan goncalar.Bu açılan goncalar,bahtımızın da açılışı olacaktır.Bir gün gelip bu vatan bahçesi gördüğün bu yavru çiçeklerle donanacaktır.O zaman sen ise yetişen bu çiçeklerle iftihar edip mutluluk duyacaksın. 
                                             

ÖĞRETMENİM ! 

Öğretmenim siz;
Bizleri aydınlatan bir nur,
Sönmeyen bir güneş,
Bir ışıksınız.
Öyle bir ışık ki;
Bu ışığa herkes muhtaç.
Öyle bir nur ki;
Bu nura herkes hasret.
Öğretmenim siz;
Öyle bir Cevher'siniz ki;
Kıymetinizi ancak ,
Aydınlığa muhtaç olanlar anlar.
Siz öyle bir değersiniz ki;
Bunu ancak öğrenci anlar.
Yine siz, öyle birisiniz ki;
 Öğretmensiniz .
Öğretmenim siz;
Bir rehber ve öndersiniz.
Siz muhtaçlara elini uzatan,
Yardım seversiniz.
Öğretmenim siz ;
Bizler için her şeysiniz.
Öyle ki; Okumayı bize siz öğrettiniz.
Vatanımızı,bayrağımızı,dinimizi sevmeyi,
Mutlu insan olmayı, siz öğrettiniz.
Çünkü siz, hep mutluluk duyup,
Mutlu insan oldunuz.
Siz gönülleri okşayan,
Sevgililer sevgilisinin dostu.
En büyük insan,öğretmensiniz.
Biz biliyoruz ki;
Bir harf öğretene köle olunur.
Ama siz bize köle olmayı değil,
Efendi olmayı öğrettiniz.
Size ne kadar minnet duysak azdır.
Zira siz,elleri öpülen öğretmensiniz. 


                               Rafet ÖZCAN

28 Mart 2014 Cuma

"MENFEAT ÜZERE DÖNEN SİYASET CANAVARDIR"

Bediüzzaman’dan Başvekil’e Mesajlar
Bediüzzaman ve Risale-i Nurlar, her geçen gün medyanın, bürokrasinin ve halkın gündemine yoğun bir şekilde oturmaya devam etmektedir. Meselenin ne olup, ne olmadığının ciddi bir şekilde aklıselim insanlarca tartışılması ve kabullenilmesi güzel bir olay. Çoğunlukla yargısız infazların, söz hakkı bile tanınmadan hissi olarak yapılan zulümlerin yerini artık hakkaniyet ve öğrenme merakı almıştır. İnsanların birbirlerini dinlemeleri ve anlamaya çalışmaları kalitenin arttığını gösterir.
Bediüzzaman Said Nursi (1878-1960), “İstibdat”, “Meşrutiyet” ve “Cumhuriyet” dönemlerinde yaşayan İslam düşünürüdür. “İstibdat Dönemi”nde Sultan Abdulhamid’e karşı Hürriyeti; “Meşrutiyet Dönemi”nde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı Meşrutiyet-i Meşrua’yı; “Cumhuriyet Dönemi”nde de Tekparti Diktatörlüğü’ne karşı hukuk devletini savunan yegâne muhalif belki de oydu. Her üç devirde de siyasî baskılara ve hapislere maruz kalışının ardında Bediüzzaman’ın sadece siyasî tercihi yoktu. Aynı zamanda bir medeniyet projesi olarak İslam’ı ve İslamî çerçevedeki rasyonaliteyi benimsemesi ve bu noktadan hareketle heves edilen Batı medeniyetinin temelini teşkil eden materyalist ve pozitivist felsefeye karşı yürüttüğü mücadelenin de önemli payı vardı. Risale-i Nur Külliyatı hem materyalist ve pozitivist felsefenin eleştirisini hem de Kur’an’ın imana müteallik hakikatlerinin aklî delillerle izah ve ispatını içeren eserlerden müteşekkildir.
Bediüzzaman, huzur ve mutluluğu sağlayacak reçeteyi “Kur’an’ın Eczahanesi”nde hazırlayarak insanlığa sunmuştur. Said Nursi, “Eski hal muhal (batıl), ya yeni hal; ya da izmihlâl (perişan olmak)” diyerek, yeni dönemlerin temel insani problemlerine Kur’anî yorumlar getirmiştir. Modern dönemlerin yaygın maddeci, tabiatçı ve esbabperest ideolojisi haline gelen Pozitivizm ve bundan kaynaklanan inkâri fikirlere karşı ikna edici argümanlar sunmuştur. Risale-i Nur’a muhatap olanlar, “iman-ı tahkiki” kazanarak, zamanın hakim cereyanlarına karşı kendilerini koruyabilmişlerdir. Bediüzzaman, kendisine en acımasız hakareti ve dayanılmaz işkenceyi layık görenleri bile iman hakikatleriyle tanıştırmak ve kurtarmak telaşındaydı.
Bediüzzaman Kur’an’ın seslendiği herkese hitap etmiştir. Bediüzzaman’ın günlük politikada partilerden uzak durduğunu, ancak partilere dine, vatana, millete hizmet ettirmek için ikazlarda bulunduğunu görmekteyiz. 1950 öncesi Mustafa Kemal’e, İsmet İnönü’ye, CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran’a mektuplar göndererek ikazlarda bulunmuştur. Fakat bu ikazlar kulak ardı edilmiştir. 1950 sonrası aynı ikazları Başvekil Adnan Menderes ve hükümetine yapmıştır. 
Bediüzzaman Said Nursi, 1923 yılı başında Mecliste yaptığı konuşmanın ardından, Ankara'nın siyasi havasından rahatsız olup Van'a giderek, mesaisinin tamamını iman hizmetine teksif etti. Yıllarca siyasi atmosferi, basını takip etmediği gibi İkinci Dünya Savaşı sırasında dahi dünya ile alaka kurmadı. Ancak, savaşın acı sonuçlarından da kaynaklanan hürriyet arayışları ve bizdeki yansıması olan çok partili hayata geçişle birlikte siyasetle alakadar olup Demokratları destekledi.
Demokrat Partinin 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanıp iktidara geldikten sonra yaptığı ilk icraatlardan birisi, on sekiz yıldan beri inananları rahatsız eden ezanın Arapça aslıyla okunması yasağının kaldırılması olmuştur.
Seçimden 20 gün sonra yayınlanan demecinde Menderes; herkesin dinî vecibe ve ibadetlerini yerine getirebilmesini, vicdan hürriyetinin gereği ve laikliğin esası olarak ifade etmiştir. Bu yüzden ezanın asliyetiyle okunması yasağının devamı laikliğin gereği değil aksine, bunun ihlâli olduğunu beyan etmiştir. Ayrıca, bu yasak devam ederken cami içinde bütün ibadet ve duâların Arapça olarak yapıldığını ifade ederek, bir bakıma yasağın mantıksızlığına dikkat çekmiştir.

Menderes Hükümetinin bir ayı dahi dolmadan meclise kanun teklifi vererek yasağın kalkmasını sağlaması ve Ramazan ayının başına tevafuk eden serbestiyetin sağlanması, halk nezdinde büyük bir memnuniyete vesile olmuştur. Bediüzzaman, Ezan-ı Muhammedi’nin (a.s.m.) neşriyle Demokratların on kat güçlendiğini beyan etmiştir. Başvekil Menderes'i açık bir şekilde destekleyerek talebelerini de bu doğrultuda yönlendirdi. Bu desteğinin sebeplerini muhtelif vesilelerle izah etmiştir. Bu izahlarının bir kısmı şöyledir: Demokratları küfre karşı muhafaza edip destekliyoruz. Desteğimizi çekersek Demokratlar yıkılacak ve küfür ortaya çıkacaktır. (1) Menderes komünizm, anarşizm tehlikesini bertaraf etmek, dinsizlik hareketini durdurmak konusunda Risale-i Nurların önemini anlamış olup, bu Nurların okullarda ders kitabı olarak okutulması için etrafındakileri iknaya çalışmaktadır. (2) Adnan Menderes Nurların neşri için maarif vekili Tevfik Beye emir verdi. (3) Menderes İslamiyet'in ulviyetini anlayan samimi bir Müslüman'dır. (4) Adnan Menderes'le çok alakadarım. O'nu duama dahil ettim. (5)
Bediüzzaman Hazretleri bir yandan Demokratları desteklemiş, diğer yandan da ikazlarıyla onlara Kur'an hakikatlerini hatırlatmaya devam etmiştir. Menderes'e bir mektup yazarak, İslam'ın çok önemli olan ancak günümüz siyasi cereyanları tarafından dikkate alınmayan ve ihmali büyük cinayetlerin işlenmesine sebep olan üç hususa özellikle dikkatini çekmiştir:
1- "Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes'ul olamaz" (En'am Suresi, 164. ayet) esası, tarafgirlik ve particilikle ihlal edilmemeli, bu tehlikeye karşı İslam kardeşliği esas alınıp Kur'an'ın söz konusu hükmü dayanak yapılmalı.
2- "Kavmin efendisi, onlara hizmet edendir" şeklindeki Peygamber (a.s.m.) emri hayata geçirilmeli, memuriyetin bir hizmetkarlık olduğu şuuru yerleştirilmelidir. Memurluk, hakimiyet ve tahakküm aracı olmamalıdır. Memuriyeti hizmetkarlıktan çıkarıp tahakküme dönüştürmek, kıblesiz namaz kılmaya benzer.
3- "Mümin mümine karşı bir binanın kenetlenmiş taşları gibidir" hadisini esas yapıp hariçteki düşmanlara karşı dahildeki adavet unutulmalı, dayanışma sağlanmalıdır. Bu esas göz önüne alınırsa sosyal hayatı sağlam temele oturtmak mümkün olacaktır. (6)
Bediüzzaman, Menderes'i ziyarete giden talebelerine; kendisinden selam söylemelerini, kendisini dindar bir vekil olarak bildiğini, onun hatırı için bu memlekette kaldığını, kendilerine yardımcı olunmasını söylemiştir. (7) Menderes selamı hürmetle almış ve kendilerinin müsterih olmalarını, arzularının yerine getirileceğini beyan etmiştir. Bilahare Menderes'in, milletvekili Tahsin Tola'ya: Seni vazifelendiriyorum. Hemen faaliyete geçin, Diyanet İşlerine gidin.... Eyüp Sabri Efendi (Hayırlıoğlu) ile görüşün... Risale-i Nurları neşretsin, (8) dediği ifade edilmektedir.
Bediüzzaman'ın Menderes ve kendisi ile ilgili tespiti de çok dikkat çekicidir. "Menderes bir din kahramanıdır. Dine büyük hizmetleri olmuş ve olacaktır. Fakat Adnan Bey arzu ettiği hizmetinin semeresini göremeyecektir. Benim de dine hizmetim olmuştur. Ketm etmeyeyim... Ama ben de hizmetimin semeresini Adnan Bey gibi göremeyeceğim. Her ikimizin de hizmetlerimizin semeresi ileride görülecektir." (9)
Bediüzzaman'ın Menderes'e desteğinden en çok rahatsız olanların başında CHP lideri İnönü gelir. Bu konuda gerek kendisi, gerekse partisinin yayın organı gibi hizmet gören bazı gazeteler çok sert eleştirilerde bulunmuşlardır.

Bediüzzaman Said Nursi, CHP'lilere göre Cumhuriyet düşmanıydı, yobazdı, mürteciydi. Ona bu sıfatların yakıştırılması, biraz da kızgınlığın ve öfkenin ürünüydü. Çünkü Said Nursi, siyaseti hiç sevmemesine ve siyasetten hep uzak durmasına rağmen, 1950 seçimlerinde ve sonrasında da Demokrat Parti'yi desteklemişti.

CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, ona 'Said-i Kürdi' diyordu. Oysa Said Nursi'nin CHP ile bir sorunu yoktu. Kırgınlığı, tek parti döneminde çok çile çektiği, sürgünden sürgüne, cezaevinden cezaevine gönderildiği içindi. Şahsına yapılan baskılardan da önemlisi, CHP’nin dine ve dindarlara yaptığı baskılardı.
Bediüzzaman, DP'nin iktidara gelmesi ve Celal Bayar'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine Bayar'a ve Menderes’e bir kutlama telgrafı çekmiş, onlardan da teşekkür telgrafı almıştı. Ezan tekrar Arapça okunmaya başlandığı için, DP'ye, Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a ve Başbakan Adnan Menderes'e özel bir sempatisi vardı.
Said Nursi, atılan bu adımı çok önemser, tarihi bir karar olarak memnuniyetini belirtir. Anadolu’nun bağrına saplanan, kalbine isabet eden ve manevi gücünü imhaya yönelik geçen döneme karşılık yeni hamlelerin devamını ister.
“Nasıl ezan-ı Muhammediyenin (a.s.m.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi, öyle de, Ayasofya'yı da beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmektir. Ve âlem-i İslâmda çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslâmın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, bu yirmi sene mahkemeler bir muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de beraatine karar verdikleri Risale-i Nur'un resmen serbestiyetini dindar Demokratlar ilân etmelidirler. Tâ, bu yaraya bir merhem vurmalı. O vakit âlem-i İslâmın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zalimane kabahati da onlara yüklenmez fikrideyim. Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zatların hatırları için, otuz beş seneden beri terk ettiğim siyasete bir iki gün baktım ve bunu yazdım.” (10)
Bu mektupta görüleceği üzere, Said Nursi Ayasofya’nın ibadete açılmasını ve Risale-i Nur eserlerinin resmen yayınlanmasını talep etmektedir. “Otuz beş seneden beri terk ettiğim siyaset”in dediği, aynı zamanda İttihat ve Terakki dönemi ile birlikte savaş yılları ve CHP dönemidir. Otuz beş yıl öncesinde Bediüzzaman Said Nursi, Ahrar Fırkasını mevcut şartlarda benimseyerek, hürriyet hareketlerini desteklemektedir. İttihat ve Terakki’nin müspet kanadını tasvip etmektedir. Ayrıca eleştiri ve uyarı hakkını da kullanmaktadır. Desteği ve tasvibi ilkeseldir. İkinci meşrutiyet döneminde bireyin iman ve hürriyet ihtiyacını merkeze koyan bir siyasi çerçeveyi belirleyen Said Nursi, otuz beş yıllık kesintiden sonra (1915-1950), aynı çizginin yeni versiyonu olarak DP’yi kendine yakın bulmaktadır. Bu anlamda Adnan Menderes’e dostane tavsiyelerde bulunmaktadır. (11)
Bediüzzaman’ın Menderes’e ve demokratlara mektuplar göndermesinin esas sebebi, onlara Kur’an’ın bazı “kanun-u esasilerini” hatırlatmaktı. Bu mektuplarında onları doğrudan şeriatı yürürlüğe koymaya çağırmıyordu. Fakat yeni kanunların bu temel prensipler doğrultusunda yapılmasını, yeni politikaların bu yolla belirlenmesini ve mevcut kanunların yine bu yolla uygulanmasını teklif ediyordu. (12)
Bediüzzaman’ın, Başvekil Adnan Menderese yazdığı mektuptaki isteklerden sadece Ezanı Muhammedi isteği tam manasıyla gerçekleşmiştir.
Risale-i Nurun neşri ise kısmen gerçekleşmiştir. Yani Üstadın isteği hükümetin bir dairesince resmen basılması idi. Bu istek maalesef bugüne kadar gerçekleşememiştir. Diğer istek ki, Ayasofya’nın ibadete açılması ise yine maalesef tahakkuk etmemiştir. 1980 yılında kısmen bir teşebbüs olmuşsa da daha sonra ihtilaller ve başka sebeblerden gündeme gelmemiştir. Halbuki bu şerefe nail olacak bir hükümet ebediyen Müslümanların gönlünde taht kuracak ve güçlerinden daha fazla güce kavuşacaklardır.

DP iktidara gelince devletin toplum üzerindeki baskısı yavaş yavaş azalmaya başladı. Partinin hürriyetçi yaklaşımları geniş toplum kesimlerinin bilhassa dini hayatında hissedilir ölçüde bir rahatlamaya neden oldu. Ezanın Türkçe okunmasına dair uygulamadan dönülmesi, Kur’an talimini hedef alan çalışmalardan vazgeçilmesi, DP'nin geniş toplum kesimleri tarafından kısa sürede benimsenmesini kolaylaştırdı.
Said Nursi, DP'yi bu hürriyetçi tutumundun dolayı destekledi. Hatta, CHP'nin iktidara gelmemesi için "Demokrat Partiyi, Kur'an, vatan ve İslamiyet namına muhafazaya⁹ çalışıyorum" diyordu.
Ayrıca DP'nin yanlış icraatlarını da yapıcı ikazlarla eleştiriyor, demokratik bir partinin taşıması gereken özelliklere dikkat çekiyordu. Bu bağlamda, gazetelerde okuduğu "Din propagandası yapan dindarların serbestiyet kanunu geri kalmış, fakat solcular hakkındaki kanunu ta'cil edip tasdik etmişler." şeklindeki bir haber üzerine, "Demokrat dindar milletvekillerine bir hakikatı ihtar" başlığı altında bir ikaz neşretmiştir.

Bediüzzaman, Menderes hükümetleri şahsında bütün hükümetlere, millet ve vatanı, sosyal ve siyasi hayatı, anarşi ve büyük tehlikelerden kurtarmak için beş esasın gerekli ve zaruri olduğunu hatırlatıyor. Bu esaslar: Merhamet, hürmet, emniyet, haram helali bilip haramdan kaçınmak ve serseriliği bırakıp itaat etmektir.
İşte Risale-i Nurlar sosyal hayata baktığında bu beş esası temin edip asayişin temel taşlarını yerlerine yerleştirmek maksadıyla bakmaktadır. Bunun içindir ki Bediüzzaman, “Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl-i hükümet, ne şekilde olursa olsun, Risale-i Nura eşedd-i ihtiyaçla muhtaçtırlar” der, değil ondan korkmak ve ona düşman olmak, aksine en dinsizlerin de onun dindarane ve hakperestane düsturlarına taraftar olmaları gerektiğini söylemektedir. (13)

22 Kasım 2013 Cuma

DERİM HEMEN BİSMİLLAH

Bir şey yiyip içerken,
Kitabımı açarken,
Okumaya başlarken,
Derim hemen Bismillah.

Lailahe İllallah,
Derim hemen Bismillah.

Yatağıma yatarken,
Uyumaya başlarken,
Sabahleyin kalkarken,
Derim hemen Bismillah.

Lailahe İllallah
Derim hemen Bismillah.

Elbisemi giyerken,
Elimi yüzümü yıkarken,
Evimizden çıkarken,
Derim hemen Bismillah.

Lailahe İllallah,
Derim hemen Bismillah.

Okuluma giderken,
Sınıfıma girerken,
Derslerime başlarken,,
Derim hemen Bismillah.

Lailahe İllallah,
Derim hemen Bismillah.
                      Rafet ÖZCAN

9 Kasım 2013 Cumartesi

İNSANLARIN SIRLARINI İFŞA ETMEK !


                                                    09.11.2013
Hamamda iki türlü tellak varmış. 
Biri, müşteri fazla para versin diye keselediği adamın kirlerinin adamın gözüne sokacak şekilde önüne yuvarlarmış ama o müşteri bir daha ona keselenmek istemezmiş.
Öbür keseci ise keselediği müşterinin kirlerini adama göstermezmiş ve müşteriler hep onu tercih edermiş.
Geleneğimizde kirli çamaşırlar ya çamaşır makinesine veya kirli dolabına konur ve gözlerden uzak tutulurken neden insanlarımızın kirleri, kusurları ortaya çıkarma timleri kurulsun?
Allah’ın yasaklarının önüne geçerseniz, kendiniz kurallar koyarsanız ve onları öne geçirirseniz, Allah’ın yarattığı kulları kendinize bağlarsanız sizin kurallarınız onların gönlüne girmediğinden onu çiğnemek kolaylaşır.
Fransa’nın Lyon kentinde bekâr işçiler için yapılan Foyer Hotel’de her gece odalarımız ani baskınlarla maymuncuk anahtarlarla açılır ve kontrol yaparlardı.
Kurallarınızı aldığınız ve hayran hayran bayıldığınız ülkede durum bu idi.
Yapılan doğru değildi.

 “Bir kadınla erkeğin zina ettiğini gören Hezzal el Eslemi isimli sahabenin, zina eden erkeği yakalayıp Sevgili Peygamberimize getirdiğinde, ‘Keşke elbiseni üzerlerine atarak olayı gizleseydin bu yaptığından daha hayırlı olurdu’ buyurur" . (Malik, Muvatta hadis no: 1499, Beyhakı, Süneni Kübra, 8/227 Hadis no: 16778)

Bir gece Hazreti Ömer Medine sokaklarında gezerken bir evden şüphelendi ve duvardan atlayarak eve girdi. Baktı ki evde bir adam, yanında bir kadınla oturuyor ve önünde de şarap var.
Ömer (R.A.), “Allah düşmanı, sen Allah’a karşı isyan ederken Allah’ın seni gizleyeceğini mi zannediyorsun?” der. Suçüstü yakalanan adam, “Ömer, ben Allah’a karşı bir suç işledim, sen ise üç tane suç işledin:

1- Allah “Ayıpları araştırmayın” dedi sen araştırdın (Ayet için bak, Hucurat, ayet: 12)
2- Allah, “Evlere kapılarından giriniz” dedi, sen duvardan girdin. (Bak, Bakara Suresi, ayet: 189)
3- Allah, “Ey iman edenler, kendi evinizden başka evlere izin almadan ve ev halkına selam vermeden girmeyin” buyurdu, sen ise selamsız girdin (Bak, Nur Suresi, ayet: 27)
 Ömer, “Peki, seni affedersem bir iyilik yapar mısın?”
Adam, “Evet, eğer beni affedersen bir daha bu suçu işlemem” dedi ve Ömer de onu afetti. (Haraiti, Mekarim-ül ahlâk 1/2 (Vefat hicri 327) Ebu hayyan et-tevhidi, Besair ve zehair 1/320, Kenz-ülummal hadis no 8827)
Yine bir gün, bir adam Hazreti Ömer’e gelip, “Filan adam sarhoş” diye şikâyet eder. Hazreti Ömer hemen adamın yanına gider ve “Ben burada şarap kokusu buluyorum, sen sarhoş musun?” der.
Adam, “Sarhoş olan sensin. Velatecessesü/kişilerin mahremini araştırmayı Allah sana yasaklamadı mı?” diye cevap verince Ömer (R.A.) orayı terk eder. (Süyuti, ed-Dürrul mensur Hucurat Suresi, ayet: 12)
Şair de:
“Yüzde ısrar etme, doksan da olur.
İnsan dediğinde, noksan da olur...
Sakın büyüklenme, elde neler var.
Bir ben varım deme, yoksan da olur” diyor.
Ancak, zinanın yaygınlaşmasını isteyenlere de bir sözüm yok,  ama Sevgili Peygamberimize gelip zina etmek istediğini söyleyen gence Sevgili Peygamberimiz, “Bir başkasının senin annenle, kız kardeşinle, kızınla zina etmesini ister misin?” dediğinde, “Hayır ya Resulûllah” diye cevap verir. Sevgili Peygamberimiz de ona, “Senin zina edeceğin kadın da senin gibi birinin ya annesi, ya kız kardeşi, ya kızı” diye cevap verir sözünü hatırlatıp dünyadaki bütün kadınların kendi annesi, kızı, kız kardeşi, hanımı gibi değerli olduğunu hatırlatırım.
Mahmut Toptaş,
Millî Gazete, 8 Kasım 2013

1 Kasım 2013 Cuma

YAŞAMAK İÇİN YEMELİ

1.6 milyar insan OBEZ , 1 milyar insan AÇ.                                                                                     
01.11.2013
DES (Demokrat Eğitimciler Sendikası) ve AYSADER (Özel Sağlık Kuruluşları Derneği) tarafından düzenlenen 1. Ulusal Çocuk ve Ergen Obezitesi Sempozyumu Türkiye’de obezite alanında tanınmış bilim insanları, akademisyenler, ilgili bakanlıklardan bürokrat ve uzmanlar ile ilgili kurum ve kuruluşların temsilcilerinden 205 kişinin katılımı yapıldı. Sempozyum sonunda açıklanan bildiride, dünyada 1.6 insanın obez olmasına karşılık 1 milyar insanın da aç olduğu vurguladı.
Konuyu değerlendiren DES Genel Başkanı Gürkan Avcı, “Yaşam kalitesini ve süresini olumsuz bir şekilde etkileyen obezite artık ülkemizde de ve özelikle çocuklarımız için önemli sorunlar arasında yer almaktadır. Dünya sağlık örgütü verilerine göre dünyada 1.6 milyar insan fazla kilolu, fakat buna karşın 1 milyar insan açlıkla mücadele ediyor. Türkiye’de erkeklerin yüzde 25’inde, kadınların yüzde 44’ünde obezite tesbit edilmiş durumdadır. Ülkemizde giderek yaygınlaşan ve çocuklarımızın yani eğitimin en önemli sağlık sorunlarından biri haline gelmeye başlayan obezitenin önlenmesine katkıda bulunmak istiyoruz” dedi.
Avcı, obeziteyle mücadelenin ve bu itibarla dengeli beslenme ve fiziksel aktivite eğitimleri için en ideal yerlerin okullar olduğunu, sağlıklı hayat ve beslenme konusunda da öğretmenlerin rolünün çok büyük olduğunu da söyledi.
FATİH KARAGÖZ-ANKARA
OKULLARDA DENGELİ VE SAĞLIKLI BESLENME DERSLERİ OLMALI

DES Genel Başkanı Gürkan Avcı ve AYSADER Başkanı Dr. Kürşat Özdemir tarafından açıklanan sempozyum bildirisine esas teşkil eden şu hususlar yer aldı:
*Okullarda sağlıklı besinler verirsek hem obeziteyi önlemiş, hem de gıda eksikliği sorunu aşılır.
*Okullarda sağlıklı beslenme ve kaliteli hayat şartlarına teşvik edilmeli.
*Okullarda yetersiz ve dengesiz beslenmelerin yapılıp/yapılmadığını kontrol etmek için okul yemekhane ve kantinlerinde sık sık teftişler yapılmalıdır.
*Çocuklarda obeziteye sebebiyet verilecek ürünlerin okul kantinlerinde ve okul çevresinde satışlarına kesinlikle izin verilmemelidir.
*Tam gün eğitim verilen okullarda kantinlerin kaldırılarak yemekhane sisteminin getirilmesi sağlanmalıdır.
*Okullarda tamamında sağlıklı içme suyu imkânları sağlanmalıdır. Süt, ayran, yoğurt, meyve, sebze ve su satışının yapılıp yapılmadığı her ay muntazaman kontrol ettirilmelidir. Meyve ve sebze satışının tane ile yapılması sağlanmalıdır.
*Çocukların sabah kahvaltısını mutlaka yapmaları sağlanmalıdır ki bu konuda anne-babaların eğitilip bilinçlendirilmesine büyük ihtiyaç vardır.
*Çocuklarımızın günde 1/1.5 litre su/sıvı tüketmesi sağlanmalıdır.
*Çocuklarımıza açıkta satılan besinleri satın almaması konusunda yüksek bir farkındalık kazandırılmalıdır.
*Çocuklarımıza el yıkama ve diş fırçalama alışkanlığı kazandırmak da sağlıklı beslenme uygulamalarının önemli bir gereğini oluşturmaktadır.
*İlkokullarda beslenme ve ritim hareket zamanları oluşturulmalıdır.
*Okul karnelerinde boy, kilo, kitle endekslerinin yazılması ve izlenmesi sağlanmalıdır.
*Okullarda dengeli ve sağlıklı beslenme dersleri konulması ve dersin uzmanlarca verilmesi sağlanmalıdır.

22 Ekim 2013 Salı

KİTAP OKUMAK ÖMRÜ UZATIR



Kitap okumak ömrü uzatır
Ünlü İtalyan yazar Umberto Eco, Balkanların İtalya ve Fransa’dan daha fazla devrimi olduğunu söyledi. Eco, BM’de verdiği ‘’Bellek Kültürü’’ adlı konferansının ardından Anadolu Ajansı’nın sorularını yanıtladı. Eco, Winston Churcill’in ‘’Balkanlar tükettiğinden daha fazla tarih üretiyor’’ sözünün hatırlatılarak Balkan yazarlara tavsiyesinin sorulması üzerine, ‘’Balkanların korkunç bir sosyal bellek problemi var. Çünkü onların İtalya ve Fransa’dan daha fazla devrimi var’’ ifadesini kullandı.
Konferansa, kişisel yansımalarından oluşan editoryal girişiminin kısa video tanıtımıyla başlayan Umberto Eco, ‘’gelecekle ilgili en önemli bilgi ve projenin geçmişi unutmamak’’ olduğunu söyledi. ‘’Dinozorlar zamanından, İsa’nın doğumuna kadar olan sürede çok az kişinin ne kadar çok hataya düşüldüğünü bildiğini” belirten Eco, ‘’insanlık tarihindeki bilinenlerin bir kısmının silinmesine odaklanılması gerektiğini” kaydetti.
Son zamanlarda internetten elde edilen özel bilgilerin filtrelenmesinin önemi konusunda uyarıda bulunan Eco, ‘’İnternet süzgeçten geçirme yeteneğimizi artırdı. Filtre olmadan sosyal bir hastalığa yakalanmış oluruz’’ dedi. Bilgi teknoloji patlamasının bir parçası olarak, ‘’bilgi selinden gelen her şeyi saklamak zorunda değiliz’’ ifadesini kullanan Eco, ortak tarihin de bu filtrelemelerden biri olduğunu belirtti.
Eco, BM’deki konferansında, kitapların ömrü nasıl uzattığıyla ilgili görüşlerini ifade ederken, ‘’Kitapları okumak, sadece hafızalarımızı zenginleştirmez, ömrümüzü de uzatır’’ dedi.
 Kitaplar sayesinde Mozart’tan Leo Tolstoy’a kadar pek çok kişinin hayatının öğrenildiğini ve bunun insanların yaşamlarındaki açıkları kapatmak için bir şans olduğunu ifade etti. 

12 Ekim 2013 Cumartesi

AYASOFYA, CEMAATİNİ BEKLİYOR...!

Ayasofya'nın müze olmasında Amerika Faktörü
Uzun yıllar zamanın Maarif Vekili Abidin Özmen’in gayretkeşliği ve Ayasofya Komisyonu’nun raporu üzerine müze yapıldığı söylenirken maalesef tarihî bilgiler ihmal edildi. 1930’lu yılların ortalarına doğru gidilirken Türkiye’yi yönetenlerin hangi dış etkiler ve baskılar altında hareket ettiği nedense gündeme getirilmedi. Oysa bu yılların dış dünya ile ilişkilerin yeniden kurulduğu, özellikle Anglo-Sakson dünyasıyla krediden tutun da kültürel ilişkilere kadar bir restorasyon dönemi olduğu bilinmelidir.
İşte bu dönemde bir yandan yurtdışına Anadolu medeniyetlerini araştırmak üzere araştırmacılar gönderilirken, öbür yandan Bizans araştırmalarını yürütmek üzere uzmanlar davet edilir. Kimi Bodrum ve Fenari İsa camileri üzerinde çalışırken 1940’larda Kariye Camii ile İznik’teki Bizans kiliselerini cami olmaktan çıkarma çalışmaları dikkat çeker. Demek ki genel olarak vaktiyle cami yapılmış Bizans kiliselerinin eski kimliklerinin ortaya çıkarılması ve yeniden kilise yapılamadıkları için de müzeye dönüştürülmeleri süreci başlar.
İşte Ayasofya’nın müzeleştirilmesi ve mozaikler dahil Bizanten kimliğinin yeniden ortaya çıkarılması faaliyetinin tam bu yıllara denk gelmesi ilginçtir.
İşte laik bir Ayasofya için ilk adımın Thomas Whittemore adlı garip bir ABD’liden gelmiş olması önemlidir. Ayasofya’nın özellikle mozaiklerini yeniden ortaya çıkarma fikriyle İstanbul’a gelen ve bir restorasyon için izin koparmaya çalışan Whittemore’un Atatürk ile bizzat görüşerek onu Ayasofya’yı cami olmaktan çıkarıp bir müze haline getirmeye nasıl ikna ettiğini araştırmacı Natalia Teteriatnikov şöyle ortaya koyuyor:
“Amerika Bizans Enstitüsü, 1930’da Thomas Whittemore tarafından Boston’da kuruldu. Harvard’dan Prof. Robert Blake otobiyografisinde şöyle yazıyordu: “Bizans sanatı, tarihi ve arkeolojisi incelemelerini teşvik etmek konusunda bir Amerikan, İngiliz ve Fransız girişimi olan Bizans Enstitüsü’nün kuruluşunda onunla (Whittemore) birlikte çalıştım. Bizans Enstitüsü’nün büyük başarılarından biri, 1931’de TC’nin Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk’ü, Ayasofya Bazilikası’nın içindeki mozaiklerin ortaya çıkarılması sorumluluğunu Bizans Enstitüsü’ne teslim etmeye ikna etmesiydi.” (Kariye, Pera Müzesi Yay., 2007, s. 34.)
Bu alıntıdan Bizans Enstitüsü’nü yalnız ABD’nin değil, İngiltere ile Fransa’nın da desteklediğini öğreniyoruz. Ancak makalenin devamında daha önemli bir pasaj var. Onu da beraber okuyalım:
Ayasofya müzakereleri
“Atatürk ile Whittemore arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek verdiği müzakereler yürütüldü. Bu müzakerelerin sonucunda Ayasofya cami olarak kapatıldı ve müze olarak açıldı.”
Yeterince açık bir ifade, değil mi? Meğer Atatürk ile Ayasofya pazarlığının içine ABD Dışişleri Bakanlığı ile ABD Büyükelçiliği de girmiş ve sonuçta Ayasofya Camii’ni müze yapma girişimi başarıya ulaşmış. Daha da çarpıcı bir alıntı bu defa bizzat Whittemore’un, çalışmalarını finanse eden Robert ve Mildred Blisse’e yazdığı mektupta geçen şu cümleleri:
“Türk hükümeti geçen yıl üç kiliseyi ulusal anıt ilan etti (Kariye dahil). Bizans Enstitüsü’nün, Türk hükümetinin İstanbul’da kalan Bizans kiliselerinin gözeticisi olarak onların kalıntılarının gecikmiş korumasından sorumlu olduğu yönündeki UYARISINA verilmiş bir karşılıktır bu. Geçenlerde Eski Eserler ve Anıtları Koruma Heyeti’nde bana tanınan yer, Türkiye’de bana her zamankinden daha sağlam bir nüfuz pozisyonu sağlıyor.”
Durum bu: ABD, İngiltere ve Fransa’nın desteklediği bir kurum tarafından uyarılmışız ve buna kiliseden çevrilmiş üç camiyi ‘anıt’ yaparak cevap vermişiz.
Bu durumda Lord Curzon’un 2 Ocak 1918’de söylediği şu sözle yan yana getirilince nasıl bir manzara çıkıyor, takdiri size bırakıyorum:
“İstanbul, özellikle Doğu dünyasının kozmopolit ve enternasyonel bir şehridir. Ayasofya ki, 900 yıl önce bir Hıristiyan Kilisesiydi, elbette gene eski durumuna getirilecektir.”
Anlaşılan o ki, Ayasofya’nın yeniden kilise yapılması istenmiş ama olmayınca orta noktada buluşulmuştur. Neden olmadığını da başka bir yazıda değerlendiririz.

Ayasofya için tarihî çağrı
Geride bıraktığımız Kurban Bayramında, bayram namazı için Sultanahmet Camiini dolduran cemaate verdiği vaazda Ayasofya’yı gündeme getiren İstanbul Başvaizi Mustafa Akgül’ün yaptığı çağrı tarihî önemdeydi. 


Kazım GÜLEÇYÜZ
irtibat@yeniasya.com.tr
Son yıllarda farklı TV’lerin iftar ve sahur programlarındaki sohbetlerinden de aşina olduğumuz Mustafa Hoca, kürsüden şöyle seslenmiş:
“Sultanahmet bugün cemaatle doldu, taştı. Ancak Ayasofya cemaatten mahrum, ağlıyor, mükedder. Ayasofya’nın ibadete açılması için daha kaç paket bekleyeceğiz?” (Taraf, 16.10.13)
Bu çağrının, bir bayram sabahı cemaatle dolup taşan Sultanahmet’te seslendirilmesinin çok ayrı ve özel bir anlamı var. Çünkü Başbakan, geçen Mayıs’ta Ayasofya ile ilgili bir soruyu “Sultanahmet Camii çok boş; orası dolarsa Ayasofya’da ibadeti gündeme alabiliriz” diye cevaplamıştı.
(Biz de bu cevabı 7-8.5.13 günleri çıkan “Ayasofya ve AKP” başlıklı yazılarımızda değerlendirmiştik.)
Sonrasında İstanbullular, geçen Ramazan Bayramı namazını Sultanahmet’te kılmaya davet edilmiş ve cami bu çağrıya icabet eden kalabalık bir cemaatle dolup taşmıştı. Benzer, hatta daha yoğun bir katılım da Kurban Bayramında oldu.
Bu durum, Erdoğan’ın söylediği hususta halkın inisiyatif alarak ortaya koyduğu bir tablo. Ve “Sultanahmet artık boş değil” mesajıyla, Ayasofya için de gereğinin yapılması talebini ifade ediyor.
Başvaiz Mustafa Akgül’ün çağrısı, gerek bu düşünceyle Sultanahmet’i hınca hınç dolduran cemaatin, gerekse fiziken orada olamasalar da ruhları ve kalpleriyle aynı manayı paylaşan bütün Müslümanların ortak talebini seslendiriyor.
Evet, Peygamber müjdesine mazhar İstanbul’un fethinin en önemli sembollerinden biri sıfatıyla beş asra yakın süreyle cami olarak hizmet verdikten sonra, en başta M. Kemal’in imzasını taşıyan korsan bir kararname ile mabed olmaktan çıkarılan Ayasofya’nın neredeyse 80 yıldır devam eden hicranı ne zaman sona erdirilecek?
Konunun tekrar gündeme gelmesi vesilesiyle, Turing’in 10 sene önce önce vefat etmiş olan eski genel müdürü Çelik Gülersoy’a atfen aktarılan şu sözleri de kısaca ele alarak değerlendirelim:
“İstanbul’un ikinci bir fatihi var. O da Ayasofya’yı müze yapmış. Fatih’in iradesi hukuk oluyor da Atatürk’ün iradesi neden hukuk olmuyor?”
(Aktaran: Doğan Hasol, Cumhuriyet, 14.9.13)
Bu sözlerdeki mantık son derece tartışmalı.
Bir defa, tarihte İstanbul’un Türkler tarafından aylarca muhasara edilerek ikinci kez fethi diye bir olay var mı? Anadolu’daki millî mücadele zaferle sonuçlandıktan sonra, en azından Yunan askerinin İzmir’de “denize dökülmesi”ne benzer bir durum, İstanbul’daki İngiliz işgalcilere karşı da gerçekleşti mi? İngilizler Türk ordusuyla girdikleri bir savaşta mağlûp oldukları için mi, yoksa kendiliklerinden mi İstanbul’u terk ettiler?
Bu çekilmeyi, Fatih’in İstanbul’u fethiyle denk ve eşdeğer tutan bir mantık ciddîye alınabilir mi?
İkincisi, M. Kemal hangi yetkiyle ve hangi haklı gerekçeyle, Ayasofya’da Fatih’in iradesini geçersiz kılan bir tasarrufa imza atabiliyor ve onun iradesi Fatih’in iradesinden üstün sayılabiliyor?
Ve bu çarpıklık daha ne kadar devam edecek?
22.10.2013