21 Mart 2026 Cumartesi

SİYASET

 Hizmet-i Kur'an, beni hayat-ı içtimaiye-i siyasiye-i beşeriyeyi düşünmekten men'ediyor. Şöyle ki: Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur'anın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufunetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri o ufunetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor.. düşerek kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufunetli, pis olduğunu hisseder.. fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar.

   İşte bunlara karşı iki çare var:

   Birisi: 

   Topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.

   İkincisi: 

   Bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irae etmektir.    Ben bakıyorum ki; yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Halbuki o bîçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor. Gösterilse de; bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam "Acaba nurla beni celbedip, topuzla dövmek mi istiyor?" diye telaş eder. Hem de bazan ârızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.

   İşte o bataklık ise, gafletkârane ve dalalet-pîşe olan sefihane hayat-ı içtimaiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalaletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalaletten nefret edenlerdir, fakat çıkamıyorlar; kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar.. mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise, siyaset cereyanlarıdır. O nurlar ise, hakaik-i Kur'aniyedir. Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adavet edilmez. Sırf şeytan-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz. İşte ben de nur-u Kur'anı elde tutmak için "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarıldım. Gördüm ki: Siyaset cereyanlarında hem muvafıkta, hem muhalifte o nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârane telakkiyatlarından müberra ve safi olan bir makamda verilen ders-i Kur'an ve gösterilen envâr-ı Kur'aniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir. Meğer dinsizliği ve zındıkayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden insan suretinde şeytanlar ola veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola...

   Elhamdülillah, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'anın elmas gibi hakikatlarını propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar kıymetlerini her taifenin nazarında parlak bir tarzda ziyadeleştiriyor.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

اَلْبَاق۪ى هُوَ الْبَاق۪ى

  Said Nursî 

Mektubat - 48

SİYASETLE İLGİLENMEMEK

  Üçüncü Sualiniz: 

   Dünyanın siyasetine karşı ne için bu kadar lâkaydsın? Bu kadar safahat-ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun? Bu safahatı hoş mu görüyorsun? Veyahut korkuyor musun ki, sükût ediyorsun?

   Elcevab: 

   Kur'an-ı Hakîm'in hizmeti, beni şiddetli bir surette siyaset âleminden men'etti. Hattâ düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeşt-i hayatım şahiddir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men'edememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hanedanımın şerefini düşüneceğim yok. Riyakâr bir şöhret-i kâzibeden ibaret olan şan ve şeref-i dünyeviyenin muhafazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet... Kaldı ecelim. O, Hâlık-ı Zülcelal'in elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zâten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz. 

Mektubat - 48

18 Mart 2026 Çarşamba

NAMAZ KALBİN GIDASI

  İKİNCİ İKAZ: 

   Ey şikem-perver nefsim! Acaba her gün her gün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu? Madem vermiyor; Çünki ihtiyaç tekerrür ettiğinden, usanç değil belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise: Hane-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun âb-ı hayatı ve latîfe-i Rabbaniyemin hava-yı nesîmini cezb ve celbeden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir. Evet nihayetsiz teessürat ve elemlere maruz ve mübtela ve nihayetsiz telezzüzata ve emellere meftun ve pür-sevda bir kalbin kut ve kuvveti; herşeye kàdir bir Rahîm-i Kerim'in kapısını niyaz ile çalmakla elde edilebilir. Evet şu fâni dünyada kemal-i sür'atle vaveylâ-yı firakı koparan giden ekser mevcudatla alâkadar bir ruhun âb-ı hayatı ise; herşeye bedel bir Mabud-u Bâki'nin, bir Mahbub-u Sermedî'nin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir. Evet fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ezelî ve ebedî bir zâtın âyinesi olan ve nihayetsiz derecede nazik ve letafetli bulunan zîşuur bir sırr-ı insanî, zînur bir latîfe-i Rabbaniye; şu kasavetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümatlı ve boğucu olan ahval-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.

Sözler - 270

17 Mart 2026 Salı

TÖVBE EDİP YALVARALIM

 Bir Müslüman şartlarını yerine getirerek tövbe ve istiğfar ederse her bastığı yer, yürüdüğü sokak, cadde ve her oturduğu yer onunla övünür.

Duâlarımızın kabul olması için;

Can-ı gönülden bir tövbe edersek, duâlarımızın kabul olmasına sebep olur.

Duâ ruhun gıdası, kalbin nuru, ibadetlerin özüdür. Duâ, ıztırapların, maddî ve manevî dertlerin şifa kaynağıdır. Duâ, hayırlar celp eder, belâ ve zararı defeder.

Duânın kabul olunmasının temeli edeptir ki, o da tövbe etmek, bütün varlığıyla Cenâb-ı Allah’ın ibadetine yönelmektir.

Cenâb-ı Allah pek çok âyette “Bana duâ edin, size icabet edeyim”der. Bu emre uyarak, her namazımızda, her bir boş anımızda duâ etsek çok mudur?

O halde gelin hep birlikte ellerimizi semaya açıp duâ edelim.

Ey Allah’ım! Kıldığımız namazlarımızı, yaptığımız ibadetlerimizi kusurları ile beraber kabul eyle! Sonumuzu hayreyle. Son nefesimizde Kelime-i Şahadet söylememizi nasip eyle. Bizi, anamızı-babamızı , ölmüş ve hayatta olan bütün Mü’minleri ve Mü‘mineleri hesap gününde af ve mağfiret eyle!

Ey Allah’ım! Ümmeti Muhammedî (asm), şeytan şerrinden ve düşman şerrinden ve nefs-i emmârenin şerrinden muhafaza eyle! Evlerimize iyilikler, bize helâl ve hayırlı rızıklar ihsan eyle!

Ey Allah’ım! Ehl-i İslâm’a selâmet ihsan eyle! İslâm düşmanlarını kahr-u perişan eyle! Kâfirlerle cihad etmekte olan Müslümanlara İlâhî yardımınla yardım eyle!

Ey Allah’ım! Müslümanları, memleketimizi ve bütün İslâm ülkelerini yoksulluktan ve pahalılıktan, kanser ve diğer bulaşıcı hastalıklardan, her türlü musîbetlerden muhafaza eyle!

Ey Allah’ım! Evlerinde ve hastanelerde yatan hastalarımıza şifalar, dertli olanlarımıza devalar ihsan eyle! Borçlu olanlarımıza edalar nasip eyle! Ey Allah’ım! Şahs-ı manevimizi güçlendir. Şahs-ı manevimize karşı fitneleri fesatları sonuçsuz eyle!

Ey Allah’ım!

 Annelerimize, babalarımıza ve evlâtlarımıza ve akraba ve ahbaplarımıza ve bütün din kardeşlerimize hayırlı ömürler ve sıhhat ve âfiyetler ihsan eyle. Âmin! 

16 Mart 2026 Pazartesi

KADİR GECESİ

 Kadir Gecesi’nin Fazileti ve Önemi

“Kadr” kelimesi, “kudret, takdir, hüküm, şeref ve kıymet” gibi manalara gelir. Kur’an’ın nazil olmaya başlaması ile bütün dünyanın kaderi değişmiş, dünyanın makus talihi hak ve hakikat yoluna döndürülmüş, her şey yepyeni bir tanzime tabi tutulmuştur. Kur’an, nüzulü ile her türlü hikmetli iş açıklanmış, Peygamber Efendimiz (asm) ile insanlığa ulaştırılmıştır.

Hakkında müstakil bir sure indirilen Kadir Gecesi hakkında Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

“Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar.” (Kadir Suresi, 97/1-5)

Bu gece çok bereketli ve çok mübarek bir gecedir. Duhan Suresi’nde bu husus şöyle beyan edilmiştir:

“Biz onu (Kur’an’ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır.” (Duhân 44/3)

O gecenin bereketini daha iyi anlamak için şu hadis-i şerife dikkat etmek yeterlidir:

“Kadir gecesini, fazilet ve kudsiyetine inanarak ve sevabını yalnız Allah’tan bekleyerek ibâdet ve tâatle geçiren kimsenin -kul hakkı hâriç- geçmiş günâhları bağışlanır.” (Müslim, Müsâfirîn, 175)

“Kadr” kelimesinde “tazyik” manası da vardır. Buna göre o gece yeryüzüne o kadar çok melek iner ki, dünya onlara dar gelir. Bir hadiste, “O gece yeryüzüne inen meleklerin sayısı çakıl taşlarının sayısından çok daha fazladır.” buyurularak buna işaret edilir. (Davudoğlu, Müslim Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 254)

Bu İlâhî ziyafeti, başta Cebrail (as) olmak üzere melekler inerek şenlendirirler. Uhrevî manzaralar sergilerler. Meleklerin sağanak halinde inmesi ile yeryüzü manevi bir tazyike maruz kalır. Dünya onlara dar gelmeye başlar. Mü’minlerin etrafını kuşatarak onlara Rablerinin bağış ve rahmetini müjdelerler. Tan yeri ağarıncaya kadar bu durum devam eder. Bir huzur ve saadet dalgası estirir. Bütün mü’minler bu ziyafet sofrasına davetlidir.

Onun kadrini bilerek, feyiz ve bereketinden, dünyayı kuşatan nuranî havasından istifade etmiş oluruz.

Peygamber Efendimiz (asm) Kadir gecesini Ramazan’ın son on günündeki tek gecelerde aramamızı emir buyurmaktadır. (Buhârî, Leyletü’l-kadr 3)

Zirr b. Hubeyş diyor ki, Übey b. Kaba sordum: Kardeşin Abdullah b. Mesud: “Yıl boyunca ibadet eden Kadir gecesine isabet eder” diyor, dedim. Übey b. Kab dedi ki: “Allah İbn Mesuda rahmet eylesin. O, insanların Kadir gecesine güvenmemelerini istemiştir. Yoksa Kadir gecesinin, Ramazanda, Ramazanın da son on günü içerisinde yirmi yedinci gecesinde olduğunu biliyordu” dedi. “- Bunu neye dayanarak söylüyorsun, Ey Ebül-Münzir (Übey b. Kabın lakabı)?” dedim. Übey; “- Ben bunu Rasûlüllah (s.a.s)in bize haber vermiş olduğu alametle söylüyorum ki, o da, “o gün güneş şuasız olarak doğar” dedi. (Müslim, Sıyam, 220)

Abdullah b. Ömer’den (ra) gelen bir rivayette Hz. Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur: “Kadir gecesini aramak isteyen 27. gecede arasın.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VIII, 426)

Evet, Allah’ın rahmeti Ramazan’ın tamamında ve özellikle Kadir Gecesi’nde sicim gibi yağmaktadır. Dünya ve ahiretin plan ve programını içinde barındıran Kur’an hürmetine Allah’ın rahmeti sel gibi coşmaktadır. Bir gecede seksen sene bir ömürde kazanılabilecek neticeleri kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, Kur’an’ın bildirmesiyle bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra kat’i bir delildir.

15 Mart 2026 Pazar

ARABULMAK

Dargın olanları uzlaştırmak, barıştırmak, birbirine yakınlaştırmak.

Müslümanlar, aralarında dargınlığa varacak söz ve davranışlardan sakınmalıdırlar. Her şeye rağmen dargınlık olursa dargınlıklarını gidermeye, anlaşmazlıkları çözmeye gayret etmelidirler. Bunun da mümkün olmadığı yerlerde, müslümanların, diğer müslüman kardeşlerinin aralarını bulmaya çalışıp, onları barıştırmaları ahlâkî görevleridir. Çünkü Allah'u Teâlâ: "Müminler kardeştirler, kardeşlerinizin arasını düzeltin." (el-Hücûrât, 49/10) buyurmuştur.

Allah'u Teâlâ, başta aile hayatı olmak üzere, toplum hayatında barış ve anlaşmanın hayırlı bir iş olduğunu bildirmiştir. (en-Nisâ, 4/128). Bu sebeple Hakk Teâlâ'nın:"Allah'tan korkunuz ve aranızı düzeltiniz, " (el-Enfâl, 8/1) emrine uymayı hayatımız için bir düstûr kabûl etmeliyiz.

Diğer taraftan, Hz. Peygamber (s.a.s.) müslümanlara arabuluculuk yapmalarım tavsiye ettiğini, kendilerinin de bizzat gidip dargın ve birbiri ile anlaşamayan müslümanları barıştırdığını biliyoruz.

Bir gün Resulullah ashabına: "Size, namaz, oruç ve sadakadan daha üstün bir şey göstereyim mi?" buyurdu. Onlar: "Evet, ya Resulullah, " dediler. Peygamberimiz de sözüne devamla: "Arabulmak, barıştırmaktır; Çünkü aranın bozulması saçı kökünden kazır demiyorum, dini kazır." (Tirmizî, Kıyâme, 56), buyurdu.

Bir gün, Medine yakınlarındaki Kuba halkı döğüşmüş, hatta birbirlerini taşlamışlardı. Bunu haber alan Peygamber Efendimiz, ashabına: "Haydi bizimle geliniz de onların aralarını düzeltelim," buyurmuş ve Kuba'ya gitmişti. (Buhârî, Sulh, 2) Başka bir hadislerinde de Resulullah şöyle buyurmuştur: "Halkın arasını düzelten ve bunun için iyilik kasdiyle söz taşıyan ve yine iyilik düşüncesiyle yalan söyleyen, yalancı değildir." (Buhârî, Sulh, 1).

Bilindiği gibi yalan büyük günahlardandır. Karı-koca ve diğer insanların arasını bulmak için buna müsaade edilmesi arabuluculuğun ne kadar önemli bir ahlâkî görev olduğunu göstermektedir.

Hz. Peygamber:

"Birbirinize kin tutmayın, birbirinizle hasedleşmeyin, birbirinizden arka dönüp uzaklaşmayın. Ey Allah'ın kulları! Birbirinizle kardeş olun. Bir müslümanın din kardeşini üç günden fazla terk etmesi (yani dargın durması) helâl olmaz," (Müslim, Birr ve Sıla, 23) buyurmuştur.

Öyleyse, birbirine dargın olan müslümanların, Peygamber Efendimizin yasakladığı bir konuda kendilerine yardımcı olmaya çalışan, yani onları barıştırmaya, aralarını bulmaya gayret eden müslüman kardeşlerine yardımcı olmaları da ahlâkî görevleri arasındadır. Dargın müslümanlar, inatla dargınlıklarını devam ettireceklerine, dinin üç günden fazla dargın durmayı yasakladığını, atalarımızın: "Müslümanın müslümana küslüğü tülbent kuruyuncaya kadardır," dediğini düşünerek arabuluculuk yapmak isteyenlerin bu hayırlı teşebbüslerini bir barışma vesilesi saymalıdırlar.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Onların gizli konuşmalarının çoğunda hayır yoktur; ancak sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı ve insanların arasını düzeltmeyi gözeten kimseler müstesna. Bunları, Allah'ın rızasını kazanmak için yapana büyük ecir vereceğiz." (en-Nisâ, 4/114).

Bu ayet bize, arabuluculuğun, diğer iyiliklerde olduğu gibi, çıkar gözetilmeden sırf Allah rızası için yapılması gerektiğini, ancak böyle bir düşünce ile yapılan arabuluculuğun ahlâki bir değer ifade edebileceğini göstermektedir.

Dinimiz, arabuluculuğu büyük bir fazilet olarak teşvik ederken, aksine arabozmak için söz taşımayı da büyük günah saymıştır.

14 Mart 2026 Cumartesi

ALLAH'I BULAN NEYİ KAYBEDER ?

 Bırak bîçare feryadı, beladan kıl tevekkül. Zira feryad; bela-ender hata-ender beladır bil.

   Bela vereni buldunsa eğer; safa-ender, vefa-ender, atâ-ender beladır bil.

   Madem öyle, bırak şekvayı şükret, çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.

   Ger bulmazsan, bütün dünya cefa-ender, fena-ender, heba-ender beladır bil.

   Cihan dolu bela başında varken, ne bağırırsın küçücük bir beladan gel tevekkül kıl.

   Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül.

   Hem üstadlarımdan Mevlâna Celaleddin'in nefsine dediği gibi dedim:

اُوگُفْتْ اَلَسْتُ و تُو گُفْت۪ى بَلٰى شُكْرِ بَلٰى چ۪يسْتْ كَش۪يدَنْ بَلَا سِرِّ بَلَا چ۪يسْتْ كِه يَعْن۪ى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْگَهِ فَقْر و فَنَا

   O vakit nefsim dahi: "Evet evet.. acz ve tevekkül ile, fakr ve iltica ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır. "Elhamdülillahi alâ nuri'l-iman ve'l-İslâm" dedi. Meşhur Hikem-i Atâiye'nin şu fıkrası:

مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ ٭ وَ مَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ

   Yani: "Cenab-ı Hakk'ı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?"

   Yani: "Onu bulan herşey'i bulur; Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına bela bulur." ne derece âlî bir hakikat olduğunu gördüm ve طُوبٰى لِلْغُرَبَٓاءِ hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.

Mektubat - 25

DUYGULARI YERİMDE KULLANMAK

 insanlar, insana verilen cihazat-ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve maneviyeye sarfetse, ahlâk-ı hamîdeye menşe', hikmet ve hakikata muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur.

   İşte tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatları şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: "Hased etme! Hırs gösterme! Adavet etme! İnad etme! Dünyayı sevme!" Yani, fıtratını değiştir gibi zahiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: "Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz." Hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında 

Mektubat - 34

İNSANDAKİ DUYGULAR

 İşte insanda binlerle hissiyat var. Herbirisinin aşk gibi iki mertebesi var. Biri mecazî, biri hakikî. Meselâ: Endişe-i istikbal hissi herkeste var; şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde sened yok. Hem rızık cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakikî ve uzun ve gafiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbale teveccüh eder. Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir.. bakar ki: Muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya medar olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakikî câh olan meratib-i maneviyeye ve derecat-ı kurbiyeye ve zâd-ı âhirete ve hakikî mal olan a'mal-i sâlihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hırs-ı mecazî ise, âlî bir haslet olan hırs-ı hakikîye inkılab eder.

   Hem meselâ: Şiddetli bir inad ile; ehemmiyetsiz, zâil, fâni umûrlara karşı hissiyatını sarfeder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen birşey'e, bir sene inad ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şey'e inad namına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarfetmek, hikmet ve hakikata münafîdir. O şiddetli inadı, o lüzumsuz umûr-u zâileye vermeyip, âlî ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esasat-ı İslâmiyeye ve hidemat-ı uhreviyeye sarfeder. O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âlî bir haslet olan hakikî inada, -yani hakta şiddetli sebata- inkılab eder.

Mektubat - 33

HZ.ADEMİN CENNETTEN İHRACI

  BİRİNCİ SUALİNİZ: 

   Hazret-i Âdem'in (A.S.) Cennet'ten ihracı ve bir kısım benî-Âdemin Cehennem'e idhali ne hikmete mebnidir?

   Elcevab: 

   Hikmeti, tavziftir. Öyle bir vazife ile memur edilerek gönderilmiştir ki; bütün terakkiyat-ı maneviye-i beşeriyenin ve bütün istidadat-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mahiyet-i insaniyenin bütün esma-i İlahiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netaicindendir. Eğer Hazret-i Âdem Cennet'te kalsaydı; melek gibi makamı sabit kalırdı, istidadat-ı beşeriye inkişaf etmezdi. Halbuki yeknesak makam sahibi olan melaikeler çoktur, o tarz ubudiyet için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlahiye, nihayetsiz makamatı kat'edecek olan insanın istidadına muvafık bir dâr-ı teklifi iktiza ettiği için, melaikelerin aksine olarak mukteza-yı fıtratları olan malûm günahla Cennet'ten ihraç edildi. Demek Hazret-i Âdem'in Cennet'ten ihracı, ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi; küffarın da Cehennem'e idhalleri, haktır ve adalettir.    Onuncu Söz'ün Üçüncü İşaretinde denildiği gibi: Çendan, kâfir az bir ömürde bir günah işlemiş, fakat o günah içinde nihayetsiz bir cinayet var. Çünki küfür, bütün kâinatı tahkirdir, kıymetlerini tenzil etmektir ve bütün masnuatın vahdaniyete şehadetlerini tekzibdir ve mevcudat âyinelerinde cilveleri görünen esma-i İlahiyeyi tezyiftir. Onun için, mevcudatın hakkını kâfirden almak üzere, mevcudatın sultanı olan Kahhar-ı Zülcelal'in kâfirleri ebedî cehenneme atması, ayn-ı hak ve adalettir. Çünki nihayetsiz cinayet, nihayetsiz azabı ister.

Mektubat - 42

13 Mart 2026 Cuma

ALLAH BİZE ŞAH DAMARIMIZDAN YAKINDIR

    Cenab-ı Hak bize gayet karibdir, biz ondan gayet derecede uzağız. Nasılki Güneş, elimizdeki âyine vasıtasıyla bize gayet yakındır ve yerde herbir şeffaf şey, kendine bir nevi arş ve bir çeşit menzil olur. Eğer Güneş'in şuuru olsaydı, bizimle âyinemiz vasıtasıyla muhabere ederdi. Fakat biz ondan dörtbin sene uzağız. Bilâ-teşbih velâ-temsil; Şems-i Ezelî, her şey'e herşeyden daha yakındır. Çünki Vâcibü'l-Vücud'dur, mekândan münezzehtir. Hiçbir şey ona perde olamaz. Fakat herşey nihayet derecede ondan uzaktır.

   İşte Mi'racın uzun mesafesiyle,

وَ نَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ

in ifade ettiği mesafesizliğin sırrıyla; hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın gitmesinde, çok mesafeyi tayyederek gitmesi ve ân-ı vâhidde yerine gelmesi sırrı, bundan ileri geliyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Mi'racı, onun seyr ü sülûkudur, onun unvan-ı velayetidir. Ehl-i velayet nasılki seyr ü sülûk-u ruhanî ile, kırk günden tâ kırk seneye kadar bir terakki ile, derecat-ı imaniyenin hakkalyakîn derecesine çıkıyor.

   Öyle de: Bütün evliyanın sultanı olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; değil yalnız kalbi ve ruhu ile, belki hem cismiyle, hem havâssıyla, hem letaifiyle, kırk seneye mukabil kırk dakikada, velayetinin keramet-i kübrası olan Mi'racı ile bir cadde-i kübra açarak, hakaik-i imaniyenin en yüksek mertebelerine gitmiş, Mi'rac merdiveniyle Arş'a çıkmış, "Kab-ı Kavseyn" makamında, hakaik-i imaniyenin en büyüğü olan İman-ı Billah ve İman-ı Bil'âhireti aynelyakîn gözüyle müşahede etmiş, Cennet'e girmiş, saadet-i ebediyeyi görmüş, o Mi'racın kapısıyla açtığı cadde-i kübrayı açık bırakmış, bütün evliya-yı ümmeti seyr ü sülûk ile, derecelerine göre, ruhanî ve kalbî bir tarzda o Mi'racın gölgesi içinde gidiyorlar.

Mektubat - 306

12 Mart 2026 Perşembe

YARDIMLAR ALLAH RIZASI İÇİN YAPILMALI

 Ey ehl-i kerem ve vicdan ve ey ehl-i sehavet ve ihsan!

   İhsanlar zekat namına olmazsa, üç zararı var. Bazan da faidesiz gider. Çünki Allah namına vermediğin için, manen minnet ediyorsun; bîçare fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duasından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten Cenab-ı Hakk'ın malını ibadına vermek için bir tevziat memuru olduğun halde, kendini sahib-i mal zannedip bir küfran-ı nimet ediyorsun. Eğer zekat namına versen; Cenab-ı Hak namına verdiğin için bir sevab kazanıyorsun, bir şükran-ı nimet gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeğe mecbur olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur. Evet zekat kadar, belki daha ziyade nafile ve ihsan, yahut sair suretlerde verip riya ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede? Zekat namına o iyilikleri yapıp, hem farzı eda etmek, hem sevabı, hem ihlası, hem makbul bir duayı kazanmak nerede?

Mektubat - 274

DÜNYEVİLEŞME HASTALIĞI

 Dünyevîleşmenin tavan yaptığı günümüzde madde ön safa geçerken, maneviyat ve ondan südur eden dinî değerler belki arka saflara geçip bazılarımıza abdest bile aldırmazken, namazda ön safta yarışmayı marifet zanneder olduk.

Elbette ne halde olursak olalım ibadetlerden taviz vermemek lâzım. Ancak din sadece zahiri ibadetlerden ibaret değildir. İnsanın efal ve etvarını; ailesine, çevresine milletine ve insanlığa karşı vazifelerini de tanzim eder.

Esasen din; aklen kabul edip kalben tasdik ettikten sonra vicdanen yaşatılandır. Aklı kabul edip kalbi tasdikle beraber vicdana inmiyor ve yaşanmıyorsa dinin algılanmasında sıkıntı var demektir. Belki de işine nasıl geliyorsa öyle yorumluyor olabilir.

Buyurun size el’an yaşadığımız bir kaç misâl.

“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hücurat 6.)

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.” (Nisa 135)

“Gerçek şu ki, hiçbir günahkar, başka bir günahkarın yükünü yüklenemez.” (Zümer 7)

Son senelere baktığımızda bu âyetlerle aramızda ciddi mesafeler var gibi.

Zira ne adaleti tesis edebildik, ne de zarar bize dokunacağı için hakkı söyleyebildik. Ya siyasetimiz veya cebimiz bizi doğru söylemekten uzak tuttu.

Adalet, hak-hukuk ve zulümler arşa değdi neredeyse. Biz ise kendi siyasetimizde değilse, onlara zulüm gözüyle bakamadık. Baksak da kırk tevil. Gah sol dedik, gah dinsiz, ya da terörist. Belge, bilgi, delil; ulu’lemre itaat deyip bir kenara ittik..

“Eskide bazı dinsizleri gördüm ki: Ahkâm-ı Kur’aniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; “dinsiz bir müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki; ahkâm-ı Kur’aniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar.. “gayr-ı müslim bir mü’min” tabirine mazhar oluyorlar.”

11 Mart 2026 Çarşamba

NAMAZIN ÖNEMİ

 NAMAZ ➰ NAMAZ ➰ NAMAZ*

👉 *Cebrail Aleyhisselam'ın Dilinde Namaz*

🌹🌹 *Hz.Muhammed(s.a.v) buyuruyor ki...*

⬛⬛ *Ümmetimin önünde muhakkak 5 yokuş vardir...*

❗ *Hz. Ebubekir(r.a) sordu:*

‼️ *'Nedir bu yokuşlar Ya Rasulullah❓'*

🌹🌹🌹 _Efendimiz (s.a.v) buyurdularki:_

*1️⃣➖ Ölüm ve onun zorluğu*

*2️⃣➖Kabir ve onun yalnizliği..*

*3️⃣➖Münker ve Nekir'in sualleri ve Onların heybetleri..*

*4️⃣➖Terazi ve onun hafifliği..*

*5️⃣➖Sırat Köprüsü ve onun inceliği..*

😔😭 _Hz Ebubekir (r.a), bu sözü işitince öyle çok ağladı ki onunla birlikte yedi kat gök ve melekler ağladı..._

🌾🌾 *Bunun üzerine Cebrail(a.s) indi ve dediki:*

🛑🛑 *'Ya Muhammed (s.a.v) Ebu Bekir (r.a)'e söyle ağlamasın şu sözü işitmedi mi ki:*

‼️‼️‼️ *'Ölümden başka herşeyin çaresi vardır'* _sonra Cebrail (a.s) şöyle buyurdu:_

*1️⃣📌 Her kim sabah namazını kılarsa ölüm ve onun zorluğu kolay olur..*

*2️⃣📌 Her kim öğle namazını kılarsa kabir ve darlığı ona kolay olur..*

*3️⃣📌 Her kim ikindi namazını kılarsa Münker ve Nekir'in heybetleri ve sualleri kolay olur..*

*4️⃣📌 Her kim akşam namazını kılarsa terazi ve onun hafifliği kolay olur..*

*5️⃣📌 Her kim yatsı namazını kılarsa Sırat ve onun inceliği kolay olur..*

👉 _ve denildi ki:_

‼️‼️‼️ *Her Kim namazinda gevşeklik yaparsa ölüm anında (La ilahe illlallah Muhammedur Resulullah) sözünü söylemesi güçleşir...*

🌹🌹🌹🤲🏻🤲🏻 *Rabbim hepimizi hakkıyla Namazlarını kılanlardan eylesin...*

*⬛⬛ Seni cennette özleyecek, arayacak, soracak bir dostun var mı❓*

➖ _Bu soruyu kendine samimi bir şekilde sor..._

  🩸 *"Bu kadar arkadaşım var, acaba cennette bile beni özleyecek kadar samimi bir dostum var mı❓"*

🌹 _Peygamber Efendimiz Sâllallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:_

➖ _Adam cennete girince şöyle der:_

*Acaba falan arkadaşım ne halde❓*

⭕ *Halbuki o arkadaşı cehenneme düşmüştür...*

_Allahu Teâlâ şöyle der:_

❣️❣️ *"Bu kişinin arkadaşını bunun hatırı için, arkadaşını aradığı, özlediği için, samimi olduğu için cehennemden çıkarın!"*

➡️ _Bunun üzerine cehennemde ki diğer kimseler şöyle der:_

‼️‼️ *"Bizim için bir şefaâtçi yok! Ne bir dost ne de bir samimi bir arkadaşımız var!"* Şuara Sûresi 100-101

_Hasan Basri şöyle dedi:_

❤️🖤 *"Mü'min dostlarınızı çoğaltın❗ Zira kıyamet günü onların size şefaâti olacaktır."*

_Şu soruyu samimi bir şekilde kendinize sorun..._

➖ *"Kaç tane arkadaşım ve dostum var cennette beni özleyecek❓"*

👉 *Ya Rabbi, dostumu özledim, onu da yanıma al diyecek❓*

🖤♥️❤️ *Samimi, dürüst, canınızı, malınızı gönül rahatlığıyla teslim edeceğiniz dostlar edinmemiz dileğiyle...*

10 Mart 2026 Salı

HAYIRIDA ŞERRİ YARATAN ALLAH'TIR

 Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir. Nasılki pekçok mesalihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tenbel bir adam diyemez: "Yağmur rahmet değil." Evet halk ve icadda bir şerr-i cüz'î ile beraber hayr-ı kesîr vardır. Bir şerr-i cüz'î için hayr-ı kesîri terketmek, şerr-i kesîr olur. Onun için o şerr-i cüz'î, hayır hükmüne geçer. İcad-ı İlahîde şer ve çirkinlik yoktur. Belki, abdin kesbine ve istidadına aittir.

   Hem nasıl kader-i İlahî, netice ve meyveler itibariyle şerden ve çirkinlikten münezzehtir. Öyle de: İllet ve sebeb itibariyle dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünki kader, hakikî illetlere bakar, adalet eder. İnsanlar zahirî gördükleri illetlere, hükümlerini bina eder; kaderin aynı adaletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte kader-i İlahî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey-i vâhidde iki cihetle kader ve icad-ı İlahînin adaleti ve insan kesbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyas et. Demek kader ve icad-ı İlahî; mebde' ve münteha, asıl ve fer', illet ve neticeler itibariyle şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir.

Sözler - 464

MÜSLÜMAN; ŞEFKATLİDİR,MERHAMETLİDİR

 Müslüman; adalet,şefkat ve merhamet timsalidir.

Ordusu giderken yoluna yavrulu bir köpek çıkınca onları rahatsız etmemek için ordunun yolunu değiştiren ve bir cenaze anında ayağa kalkıp ona saygı gösteren yanındakilerin bu bir Yahudi cenazesidir dediklerinde olsun o bir insandı diyerek insan onurunun herşeyden üstün olduğunu belirten bir Peygamberin ümmetiyiz.

Yine bir kafiri yere yatırdığında kesecek fakat o anda yüzüne tüküren kafiri kesmekten vaz geçen niçin kesmedin deyince seni Allah için öldürecektim fakat sen yüzüme tükürdün nefsim işe karıştı kesersem katil olurum diyen Hz Ali'nin bu tavrına hayran kalan kâfir müslüman olur.İşte bizim şefkat merhamet ve adalet anlayışımız budur.

Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dünya beşten büyüktür diyor doğrudur.15 daimi temcisi bulunan ve beş ülkenin veto hakkı olan BM malesef dünyanın huzurunu güvenliğni sağlamak yerine kendi menfaatlerini ön plana çıkararak huzursuzluğa neden olmaktadırlar.Yapılacak iş alternetifler üreterek dünya milletlerinin adalet ve hukukta üstünlük sağlayacak adımlar atmasıdır.Şunu da unutmamak gerekir ki, Her dünya devletinin de başındakı dikdatör birden büyüktür.Baştakiler gider devletler baki kalır.Yeterki hukukumuzu korumasını bilelim.

Ağlamayı,çaresizliği bırak da, problemin çözümüne çare ara

Tarık bin Ziyad komutasındaki askerler Cebeli Tarık boğazını geçtikten sonra Komutan gemileri yakıyor ve  askerlerin geri dönmelerini imkansız hale getiriyor. O eşsiz komutan  askerlerine dönüp şöyle sesleniyor. İşte karşınızda düşman ve  arkanızda deniz ya çarpışır bu toprakları ele geçirir buraya yerleşir İslâmın Endülüs'te yayılmasını sağlarsınız, ya da geri döner denizde boğulur gidersinz diyerek ordusuna hedefi gösteriyor.Bu hitaptan sonra ordu düşmanla çarpışarak Endülüs fetediliyor.Böylece Endülüs Emevi devleti kuruluyor.Gırnata şehri devletin başkenti oluyor. Uzun müddet( 250 yıl) orada kalan müslümanlar malesef zayıf idareciler ve iç karışıklılar sonucu acı bir gerçekle karşılaşıp yıllar sonra İspanyadan atılıyorlar.En acı olanı da son hükümdar Abdurrahman'ın yüksek bir yere çıkarak yakılan, yıkılan yok edilen Kurtuba şehrini, seyrederek ağlaması oluyor.Bu durumu gören hükümdarın annesinin tarihe geçen şu sözleri ibret doludur: "Ağla hain ağla, ağla zalim ağla, erkekler gibi çarpışıp mücadele edemeyenler böyle karılar gibi ağlar" diyerek onun şahsında herkese büyük bir ders veriyor.

İşte ibret dolu bir mücadele. Sonunda tefrikaya dirayetsizliğe kurban giden, Endülüs Emevi devletinin yıkılması ile bir devrin sonu.

8 Mart 2026 Pazar

FATİHA SURESİ VE ANLAMI

   Mânâsını kısaca vermemiz gerekirse: 

“Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla: Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O Rahmandır; rahmeti bütün varlıkları kuşatır. Ve bütün yaratıklarının her türlü rızkını merhametle yetiştirir. O Rahimdir; yaratıklarına karşı pek şefkatli ve merhametlidir. O hesap gününün sahibidir. Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz. Bizi sırat-ı mustakîme (doğru yola) ilet. Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tâbi olan salih kullarının yoluna ilet.- Gazabına uğrayanların ve dalâlete düşmüş olanların yoluna değil. Âmin.”             

 Allah Teâlâ, ‘Fatiha Sûresini kulum ile kendi aramda iki eşit kısma ayırdım. Yarısı Benim, yarısı da kulumundur. Kulum onunla istediğine kavuşacaktır’ buyuruyor. Nitekim kul kıyama kalkar ve ‘Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemin’ (Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun) der. Bunun üzerine ulu ve yüce Allah, ‘Kulum bana hamd etti!’ buyurur. Kul, ‘Errahmanirrahim’ der. Allah, ‘Kulum Bana senada bulundu’ buyurur. Kul, ‘Mâlik-i Yevmiddin’ der. Allah Teâlâ: ‘Kulum Beni tazim etti. İşte bu okunanlar Bana aittir. ‘İyyake nabüdü ve iyyake nestain’ benimle kulum arasındadır. Sûrenin bundan sonraki ayetleri ise kulumundur ve kulum o âyetleri okuyarak dilediğine kavuşur. Çünkü kulum artık, ‘İhdinassırâtelmüstakim. Sıratellezine en’amte aleyhim gayri’l-mağdubi aleyhim veladdâllin. Âmin’ diye duâ ediyor’ buyuruyor.”

YEMEK DUASI

 

Bismillehirrahmanirrahim...

Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız!

Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster.

Ve bizi makarr-ı saltanatına celb et.

Bizi bu çöllerde mahvettirme.

Bizi huzuruna al. Bize merhamet et.

Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir.

Bizi zevâl ve teb’îd ile tazib etme.

Sana müştak ve müteşekkir şu muti’ raiyetini başıboş bırakıp idam etme.

Yâ Rab!

Kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et.

Emanetini kabzetmek zamanına kadar

bizi emanette emin kıl.

Yâ Rab!

Ruhumuzu cesedimize, kalbimizi nefsimize,

aklımızı midemize hâkim eyle.

Lezzeti şükür için isteyen kullarından eyle.

Yâ Rab!

Resûl-u Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın bereketi hürmetine bize ihsan ettiğin maddi ve manevi rızkımıza bereket ihsan et..!

Amin...Amin...Amin !

ANNE BABA VE YAŞLILAR

“Anne, baba ve yaşlılar çabuk kırılır; çünkü gönülleri hassastır, sevgiyi derinden hissederler. Onlara söylenen bir söz, verilen küçük bir değer veya yapılan ufak bir incelik bile kalplerinde büyük bir mutluluk olur. Kırılmamaları için değil; kırıldıklarında onarılması zor olduğu için daha çok özen göstermeliyiz.”

Anne, Baba ve Yaşlıların İnce Gönlünü incitmemek gerekir.

Anne, baba ve yaşlılar çabuk kırılır…
Çünkü yılların yorgunluğu, gönüllerinde ince bir hassasiyet bırakır.
Bir bakış, bir söz, bir ihmal bile onların yüreğinde derin bir iz bırakabilir.
Oysa gönüllerine dokunmak zor değildir; küçük bir ilgi, kısa bir ziyaret, hal hatır sormak bile onlar için dünyalara bedeldir.

Unutmayalım; onların kalpleri, yıllarca sizin için çarpan en temiz kalplerdir.
Onları kırmamak, incitmemek; sadece bir evlatlık görevi değil, aynı zamanda gönül borcudur.

Onların Gönlünü Kazanıp Duasını Almak

Anne, baba ve yaşlılar çabuk kırılır…
Çünkü gönülleri incelikle örülüdür.
Bir tebessüm, bir hâl hatır soruş, bir küçük iyilik onların kalbinde büyük bir yankı bulur.

Onların gönlünü kazanmak; aslında kendinize iyilik etmektir.
Zira bir anne-babanın, bir yaşlının gönlünden yükselen dua;
evlâtların yolunu aydınlatan görünmez bir kandildir.

Bugün bir kapılarını çalmak, bir telefon etmek, “Nasılsın?” diye sormak bile

gönüllerini kazanmak için yeterlidir.

Unutmayalım: Gönlü alınan her dua, hayatımıza bereket olarak döner.

Umarım gelecek nesiller ailelerinin kıymetini bilir ve anne babalarına onları yetiştirmek için verdikleri emeğin, harcadıkları zamanın karşılığını fazlasıyla verirler.

Anne babanızı çok sevin ve saygı anlayış gösterin çünkü anne babanın yedeği yok...!!!

.....HER YAŞLI İNSAN BİR ANNE BABADIR...

...........DEĞERLERİNİ BİLELİM....

Rafet Özcan

7 Mart 2026 Cumartesi

DÜNYA VE AHİRET HAYATI

 Evet

وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ

Bu dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir.Esas olan ahiret hayatıdır.

sırrınca, şu dâr-ı dünyada, camid ve şuursuz ve hayatsız maddeler, orada şuurlu hayatdardırlar. Buradaki insanlar gibi orada da ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar; emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen "Filan meyveyi bana getir", getirir. Filan taşa desen "Gel", gelir. Madem taş, ağaç, bu derece ulvî bir suret alırlar. Elbette ekl ve şürb ve nikâh dahi hakikat-i cismaniyelerini muhafaza etmekle beraber; Cennet'in dünya fevkındeki derecesi nisbetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir suret almaları iktiza eder.

Sözler - 499

BİR ANDA ÇOK YERDE BULUNMAK

 Nurani bir zât, bir anda çok yerlerde aynen bulunması -Onaltıncı Söz'de isbat edildiği gibi- meselâ, Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm bin yıldızda bir anda hem Arş'ta, hem huzur-u Nebevîde, hem huzur-u İlahîde bir vakitte bulunması; hem Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın haşirde bir anda ekser etkıya-ı ümmetiyle görüşmesi ve dünyada hadsiz makamlarda bir anda tezahür etmesi ve evliyanın bir nevi garibi olan ebdalların bir vakitte çok yerlerde görünmesi ve avamın rü'yada bazen bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşahede etmesi ve herkesin kalb, ruh, hayal cihetiyle bir anda pekçok yerlerle temas edip alâkadarane bulunması, malûm ve meşhud olduğundan.. elbette nuranî, kayıdsız, geniş ve ebedî olan Cennet'te, cisimleri ruh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayal sür'atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüzbin yerlerde bulunup yüzbin hurilerle sohbet ederek yüzbin tarzda zevk almak; o ebedî Cennet'e, o nihayetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sadık'ın (A.S.M.) haber verdiği gibi hak ve hakikattır. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terazisiyle o muazzam hakikatlar tartılmaz.

  İdrak-i maâlî bu küçük akla gerekmez. 

  Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez. 

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى حَب۪يبِكَ الَّذ۪ى فَتَحَ اَبْوَابَ الْجَنَّةِ بِحَب۪يبِيَّتِهِ وَ بِصَلَاتِهِ وَ اَيَّدَتْهُ اُمَّتُهُ عَلٰى فَتْحِهَا بِصَلَوَاتِهِمْ عَلَيْهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ اَللّٰهُمَّ اَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ بِشَفَاعَةِ حَب۪يبِكَ الْمُخْتَارِ اٰم۪ينَ

Sözler - 502

ALLAH RIZASI İÇİN YARIM EKMEK

 “Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla halis olmayana müreccahtır.Bediüzzaman Said Nursî (Lem’alar)

Allah rızası için yarım ekmek!

İmam Şibli Hazretlerini çok seven bir fırıncı vardı.
Bir gün İmam Şibli’ye dediler ki:
“Bu fırıncı zatınızı çok seviyor. Ama işlerinin yoğunluğundan ziyaretinize gelemiyor.”

İmam:
“O gelemiyorsa biz ona gidelim!” dedi ve fırıncıya gitti.
Fırıncıya gelince selâm verdi ve:
“Evlâdım! Allah rızası için yarım ekmek ver!” dedi.
Fırıncı İmam Şiblî’yi tanımadı ve çıkıştı:

“Git beybaba! Her isteyene yarım ekmek verseydim, iflâs ederdim! Dileneceğine git çalış! Sapasağlam adamsın!”

İmam dönüp gitti.
Fırıncıya:
“Sen ne yaptın? Bu adam İmam Şibli’dir!” dediler.
Fırıncı dizlerini döverek imamın arkasından koşup eteklerine yapışır:

“Aman efendimiz! Kulunuzu affediniz! Ahmaklığımdan sizi tanımadım! Emrediniz, kulunuz köleniz olayım!” diye yalvarmaya başladı.

İmam:
“Bir şartla seni affederim!” dedi. “Benim hatırım için Bağdat meydanında bütün halka ziyafet çekeceksin!”

Fırıncı:
“Tabi efendim! Lâfı mı olur?” dedi.
Fırıncı kısa zamanda Bağdat Meydanında bütün halka büyük bir ziyafet çekti.
Ziyafete İmam Şibli de katıldı.
İnsanlar yemeklerini yedikten sonra birisi İmam Şibli’ye:
“Efendimiz! İnsanları Cennetle müjdeleyip cehennemden sakındıracak bir şeyler söyleseniz!” dedi.

İmam Şibli konuşmaya başladı. İmam konuşmasında, fırıncının bu amelinin Allah katında makbul olmayan bir amel olduğunu söyledi.

Dinleyenler şaşırdılar:
“Nasıl olur efendim? Bunca ziyafetin bir değeri yok mudur?” diye sordular.

İmam:
“Allah rızası için yarım ekmeği vermeyen fırıncı, benim hatırım için bunca ziyafet çekiyor. İşte bunun adı şirk-i hafidir. Bundan Allah’a sığınmak lazım.” diye cevap verdi.

6 Mart 2026 Cuma

AİLE İÇİN ALTIN KURALLAR


Âdemoğlu sabaha erdi mi, bütün azaları, dile temenna edip: “Bizim hakkımızda Allah'tan kork. Zira biz sana tabiyiz. Sen istikamette olursan biz de istikamette oluruz, sen sapıtırsan biz de sapıtırız!" derler.”

Bu Hadis-i Şerifte belirtildiği gibi aile için altın kuralı sayılabilecek konulardan bahsetmek istiyorum.   

DEĞER DİLİ: Bu kadar değerli ve şerefli olan insana hak ettiği değeri vermek insan olmanın da bir gereğidir. Bu değeri göstermenin en güzel yolu kadirşinas ve vefalı olmaktır.

Peygamber Efendimiz (asm) en zor zamanlarda kendisini yalnız bırakmayan mü’minlerin annesi Hazreti Hatice’yi her zaman hayırla yad ederdi. 

TAKDİR DİLİ: Hazret-i Hatice validemizin hususiyetlerinden biri de ailede değer ve takdir dilini kullanmasıydı. Vahyin geldiği ilk anlarda endişe içerisinde olan Peygamber Efendimizi (asm) şu sözlerle teskin etmişti: “Korkma! Allaha yemin ederim ki, Allah seni hiçbir zaman utandırmaz. Çünkü sen akrabalarını gözetir, doğru konuşursun. Güçsüzlerin sıkıntılarını yüklenir, fakirin ihtiyacını karşılarsın. Misafire ikramda bulunur, musibete uğrayana yardım edersin.”

GÖNÜL DİLİ: Kur'ân-ı Kerîm'de Rabbimiz şöyle buyurur: “Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun (cc) delillerindendir. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır.”

Hatice annemizin fedakârlığına Cebrail (as) bile hayran olmuştur. Nitekim vahiy meleği bir gün Rasul-i Ekrem Efendimiz ile sohbet ederken, Hazret-i Hatice’nin elinde bir kap yemekle gelmekte olduğunu haber vermiş, sonra da şunları söylemiştir: “Hatice yanına geldiği zaman, ona Rabbinden ve benden selâm söyle! Onu, Cennet’te inciden yapılmış bir sarayla müjdele! Orada ne gürültü vardır ne de yorgunluk.”

NEZAKET DİLİ: İçten nazik olan bir insan her zaman, her şartta zarif ve düşünceli davranır; kendi çıkarına aykırı durumlarda bile nezaketi elden bırakmaz. Nezaket, insanın karşısındaki insana -kim olursa olsun- değer vermesi demektir.

SAYGI DİLİ: Hz. Peygamber, kadınları şiddetten korumak için gerekli uyarılarda bulunmuş ve daima onlara hayırla muamelede bulunmayı tavsiye etmiş ve şöyle buyurmuştur: “En hayırlınız, ailesine hayırlı davranandır. Ben de sizin aranızda ailesine karşı en hayırlı davrananım.”

Hz. Peygamber, çocuklarının ve torunlarının azarlanmasını hiçbir zaman istemez, sabır ve müsamaha göstererek onların eğitilmesini hep arzu ederdi. Bir defasında Hz. Peygamberin  (asm) kucağına torununu veren Ümmü’l-Fazl, çocuğun Resûlullah’ın üstünü ıslattığını görünce omzuna vurmuş bunun üzerine Peygamber (asm), “Allah iyiliğini versin, oğlumun canını acıttın!” buyurmuştur.

Peygamberimiz, torunları Hasan ve Hüseyin hakkında şöyle buyurmuştur: “Allahım ben o ikisini seviyorum, Sen de sev, onları seveni de sev.”

5 Mart 2026 Perşembe

İMTİHAN OLUYORUZ

 Dünyanın bir imtihan yeri olduğu söylenir. Evet bu imtihanın en zor olanı, insanların kendi kendileriyle olan imtihanlarıdır.

İçimizdeki Savaş: Nefisle Mücadele

Bu nasıl oluyor? Hazreti Muhammed, en çetin savaşlarından biri olan Tebük seferinden dönerken, ashabına “Biz küçük savaştan, büyük savaşa dönüyoruz” dedi; ashabı “Bundan daha büyük savaş nedir? Ey Allah’ın Resulü!” dediklerinde ise; Hz. Peygamber, “Bu, kendi kendinizle yani içinizdeki nefisle olan mücadele savaşıdır.” buyurdu.

Allah, insanları birbirinin zıttı olan duygularla iç içe yaratmıştır.
Bunlar:
İman-küfür,
hidayet-dalalet,
sadakat-hiyanet,
doğruluk-yalancılık,
şehvet (fuhuş)- iffet,
kindar olmak-şefkat etmek,
husumet yapmak-merhametli olmak,
inat etmek- affedici olmak gibi ve daha nice duygulardır…

İşte insanın içinde taşımış olduğu bu birbirine tamamen zıt kutuplardan birini tercih etmesi, kendi hür iradesine bağlı kılınmıştır. Bunun nihai neticesine de takdir-i İlâhi denilir. (ki o da üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur)

Bu kutuplardan biri müsbettir ki; orada insan için çok kâr ve kazanç vardır. Ve onun da son durağı Cennet gibi ebedi bir saadettir.

Diğer tarafı da menfidir ki; orada da hadsiz bir hasaret, zarar ve ziyan vardır. Onun da sonucu ve karşılığı bütün çeşitleri ile ateştir, sakardır, Cehennemdir.

Her bir insanın öz varlığını, iç dünyasını ve benliğini oluşturan kendi nefsidir. Bu nefsin yönlendirilmesinden ve rotasını tayin etmekten de yine kendisi sorumlu tutulmuştur.

Bununla ilgili olarak Allâh Teâlâ; “Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş, kurtulmuştur. Onu kirletip örten kişi ise, ziyana uğramıştır.”(1) buyurmuştur.

Bu ayetten de anlaşıldığı üzere; insanlara Allâh Teâlâ tarafından denilmiştir ki, içinizdeki bu güzel duygulara sahip çıkıp geliştireceksiniz, tatbik edecek ve bütün bu duygularla kötülükleri yeneceksiniz.

İşte burada bir insanın, özellikle bir dindarın kendi savaş alanı, mücadelesi; kendi zihninde ve bedeninde bulunan bu duygularıdır. Bu savaşı kaybeden bir müslüman, şeklen ne kadar ibadet ederse etsin, iyi bir insan ve güzel bir müslüman olma ihtimali yoktur.

Zira sen, kendine karşı bir savaş veriyorsun ve ben “Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” diyen bir Peygamberin ümmetiyim diyorsun. Dolayısıyla o güzel Ahlâk-ı Muhammed’iyye ile ahlâklanman gerekir. Her halükârda adil olmaya, hakka, hakikata riayet etmen gerekir ki, bu ahlâka uygun hareket etmiş olasın.

Bu İslâm ahlâkında hırsızlık yoktur, iftira yoktur, yalan yoktur, zayıfı ezmek ve ona zulmetmek yoktur, hele hele kul hakkını ihlâl edip, pay-ı mal etmek hiç yoktur.

Tam aksine, bütün bunların yerine Hakka riayet, adaletle hükmetmek, sadakat, zayıfa merhamet ve şefkatle muamele etmek, ona yardım elini uzatmak; ana babaya hürmet; komşuya, akrabaya iyilikte bulunmak, tabiatı ve bütün canlıları sevmek ve korumak, bu güzel ahlâkın birer küçük numuneleri ve tezahürleridirler.

Sen, eğer hakka riayet etmez, hırsızlık yapar, açık gizli cinayetler işleyip insanları öldürüp veya öldürtüyorsan, zulüm ediyorsan, zayıfı ezmeye devam ediyorsan, namusunu, malını, mülkünü her türlü değerlerini ayaklar altına alıp gasp ediyor ve çiğniyorsan; kalbi kırıklara merhamet edip, dertlerine ortak olamıyorsan; kendi kendine yaptığın o savaş meydanını terk etmiş, siperi bırakıp kaçmış ve sonuç olarak kendi nefsinle yaptığın mücadeleyi ve o çetin savaşı kaybetmişsin demektir.

Bu durumda bir müslüman ne kadar camiye gider, imam arkasında namaz kılarsa kılsın, oruç tutarsa tutsun, hac ederse etsin; Allah’a yakın olma, onun rızasını tahsil etme adına hiçbir faydası olmadığı gibi; aslında o yaptığı ibadetlerde çok zararları vardır.

Herkes içinde taşımış olduğu o saf ve nezih duygularıyla, kazandıklarının helal mı, haram mı? yaptıkları işlerin meşruiyetini de hangi kategoride olduğunu da yine bu duygularla belirler ve bilir. Ona göre muadele ve muhasebesini de yapmakla yükümlüdür.