Nur ile Zulmet Aynı Kalpte Bulunamaz
“Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar”.
Gerçek anlamıyla ikisi aynı kalpte barınamaz.
Peki, biz ne yapıyoruz?
Seviyormuşuz gibi görünüyoruz, ama içimizde kin saklıyoruz.
Ya da kinimizdeki hakkı öne sürerek sevgimizi öldürüyoruz.
Oysa hadisin sesi net:
“Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek.” (Buharî, Edeb: 57, 62; İsti’zân: 9; Müslim, Birr: 23, 25, 26).
Üç günden fazla mümin müminine küsüp sözlü irtibatı kesmeyecek.
Üç gün.
Yalnızca üç gün.
Biz yıllarca küs yaşıyoruz.
Yıllarca aynı mecliste oturup birbirimizi görmüyoruz.
Yıllarca aynı şehirde nefes alıp aynı sofraya oturmuyoruz.
Ve bunu “hakkımız” olarak görüyoruz.
Ama bir düşün:
Seni inciten o kardeşinle paylaştığın ne kadar çok şey var.
Aynı Yaratıcıya secde ediyorsunuz.
Aynı Peygambere muhabbet duyuyorsunuz.
Aynı kıbleye dönüyorsunuz.
Aynı Kitap’tan besleniyorsunuz.
Bu kadar “bir”ler varken, bir küçük “iki”lik nasıl bu denli büyüyebilir?
Kâbe’nin Yanında Çakıl Taşı
Kâbe büyüklüğündeki imanı ve Uhud dağı azametindeki İslamiyet’i görmezden gelip, müminin küçük bir kusurunun yanında onları ufaltmak; Kâbe’yi çakıl taşından daha değersiz saymak gibi bir akılsızlıktır.
Burada müthiş bir benzetme var.
Ve haklı…
Biz bunu soyut olarak biliyoruz.
Evet, iman büyüktür.
Evet, kardeşlik kıymetlidir.
Ama pratikte ne yapıyoruz?
O kişi geçen yıl bize bir söz söyledi, gözümüzde küçüldü.
O kişi bir kez yanımızda tutarsız davrandı, kalbimizden çıktı.
Sanki o iman ve o İslâmiyet yoktu.
Sanki o “bir”ler hiç sayılmıyordu.
Sanki Kâbe’nin önünde durup çakıl taşına bakıyoruz.
Adavetin (Düşmanlık) Üç Derin Yarası
“Ehl-i kin ve adâvet, hem nefsine, hem mü’min kardeşine, hem rahmet-i İlâhiyeye zulmeder, tecavüz eder. Çünkü kin ve adâvetle nefsini bir azâb-ı elîmde bırakır.”
Bediüzzaman Hazretleri, adaveti besleyenin yalnızca karşısındakine değil, asıl kendine zulmettiğini söylüyor.
Ve bu zulüm üç ayrı yaradan akıyor:
Birinci yara: Hasmına gelen nimetten azap duyuyorsun. Hâlbuki sen o azabı kendine çektiriyorsun, hasım belki de habersiz.
İkinci yara: Haset. Haset, hepsinden önce hâsidi yiyor. Haset ettiğin insan belki pervasızca yaşıyor, sen ise gecen boyunca onun nimetleriyle yanıyorsun.
Üçüncü yara: Kadere itiraz. Hasmına nimet gelince kadere küsüyorsun. Ve o gün, rahmetle arana bir perde çekilmiş oluyor.
Ne için?
Fâni bir şey için.
Geçip gidecek bir his için.
Ebedî kalmayacak bir dünyanın cüzi bir meselesi için.
Bediüzzaman Hazretleri tam burada o muhteşem soruyu soruyor:
“Acaba bir gün adâvete değmeyen bir şeye bir sene kin ve adâvetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar?”
Hazreti Ali’nin (R.a) Kılıcı ve İhlas
Risalenin içindeki o hikâye, asırlar ötesinden geliyor ama içimize bu gün dokunuyor.
Hz. Ali (R.a), savaşta bir kâfiri yere yatırmış. Kılıcını çekmiş tam kesecek. O an kâfir yüzüne tükürmüş.
Ve Hz. Ali (R.a) kılıcını kınına sokmuş.
Kâfir şaşırmış:
“Neden beni kesmedin?”
“Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün; hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim.”
Bu cevabı okuyunca insan içinde bir şey titriyor.
Ne kadar saf bir ihlâs bu.
Ne kadar derin bir teslim.
Biz ise tam tersini yapıyoruz.
Nefsimiz devreye girince onu ilahî bir hakikat sanıyoruz.
Öfkemizi adalet, kinimizi hak biliyoruz.
Hâlbuki nefis devreye girdiğinde ihlâs kırılıyor.
Ve ihlâs kırılınca, görünürde ibadet; özde başka bir şey kalıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder