11 Eylül 2025 Perşembe

BENCİLLİK HASTALIĞI

 Toplumun Sessiz Çöküşü;

"Bencillik Hastalığı" !


'Benden sonra tufan' düşüncesi...

İnsanlığın en büyük zaafı, bu bencillik anlayışıdır.

Böylesi bir düşünce, vicdanı kör, kalbi taş kesilmiş bir hâlin işaretidir. Çünkü insan, yalnız kendisi için yaratılmamıştır. Paylaşmak, dayanışmak ve başkasının derdini hissetmek, insana gerçek değerini kazandırır.

Tarih boyunca zulümle ayakta kalmaya çalışan toplumlar çökmüş, adaletle yaşayanlar ise yükselmiştir. Bencil anlayış, önce dostluğu bozar, sonra güveni sarsar, en sonunda da toplumu içten çürütür.

Oysa Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
Komşusu açken tok yatan bizden değildir.

Bu söz, insanlığın onurunu koruyan en büyük ölçüdür.
Tokken açın hâlini sormak, güçlü iken zayıfa kol kanat germek, var iken paylaşmak… İşte gerçek huzur ve adalet buradadır.

Sadece kendisini düşünmek ve başkasını düşünmeme anlayışı,yardımlaşma ve

paylaşmayı öldürür,

adaleti zedeler,

merhameti köreltir.

İnsanların kalbine kin ve güvensizlik eker.

Böyle olunca toplumda kardeşlik zayıflar, çıkarcılık ve menfaatçilik büyür, huzur yerine kargaşa hâkim olur.

Bugün yaşadığımız kargaşalar, toplumdaki huzursuzluklar ve insanların birbirine yabancılaşması işte bu bencilliğin sonucudur. Çünkü başkasının açlığına kayıtsız kalan bir toplum, kendi tokluğunu da koruyamaz. Başkasını yok ederek  rahat arayan bir insan ya da toplum, kendi huzurunu da yitirmeye mahkûmdur.

Oysa insanı insan yapan, sadece kendi karnını doyurması değil; başkasının da doymasına vesile olmasıdır. Gerçek huzur ve düzen, ancak paylaşma ve adaletle mümkündür.

Bu bencillik anlayışının panzehiri, İslâm’ın ortaya koyduğu adalet ve paylaşma prensipleridir.Bunlarda;

1-Zekâtın verilmesi,

2-Faizin yasaklanmasıdır. 

Zekat, zenginle fakir arasındaki uçurumu kapatır, mala bereket katar, gönülleri kaynaştırır, malın kirini temizler. Paylaşmanın en güzel örneğidir.

Faiz ise, İnsanların alın terini sömüren, borçluyu ezen, toplumu adaletsizliğe sürükleyen en büyük fitne kaynağıdır.
Faiz; serveti belli ellerde toplar, fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapar.

Eğer bu iki ilke tam manasıyla uygulansa, ne bugünkü kargaşalar olur, ne de huzursuzluklar bu kadar büyür. Zira ancak bu şekilde adalet tesis edilir.

Adaletin tesis edildiği toplumda da denge sağlanır, kardeşlik güçlenir ve huzur elde edilmiş olur.


Rafet Özcan

10 Eylül 2025 Çarşamba

EV SAHİBİ KİM ?

 

07 Eylül 2025, Pazar
Hayatı da, rızkı da veren Allah'tır. Yeter ki biz, kendi vazifemizi bilelim.

Ama gaflete düşen insan, kendi vazifesini unutur, Allah'ın vazifesiyle meşgul olmaya kalkışır. İnsan, kolay olan kulluk görevini terk eder; güçsüz kalbiyle, ağır olan ilâhî idare vazifesinin altına girmeye çalışır, sonunda altında ezilir. Huzurunu kaybeder, günahkârların, nankörlerin safına katılır.

İnsan bir askerdir. Askerin görevi; talim, cihad, vatan ve dinini korumaktır. Devletin görevi ise, askere erzak, elbise, silâh temin etmektir. Eğer bir asker, kendi görevini bırakır da erzak peşine düşerse; hem hain sayılır, hem ceza görür.

İşte insanın da Allah'a karşı vazifesi, kulluk etmektir. Büyük günahlardan sakınmak, nefis ve şeytanla mücadele etmek de onun cihadıdır. Hayatını ve ailesini geçindirmek ise Allah'ın vazifesidir. Hayatı veren Allah, elbette o hayatın levazımatını da verir. Elbette bu nimetler, çalışmamıza bir bahane olsun, boş kalmayalım diye zahiren bizim aracılığımızla gelir. Tıpkı devletin, erzakı asker için hazırlayıp, bazı işleri yine askere yaptırması gibi…

Ey insan! Sen anne karnında aciz bir bebekken, seni en güzel rızıklarla besleyen Allah; hayatta kaldığın sürece de seni rızıksız bırakmaz.

Özetle, Allah’ın işine karışıp kendi vazifeni unutma. Nankörler defterine yazılmak istemiyorsan, Rabbine güvenmeyi bil.

*

Bir fıkra… 

Bir zamanlar padişah ve sadrazam, köylü kılığında dolaşmaya çıkmışlar. Yolda bir çobana rastlamışlar. Çoban, uzaktan bu iki kişinin padişah ve sadrazam olduğunu anlamış. Hemen bir kuzusunu kesip, güzelce pişirip ikram etmiş.

Padişah, şaşkınlıkla sormuş: “Neden bizim için kuzunu kestin?”

Çoban gayet sakin cevaplamış: “Ev sahibinin işine karışılmaz!”

Hatta sözünü pekiştirmek için, padişaha bir tokat atmış. Padişah çok sinirlenmiş ama iyi kalpli olduğu için çobana zarar vermemiş.

Saraya döndüklerinde padişah ve sadrazam, “Bu çobandan nasıl intikam alırız?” diye düşünmeye başlamışlar. Sadrazam akıllıca bir plan önermiş: “Çobanı saraya çağıralım. Yemek yeriz. Sonra siz tabakları kırarsınız. O da şaşırır. Siz de, “Ev sahibinin işine karışılmaz” deyip ona da bir tokat atarsınız.

Plan yapılır. Çoban saraya davet edilir. Yemek biter, padişah tabakları kırmaya başlar. Ama çoban hiç ses etmez.

Sadrazam, şaşkınlıkla: “Padişaha bak, tabakları kırıyor, ne ayıp!” deyince, çoban hiç gecikmeden: “Ev sahibinin işine karışılmaz!” diyerek sadrazama güzel bir tokat indirir.

Sonuç? Hem padişah, hem sadrazam çobanın dersiyle mahcup olurlar. Demek ki, ev sahibinin işine karışılmaz. Dünyada da misafir olduğumuza göre, malın mülkün asıl sahibi olan Allah’ın işine de karışmamalıyız.

İHSANLAR ZEKAT NAMINA OLMALI

 Ey ehl-i kerem ve vicdan ve ey ehl-i sehavet ve ihsan!

   İhsanlar zekat namına olmazsa, üç zararı var.

Bazan da faidesiz gider.

Çünki Allah namına vermediğin için, manen minnet ediyorsun; bîçare fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun.

Hem makbul olan duasından mahrum kalıyorsun.

Hem hakikaten Cenab-ı Hakk'ın malını ibadına vermek için bir tevziat memuru olduğun halde, kendini sahib-i mal zannedip bir küfran-ı nimet ediyorsun.

Eğer zekat namına versen; Cenab-ı Hak namına verdiğin için bir sevab kazanıyorsun, bir şükran-ı nimet gösteriyorsun.

O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeğe mecbur olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur.

Evet zekat kadar, belki daha ziyade nafile ve ihsan, yahut sair suretlerde verip riya ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede?

Zekat namına o iyilikleri yapıp, hem farzı eda etmek, hem sevabı, hem ihlası, hem makbul bir duayı kazanmak nerede?

Mektubat - 274

9 Eylül 2025 Salı

HATALARIMIZIN KARŞILIĞI

    "Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiat-ı mâliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir?"

   "Cenab-ı Hak, bir kısım maldan onda bir

{(Haşiye-1): Yani her sene taze verdiği buğday gibi mallardan onda bir.}

veya bir kısım maldan kırkta bir,

{(Haşiye-2): Yani eskiden verdiği kırktan ki; her senede galiben ve lâekal ribh-i ticarî ve nesl-i hayvanî cihetiyle o kırktan taze olarak on aded verir.}

kendi verdiği malından birisini bizden istedi; tâ bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve hasedlerini men'etsin.

Biz hırsımız için tama'kârlık edip vermedik.

Cenab-ı Hak müterakim zekatını, kırkta otuz, onda sekizini aldı.

Hem her senede yalnız bir ayda yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi.

Biz nefsimize acıdık, muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik.

Cenab-ı Hak ceza olarak yetmiş cihetle belalı bir nevi orucu beş sene cebren bize tutturdu.

Hem yirmidört saatte bir tek saati, hoş ve ulvî, nuranî ve faideli bir nevi talimat-ı Rabbaniyeyi bizden istedi.

Biz tenbellik edip, o namazı ve niyazı yerine getirmedik.

O tek saati diğer saatlere katarak zayi' ettik.

Cenab-ı Hak onun keffareti olarak, beş sene talim ve talimat ve koşturmakla bize bir nevi namaz kıldırdı." 

Mektubat - 273

7 Eylül 2025 Pazar

İNSAN BİR FİHRİSTEDİR

 İnsan, şu kâinatın hakaiklerine bir vâhid-i kıyasîdir, bir fihristedir, bir mikyastır ve bir mizandır.

Meselâ: Kâinatta Levh-i Mahfuz'un gayet kat'î bir delil-i vücudu ve bir numunesi, insandaki kuvve-i hâfızadır ve âlem-i misalin vücuduna kat'î delil ve numune, kuvve-i hayaliyedir

{(Haşiye): Evet nasılki insanın anasırları, kâinatın unsurlarından; ve kemikleri, taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcarından; ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, Arz'ın çeşmelerinden ve madenî sularından haber veriyorlar, delalet edip onlara işaret ediyorlar.

Aynen öyle de; insanın ruhu âlem-i ervahtan ve hâfızaları Levh-i Mahfuz'dan ve kuvve-i hayaliyeleri âlem-i misalden.. ve hâkeza herbir cihazı bir âlemden haber veriyorlar.

Ve onların vücudlarına kat'î şehadet ederler.}

ve kâinattaki ruhanîlerin bir delil-i vücudu ve numunesi, insandaki kuvvelerdir ve latîfelerdir ve hâkeza...

Lemalar - 355

SÜNNETE UYMAK

 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

  [Bu küçücük zeylin büyük bir ehemmiyeti var.

Herkese menfaatlidir.] 

   Cenab-ı Hakk'a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur.

Bütün hak tarîkler Kur'andan alınmıştır.

Fakat tarîkatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor.

O tarîkler içinde, kàsır fehmimle Kur'andan istifade ettiğim "Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür" tarîkıdır.

Evet acz dahi, aşk gibi belki daha eslem bir tarîktir ki; ubudiyet tarîkıyla mahbubiyete kadar gider.

Fakr dahi, Rahman ismine îsal eder.

Hem şefkat dahi aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki Rahîm ismine îsal eder.

Hem tefekkür dahi aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tarîktir ki, Hakîm ismine îsal eder.

Şu tarîk, hafî tarîkler misillü, "Letaif-i Aşere" gibi on hatve değil ve tarîk-ı cehriye gibi "Nüfus-u Seb'a" yedi mertebeye atılan adımlar değil, belki "Dört Hatve"den ibarettir.

Tarîkattan ziyade hakikattır, şeriattır.

Yanlış anlaşılmasın: Acz ve fakr ve kusurunu, Cenab-ı Hakk'a karşı görmek demektir.

Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir.

Şu kısa tarîkın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terketmektir.

Ve bilhâssa namazı ta'dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.

Sözler - 476

4 Eylül 2025 Perşembe

EY DİN GÜNÜNÜN SAHİBİ !

 Ey Mâlik-i Yevmiddin!

Senin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ının talimiyle ve Kur'an-ı Hakîm'inin irşadıyla anladım ki: Madem kâinatın en müntehab neticesi hayattır.. ve hayatın en müntehab hülâsası ruhtur.. ve zîruhun en müntehab kısmı zîşuurdur.. ve zîşuurun en câmii insandır.. ve bütün kâinat ise, hayata müsahhardır ve onun için çalışıyor.. ve zîhayatlar, zîruhlara müsahhardır, onlar için dünyaya gönderiliyorlar.. ve zîruhlar, insanlara müsahhardır, onlara yardım ediyorlar.. ve insanlar fıtraten Hâlık'ını pek ciddî severler ve Hâlık'ları onları hem sever, hem kendini onlara her vesile ile sevdirir.. ve insanın istidadı ve cihazat-ı maneviyesi, başka bir bâki âleme ve ebedî bir hayata bakıyor.. ve insanın kalbi ve şuuru, bütün kuvvetiyle beka istiyor.. ve lisanı, hadsiz dualarıyla beka için Hâlık'ına yalvarıyor; elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub ve muhib olan insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratılmış iken, ebedî bir adavetle gücendirmek olamaz ve kabil değildir.

Belki başka bir ebedî âlemde mes'udane yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir.

Ve insana tecelli eden isimlerin, bu fâni ve kısa hayattaki cilveleriyle âlem-i bekada onların âyinesi olan insanların, ebedî cilvelerine mazhar olacaklarına işaret ederler.

   Evet ebedînin sadık dostu, ebedî olacak.

Ve bâkinin âyine-i zîşuuru, bâki olmak lâzım gelir.

Lemalar - 369