31 Ocak 2026 Cumartesi

SANA VERİLEN ÖMÜR SERMAYESİ

"Ömür sermayesi pek azdır,lüzumlu işler pek çoktur"

Doğum günümüz gibi özel günler, ömrümüzün muhasebesini yapacağımız, ölümü daha sık zikredeceğimiz günler olmalıdır. Evet, zaman durmuyor, öyle ya da böyle bir şekilde su gibi akıp gidiyor. Ben de bu günde düşünerek geçen yıllarımın bir muhasebesini yapmak istedim.

Peki, geçen ömrümü nasıl değerlendirdim, nerelerde harcadım? Yoksa ben de mi zamanı israf edenlerden oldum? Geriye dönüp baktığımda “Oh, elhamdülillah”mı diyorum yoksa günahlardan gelen elîm elemlerden dolayı “ah, vah!”mı ediyorum? Evet, evet bazı günler, aylar “oh” desem de, “ah vah” dediğim zamanlar da az değildir.Genç olmam, his ve heveslerime hâkim olamam ve nefs-i emmârenin günahlara giriftar olduğu zamanlar bana “ah, ah!” dedirtiyor. Ama çok şükür ki, bu günahları Rabbime itiraf edebiliyor ve O’ndan af dileyebiliyorum. Ya ben de ümitsizliğe kapılanlardan olsaydım ne olurdu halim?

Rabbim Zilzal Sûresi’nde geçen âyetlerde şöyle buyuruyor: “Her kim zerre kadar hayır işlese mükâfatını görecek. Her kim zerre kadar şer işlese karşılığını görecek.” Bir gün Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz (asm) bu âyetleri Sahabelere okurken Sahabelerden biri başlar ağlamağa. Ve der ki: “Ey Allah’ın Resûlü! Zerre kadar günahımız karşılıksız kalmayacaksa, benim hâlim ne olur? Günahım o kadar çok ki.” Bunun üzerine Peygamberimiz (asm) “Üzülme, sevin. Çünkü zerre miktar yaptığın hayır hasenat kaybolmayacak.” Peygamberimizin (asm) bu sözü üzerine ağlayan Sahabenin gözyaşları diner ve tebessüm etmeye başlar. Ne kadar güzel bir müjde bizlere değil mi? Ben bu hadisten kendime pay çıkartanlardanım. Çünkü benim de günahlarım, hatalarım çok. Ümitsizliğe düşmemi engelliyor bu müjde.

“Evet, ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur.” diyor asrın imamı Bediüzzaman Hazretleri. Gerçekten de öyle değil mi? Geçip giden yılları dün gibi hisseden bir ben değilimdir her halde.

Ey ömrünü bâd-ı hevâ harcayan nefsim! Aklını başına topla. Ömür sermayeni ve hayatını hayvan gibi belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu fâni hayata ve maddî lezzete sarf etme. Yoksa sermayece en âlâ hayvandan elli derece yüksek olduğun hâlde, en ednasından elli derece aşağı düşersin. A’lâ-yı illiyyin nerede, esfel-i sâfilîn nerede? Sen neden esfel-i sâfiline giden yolu tercih edersin ey nefs-i nâdân!

Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesi günahlara giriftar olmak değildir. Gayen vücuduna konulan duygular terazisiyle Rabbinin nimetlerine şükredip lisân-ı hâl ve kalinle dergâh-ı Rububiyette ubudiyetini ilân etmektir.

Öyleyse gel, geçmiş ömrümüzde, işlediğimiz günahlar yüzünden tövbe edelim. Allah’ın dergâhına iltica edip rahmetine sığınalım. O Allah ki Tevvab’dır, tövbeleri kabul eder. Afûvv’dur, biz günah işleyen kullarını affeder. Kuddüs’dür, maddî ve manevî kirlerden arındırır bizleri. Böyle bir Allahımız varken tövbe istiğfar etmemek, af dilememek biz mü’minlere yakışmaz. Bizler daima ümitvâr olmalıyız. Çünkü Allah’tan ümidini kesen ancak kâfirlerdir. Hem nasıl olsa günaha batmış hâldeyim deyip şeytanın oyununa da gelmemeliyiz. Unutmayalım ki, Rabbimiz kime tevbe etmeyi nasip ederse ona affedilmeyi de nasip eder.

Ey nefsim! Gel, bundan sonra ömür sermayemizin kıymetini bilelim. Şu an kabirde, bizim yerimizde olmak isteyen, bizim bir dakikamızı isteyen milyonlarca insan var. Madem gün gelecek biz de ölümü tadıp mezaristana göçeceğiz. İleride biz de kabirdeki o insanlar gibi pişman olmak istemiyorsak, onlar gibi “Keşke şu dünyadakiler bir dakikalarını bize verseler de, tevbe istiğfar edip tekrar kabre girsek” demek istemiyorsak, şimdi hemen tövbe edelim.


CAZİBEDÂR FANİ DÜNYA

 Hz.Ebubekir'i ağlatan hadise !

Bize verilen nimetlerin kıymetini tam olarak bilmiyoruz ama bütün nimetlerin kıymetini bilen ve hakkını teslim eden Hz.Peygamber(a.s),içtiğimiz bir bardak soğuk sudan dahi hesaba çekileceğimizi işaret buyurmuştur.Nitekim,ondan dersini alıp tam olarak tatbik eden Hz.Ebubekir(r.a),bir Ramazan günü,iftar vaktinde kendisine takdim edilen bir bardak soğuk su karşısında ağlamaya başlar.Kendisine ne olduğunu neden ağladığını sorduklarında ise şu cevabı verir:

Bir gün Hz.Peygamber(s.a) ile beraberdik.Bizden bir miktar uzaklaştı ve orada "git uzaklaş benden, seni istemiyorum" şeklinde bir şeyler söylüyor ve eliyle bir şeyleri itiyordu.Yanımıza döndüğünde kendisine ne olduğunu,kiminle konuştuğunu sorduk.O da bize dedi ki:"Dünya,cazip bir şekle bürünmüş (bir genç kız veya benzeri bir şekilde) süslenip bana geldi ve kendisini kabul ettirmek istedi.Ben de ittim,"git istemiyorum seni...!" dedim.Sonra bana dönüp ; "Sen beni kabul etmedin ama bir gün ümmetine mutlaka kendimi kabul ettireceğim.." dedi."Korkarım ki,dünyanın o kendisini kabul ettirdiği insanlardan biri ben olurum.." der ve böylece neden ağladığının izahını yapar.

Rafet Özcan

29 Ocak 2026 Perşembe

SEMAVAT EHLİ MELEKLER

    Semavatın, melaike ile tesmiye edilen münasib sâkinleri vardır.

Çünki küre-i arzın semaya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevilhayat ile dolu olması, semavatın o müzeyyen burçları zevil-idrak ile dolu olmasını tasrih ediyor.

Ve keza semavatın bu kadar zînetlerle tezyin edilmesi, behemehal zevil-idrakin takdir ve istihsan ile nazar-ı hayretlerini celbetmek içindir.

Çünki hüsn-ü zînet, âşıkların celbi içindir.

Yemek ve taam da aç olanlara yapılır.

Maahâzâ ins ve cin o vazifeyi îfaya kâfi değillerdir.

Ancak gayr-ı mahdud oraya münasib melaike ve ruhanîler o vazifeyi îfa edebilir.

SEMAVAT VE ARZ ARASINDAKİ İRTİBAT ALIŞVERİŞ

   Arzın semavatla alâkası, muamelesi olup aralarında çok büyük irtibat vardır.

Evet arza gelen ziya, hararet, bereket vesaire, semavattan geliyor.

Arzdan da semaya dualar, ibadetler, ruhlar gidiyor.

Demek aralarında cereyan eden ticarî muameleden anlaşılıyor ki; arzın sâkinleri için semaya çıkmaya bir yol vardır ki, enbiya, evliya, ervah cesedlerinden tecerrüd ile semavata urûc ederler.

Mesnevi-i Nuriye - 204


28 Ocak 2026 Çarşamba

SELÂM OLSUN

 *BU HAFTA SONU:*

- Kuşlar yem yerken korkup kaçmasınlar diye yolunu değiştirenlere,

- Elindeki çöpü çöp kutusu bulana kadar elinde gezdirenlere,

*- Tanımadığı insanlara nezaket gösterenlere,*

- Bağışlamayı ve özür dilemeyi bilenlere,

*- Yüzünden tebessümü eksik etmeyenlere,*

- Sürekli kendinden bahsetmeyenlere,

- Başkalarının adına utananlara,

- Her şeyi bilmeyenlere,

*- Haddini bilenlere,*

- Her konuda ahkâm kesmeyenlere,

- Her konuda haklı çıkmaya çalışmayanlara,

*- Ben mi kurtaracağım bu dünyayı demeyenlere,*

*- Nerede konuşulacağını bilenlere,*

*- Nerede susulacağını bilenlere,*

*- Yetimin,  öksüzün gözyaşını silenlere,*

- İçindeki fıtrat tohumunu yeşertenlere,

*- Nefsinin değil vicdanının sesini dinleyenlere,*

- İlahi adaletten ayrılmayanlara,

*- Zalime kılıç, mazluma kalkan olanlara,*

- İnsan olarak geldiği dünyadan insan olarak gidenlere,

*- sevgiyi yayanlara,*

- Hırs ile gözü kör olmayanlara,

*- Özüyle sözüyle bir olanlara, *

- Fakir fukarayı gözetenlere,

- Fıtrattan sapmayanlara,

- Hakk ile batılı birbirine karıştırmayanlara,

- Kimseler değil, *Allah ne der* diyenlere, 

*- İyilik yapmaktan,yaptığı iyiliği gizliyenlere  ve iyilik söylemekten bıkmayanlara,*

*- Yalnız Hakka boyun eğenlere,*

*- Hakkı ve Sabrı tavsiye edenlere,*

- Kulluğu ve şükrü hayatının esasına yerleştirenlere, 

*- Gönlü temiz insanlara*

*SELAM OLSUN...*

26 Ocak 2026 Pazartesi

TOPLUM İÇİN ADALETİN ÖNEMİ

 Adalet nedir?Toplum için adaletin önemi :

Adalet; hak edene hakkını verme, kimseye haksızlık etmeme ve ölçüyü koruma hâlidir. Sadece kanunlara uymak değil; niyetlerde, sözlerde ve davranışlarda da dengeyi gözetmektir. Adalet, güçlü olanın değil, haklı olanın yanında durmayı gerektirir. Bu yönüyle vicdanla hukukun buluştuğu yerdir.

Toplumda adaletin önemi;

Adalet, bir toplumun omurgasıdır. Omurga sağlam değilse beden ayakta duramaz. Toplumda adalet varsa:

Güven oluşur. İnsanlar devlete, kurumlara ve birbirine güvenir.

Huzur sağlanır. Haksızlık korkusu azalır, insanlar kendini güvende hisseder.

Birlik güçlenir. Ayrımcılık azalır, ortak aidiyet duygusu artar.

Çalışma ve üretme şevki artar. Emeğin karşılık bulacağını bilen insan gayret eder.

Güçlü zayıfı ezemez. Hak, makamdan ve paradan üstün tutulur.

Adaletin zayıfladığı yerde ise huzursuzluk başlar. İnsanlar hak aramaktan vazgeçer ya da hakkını kendi almaya kalkar. Bu da toplumda düzeni bozar.

Adalet, sadece mahkemelerde aranmaz; evde, okulda, işte ve sokakta yaşanır. Küçük adaletsizlikler görmezden gelindikçe, büyük haksızlıklar cesaret bulur.

O hâlde;

Adalet,teraziyi doğru tutabilme ahlâkıdır.

Elinde güç varken eğilip bükmemek,

zayıfken de haktan vazgeçmemektir.

Adalet, sadece mahkeme kapılarında aranmaz;

bir babanın evladına bakışında,

bir öğretmenin öğrencisine davranışında,

bir yöneticinin emanete sahip çıkışında görünür.

Toplum, adaletle nefes alır.

Herkes hakkının korunacağını bilirse,

korku yerini güvene,

öfke yerini sükûnete bırakır.

Adaletin olduğu yerde

insan incinmez,

emek zayi olmaz,

umut ayakta kalır.

Adalet yoksa;

en doğru söz bile duyulmaz,

en temiz niyet bile kirlenir.

Adalet, başkasına lütuf değil;

kendimize karşı borcumuzdur.

Adalet, insanın elindeki gücü emanete dönüştürebilmesidir.

Haklıyı güçlüye ezdirmemek,

güçlüye de haksızlık yapmamaktır.

Adalet yalnızca kanun maddelerinde aranmaz.

Evde anne-babanın evlada muamelesinde,

okulda öğretmenin terazisinde,

işte yöneticinin vicdanında hayat bulur.

Toplum adaletle ayakta durur.

İnsanlar hakkının korunacağını bilirse,

korku susar,

güven konuşur.

Adaletin olduğu yerde

emek değer bulur,

insan onuru korunur,

gelecek umutla kurulur.

Adalet zedelenirse,

sözler anlamını yitirir,

kalpler birbirine yabancılaşır.

Adalet, başkasına gösterilen bir iyilik değil;

insanın kendini koruma ahlâkıdır.

Adalet

Hak edene hakkını vermektir.

Güçlüyken eğilmemek,

zayıfken susmamaktır.

Adalet yoksa huzur da yoktur.

ADALET VE ÖLÇÜNÜN DELİLLERİ

    Hem adalet ve mizan ile iş görüldüğüne bürhan mı istersin?

Herşeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücud vermek, suret giydirmek, yerli yerine koymak; nihayetsiz bir adalet ve mizan ile iş görüldüğünü gösterir.

   Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasib bir tarzda vermek; nihayetsiz bir adalet elini gösterir.    Hem istidad lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla, ızdırar lisanıyla sual edilen ve istenilen herşeye daimî cevab vermek; nihayet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor.

   Şimdi hiç mümkün müdür ki, böyle en küçük bir mahlukun, en küçük bir hâcetinin imdadına koşan bir adalet ve hikmet; insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın?

En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevabsız bıraksın?

Rububiyetin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle muhafaza etmesin?

Halbuki şu fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatına mazhar olamaz ve olamıyor.

Belki bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.

Zira hakikî adalet ister ki: Şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün.

Madem şu fâni, geçici dünya; ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adalet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır.

Elbette âdil olan o Zât-ı Celil-i Zülcemal'in ve Hakîm olan o Zât-ı Cemil-i Zülcelal'in daimî bir Cehennem'i ve ebedî bir Cennet'i bulunacaktır.

Sözler - 66

24 Ocak 2026 Cumartesi

BEDİÜZZAMANI VE RISAL-İ NURLARI NEDEN ANLAMIYORLAR YADA ANLAMAK İSTEMİYORLAR ?

 “Risâle-i Nur’u anlamıyorlar, yahut anlamak istemiyorlar. Beni skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hâzır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bâzı eserler telif eyledim. Fakat, ben öyle mantık oyunları bilmiyorum, felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve îmânını terennüm ediyorum, yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği Tevhid ve îman esâsı üzerinde işliyorum ki; İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.“1

Yıl 1952. Eşref Edip’in kendisiyle yaptığı mülâkatta sitemi vardır Bediüzzaman’ın. O zamanın aydın geçinen seküler zümresi, suizanlarında ısrar ediyorlardı. Etraflarına ördükleri kalın ve haşin lâiklik duvarının arkasını göremiyorlardı.

Gerekçeleri hazırdı: “skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası”

Bir yazarı ve düşünceleri anlamanın yolu, onun eserlerini okumak ve anlamaktan geçmez mi? Skolastik mi, mistik mi, realist mi? Nasıl anlarız başka türlü?

“Risâle-i Nur’u anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar.” Evet, bütün mesele bu, anlamak istemiyorlar.

Bu kesimi anladık; kafalarının içindeki kara zindanların kalın duvarlarını aşamadılar. Zanlarını yıkamadılar.

Lâkin dindar camiamızın da onu tam olarak anladıklarını söyleyebilir miyiz? Cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm eden ve yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği Tevhid ve iman esası üzerinde işleyen ve cemiyetin bu ana direğinin sarsılmaması için hayatını vakfeden, görmediği eza ve cefa kalmayan bu büyük dâvâ adamını anlayabildiler mi?

Demiştik ya, anlamanın yolu okumaktan geçer.

Camia olarak, cemiyetin ana direğini sarsılmaktan kurtaran bu kahraman insanı bağrımıza basmak gerekmez miydi? Üniversitelerimizin İlahiyat hocaları, Diyanet Teşkilâtının değerli müntesipleri onun kelâm ilmine getirdiği orijinal dili neden keşfedemediler?

İmanı çalınmak istenen Anadolu çocuklarının imdadına koşarak, Kur’ân’ın kudsî eczanesinden aldığı iksirlerle tedavi eden bu ilim ve irfan güneşini başımıza taç etmemiz gerekmez miydi?

Siyasî mülâhazalar, ilmî istibdatlar, ilmî enaniyetler, önyargılar, mantık oyunları, felsefe düzenbazlıkları…

Ah ki ah, etrafımızı saran duvarları bir yıkabilsek. O zaman her şeyin bizim malûmatımızdan ibaret olmadığını anlayabileceğiz. Siyaseti her şeyin üstünde tutup, toplumu dönüştürebileceğine inananlar ne kadar yanıldıklarını anlayacaklar.

Gün ola, harman ola…

Hasan Bulut

23 Ocak 2026 Cuma

İNSAN HAYAT SAHİBİ BİR MAKİNE

    "İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî, manevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz zahirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak tokatlarını yiyen bir bîçare mahluk iken, birden iman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelal'e intisab edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad ve bütün hâcatına medar bir nokta-i istimdad bularak, herkes mensub olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi; o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir Padişaha iman ile intisab etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin i'dam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz."

   O mektebli gençlere dediğim gibi musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim: Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır.

Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.

Hattâ bir bahtiyar mazlum i'dam olunurken bedbaht zalimlere demiş: "Ben i'dam olmuyorum.

Belki terhis ile saadete gidiyorum.

Fakat ben de sizi i'dam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum." لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek sürur ile teslim-i ruh eder.

Sözler - 159

GENÇLİK NEREYE GİDİYOR ?

    Elhasıl, gençlik gidecek.

Sefahette gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette, binler bela ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû'-i istimal ile, israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve manevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz.

Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı halinden, gençlik saikasıyla israfat ve sû'-i istimalden gelen hastalıktan enînler, eyvahlar işittiğiniz gibi; hapishanelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık saikasıyla gayr-ı meşru dairedeki harekatın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz.

Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta -ehl-i keşfelkuburun müşahedatıyla ve bütün ehl-i hakikatın tasdikıyla ve şehadetiyle- ekser azablar, gençlik sû'-i istimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz.

Hem nev'-i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz.

Elbette ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile "Eyvah gençliğimizi bâd-i heva, belki zararlı zayi' ettik.

Sakın bizim gibi yapmayınız." diyecekler.

Çünki beş-on senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azab ve zarar ve âhirette cehennem ve sakar belasını çeken adam, en acınacak bir halde olduğu halde

اَلرَّاض۪ى بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ

sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz.

Çünki zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir.

Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmîn...

Sözler - 147

22 Ocak 2026 Perşembe

DÜNYAYA AŞIK OLMAK

    Ey nefis!

Eğer şu dünya hayatına müştaksan, mevtten kaçarsan kat'iyen bil ki: Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır.

O dakikadan evvel bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-i dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür.

O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu, o dakikada ademdir, hiçtir.

Demek, güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır.

Hattâ bir kısım ehl-i tetkik "Bir âşiredir belki bir ân-ı seyyaledir." demişler.

İşte şu sırdandır ki bazı ehl-i velayet, dünyanın dünya cihetiyle ademine hükmetmişler.

   Madem böyledir, hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak.

Kalp ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir daire-i hayatları var.

Senin için meyyit olan mazi, müstakbel; onlar için haydır, hayattar ve mevcuddur.

Ey nefsim!

Madem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:

   "Fâniyim, fâni olanı istemem.

Âcizim, âciz olanı istemem.

Ruhumu Rahman'a teslim eyledim, gayr istemem.

İsterim fakat bir yâr-ı bâki isterim.

Zerreyim fakat bir şems-i sermed isterim.

Hiç-ender hiçim fakat bu mevcudatı birden isterim."

Sözler- 528

21 Ocak 2026 Çarşamba

ACİZ VE ZAYIF İNSAN

 Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlub olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi olan teshir-i Rabbanî ve ikram-ı Rahmanîdir.

   Ey insan!

Madem hakikat böyledir; gururu ve enaniyeti bırak.

Uluhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdad lisanıyla; fakr ve hâcatını, tazarru' ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster.

Ve

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

de, yüksel.

   Hem deme ki: "Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinat bir Hakîm-i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü küllî istenilsin?"

   Çünki sen çendan, nefsin ve suretin itibariyle hiç hükmündesin.

Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belâgatlı bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalaacısı ve şu tesbih eden mahlukatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet eden masnuatın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.

   Evet ey insan!

Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibariyle; sağir bir cüz, hakir bir cüz'î, fakir bir mahluk, zaîf bir hayvansın ki; bütün dehşetli mevcudat-ı seyyalenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun.

Fakat muhabbet-i İlahiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip; insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz'iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: "Benim Rabb-i Rahîm'im dünyayı bana bir hane yaptı.

Ay ve güneşi, o haneme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı.

Ve nebatatı, o hanemin zînetli levazımatı yapmıştır."

   Netice-i kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i safilîne düşersin.

Eğer Hak ve Kur'an'ı dinlersen, a'lâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.

Sözler - 328

TEVEKKÜLSÜZ İNSAN

 Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:

   Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler.

Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder.

Diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor.

Ona denildi: "Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et." O dedi: "Yok, ben bırakmayacağım.

Belki zayi' olur.

Ben kuvvetliyim.

Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim." Yine ona denildi: "Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder.

Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin.

Hem gittikçe kuvvetten düşersin.

Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek.

Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tardedecek.

Ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihza ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir.

Hem herkese maskara olursun.

Çünki ehl-i dikkat nazarında, zaafı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın.

Herkes sana gülüyor." denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi.

Yükünü yere koydu, üstünde oturdu.

"Oh!..

Allah senden razı olsun.

Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum." dedi.

   İşte ey tevekkülsüz insan!

Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et.

Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.

Sözler - 315

ANTİKA SANAT İNSAN

    İnsan, nur-u iman ile a'lâ-yı illiyyîne çıkar; Cennet'e lâyık bir kıymet alır.

Ve zulmet-i küfür ile, esfel-i safilîne düşer; Cehennem'e ehil (olacak) bir vaziyete girer.

Çünki iman, insanı Sâni'-i Zülcelal'ine nisbet ediyor; iman, bir intisabdır.

Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür eden san'at-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibariyle bir kıymet alır.

Küfür, o nisbeti kat'eder.

O kat'dan san'at-ı Rabbaniye gizlenir.

Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur.

Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.

   Bu sırrı bir temsil ile beyan edeceğiz.

Meselâ: İnsanların san'atları içinde nasılki maddenin kıymeti ile san'atın kıymeti ayrı ayrıdır.

Bazen müsavi, bazen madde daha kıymetdar, bazen oluyor ki; beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san'at bulunuyor.

Belki bazen, antika olan bir san'at, bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor.

İşte öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pişe ve pek eski hünerver san'atkârına nisbet ederek o san'atkârı yâd etmekle ve o san'atla teşhir edilse, bir milyon fiatla satılır.

Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir.

Sözler - 311

ELMAS VE KÖMÜR

    İşte insan, Cenab-ı Hakk'ın böyle antika bir san'atıdır ve en nazik ve nâzenin bir mu'cize-i kudretidir ki; insanı, bütün esmasının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.

   Eğer nur-u iman, içine girse, üstündeki bütün manidar nakışlar, o ışıkla okunur.

O mü'min, şuur ile okur ve o intisabla okutur.

Yani: "Sâni'-i Zülcelal'in masnuuyum, mahlukuyum, rahmet ve keremine mazharım" gibi manalarla insandaki san'at-ı Rabbaniye tezahür eder.

Demek Sâni'ine intisabdan ibaret olan iman; insandaki bütün âsâr-ı san'atı izhar eder.

İnsanın kıymeti, o san'at-ı Rabbaniyeye göre olur ve âyine-i Samedaniye itibariyledir.

O halde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlukat üstünde bir muhatab-ı İlahî ve Cennet'e lâyık bir misafir-i Rabbanî olur.

   Eğer kat'-ı intisabdan ibaret olan küfür, insanın içine girse; o vakit bütün o manidar nukuş-u esma-i İlahiye karanlığa düşer, okunmaz.

Zira Sâni' unutulsa, Sâni'a müteveccih manevî cihetler de anlaşılmaz.

Âdeta baş aşağı düşer.

O manidar âlî san'atların ve manevî âlî nakışların çoğu gizlenir.

Bâki kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise; süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder.

Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar.

Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar.

Maddenin gayesi ve meyvesi ise; -dediğimiz gibi- kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir.

Sonra tefessüh eder gider.

İşte küfür, böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder.

Sözler - 312

20 Ocak 2026 Salı

İNSAN VE SİYASET

 Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur.

Şu zamanda, Kur'anın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi.

Mülevves ve ufunetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor.

Bir kısmı, selâmetli bir yolda gider.

Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş.

Bir kısm-ı ekseri o ufunetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor.

Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü anber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor.. düşerek kalkarak gider, tâ boğulur.

Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufunetli, pis olduğunu hisseder.. fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar.

   İşte bunlara karşı iki çare var:

   Birisi: Topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.

   İkincisi: Bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irae etmektir.    Ben bakıyorum ki; yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor.

Halbuki o bîçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor.

Gösterilse de; bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor.

Mütehayyir adam "Acaba nurla beni celbedip, topuzla dövmek mi istiyor?" diye telaş eder.

Hem de bazan ârızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.

   İşte o bataklık ise, gafletkârane ve dalalet-pîşe olan sefihane hayat-ı içtimaiye-i beşeriyedir.

O sarhoşlar, dalaletle telezzüz eden mütemerridlerdir.

O mütehayyir olanlar, dalaletten nefret edenlerdir, fakat çıkamıyorlar; kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar.. mütehayyir insanlardır.

O topuzlar ise, siyaset cereyanlarıdır.

O nurlar ise, hakaik-i Kur'aniyedir.

Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adavet edilmez.

Sırf şeytan-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz.

İşte ben de nur-u Kur'anı elde tutmak için "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarıldım.

B.Cevab Veriyor - 43

ÇARESİ OLMAYAN ŞEYLERDE KENDİNİ ZORLAMA

 Çaresi olmayan şeyde cez’a etmemek…

İtiraf etmem gerekir ki bu taraf çok daha zor. Çünkü geri dönüşü olmayan olayların acısı içimi kemiriyor.

“Keşke böyle olmasaydı”, “Neden engel olamadım?”

gibi sorular, özellikle kaygı bozukluğu yaşayan kişilerde bir döngüye dönüşüyor. Buna ruminasyon deniyor: Zihnin aynı sahneyi tekrar tekrar oynatması… Ancak bu tekrarın bir faydası yok; sorun çözülmüyor, duygular da dinmiyor.

Ama burada din ve psikoloji aynı şeyi söyleyerek devreye giriyor ve diyor ki: “Kontrol edemediğin şeyi kabullen. Kabullenmek teslim olmak değil; kendi sınırlarını tanımaktır.”

Mindfulness yani “bilinçli farkındalık” ise beni durmadan geçmişe ya da geleceğe savuran düşüncelerden çekip alıyor ve “Biraz da şu ana bakalım” diyor.

Bu iki yaklaşım —eylem ve kabul— aslında sadece psikolojik değil, manevî bir dengeyi de işaret ediyor. Risale-i Nur’un tevekkül anlayışı tam olarak bunu söylüyor: Çalış, sebeplere sarıl ama neticeyi Allah’a bırak. Yükünü gemiye bırak. Çünkü her şey benim kontrolümde değil ve öyle olmak zorunda da değil. Bu bakış, sırtımdaki yükü hafifleten bir nefes gibi.

Mazide kalan musibete sabır kolaydır çünkü hatırlayınca oh der insan. Gelecek olanlar ise henüz gelmedi; bu yüzden şimdi musibet değildir diye düşünmek özellikle anksiyete yaşayanlar için çok kıymetli bir hatırlatma. Geçmişin yükü ve geleceğin endişesi arasında sıkışıp kalan zihnim, “şimdi”yi kaçırıyor. Oysa gerçek hayat, gerçek kararlar ve gerçek güç tam da şu anda başlıyor.

Zihnimi Toparlayan Manevî ve Psikolojik Yol Haritası

Tüm bu fikirleri bir kitabı bir terapist olarak canlandırdığımda tablo daha somut hâle geliyor. Düşünün, ruhsal rehberim (kalbim) bana gün içinde en çok zorlayan duyguyu soruyor. Ardından masaya bir cümle bırakıyor: “Çözüm varsa adım at; yoksa üzülmek seni sadece yoruyor.”

Sonra iki sütun açıyorum:

“Kontrolümde olanlar”

“Kontrolümde olmayanlar.”

Birine “Elimden gelenler”, diğerine “Elimde olmayanlar” yazılır.

Yazmaya başladıkça aslında zannettiğim kadar çaresiz olmadığımı görürüm.

Ve zannettiğim kadar sorumlu da…

Ne kadar basit bir uygulama gibi görünse de, zihnimi nasıl toparladığını görmek şaşırtıcı. Her düşünceyi doğru yere koydukça belirsizlikler netleşiyor. Hem sorumluluğumun hem de sınırlılığımın farkına varıyorum. Üstelik bu farkındalık sadece akılla değil, kalple de işliyor; özellikle Risale-i Nur’dan gelen manevi perspektifle birleşince çok daha derinlere ulaşıyor.

Günlük hayatta bu yaklaşımı uygulamak için küçük bir egzersiz yeterli:

Bir kaygı, üzüntü, sıkıntı, çaresizlik anı yakalıyorum ve kendime şu üç soruyu soruyorum:

1- Bununla ilgili yapabileceğim bir şey var mı?

2- Yoksa neden hâlâ kendime eziyet ediyorum?

3- Cez’a (geçmişte olup biten ve artık değiştirilmesi mümkün olmayan durumlar karşısında aşırı üzüntüye kapılma) yerine teslimiyet koyabilir miyim?

Ve gün boyu kendime şu cümleyi hatırlatıyorum:

Kontrol edemediklerimi Allah’a bırakıyorum. Tevekkeltü Alellah

Kontrol edebildiklerime yöneliyorum. Bismillah Rabbi Yessir

Sonuç olarak bu vecize yalnızca bir nasihat değil; ruhumu toparlayan, kaygıyı söndüren, düşünceyi berraklaştıran bir yol haritası. Hayatın içinde sık sık kayboluyorum; bazen neyi üstlenmem, bazen de neyi bırakmam gerektiğini unutuyorum. Bu söz ise kulağıma eğilip sakince şunu söylüyor:

Çare olan için gayret, çare olmayan için sükûnet… Hikmet ise ikisini ayırt edebilmektir.


19 Ocak 2026 Pazartesi

HER DERDİN BİR ÇARESİ VARDIR

 Çare Var

Hayatta hepimizin ortak bir derdi var: Kontrol edebildiklerimizle edemediklerimizi birbirine karıştırmak. Bazen elimin altındaki çözümleri görmeyip tamamen pes ediyorum; bazen de artık geri dönüşü mümkün olmayan şeylere öylesine takılıyorum ki kendimi boş yere tüketiyorum.

Bazen ben, çözebileceğim hâlde elimi bile kaldıramıyorum. İçimden bir ses “Boşuna uğraşma” diyor. “Zaten yapamazsın.” O ses çoğu zaman gerçekte bana ait değildir; eski kırgınlıkların, eski başarısızlıkların gölgesidir. Ve nefsten beslenen karanlık egoya aittir.

İşte tam bu noktada Bediüzzaman’ın meşhur sözü devreye giriyor:

“Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde cez’a iltica etmemek gerektir.” Mektubat

Yani, çözümü olan şeyde vazgeçme; çözümü olmayan şeyde de kendini perişan etme. Aslında bu cümle, psikolojinin yıllardır anlatmaya çalıştığı birçok kavramı tek nefeste özetliyor.

“Ger istersen hayatı, çareleri bulunan şeyde acze yapışma.

Ger istersen rahatı, çaresi bulunmayan şeyde ceza’a sarılma.” Lemeât

Çaresi Olan Şeylerde Gayretle Çalışmak

Önce şu birinci kısmı düşüneyim: Çaresi olan şeyde acze düşmemek…

Hepimizin hayatında çözebileceğimiz hâlde üzerine gitmediğimiz meseleler vardır. “Yapamam, beceremem, zaten hep böyle olur” gibi cümleler, farkında olmadan dilime yerleşir. Geçmişte yaşadığım başarısızlıkların gölgesi, bugünün adımlarını keser. Psikolojide buna “öğrenilmiş çaresizlik” deniyor.

Kalbim ise bu noktada bana soruyor:

Gerçekten yapamaz mısın, yoksa zihnin seni buna mı inandırıyor?

Bu sorunun gücü tahminimden fazla. Çünkü çoğu zaman problem dışarıda değil, nefis ve ego vasıtasıyla zihnin ürettiği karanlık perdede saklıdır. O perdeyi kalbin nuruyla araladığımda aslında çözüm kapısının hiç de sandığım kadar uzak olmadığını fark ederim.

Kontrol Edemediğim Durumlarda Sükûnete Yönelmek

YALAN DÜNYA

Dünya Kavgaya Değmez

Bazen nefs bizi özellikle konuşturmak ister.

Birileri bilerek kışkırtır.

Öfkemizi tetikler.

“Bak, buna da susacak mısın?” der gibi.

İşte o an çok kritik.

Çünkü nefs “konuş” der.
Kalp ise “bırak” der.

Ve çoğu zaman kalbin dediği doğrudur.

Hayat rehberimin (S.A.V) şu sözü gelir aklıma o anlarda:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden, ya hayır söylesin ya da sussun!”
(Buhârî, Edeb, 3)

Bazen susmak, imanın sessiz bir tezahürüdür.
Kimse alkışlamaz.
Kimse fark etmez.
Ama Allah bilir.

İnsan sustukça şunu da öğreniyor:

“Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.”
(Tirmizî, Zühd 11; İbn Mâce, Fiten 12)

Ve işte orada bir rahatlama geliyor.

Kalpteki kırgınlık azalıyor.
Omuzlardan bir yük kalkıyor.

Çünkü davayı Allah’a bırakıyorsun.
“Ya Rabbi, Sen biliyorsun” diyorsun.
“Hasbunallah” diyorsun.

Sükût bazen insanı kendine döndürüyor.
Daha çok dinliyorsun.
Daha çok düşünüyorsun.
Daha az kırılıyorsun.

Ve fark ediyorsun ki…

Başkalarının kusurlarıyla meşgul olmadığında,
kendi kusurlarını görmeye başlıyorsun.

Asıl değişim de orada başlıyor.

Hayatın sonunda dönüp baktığında şunu anlıyorsun:

Kazandığın tartışmalar değil,
koruduğun dilin ve kalbin kıymetli.

“Âdemoğlunun hatalarının çoğu dilindendir.”
(Taberânî)

İnsanların ne dediği değil,
kalp huzuru önemli.

Ve kendime diyorum ki:

O yüzden bazen sus.
Git Kur’an oku.
Risale-i Nur oku.
Cevşen oku.
Virdlerini yap.

Huzur bulacaksın.
Bak, gerçekten öyle.
Denenmiştir bu.

Kendini anlatmaya çalışma.

Çünkü dünya, bir nizaa değecek kadar kıymetli değil.
Dünyanın küçük meseleleri ise hiç değil.

Ve belki de en büyük huzur,
cevap vermediğin bir anda,
kalbinin sessizce
“iyi ki sustun” demesidir.

Ya hayır söyle.
Ya sus.

TAYY-I MEKAN

 Tayy-ı mekân mes'elesi şöhret bulmuştur.

Ezcümle Kitab-ı Yevakit'in rivayetine göre, İmam-ı Şa'ranî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütuhat-ı Mekkiye namındaki büyük mecmuayı mütalaa etmiştir.

Bu gibi vukuat, istiğrab ile inkâr edilmesin.

Zira bu gibi garib mes'eleleri tasdike yaklaştıran misaller pek çoktur.

Meselâ rü'yada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun.

Eğer o saatte o işlere bedel Kur'an okumuş olsa idin, birkaç hatim okumuş olurdun.

Bu halet evliya için halet-i yakazada inkişaf eder.

Zaman inbisat eder.

Mes'ele ruhun dairesine yaklaşır.

Ruh zâten zaman ile mukayyed değildir.

Ruhu cismaniyetine galib olan evliyanın işleri, fiilleri sür'at-ı ruh mizanıyla cereyan eder.

Mesnevi-i Nuriye - 197

BAST-I ZAMAN

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   Denizlerde vukua gelen med ve cezir gibi, evliya arasında da bast-ı zaman,

{(Haşiye): Bast-ı zaman sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Mi'rac, bu hakikatın vücudunu isbat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor.

Mi'racın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs'ati ve ihatası ve uzunluğu vardır.

Çünki Mi'rac yoluyla beka âlemine girdi.

Beka âleminin birkaç dakikası, bu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir.

Hem bu hakikata binaen bazı evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş.

Bazıları, bir saatte bir senelik vazifesini yapmış.

Bazıları, bir dakikada bir hatme-i Kur'aniyeyi okumuş oldukları gibi, Risale-i Nur'un te'lifinde de bu bast-ı zaman hakikatı çok defa vukua gelmiş.

Ezcümle:

   Ondokuzuncu Mektub yüzelli sahifedir.

Üçyüzden fazla mu'cizatı, kitablara müracaat edilmeden ezber olarak dağ, bağ köşelerinde dört gün zarfında her gün üçer saat meşgul olmakla mecmuu oniki saatte te'lif edilmesi.. Ramazan Risalesi, kırk dakikada te'lif edilmesi.. Yirmisekizinci Söz, yirmi dakikada te'lif edilmesi.. bast-ı zamanın vukuunu isbat etmiştir.

قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ

âyeti tayy-ı zamanı gösterdiği gibi

اِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ

âyeti de bast-ı zamanı gösterir.}

Mesnevi-i Nuriye - 197

18 Ocak 2026 Pazar

GAFİL İNSAN

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   Gafil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünya ile bağlı bir menzil zannediyor.

Bu itibarla nefsin elinde iki silâh vardır.

Dünyanın zeval ve fenasının eleminden kurtulmak için âhireti düşünmekle ümidvar olur.

Âhiret için lâzım olan a'mal külfetine gelince, gaflet veya tegafül ile ondan da kendisini kurtarır.

Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor.

Ancak sefere gidenler gibi, görünmüyorlarsa da hayattadırlar, diye zanneder.

Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor.

Bazı dünyevî işlerini ebedîleştirmek için şöyle bir desisesi de vardır ki: "Matlublarımın dünyada semereleri olmasa da, esasları âhiret ile muttasıl ve âhirette faideleri vardır" diye müteselli oluyor.

Meselâ: İlim gibi, "Dünyada menfaati olmasa bile âhirette faidesi vardır" diye iyi ciheti göstermekle, kötü ciheti altında yutturur.

   Hülâsa: 

   Nefis, devekuşu gibidir.

Şeytan sofestaî, heva da bektaşîdir.

Mesnevi-i Nuriye - 183

17 Ocak 2026 Cumartesi

DÜNYAYI SEVMEK VE TAHKİR ETMEK

    Dünyanın üç yüzü var:

   Birinci yüzü: 

   Cenab-ı Hakk'ın esmasına bakar.

Onların nukuşunu gösterir.

Mana-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder.

Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubat-ı Samedaniyedir.

Bu yüzü gayet güzeldir.

Nefrete değil, aşka lâyıktır.    İkinci yüzü: 

   Âhirete bakar.

Âhiretin tarlasıdır, Cennet'in mezraasıdır, rahmetin mezheresidir.

Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir.

Tahkire değil, muhabbete lâyıktır.

   Üçüncü yüzü: 

   İnsanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel'abe-i hevesatı olan yüzdür.

Şu yüz çirkindir.

Çünki fânidir, zâildir, elemlidir, aldatır.

İşte hadîste vârid olan tahkir ve ehl-i hakikatın ettiği nefret, bu yüzdedir.

   Kur'an-ı Hakîm'in kâinattan ve mevcudattan ehemmiyetkârane, istihsankârane bahsi ise; evvelki iki yüze bakar.

Sahabelerin ve sair ehlullahın mergub dünyaları, evvelki iki yüzdedir.

   Şimdi, dünyayı tahkir edenler dört sınıftır: 

   Birincisi: 

   Ehl-i marifettir ki, Cenab-ı Hakk'ın marifetine ve muhabbet ve ibadetine sed çektiği için tahkir eder.

   İkincisi: 

   Ehl-i âhirettir ki; ya dünyanın zarurî işleri onları amel-i uhrevîden men'ettiği için veyahut şuhud derecesinde iman ile Cennet'in kemalât ve mehasinine nisbeten dünyayı çirkin görür.

Evet Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm'a güzel bir adam nisbet edilse, yine çirkin göründüğü gibi; dünyanın ne kadar kıymetdar mehasini varsa, Cennet'in mehasinine nisbet edilse, hiç hükmündedir.

   Üçüncüsü: 

   Dünyayı tahkir eder.

Çünki eline geçmez.

Şu tahkir, dünyanın nefretinden gelmiyor; muhabbetinden ileri geliyor.

   Dördüncüsü: 

   Dünyayı tahkir eder.

Zira dünya, eline geçiyor.

Fakat durmuyor, gidiyor.

O da kızıyor.

Teselli bulmak için tahkir eder.

"Pistir" der.

Şu tahkir ise; o da, dünyanın muhabbetinden ileri geliyor.

Halbuki makbul tahkir odur ki, hubb-u âhiretten ve marifetullahın muhabbetinden ileri gelir.

   Demek makbul tahkir, evvelki iki kısımdır.

Cenab-ı Hak, bizi onlardan yapsın.

Âmîn bi-hürmeti Seyyidi'l-Mürselîn.

Sözler - 625

16 Ocak 2026 Cuma

DÜN,BUGÜN VE YARIN

 Şu devirde bilmemek ne kadar mazerettir bilemem, ama bildikten sonraki bilmezlik, affedilir şey değil; hataların büyüğü.

İnsan bazı gerçeklere vâkıf olduktan, güzellikleri tanıdıktan sonra buna bigâne kalması gönle bar, kalbe hasar oluyor. Tanımak, bilmek, duygu ve lâtifelerin güzel şeye yönelmesi Allah’ın kullarına bir lütfu. 


Yanmak yakınmak kaybedilen zamanı, boşa geçen yılları telâfi etmiyor; giden, geri gelmiyor. 


“Neden yapmadım?”, “neden yaşamadım?” diyerek ahu figân faydasız. Hasan-ı Basri (ra), insan hayatının kısalığına dikkat çekiyor ve şöyle öğüt veriyor:   


“Dünya üç gündür; dün, bugün ve yarın. Dün geçti, yarının geleceği belli değil. Öyle ise bugünün kıymetini bil.” 


Gerçek de bu değil mi? 


Bu hesaba göre, gün, bugün! 


Kurtarabildiğini kâr say, zayi olanı ise zarar. 


Zira “İnsan bin yıl yaşasa bile, arzu ve ihtiyaçlarının hepsini tamamlayamaz.” 1 


Gaybı, Allâm’ül-guyûb olan Allah’tan başka kimse bilmez.  


Bildiğini, bilip; bitmek tükenmek bilmeyen isteklerle, insana, gidilmeyecekmiş hissi veren ebediyet tevehhümüyle aldanmakta fayda yok. 


Değişmeyen hakikat; her canlının behemahal gideceği âhiret.   


İşte, bunun içindir ki, Hz. Geylânî (ks); “Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız” ikazının ardından, “Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganimet biliniz”diyor. 


Demek ki, her zaman, her şeylere hamile! 


Yunus Emre’nin, “Mal da yalan mülkte yalan, var birazda sen oyalan” mısraında olduğu gibi; makam mevki, şan şöhret; mal mülk, evlât ıyal bu yerlerde oyalanma aracı. 


Haylazlığa harcanacak zaman yok! 


“Zaman, iman kurtarma zamanıdır.” 2 


Esasen, oturup; “Bugün Allah adına, hayırlı amel olarak hangi şeyleri yapmadım?” diye ihmallerimizi, yapmadıklarımızı gözden geçirmemiz, kendimizi murakabe etmemiz gerekmez mi? 


Bunu, burada kendimize sormazsak, yarın orada, elbet soran olacak. 


“Ömür sermayesi pek azdır, lüzumlu işler pek çoktur.” 3 Madem öyle, henüz buradayken, gafletten uyanıp, bu sualin arkasına düşelim! 


Uyanamayıp, sabah namazını kaçıran Sultan III. Murat Hanın hicranının sesi olarak,  


“Bu dünya fanidir sakın aldanma 


“Mağrur olup tacu tahta dayanma 


“Yedi iklim benim diye güvenme 


“Uyan ey gözlerim gafletten uyan” dediği gibi; uyanıp silkinen, kusurunu görenlere ne gam... 


Dipnotlar: 


1- Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig: 5431. 


2- Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, 211. 


3- Said Nursî, Barla Lâhikası, 57.