Allâh’ın sıfatları mutlaktır, yani kayıt altına alınamaz dedik. Bununla ilgili olarak bir iki misal vermek isterim:
Geçmiş eski tarihlerde çok beldede şehir şebeke suyu yoktu. Dolayısıyla herkes kendi bahçesinde, avlusunda özel kuyu (sarnıç) kazarak, su ihtiyacını temin etmekteydi. Bu sıralarda, zaman geçtikçe, bu sular biraz daha yerin altına inebiliyordu. Ve indikçe bizimkiler de peşinden kazmaya çalışıyorlardı.
Çok sevilen ve sözüne güvenilen Hacı Şeyhmus adındaki kişiden bizzat dinlemiştim. Kalabalık bir toplulukta şunu anlatmıştı:
İlçedeki hamamın su kuyusu hemen hemen dibe kadar inmişti. Biz iki üç kişi, ücretle kazmaya başladık. Kazma, kürekle kazdığımız moloz ve çamurları kovalara dolduruyoruz ve yukarıdakiler de çekip boşaltıyorlardı.
Bir ara kuyunun dibinden kazarken, küçük bir karpuz büyüklüğünde bembeyaz, yuvarlak güzel mi güzel bir taş kazmaya takıldı. Yukarıdakilere bu taşın itina ile bir tarafa bırakmasını tenbih ettım. Akşama doğru işimizi bitirince, kuyudan çıktık. Kuyudan çıkan o taşa, aydınlık gözüyle tekrar baktık. Biraz hafif ve çok düzenli bir taştı. Kazmanın ucuyla hafiften bir darbe vurduğumda; o taş tam da ortadan ikiye bölündü. Hep beraber, gördüğümüz manzara neydi, tahmin edebiliyor musunuz?
Bir tarafında yemyeşil çimden otlar, diğer tarafında da beyaz kurtçuklar. Fesubhanellâh! Bazen tabiat kanunları devre dışı kalıp, işlemez oluyor, bu olayda olduğu gibi.
Yerin dibinde, bu taşın içine o otların tohumları nasıl yerleşti? O bir avuçluk toprak, o kapalı kutuda nasıl peyda oldu ve o canlıların yaşamı için gerekli olan oksijen nasıl temin edildi? Sormak lâzım. Bunların hepsi, birer mu’cizeden başka bir şey olabilir mi?
Allâh’ın hikmetinden, kudretinden, rahimiyet ve rezzakiyetinden gafil olmamak gerekir
Yine unutamadığım bir menkıbeyi de burada paylaşmak isterim.
Günlerden bir gün, Musa Peygamber bir akar su kenarında
tefekkür halindeyken, karşıdan gelen ve ağzında bir tane bulunan karıncayı takibe başlar. Karınca bir müddet yürür, ondan sonra akan su dalgacıklarına kendisini bırakır. Bilahare kıyıya yakın bir toprak adasına geçer, orada da biraz yürüdükten sonra, bir deliğe girer. Kısa bir müddet eğlendikten sonra, ağzı boş bir şekilde delikten dışarı çıktığını görür.
Allâh’ın Peygamberi, karıncanın ağzındaki taneyi merak saikasiyla, bir çubukla o deliği kazmaya başlar. O deliğin dibinde, ağzında karıncanın bıraktığı tane ile bir kurtcuğun, habire şu şekilde Allâh’ı zikrettiğini müşahede eder.
سبحان من يرانى– ويعرف مكانى– و يرزقنى ولا ينسانى
“Suphane men yeranî,
Ve ya’rifu mekânî
Ve yerzuknî ve lâ yensani.”
Yani: “Ey! her hal-u kârda beni bilen ve haberdar olan, benim yer ve mekânımı gören ve bilen, beni hiç bir zaman unutmayıp rızkımı gönderen yüce Allâhım! Rabb-i Kerim’ım! Seni tesbih ederim, seni kusurlardan tenzih ederim.”
Bunu gören ve işiten Hz Musa’da Allâh’ı tesbih ve ta’zim ederek yüceltti ve hamd-u senâda bulundu.
“Allâh’a inanın; çünkü böyle bir iman’a muhtacız.”
Kant
“Âlim ölse de yaşar, cahil yaşarken ölüdür.”
Hz.Ali
Dipnotlar:
(1) Sebe,34/46
(2) En’am, 6/80
(3) Gaşiye, 88/17
(4) Haşir, 59/2
(5)..Bakara, 2/75
(6) Bakara, 2/256
(7) Tağabun, 2
(8) Kehf, 29
(9) Bakara, 2/ 260
(10) 33. Söz. 31. Pencere’de detaylariyla ilmi izahatı yapılmıştır.
(11) Furkan 25/43
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder