20 Ocak 2026 Salı

ÇARESİ OLMAYAN ŞEYLERDE KENDİNİ ZORLAMA

 Çaresi olmayan şeyde cez’a etmemek…

İtiraf etmem gerekir ki bu taraf çok daha zor. Çünkü geri dönüşü olmayan olayların acısı içimi kemiriyor.

“Keşke böyle olmasaydı”, “Neden engel olamadım?”

gibi sorular, özellikle kaygı bozukluğu yaşayan kişilerde bir döngüye dönüşüyor. Buna ruminasyon deniyor: Zihnin aynı sahneyi tekrar tekrar oynatması… Ancak bu tekrarın bir faydası yok; sorun çözülmüyor, duygular da dinmiyor.

Ama burada din ve psikoloji aynı şeyi söyleyerek devreye giriyor ve diyor ki: “Kontrol edemediğin şeyi kabullen. Kabullenmek teslim olmak değil; kendi sınırlarını tanımaktır.”

Mindfulness yani “bilinçli farkındalık” ise beni durmadan geçmişe ya da geleceğe savuran düşüncelerden çekip alıyor ve “Biraz da şu ana bakalım” diyor.

Bu iki yaklaşım —eylem ve kabul— aslında sadece psikolojik değil, manevî bir dengeyi de işaret ediyor. Risale-i Nur’un tevekkül anlayışı tam olarak bunu söylüyor: Çalış, sebeplere sarıl ama neticeyi Allah’a bırak. Yükünü gemiye bırak. Çünkü her şey benim kontrolümde değil ve öyle olmak zorunda da değil. Bu bakış, sırtımdaki yükü hafifleten bir nefes gibi.

Mazide kalan musibete sabır kolaydır çünkü hatırlayınca oh der insan. Gelecek olanlar ise henüz gelmedi; bu yüzden şimdi musibet değildir diye düşünmek özellikle anksiyete yaşayanlar için çok kıymetli bir hatırlatma. Geçmişin yükü ve geleceğin endişesi arasında sıkışıp kalan zihnim, “şimdi”yi kaçırıyor. Oysa gerçek hayat, gerçek kararlar ve gerçek güç tam da şu anda başlıyor.

Zihnimi Toparlayan Manevî ve Psikolojik Yol Haritası

Tüm bu fikirleri bir kitabı bir terapist olarak canlandırdığımda tablo daha somut hâle geliyor. Düşünün, ruhsal rehberim (kalbim) bana gün içinde en çok zorlayan duyguyu soruyor. Ardından masaya bir cümle bırakıyor: “Çözüm varsa adım at; yoksa üzülmek seni sadece yoruyor.”

Sonra iki sütun açıyorum:

“Kontrolümde olanlar”

“Kontrolümde olmayanlar.”

Birine “Elimden gelenler”, diğerine “Elimde olmayanlar” yazılır.

Yazmaya başladıkça aslında zannettiğim kadar çaresiz olmadığımı görürüm.

Ve zannettiğim kadar sorumlu da…

Ne kadar basit bir uygulama gibi görünse de, zihnimi nasıl toparladığını görmek şaşırtıcı. Her düşünceyi doğru yere koydukça belirsizlikler netleşiyor. Hem sorumluluğumun hem de sınırlılığımın farkına varıyorum. Üstelik bu farkındalık sadece akılla değil, kalple de işliyor; özellikle Risale-i Nur’dan gelen manevi perspektifle birleşince çok daha derinlere ulaşıyor.

Günlük hayatta bu yaklaşımı uygulamak için küçük bir egzersiz yeterli:

Bir kaygı, üzüntü, sıkıntı, çaresizlik anı yakalıyorum ve kendime şu üç soruyu soruyorum:

1- Bununla ilgili yapabileceğim bir şey var mı?

2- Yoksa neden hâlâ kendime eziyet ediyorum?

3- Cez’a (geçmişte olup biten ve artık değiştirilmesi mümkün olmayan durumlar karşısında aşırı üzüntüye kapılma) yerine teslimiyet koyabilir miyim?

Ve gün boyu kendime şu cümleyi hatırlatıyorum:

Kontrol edemediklerimi Allah’a bırakıyorum. Tevekkeltü Alellah

Kontrol edebildiklerime yöneliyorum. Bismillah Rabbi Yessir

Sonuç olarak bu vecize yalnızca bir nasihat değil; ruhumu toparlayan, kaygıyı söndüren, düşünceyi berraklaştıran bir yol haritası. Hayatın içinde sık sık kayboluyorum; bazen neyi üstlenmem, bazen de neyi bırakmam gerektiğini unutuyorum. Bu söz ise kulağıma eğilip sakince şunu söylüyor:

Çare olan için gayret, çare olmayan için sükûnet… Hikmet ise ikisini ayırt edebilmektir.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder