6 Haziran 2023 Salı

EN BÜYÜK HADİSE

 DÖRDÜNCÜ MESELE 

   Yine Gençlik Rehberi'nde izahı var.

Bir zaman bana hizmet eden kardeşlerim tarafından sual edildi ki: "Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderatıyla alâkadar olan bu dehşetli Harb-i Umumî'den elli gündür (şimdi yedi seneden geçti aynı hal) {(*): Parantez içindeki not, 1946 senesine aittir.} hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun.

Halbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemaati ve camiyi bırakıp radyo dinlemeye koşuyorlar.

Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var?

Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?" dediler.

   Cevaben dedim ki: 

   Ömür sermayesi pek azdır.

Lüzumlu işler pek çoktur.

Birbiri içinde mütedâhil daireler gibi her insanın kalp ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var.

Her bir dairede her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir.

Fakat en küçük dairede, en büyük ve ehemmiyetli ve daimî vazife var.

Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat, ara sıra vazife bulunabilir.

Bu kıyas ile küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip vazifeler bulunabilir.

   Fakat büyük dairenin cazibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, malayani ve âfakî işlerle meşgul eder.

Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder.

O kıymettar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür.

Ve bazen bu harp boğuşmalarını merak ile takip eden, bir tarafa kalben taraftar olur.

Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.

Şualar

BAŞKASININ GÜNAHINA AĞLAMAK

 ÜÇÜNCÜ MESELE 

   Gençlik Rehberi'nde izahı bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsası şudur:

   Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde bir Cumhuriyet Bayramı'nda oturmuştum.

Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı.

   Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü.

Ve gördüm ki o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar.

Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar, kat'î müşahede ettim.

Onların o acınacak hallerine ağladım.

Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler.

Geldiler, sordular.

Ben dedim: Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.

   Evet, gördüğüm hakikattir, hayal değil.

Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır.

Öyle de gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır.

Geçmiş zamanın elli sene evvelki hâdisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hâdisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalalet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı.

Şualar

5 Haziran 2023 Pazartesi

OKU DİNLET,OKUT DİNLE

    İKİNCİ MESELE

Risale-i Nur'dan Gençlik Rehberi'nin güzelce izah ettiği gibi ölüm, o kadar kat'î ve zahirdir ki bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek.

Bu hapishane nasıl ki mütemadiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misafirhanedir.

Öyle de bu zemin yüzü dahi acele hareket eden kafilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır.

Her bir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var.

İşte bu dehşetli hakikatin muammasını Risale-i Nur hall ve keşfetmiş.

Bir kısacık hülâsası şudur:

   Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel celladının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa insanın en büyük ve her şeyin fevkinde bir endişesi, bir meselesidir.

Evet, çaresi var ve Risale-i Nur, Kur'an'ın sırrıyla o çareyi iki kere iki dört eder derecesinde kat'î ispat etmiş.

Kısacık hülâsası şudur ki:

   Ölüm ya idam-ı ebedîdir hem o insanı hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır.

Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.

   Ve kabir ise ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nurani bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır.

Şualar[Y] - 193

ŞU MESELELERİ OKU, OKUT

 BİRİNCİSİ 

   Dördüncü Söz'de izahı bulunan, her gün yirmi dört saat sermaye-i hayatı Hâlık'ımız bize ihsan ediyor.

Tâ ki iki hayatımıza lâzım şeyler o sermaye ile alınsın.

   Biz kısacık hayat-ı dünyeviyeye yirmi üç saati sarf edip beş farz namaza kâfi gelen bir saati, pek çok uzun olan hayat-ı uhreviyemize sarf etmezsek ne kadar hilaf-ı akıl bir hata ve o hatanın cezası olarak hem kalbî hem ruhî sıkıntıları çekmek ve o sıkıntılar yüzünden ahlâkını bozmak ve meyusane hayatını geçirmek sebebiyle değil terbiye almak, belki terbiyenin aksine gitmekle ne derece hasaret ederiz, kıyas edilsin.

   Eğer, bir saati beş farz namaza sarf etsek o halde hapis ve musibet müddetinin her bir saati, bazen bir gün ibadet ve fâni bir saati bâki saatler hükmüne geçebilmesi ve kalbî ve ruhî meyusiyet ve sıkıntıların kısmen zeval bulması ve hapse sebebiyet veren hatalara keffareten affettirmesi ve hapsin hikmeti olan terbiyeyi alması ne derece kârlı bir imtihan, bir ders ve musibet arkadaşlarıyla tesellidarane bir hoşsohbet olduğu düşünülsün.

   Dördüncü Söz'de denildiği gibi bin lira ikramiye kazancı için bin adam iştirak etmiş bir piyango kumarına yirmi dört lirasından beş on lirayı veren ve yirmi dörtten birisini ebedî bir mücevherat hazinesinin biletine vermeyen; halbuki dünyevî piyangoda o bin lirayı kazanmak ihtimali binden birdir, çünkü bin hissedar daha var.

   Ve uhrevî mukadderat-ı beşer piyangosunda, hüsn-ü hâtimeye mazhar ehl-i iman için kazanç ihtimali binden dokuz yüz doksan dokuz olduğuna yüz yirmi dört bin enbiyanın ona dair ihbarını keşif ile tasdik eden evliyadan ve asfiyadan hadd ü hesaba gelmez sadık muhbirler haber verdikleri halde; evvelki piyangoya koşmak, ikincisinden kaçmak ne derece maslahata muhalif düşer, mukayese edilsin.

Şualar

YEC'ÛC VE ME'CÛC NEDİR ?

 #Yecûc_Mecüc nedir, kimlerdir?

Ye’cüc ve Mecüc’ün Kur’an’daki tarifi:

“Yeryüzünde fesat ve ifsat çıkarır, 

#yıkıp, 

#yakıp, 

#öldürüp_geçerler” şeklindedir. 

Hadis-i şeriflerde ise,

“Ye’cüc Me’cüc o kadar fesatlar, o kadar katl-u kıtallar yaparlar ki, dünya yaşamaya müsait olmaktan çıkar. “

Bediüzzaman hazretleri ise 

Ye’cüc – Me’cücü,

#anarşilikler, #bozgunculuklar,

#merhametsizlikler,

#vicdansızlıklar,

#canavarca_hareketlerle tavsif eder.. 

ve “kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıkarsa, o insan vahşi canavar bir insan olur” demektedir. 

Nurun beşinci Şua gibi parçalarına bakılabilir.

İşarat’ül İcaz eserinde de, 

“Bir insanın kalbinde anarşik temayüller inkişaf ederse, 

artık o insan zevk ve lezzetini merhametsizce tahrip ve bozmakta bulur” ifadesi yer alır.

İşte, son günlerdeki anarşik hadiseler, 

Ye’cüc ve Me’cüc’ün şiarı olan 

#katl, 

#tahrip, 

#bozma ile göründüğünden, hükmedilebilir ki, 

orta doğunun ye’cüc – me’cüc’ü IŞİD namındaki habis zümre olduğu gibi, 

Türkiye’nin ise, 

Kürtlük ismi altında

#anarşilikler ve

#tahribatlar,

#merhametsiz ve

#vicdansızca hareketler gösteren 

PKK’cılar ve bunun bir kuyruğu olan 

HDP ve BDP’lilerdir diyebiliriz.

IŞİD KAFİRANE BİR GİZLİ PARMAĞIN OYUNCAĞI

Evet hem İŞİD hem berikiler ye’cüc ve me’cüc’ün birer keşif kollarıdır diye bilmemizde bir mahzur olmasa gerek. 

İŞİD sözde ve güya Kur’an ve İslam adına ve İslam’ı ve Kur’an’ı alet ederek hunharca ve tam bir canavar anarşik ruh ile yaptıkları katl u kitaller caniyane tahribatlar bize katiyetle göstermektedir ki; 

IŞİD’i harekete geçiren ne bir selefiliktir, 

ne bir Kur’ancılıktır,

hatta ne de bir haricilik ve 

ne de bir vehhabiliktir.

Belki de bazı emarelerin işaretiyle zenakaca ve kafirane bir gizli parmağın oyuncağı olarak şuursuzca oynayan ve bilerek veya bilmeyerek müthiş bir İslam düşmanlığının failliğini deruhte eden uşaklarıdırlar.

PKK ve kuyruklarına takılmışların durumlarına gelince, bunlar da IŞİD’cilerin bir ikinci şekliyle yani sözde Kürtlük ve Kürt milliyetçiliği namına yaptıkları iş ve hareketleri ile ağızlarında sakız gibi çiğnedikleri Kürtlük ve Kürt milliyetçiliği ile hiçbir alakasının olmadığını aleme göstermektedirler.

Evet, eğer gerçek ve hakiki manasıyla bunlarda Kürt milliyetçiliği bulunmuş olsaydı, herhalde hiçten ve sebepsiz olarak Kürt gençlerini badireli maceralara sürükleyip mihnet ve belalara giriftar etmezlerdi. Milliyetçilik odur ki kendi halkını maddi – manevi, dünyevi ve uhrevi refah ve saadetlere, mutluluk ve huzura götürecek vesilelere yönlendirmeleri lazımdı.

SİZ KÜRT MİLLİYETÇİSİ DEĞİL, KÜRT DÜŞMANISINIZ

Ey Kürtlük dava eden sahtekarlar! Sizin son günlerde sebep olduğunuz vahşetli tahribatınız kime yönelik olduğunu herhalde düşünmek istemezsiniz. Ben söyleyeyim; o ye’cüc – me’cüc’casına olan tahribat ve ölümler doğrudan Kürt halkına olmuştur. 

O halde siz Kürt milliyetçisi değil, Kürt düşmanısınız. 

Bu bedbahtça hurucun sebebi güya yalandan siyasetçi pozisyonunu gösteren sizlersiniz.

Okulları yakmak, 

sağlık ocaklarını kundaklamak, 

kamu binalarını tahrip etmek işi doğrudan 

#Kürt_Halkına_düşmanlık etmek içindir. 

Hele Van’da bir irfan müessesi olan binayı ateşe vermeniz ayarınızı açıkça açığa çıkarmıştır. Çünkü o bina Kur’an için Risale-i Nur namına yapılmakta idi. 

Siz kimin hesabına ve hangi müfsid din düşmanı namına o kabih fiili işlediniz ?

Ben söyleyeyim, 

siz o fiiliniz ile mazisi münevver ve Kur’an ve imanla müzeyyen tarihinizi inkar hesabına ve belki de, annesiyle, bacısıyla zinayı mubah gören ve mecûsiliğin kaynağı olan zerdüşt mezhebi namına yaptığınızı aleme gösterdiniz!..

HAKİKİ MÜSLÜMAN KÜRTLERİN HAMİSİ HAZRET-İ BEDİÜZZAMAN'DIR

Hayır, hayır !.. 

Kürtler bin dört yüz seneden beri Müslümandır ve Müslüman da kalacaktır. 

Kur’an için milyonlar şehid vermiştir. 

Hakiki Müslüman Kürtlerin 

#mümessili, 

#muhdisi, 

#hamisi, 

Hazret-i Bediüzzamandır.. Ve elhamdülillah bende o hakiki ve mazisini unutmamış Kürtlerdenim...

SENİN OLMAYAN BİR ŞEYİ AĹMA

 Yolda giderken önümde yürüyen kişiden  elli lira düştü.

Normalde bu tür durumlarda “paran düştü” diye uyarırım ama bu sefer şeytana uydum, parayı yerden alıp cebe attım.

Evde durumu hanıma anlattım.

O da “madem beleş para on lira daha kat da sinemaya gidelim” dedi.

Hafta sonunda sinemaya gitmeye karar verdik.

Hanım dedi ki “sen şimdi söz verirsin sonra cayarsın, internetten biletleri al da garanti olsun.”

İnternetten hizmet bedeli dahil 39 liraya patladı biletler.

Ben tamirat ustasıyım.

Yağlı bir müşterim “Cumartesi benim villaya gel, seninle biraz işimiz var” dedi.

Ben “Pazar olmaz mı ?” dedim “olmaz” dedi.

Sinema biletini Cumartesiye aldığımız için en az 1-2 bin liralık iş kaçtı.

Neyse sinema saati yaklaşınca eve kayınpeder ile kaynana damladı.

“Biz sinemaya gideceğiz” deyip savacaktım ki hanım, “biz sinemaya gidiyoruz, siz de gelin” demez mi?

Kaynana hazretleri metrobüsten hazzetmedikleri için sinemaya kadar sağlam bir taksi parası verdim.

Kışlık erzak depolar gibi de mısır patlağı aldılar sinema öncesinde.

Nasıl olsa damat ısmarlıyor.

50 lira buldu ya yolda !

Halbuki ben kurbandaki dana hissesine bile o mısır patlaklarına verdiğim kadar vermemiştim. Film arasında birer posta mısır daha aldık.

Kısacası o elli lira yüzünden epey batmıştım, ama daha cezam bitmemişti.

Sinema çıkışında benim eski tanıdıklardan birisi laf atmaz mı?

Yanımda eşim ve kayınpederler varken kadına ahlaksız muamelesi yaptım, tersledim.

Meğer kadının yanında erkek arkadaşı varmış.

Aniden bana kafa atmaz mı?

Kayın babam da nasılsa biz çokuz (2 erkeğe karşı 

1 erkek ) diye ona daldı.

Ama hesap hatası yaptı, çünkü arkadaş grubuyla gelmişler, bizi fena benzettiler.

Gece karakolda noktalandı.

Öpüştük barıştık sağlam bir kefaletle dışarı çıktık.

Ben kırılan burnum için ameliyat olmak zorunda kaldım.

Kolu kırılan kayınpederin ve arbedede düşüp çömleği kıran kaynanamın hastane masraflarını ödemem bile işe yaramadı, karım bana hala küs.

“ O nasıl bir kadındı da uğruna kavga ettin, halbuki benim için elini kaldırmazsın” diyor.

Geçenlerde biri simit parasının üstünü düşürdü.

Adam bozukluk diye umursamadı, yerden almaya yeltenmeyince adama; “Kendini düşünmüyorsan bu parayı bulacakları düşün, milletin başını belaya sokma, al şu parayı yerden” dedim

Sen sen ol, alın teri ile kazanmadığın paraya asla elini bile uzatma…!!!


~•~#ALINTI.

4 Haziran 2023 Pazar

DİNİ YAPILAR SİYASET ÜSTÜ OLMALI

 Dini yapılar ve siyaset

15 Temmuz olayı, malûm cemaate mensup bir grup ile beraber Kemalistlerin de içinde olduğu, karanlık yönleri fazla olan talihsiz bir kalkışmadır. Bu olayı camiye taşımak ve darbe ile alâkası olmayan büyük kitleyi incitecek şekilde hâkim siyasîlerin ağzıyla orada onu anlatmak bir talihsizliktir. Biz o cemaate mensup olmadığımız halde çok incindik. Vicdan sahibi her insan da mutlaka incinmiştir.

Etrafıma baktım, çok kimsenin benim gibi rahatsız olduğunu, tatsızlık olmasa camiyi terk edeceklerini hissettim. Bazıları “Bundan sonra böyle olursa ben bir daha camiye gelmem” diye fısıldanıyordu.

Halbuki iş böyle olmamalıydı. Zira camiler, kışla ve okullar gibi siyasetin dışında ve üstünde olması gereken, farklı fikir mensubu bütün toplum kesimlerini kucaklayan ve birliğimizi sembolize eden mukaddes mekânlardır.

Maaşlarını halkın vergilerinden alan diyanet mensupları, belli bir partinin siyasî görüşlerini camiye taşıyarak onların propagandasını yaparlarsa, sadece o partinin destekçilerini memnun etmiş olurlar, diğerlerini küstürerek dinden ve camiden soğutmuş olurlar. İnsanları dinden ve camiden soğutmanın vebali çok ağırdır. Ahirette bu işin hesabını vermek pek kolay değildir.

Her devirdeki siyasîler, toplum nezdinde meşrûiyyetlerini pekiştirmek için devletin makam ve imkânlarıyla, din âlimlerini ve dinî yapıları yanlarına çekmek isterler. Ama onlar bu tuzağa düşmemeleri lâzımdır.

Tabiin ve Etbeu’t Tabiin’in âlimleri, Emevîler ve Abbasîler zamanında dindarlar da olsalar, zamanın halifelerinden uzak durmuşlardır. Yaşadıkları asırda her biri birer yıldız şahsiyet olan İmamı Azam, İmamı Şafii, tasavvufta zirvelerde olan Abdulkadir Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmamı Rabbanî, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, ahir zamanda Üstad Bediüzzaman Said Nursî, dindar kimlikli de olsa zamanlarındaki idarecilerinden uzak durmuşlar, ancak onlarla çatışmayarak hasbî, başarılı din hizmeti ifa etmişlerdir.

Bugün ülkemizde her biri yüz binlerce mensubu bulunan cemaat ve tarikatlar, 80 bin küsur cami ve 200 bin kadrosu bulunan devasa bir bütçeye sahip Diyanet Teşkilâtı vardır. Buna göre ülkemiz manevî olarak büyük bir inkişaf içinde olması lâzımdı.

Ancak böyle olmayıp toplumda korkutucu bir iman ve ahlâk buhranı yaşanmaya devam edilmektedir. Demek bu yapıların toplum nezdinde pek etkileri olamamaktadır.

Bize göre bu çelişkinin en önemli sebebi; yukarıda görüldüğü gibi başta Diyanet Teşkilâtı olarak dinî yapıların hâkim siyasîlerin makam-mevki, ve maddî imkân tuzaklarına düşerek, onların gölgesinde hizmet yapmalarıdır. Ülkemizde toplum, politize olmuş dinî hizmetten hazetmemekte ve onu kale almamaktadır.

Dinî yapılar içinde Yeni Asya Nur  Camiası’nın mümtaz ve örnek bir yeri vardır. O, Üstadının istiğna düsturu ile amel ederek baştan beri, makam-mevki ve maddî imkân tuzaklarına düşmemiş, kendi yağıyla kavrularak siyasîlerin manyetik alanına girmeyerek hasbî, müstakil, müsbet bir metot ile iman ve Kur’ân hizmeti yapmaya devam etmektedir.

Onun, din, vatan ve milletin menfaatine olan bu tavrından rahatsız olan derin ve hâkim güçler, hizmetini akamete uğratmak en azından zayıflatmak için mensupları arasına fitne fesat sokarak uhuvvet ve tesanüdlerini bozmaya çalışmaktadırlar. Onlar, Cenab-ı Hakk’ın yardımı ve Üstadın himmetiyle inşallah emellerine ulaşamayacaklardır.


Son söz: Başta Diyanet Teşkilâtı olmak üzere dinî cemaat ve tarikatlar, malûm cemaatin başına gelenlerden ibret alarak âcilen özeleştiri yapmaları bir zorunluluktur. Onlar, siyasetin yörüngesinden çıkarak dünyevî hedeflerden vaz geçip aslî vazifeleri olan uhrevî hedeflere yoğunlaşmaları, müstakil, halisane iman ve Kur’ân hizmeti yapmaya odaklanmaları lâzımdır. Ülkenin yaşadığı iman ve ahlâk buhranından kurtuluşu buna bağlıdır.