2 Haziran 2023 Cuma

KİMSEYE AVUÇ AÇMA !

 “Namerde değil, merde dahi muhtaç etme ne demektir? 

KANAAT EN BÜYÜK HAZİNEDİR KAPATMAMALI 

Hiç şüphesiz muhtaç olmak ayrı, yardım etmek ayrı fiillerdir. Bir kelâm-ı kibar olan “Namerde değil, merde dahi muhtaç etme” ifadesi, yardımlaşmaktan değil, muhtaç olmaktan kaçınmayı ifade ediyor.

“Veren el” olmak kaydıyla yardımlaşmak güzeldir. Fakat yardımlaşmakta “alan el” tarafında olmak, bilhassa kendi hesabına olsa, hem insanlar nezdinde, hem Allah nezdinde makbul değildir.

Çünkü ‘veren el’ olmak insanı Samed, Vehhab, Kerim, Cevad, Muhsin, Mükrim gibi esma-i hüsnaya yaklaştırıyor. Oysa ‘alan el’ olmanın insanı yaklaştırdığı herhangi bir esma yoktur.

Öte yandan Bediüzzaman’ın ifadesiyle, tevekkül, kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki, insanlardan bir şey istemek ve almak o tükenmez hazine ve defineleri kapatır. 

ŞÜKRÜN MİKYASI KANAATTİR 

Bu yüzden Allah katında alıcı olmak makbul değil, verici olmak makbuldür.

Bu yüzden alıcı olmak yüz kızartıyor; verici olmak ise bilâkis onur veriyor.

Bu yüzden Peygamber Efendimiz (asm) “Veren el alan elden üstündür.” buyurmuştur. Bu yüzden Sahabe-i Kiram “alan el” olmaktan kaçınmak için, atın üzerindeyken kırbacı yere düşse, inip kendileri alırlar, yerde yürüyen mert birisine bile “şu kırbacı alıver” demezlerdi.

Bu yüzden Allah katında makbul olan muhtaç olmamaktır, istiğnadır, gözü ve gönlü tok olmaktır, kanaattir, müstağni olmaktır. Ki, Bediüzzaman Hazretleri bu sıfatların şükrün mikyası ve ölçüsü olduğunu ifade ediyor.

Buna mukabil aç olmak, gözü doymamak, hırs etmek, kanaatsizlik etmek, insanlara el açmak, insana kendini acındırmak, fakru halini insana arz etmek gibi davranışlar ise Allah’ın hoşlanmadığı davranışlardır. 

Ki, Bediüzzaman’ın ifadesiyle bu davranışlar şükürsüzlüğün belirtileridir.

Bediüzzaman bu meseleyi şöyle vecizleştirmiştir: “Şükrün mikyası kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.” 

GÖNLÜ TOK OLANI ALLAH MUHTAÇ ETMEZ  

Bu yüzden bollukta ve darlıkta vermeyi Cenab-ı Allah emrediyor.  Ama darlıkta almayı emreden değil, teşvik eden dahi bir âyet yoktur. 

Bilâkis İlâhî tavsiye, almaktan kaçınmakla ilgili vardır: Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) buyurmuştur ki: “Dilenmekten kaçınan kimseyi Allah iffetli ve gönlü tok kılar. Gönlü tok olanı Allah başkasına muhtaç etmez.” 

Keza bir hadis de şöyledir: “(Hakikî) fakir, kapı kapı dolaşırken verilen bir iki lokmanın veya bir iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat gerçek fakir, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve halini anlayıp kendisine tasaddukta bulunacak biri çıkmayan, (buna rağmen) kalkıp halktan bir şey istemeyen kimsedir.” 

Keza Resulullah Efendimiz (asm) buyurdu ki: “Sizden kim dilenmeye devam ederse, yüzünde bir parça et kalmamış halde Allah’a kavuşur.” 

Bu yüzden yardımlaşmak güzeldir, sevaptır. Ama muhtaç olmak güzel değildir.

Muhtaç olan için yardım almaya ruhsat vardır, kanaat etmeye ise emir vardır.

Ama muhtaç olan kimseye yardım etmeye emir vardır, ilgisiz kalmaktan ise nehiy vardır.

Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” buyurmuştur..


1 Haziran 2023 Perşembe

EY İNSAN AKLINI BAŞINA AL !

 NELERİ KAYBETTİK ?

Kaybettiklerimizden bazıları; 

 Adaleti kaybettik. Geciken adalet, adalet değildir. 

İşlevsel millet meclisini kaybettik. Milletvekilleri kamu vicdanını rahatlatamıyor. 

Güveni kaybettik. Devlet başta olmayınca; kuzgun leşte dolaşıyor.

Sevgi ve saygıyı kaybettik. Ya dövüyor, ya sövüyoruz. Olmadı üstünde tepiniyoruz. 

Helâl haram hassasiyetini kaybettik. Açgözlülükle, bulduğumuzu sorgulamadan götürüyoruz. 

Liyakati kaybettik. Her makam, mevki benim. Zinhar benden olmayana su dahi verilmeye! 

Değerleri, ölçüyü ve pusulayı kaybettik. Pusulasız gemilerin akıbetini, denizin derinliklerinde görebilirsiniz. Kanun kuvvette değil, kuvvet kanunda olmalıdır. 

Aklımızı kaybetmeden, kaybettiklerimizi bulmalıyız. Bulalım ki; torunlarımız için bırakılan emanete ihanet etmemiş olalım. Tarihe not düşelim ki; kendimizi savunabilelim. 

Ey insan! 

Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün enva'-ı mahlukatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine "Lebbeyk!" dedirten Zât-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın, görmesin? 

Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat'iyyen anla ki: Senin gibi zaîf-i mutlak, âciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fâni, küçük bir mahluka koca kâinatı müsahhar etmek ve onun imdadına göndermek; elbette hikmet ve inayet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-i rahmettir. 

Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve safî bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o safî hürmetin tercümanı ve unvanı olan "Bismillahirrahmanirrahîm"i de. O rahmetin vusulüne vesile ve o Rahman'ın dergâhında şefaatçi yap.

   Ey insan, eğer insan isen "Bismillahirrahmanirrahîm" de. O şefaatçiyi bul!

Gençlik Rehberi - 189

KONUŞMA ÂDÂBI

 Cenab-ı Hak, insanı yaratırken sayısız kabiliyet bahşetmiştir.

Hiç şüphesiz ki insanın  konuşma kabiliyeti de Rabbimizin bize vermiş olduğu nimetlerden sadece biridir.  

Bir insanın edebî, ahlâkî, nezaketi ve  zekâsı konuşmasından   anlayabiliriz. Çünkü bilindiği üzere fikir ne ise, zikirde o olur.

Güzel ahlâk sahibi bir insan güzel konuşmayı bilen, konuştuğu ile daima bir güzelliği hatırlatandır. 

Kalbimizin yüküne sözlerimiz omuz verir. Kimi zaman bir insanın gönlüne  bir sözümüzle girerken, kimi zaman bir gönülden bir  sözümüzle sürgün ediliriz.

Cemal Süreyya bir sözünde    “konuşabilmek  ve konuşmayı bilmek arasında büyük bir fark vardır. Meselâ konuşmayı bilmeyi çoğu insan bilmez” diye söyler. 

Günümüzde bu  farkın farkında mıyız? 

Konuşmayı bilmek  iletişimi daha güçlü bir hâle getirirken, konuşmayı bilmemek bir iletişimi bitirebilir. 

Konuşurken nefes alalım. Derin bir nefes alalım. Nefes alıp, muhatabımızı dinleyelim. Konuşabilmek için dinlemeyi bilmek esastır. Dinleyelim ki konuşabilelim.

Her şeyin bir adabı, edebi ve ölçüsü olduğu gibi konuşmanın da bir ölçüsü ve inceliği vardır.

Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde konuşurken nelere dikkat etmemiz gerektiğini bizlere belirtmiştir:

Anlamlı konuş (müminun 3)

Kibarca konuş  ( Bakara 83)

Yalansız konuş  (Hac 30)

Gerçeği Konuş  (Al-i İmran 17)

Zarifçe Konuş  (İsra 13)

Dürüst Konuş  (İsra 28)

İnsan konuştuğu zaman hak namına, edebi ile konuşmalı veyahut sükûnete bürünmeli.  

Konuşurken saygılı, dürüst ve  ince bir üslûp edinmelidir.

Bir insan konuştuğu ile sevgi, saygı ve itibar görür. Bir insan kötü ve çirkin konuşursa, itibar kaybeden ve çevresi azalır. Böylece kendi dili ile yalnızlığa mahkûm olur.  

Güzel konuşan biri ile her şey  güzelleşir. Problemler çözüme, dertler devaya kavuşur. Çünkü olumlu ve yapıcı sözler  iyileştirici bir etkiye ve pozitif bir enerjiye sahiptir.

Aynı zamanda kelimeler kişiliğimizin, aklımızın ve kalbimizin aynası gibidir. İnsan ne ise sözleri de odur.    

Kelimeler birer tohumdur. Bazı kelimeler kalbimizde çiçek açtırır. Bazı kelimeler kalbimizde çiçek soldurur. Başka bir deyişle, her söz  kalbe bir iz bırakır, böylece konuşurken ya bir kalp kırılır ya da bir kalp kazanılır. Bu sebeple dikkat ile düşünerek konuşalım. Unutmayalım ki konuşurken her kelimemiz bizi anlatır.


SIR VE SIR SAKLAMANIN ÖLÇÜSÜ

 Sır, bazan başkaları tarafından bilinmesi istenmez. Gerek fert, gerek aile, gerek cemaatler, gerekse devlet içindeki sırlar bunlar hepsi de özel sırlardır, açığa çıkarmamalıdır. Açığa çıkarılan sır, sır olmaktan da çıkar. Hz. Ali (ra) “Sır, yani içinde sakladığın şey senin esirindir. Onu ortaya çıkardığın zaman sen ona esir olursun” buyurmuş.

Sır saklamada önemli bir husus da başkalarının bize emânet ettikleri sırları saklamaktır. Peygamberimiz (asm) ve Ashabı kendilerine söylenen sırları muhafaza eder ve kimseye açıklamazlardı. Özellikle aile sırlarının korunması çok önemlidir. Sırların korunmaması münafıklık âlâmetlerindendir. Aile sırlarını yayanların ise, kıyâmette en kötü kişiler arasında sayılacağını Efendimiz (asm) haber vermiştir. (Müslim, Nikâh. 123-124)

Sır saklamak nasıl güzel ve faydalı bir davranışsa, bunun aksini yapmak da o ölçüde kötü ve zararlı bir iştir. Başkalarının sırrını araştırıp ortaya çıkarmak, sonra da onları ifşa etmek İslâm ahlâkına yakışmayan bir davranıştır.

Sır ile alâkalı konumuzu özetleyen bir anekdot ile bağlamak istiyorum.

Hocanın biri Uhud Dağı’na uzun uzun bakıp sormuş: Okçular Tepesi’ni terk eden sahabeler kimdi?

Cevap: Yok.

Tekrar etmiş: “Okçular tepesini terk eden sahabeler kimdi?”

Sonunda cemaat mahçup bir şekilde: “Bilmiyoruz hocam” demişler.

Hoca: “İnanın bunu ben de bilmiyorum. Aslında hiç kimse bilmiyor. Çünkü, bu asla İslâm tarihinde de yazmaz.”

O okçular kimdi? Öz çocukları da bilmez, hanımları da bilmez. Çünkü, Ashab-ı Kiram kimseye söylememiş, saklamışlardı.

Hatta yıllar sonra Cemel ve Sıffın gibi hadiselerde birbirlerine ters düştükleri halde bu sırrı kimse açığa çıkartmamış, kimse kimseye kusur atfetmemiştir.

Bu kıssadan bize düşen nedir?

Şöyle ki: Uhud’da, Ayneyn Tepesi’ni terk eden okçuların isimleri sahâbe arasında gizlendiği gibi, biz de birbirimizin gizli sırlarını öyle örtelim ki, ahirette, Rabbimiz (cc) kimsenin bilmediği nice günâhlarımızı örtsün inşaallah…

Birbirimizi çekiştirmek, ‘olanı söylüyoruz..’ demek zaten gıybettir. Olmayanı söylesek iftira olur.

Hazreti Muhammed (asm) şöyle buyurdu: ‘Birbirinize buğzetmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz.’ (Buhârî Edep, 57)

Mahşerde “Ümmetim!..” diye haykıran bir peygamberin ümmeti olarak birbirimizin sırları ile uğraşmak bize neyi kazandırır diye, kendimizi sorgulamalıyız.

Sorgulamalıyız ki; Hz. Vahşi ile Hz. Hamza’nın, “el ele tutuşarak” gireceği Cennette, biz de girmeye lâyık olabilelim…. Vesselâm

ÖLÜMÜ SEVDİREN ESER VE ÖLÜM

 Dünya  hayatı ve ölüm hakikati 

İçinde yaşadığımız şu dünya denilen âlemi faniden dar-ı âlemi ahirete gitmenin yolu olan ölüm gerçeği öldürülebilir mi? Buna hayır, mümkün değildir diyeceğiz.

Madem öyledir. O zaman şu ölüm hakikatini etraflıca eğitimini söz konusu edip incelemek lâzımdır diyoruz.

Peki ya nedir mahiyeti şu ölümün?

Bediüzzaman Hazretleri ölümün en güzel tarifini hem de müjdeli bir şekilde izah ederken şunları ifade eder ve der ki,

“Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.” (Mektubat. 221)

Ölüm hakikatinin böylesine sevindirici mahiyetleriyle gerçek yüzünü ifade eden bir başka izah tarzını bulmak mümkün değildir diyoruz.

Ölüm hakikatini değerlendirirken bir ölüm eğitimi almanın ihtiyacı söz konusudur. 1970’li yıllarda san’at lisesi , öğrenciler arasında yapılan ve yıl sonu sergisinde araçlar arasında yeşile boyanmış türbeyi andıran bir de akvaryum vardı.

Teşrifatçı olarak görevlendirildiğimiz sergiye kılık kıyafetiyle pejmürde bir vaziyet içinde görünen bir bayan sergilenen akvaryuma yaklaşır yaklaşmaz “Aaa çok korkuyorum! demişti. “Neden?” bu bir akvaryum” diyerek mukabelede bulunurken “Bu bana ölümü hatırlatıyor” diye cevap vermişti. Yaşının bir hayli ilerlediği görünen bayanın bu hal ve tavrı, bir ölüm eğitiminin alınması gereğini düşündürmüştü bize.

Ölümün arka yüzünün korkulacak bir şey olmadığını ifade etmemize rağmen bizi dinlemeden oradan uzaklaşmıştı hanımefendi.

Çağımızda mevcut zafiyetlerden birisi de iman hastalığının ortaya çıkmış olmasıdır. Ölüm hakikatini doğru anlamada bilinmesi yönünde gerçek mahiyetinin korkulacak ve kaçınılacak bir hakikat olmadığını eserlerinde, hatta ölüme dahi ölümü sevdirmek yoluyla çareler izhar eden Bediüzzaman eserlerinde bu hakikatin eğitimini izhar ederken ölüm ötesinin gayet güzel olduğunu belirterek şunları ifade eder.

“Ey insan! Fenâya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz! Siz fenâya değil, bekaya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u dâimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i nûra giriyorsunuz. Sahib ve Mâlik-i Hakikî’nin tarafına gidiyorsunuz… Ve Sultan-ı Ezelî’nin payitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, vahdet dairesinde teneffüs edeceksiniz. Firaka değil, visale müteveccihsiniz!.. (A.g.e. 223)

Eğitimini sağlam esaslara dayalı olarak izah eden Bediüzzaman Hazretleri, şu sözüyle de ölüm yoluyla da nereye gidip ve ölüm hakikatinin nerede noktalanacağını ifade ederek şöyle der.

“bir Mabud-u Lemyezel’in, bir Mahbub-u Lâyezal’in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennet’e çağrılıyorsunuz. Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil gülerek giriniz.” (A.g.e. 223)

Mahiyet itibariyle dünya hayatından ayrılıp ahiret yolculuğunun ilk kapısı olan ölüm hakikatini bütün yönleriyle bilmek ve anlamak gereğine inananlardanız. Şu ölüm hakikatinin gerçek mahiyetiyle bilinmesi, anlaşılması adına eserlerinde ölümün bir nev’î eğitimini izhar ederken Bediüzzaman Hazretlerinin şu tahlil ve muazzam tesbitine kulak vermek ve hatta yaşamaya çalışmak elzemdir diyoruz.

Bakınız şu manidar ifadelerine Bediüzzaman’ın;

“Ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim: “El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!”

İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ ediyorum: “El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!”

İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok.” (Münacat Risalesi: 129)


AHİRET İNANCI

 Öbür taraf eğitimi

İnsan iki boyutlu bir varlıktır.

Maddî ve manevî hususiyetlerle mücehhezdir. Bir boyutu yaşadığı şu şahadet âlemi, diğer boyutu ise uhrevidir. Yani ahirete bakar. İki dünya arası yolculuğu mevcuttur. Bediüzzaman, gayet net ve nezih ifadeleriyle’ insan bir yolcudur sabavetten (çocukluktan) gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşire, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı mal mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı cehlinden dolayı tamamen bu hayatı faniyeye sarf ediyor. Halbuki levazımattan laakal onda biri dünyevî hayata dokuzu hayatî bakiyeye sarf etmek gerekir (Mesnevî-i Nuriye, s.189) diye tarif eder insanın hayat profilini…

ÖBÜR TARAF DEDİĞİMİZ NE Kİ?

Kabir kapısıyla başlayan yolculuğun adıdır öbür taraf. Öbür tarafa gideceğiz mutlaka. Azığımız ne? diye sormalıyız özümüze. Konuşmalı ve düşünmeliyiz. Bilmeliyiz ki öbür taraf var, yani kısaca ahiret âlemi…

Öbür tarafa gitmenin kesinleştiği şu dar-ı dünyada, öbür taraf adına nasıl bir eğitim almışız veya almalıyız? durup düşünmek iktiza eder…

Öbür taraf eğitimi adına Kur’ân’la sünnetle ve Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimlerinin yanı sıra zikir fikir ve şükürle alâkadarlığımızın derecesi nedir?

Nasıl bir öbür tarafa hazırlık eğitimi alıyoruz, almışız veya almalıyız durup düşünmekte fayda var diyoruz.

Daha da ötesi, belli ve plan dahilinde almaya mecbur olduğumuz bir öbür taraf eğitiminden geçirmeliyiz kendimizi.

Öbür tarafa ait sorumluluklarımız mevcuttur. Üstelik yalnız kendimizi değil, hukukumuzun olduğu topyekûn aile fertleriyle birlikte bir öbür taraf eğitiminin gereğini yerine getirmeliyiz diye düşünüyoruz.

Peki bu nasıl olacaktır?

Diyoruz ki,

Kur’ân rahlesinden geçer ilk eğitim. Sünnet ekseninde seyr eder ve tefekkür deryasıyla devam eden bir yapı ve anlayış içinde hareketlerimizi tanzim ederek hayatımıza yön vermeliyiz.

Nur-u Kur’ân dersleri, yani Nur Risaleleriyle husûle gelen ve bu yapı içinde mevcut ders programları eşliğinde nizami bir hayat seyrine bağlı kalarak alacağımız bu istikametteki manevi eğitim yoluyla öbür taraf eğitiminin tahsili elbette mümkündür…

Bir Nur mekteb-i irfanisi olan Kur’ân’dan süzülen hakikatler ışığında, doğru eğitim metot ve kaidesiyle mücehhez kültür hazinesi eserler  yoluyla,  öbür taraf eğitimini sağlılı bir biçimde tamamlama adına tam donanımlı bir ekoldur. Yeter ki dikkat tertip ve düzen içinde bu eserlerde yazılı hakikatleri tahsile yönelelim…

HANGİ UNSURLAR?

Öbür taraf eğitimi adına mezkûr  eserlerde öne çıkan dünya ve ahiret saadetine sebep olan kriterler saymakla bitmez. Ancak öbür taraf eğitiminin sağlığı açısından şu meseleleri tahsilde zikretmek mümkündür: Tevhid, nübüvvet, ibadet ve ahlâk gibi.

Serapa, iman hakikatleriyle mücehhez olan Risale-i Nurlar, gönüllere, kalp ve akıllara şuurlu bir iman iksirini yerleştirmekle tahkiki bir iman modelini izhar etmektedir.

İnsana verdiği doğru İslâmın şuurlu imanıyla, dünya ve ahiret saadetini kazanmasını sağlamakla birlikte Allah’a olan inancın pozitif ilimlerle sağlamlaştırma yoluyla kuvvetlenmesi yolunu aralamaktır. Kâinat unsurunu bir kitap telâkkisinde  değerlendirerek, onun okunmasını sağlamış bu noktadan hareketle san’attan san’atkara vardırmıştır. İnsanı, sarsılmaz bir imana sahip kılmıştır. İnsanlığı Kur’ân’ın mükemmel yorumu olarak ileri sürdüğü hakikatlere Kur’ân rasathanesinden âyet dürbünüyle bakarak sağlıklı bir tahkiki imanın varlığını Kur’ânda göstererek ispat cihetine gidip, tevhit meselesine yaklaşımını bu bağlamda sürdürmektedir.

İBADETİN ANLAMI

İbadetin anlamını insanın şahsî sosyal ve ahiret hayatının düzenlenmesinde bir kurtuluşa vesile olacağı izhar ile birlikte emr-i İlâhî olduğu gereğini ispat yoluyla ahirete giden yolda en doğru bir istikamet olduğu hakikatini ifadeyle, öbür tarafa gitmenin  ibadet unsurundaki eğitimin önemine dikkatleri hasreder..

Sonuçta, iki boyutlu bir varlık olan insanın hem bu dünya hem de ahiret  dediğimiz öbür dünyadaki hayatı adına bu dünyada manevî eğitimli  olması iktiza eder.

Öbür taraf eğitimi ihmale gelmemelidir..


SİYASET BATAKLIĞI

 Dördüncü Mesele: Şu nefiy zamanımda görüyorum ki hodfüruş ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgirane, rakibane bir nazarla bakıyorlar.

Güya ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla alâkadarım.

   Hey efendiler!

Ben imanın cereyanındayım.

Karşımda imansızlık cereyanı var.

Başka cereyanlarla alâkam yok.

O adamlardan ücret mukabilinde iş görenler, belki kendini bir derece mazur görüyor.

Fakat ücretsiz, hamiyet namına bana karşı tarafgirane, rakibane vaziyet almak ve ilişmek ve eziyet etmek; gayet fena bir hatadır.

Çünkü sâbıkan ispat edildiği gibi siyaset-i dünya ile hiç alâkadar değilim; yalnız bütün vaktimi ve hayatımı, hakaik-i imaniye ve Kur'aniyeye hasr ve vakfetmişim.

Madem böyledir, bana eziyet verip rakibane ilişen adam düşünsün ki o muamelesi zındıka ve imansızlık namına imana ilişmek hükmüne geçer.    Beşinci Mesele: Dünya madem fânidir.

Hem madem ömür kısadır.

Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur.

Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır.

Hem madem dünya sahipsiz değil.

Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbiri var.

Hem madem ne iyilik ve ne fenalık, cezasız kalmayacaktır.

Hem madem لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur.

Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır.

Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.

   Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.

{(Hâşiye):   Bu mademler içindir ki şahsıma karşı olan zulümlere, sıkıntılara aldırmıyorum ve ehemmiyet vermiyorum.

"Meraka değmiyor." diyorum ve dünyaya karışmıyorum.}

Mektubat