25 Temmuz 2026 Cumartesi

KARDEŞ VE KARDEŞLİK BAĞLARI

 Kardeşlik nedir? 

Kardeşlik ve birlik bağlarını sağlam tutmanın yolları :

Kardeşlik, aynı evde büyümek değil;

aynı gönülde buluşabilmektir.

Adaletle beslenen,

muhabbetle güçlenen,

affetmeyle ayakta kalan bağdır kardeşlik.

Mal paylaşılır,

söz unutulur;

ama kırılan gönül uzun süre susar.

Kardeşler arasında birlik, kendiliğinden oluşan bir durum değildir; emek ister, sabır ister, adalet ister.

En çok da adil bir dil ister.

Kıyaslanan kardeşler uzaklaşır,

anlaşılan kardeşler yakınlaşır.

Paylaşılan maddiyat değil; paylaşılan muhabbet bağı kuvvetlendirir.

Anne-babanın hayattayken kurduğu denge, yıllar sonra da kardeşlerin birbirine bakışını belirler.

Affetmeyi bilen kardeşler, aynı hatırada buluşur.

Birbirine dua edebilenler ise kopmaz.

Unutulmamalıdır ki;

kardeşlik, mirastan önce gönül meselesidir.

Kardeşlik;

hak yememek,

gönül incitmemek

ve aynı duaya “âmin” diyebilmektir.

Kardeşler arasında birlik; sevgiyle, adaletle ve bilinçli bir emekle kurulur. Kendiliğinden olmaz ama doğru iklim oluşursa kök salar. Şu gelen esaslara dikkat edilmelidir:

1. Adalet duygusu korunmalı

En küçük “kayırma” hissi bile kardeşler arasında görünmez duvarlar örer. Anne-babanın sözünde, davranışında ve miras gibi konularda adalet çok belirleyicidir.

2. Kıyas değil, kıymet

“Sen ablan gibi ol” ya da “kardeşin senden daha…” cümleleri birliği değil rekabeti besler. Her kardeşin farklı bir emanet olduğu kabul edilmelidir.

3. İletişim kapıları açık tutulmalı

Konuşulmayan meseleler büyür. Kırgınlıklar vakit geçmeden, sakin bir dille ifade edilebilmelidir. Susmak bazen barış değil, birikmiş sitemdir.

4. Ortak hatıralar ve paylaşımlar

Birlik, sadece kan bağıyla değil; paylaşılan zamanla güçlenir. Birlikte yapılan işler, bayramlar, aile sofraları, küçük ortak sorumluluklar bağ kurar.

5. Affetme kültürü geliştirilmeli

Hata kaçınılmazdır. Kalıcı birlik, hatasızlıkla değil; affedebilme olgunluğuyla mümkündür.

6. Büyüklerin rolü çok önemli

Anne-baba hayatta iken kurulan dil, ayrıldıktan sonra da devam eder. “Kardeş kardeşe emanettir” bilinci küçük yaşta yerleşmelidir.

7. Maddiyat değil, muhabbet merkeze alınmalı

Para ve mal geçicidir; kırılan gönüller ise kalıcı iz bırakır. Paylaşımda ölçü maddiyat değil, gönül olmalıdır.

8. Dua ve manevi bağ

Aynı ailede yetişenlerin kalplerini bir arada tutan en güçlü bağlardan biri de maneviyattır. 

Birbirine dua eden kardeşler, kolay kolay kopmaz.

BİZE VERİLEN ÖMÜR SERMAYESİ PEK AZDIR

    Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil daireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve cesed ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve Küre-i Arz ve nev'-i beşer dairesinden tut.. tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Herbir dairede herbir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede, en büyük ve ehemmiyetli ve daimî vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat, arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyas ile -küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasib- vazifeler bulunabilir. Fakat büyük dairenin cazibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, malayani ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymetdar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Ve bazan bu harb boğuşmalarını merak ile takib eden, bir tarafa kalben tarafdar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.

Şualar - 202

KABİR NEDİR ?

 Kabir ehl-i dalalet ve tuğyan için vahşet ve nisyan içinde zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu halde, ehl-i Kur'an ve iman için zindan-ı dünyadan bostan-ı bekaya ve meydan-ı imtihandan ravza-i Cinana ve zahmet-i hayattan rahmet-i Rahman'a açılan bir kapıdır ve o vahşi arslanın dahi munis bir hizmetkâra dönmesi ve musahhar bir at olması ise, işarettir ki: Mevt, ehl-i dalalet için bütün mahbubatından elîm bir firak-ı ebedîdir. Hem kendi cennet-i kâzibe-i dünyeviyesinden ihraç ve vahşet ve yalnızlık içinde zindan-ı mezara idhal ve hapis olduğu halde, ehl-i hidayet ve ehl-i Kur'an için, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbablarına kavuşmaya vesiledir. Hem hakikî vatanlarına ve ebedî makam-ı saadetlerine girmeye vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan bostan-ı Cinana bir davettir. Hem Rahman-ı Rahîm'in fazlından kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Hem vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem ubudiyet ve imtihanın talim ve talimatından bir paydostur.

   Elhasıl: Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksad yapsa, zahiren bir Cennet içinde olsa da manen cehennemdedir ve her kim hayat-ı bâkiyeye ciddî müteveccih ise, saadet-i dâreyne mazhardır. Dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da; Dünyasını, Cennet'in intizar salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder...

Sözler - 38

KÖTÜ İNSAN OLMA,İYİ İNSAN OL

 Bir adam, güzel bir bahçede, ahbablarının ortasında, yaz mevsiminde hoş bir ziyafetteki keyfe kanaat etmeyip kendini pis müskirlerle sarhoş edip; kendisini kış ortasında, canavarlar içinde aç, çıplak tahayyül edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp, tahkir ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir ve şu bahtiyar ise, hakikatı görür. Hakikat ise güzeldir. Hakikatın hüsnünü derk etmekle, hakikat sahibinin kemaline hürmet eder. Rahmetine müstehak olur. İşte "Fenalığı kendinden, iyiliği Allah'tan bil" olan hükm-ü Kur'anînin sırrı zahir oluyor. Daha bunlar gibi sair farkları muvazene etsen anlayacaksın ki: Evvelkisinin nefs-i emmaresi, ona bir manevî cehennem ihzar etmiş. Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü zannı ve hüsn-ü hasleti ve hüsn-ü fikri, onu büyük bir ihsan ve saadete ve parlak bir fazilete ve feyze mazhar etmiş.

   Ey nefsim ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam!

   Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur'an'ı dinle ve hükmüne mutî' ol ve ona yapış ve ahkâmıyla amel et.

Sözler - 37

24 Temmuz 2026 Cuma

TESETTÜR NİÇİN GEREKLİDİR?

 ALLÂMÜ'L-GUYUB'a karşı tesettür olamaz?

   ELCEVAB: 

   Evvelâ: Sâni'-i Zülcelal nasılki kemal-i ehemmiyetle san'atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor. Öyle de: Mahlukatını ve ibadını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemil ve Müzeyyin ve Latîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilaf-ı edeb oluyor.

   İşte Sünnet-i Seniyedeki edeb, o Sâni'-i Zülcelal'in esmalarının hududları içinde bir mahz-ı edeb vaziyetini takınmaktır.

   Sâniyen: 

   Nasılki bir tabib, doktorluk noktasında bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir. Hilaf-ı edeb denilmez. Belki edeb-i Tıb öyle iktiza eder, denilir. Fakat o tabib, recüliyet unvanıyla yahut vaiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz. Ona gösterilmesini edeb fetva veremez. Ve o cihette ona göstermek, hayâsızlıktır. Öyle de Sâni'-i Zülcelal'in çok esması var. Herbir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ: "Gaffar" ismi, günahların vücudunu ve "Settar" ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi; "Cemil" ismi de, çirkinliği görmek istemez. "Latîf, Kerim, Hakîm, Rahîm" gibi esma-i cemaliye ve kemaliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esma-i cemaliye ve kemaliye ise, melaike ve ruhanî ve cinn ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edebleriyle göstermek isterler.

   İşte Sünnet-i Seniyedeki âdâb, bu ulvî âdâbın işaretidir ve düsturlarıdır ve numuneleridir.

Lemalar - 54

23 Temmuz 2026 Perşembe

DERİM HEMEN BİSMİLLAH

Bir şey yiyip içerken,

Kitabımı açarken,

Okumaya başlarken,

Derim hemen Bismillah.


Lailahe İllallah,

Derim hemen Bismillah.


Yatağıma yatarken,

Uyumaya başlarken,

Sabahleyin kalkarken,

Derim hemen Bismillah.


Lailahe İllallah

Derim hemen Bismillah.


Elbisemi giyerken,

Elimi yüzümü yıkarken,

Evimizden çıkarken,

Derim hemen Bismillah.


Lailahe İllallah,

Derim hemen Bismillah.


Okuluma giderken,

Sınıfıma girerken,

Derslerime başlarken,,

Derim hemen Bismillah.


Lailahe İllallah,

Derim hemen Bismillah.

 Rafet ÖZCAN

ÖMRÜ UZATIP BAKİLEŞTİRMENİN YOLU

 Ey insanlar! Fâni, kısa, faidesiz ömrünüzü; bâki, uzun, faideli, meyvedar yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır, Bâki-i Hakikî'nin yoluna sarfediniz. Çünki Bâki'ye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur. Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya âşıktır ve madem bu fâni ömrü, bâki ömre tebdil eden bir çare var ve manen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyeti sukut etmemiş bir insan, o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak ve tevfik-i hareket edecek. İşte o çare budur: Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. "Lillah, livechillah, lieclillah" rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.

   Bu hakikata işareten Leyle-i Kadir gibi bir tek gece, seksen küsur seneden ibaret olan bin ay hükmünde olduğunu Nass-ı Kur'an gösteriyor. Hem bu hakikata işaret eden ehl-i velayet ve hakikat beyninde bir düstur-u muhakkak olan "bast-ı zaman" sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Mi'rac, bu hakikatın vücudunu isbat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mi'racın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs'ati ve ihatası ve uzunluğu vardır. Çünki o Mi'rac yoluyla, beka âlemine girdi. Beka âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Hem şu hakikata bina edilen beyne'l-evliya kesretle vuku bulmuş olan "bast-ı zaman" hâdiseleridir. Bazı evliya bir dakikada, bir günlük işi görmüş. Bazıları bir saatte, bir sene vazifesini yapmış. Bazıları bir dakikada, bir hatme-i Kur'aniyeyi okumuş olduklarını rivayet edip ihbar ediyorlar. Böyle ehl-i hak ve sıdk, bilerek kizbe elbette tenezzül etmezler. Hem o derece hadsiz ve kesretli bir tevatürle "bast-ı zaman"

{(Haşiye):

قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ

âyetiyle,

وَلَبِثُوا ف۪ى كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِن۪ينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا

âyeti "tayy-ı zaman"ı gösterdiği gibi,

وَاِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ

âyeti de "bast-ı zaman"ı gösterir.}

hakikatını aynen müşahede ettikleri medar-ı şübhe olamaz. Şu "bast-ı zaman" herkesçe musaddak bir nev'i, rü'yada görünüyor. Bazan bir dakikada insanın gördüğü rü'yayı, geçirdiği ahvali, konuştuğu sözleri, gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için yakaza âleminde bir gün, belki günler lâzımdır.

   Elhasıl: İnsan çendan fânidir. Fakat beka için halkedilmiş ve bâki bir zâtın âyinesi olarak yaratılmış ve bâki meyveleri verecek işleri görmekle tavzif edilmiş ve bâki bir zâtın, bâki esmasının cilvelerine ve nakışlarına medar olacak bir suret verilmiştir. Öyle ise böyle bir insanın hakikî vazifesi ve saadeti: Bütün cihazatı ve bütün istidadatıyla o Bâki-i Sermedî'nin daire-i marziyatında esmasına yapışıp, ebed yolunda o Bâki'ye müteveccih olup gitmektir. 

Lemalar - 17