Küskünlük ve dargınlıklar, ailede huzursuzluklara sebep olur.
“Bir mü’minin bir mü’mine üç günden fazla küs kalması helâl değildir.”
Resûlullah (asm) sınırı üç gün ile belirlediği halde bazı fert ve aileler arasında aylar süren küslükler yaşanabiliyor. Hatta, nadir de olsa, yılları bulan kırgınlıklar dahi var.
Küserek hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Çünkü bu, bir çözüm değildir. Sadece birbirinize giden gönül ve maddî yolları tıkarsınız.
Küslük, iki ruhun büyük bir hızla birbirinden uzaklaşmasına sebep olur. Aradaki samimiyet, sevecenlik, muhabbet ortadan kalkar. Üstüne üstlük düşmanlık, kin, nefret tohumları filizlenerek kök salmaya başlar.
Hele aile hayatı, küslükle en ağır yarayı alır, en fazla zararı da çocuklar görür.Bu durum ailenin temellerini sarsar, mahveder.
Aynı evde yaşayan bireyler arasında yükselen duvarlar, birinin diğerine ulaşmasını engeller. Bir huzur iklimi olabilecek yuva, cehenneme döner.
Birbirinden kopan fertler başka yerlerde, başka mutluluklar aramaya başlar. Küs kalmanın psikolojisine baktığımızda şunu görürüz:
Kızdığı kişi ya da kişileri cezalandırmak. Fakat farkında değil ki, kendi kendini de o cezaya çarpıyor. Hem de yalnızlığa mahkûm ederek.
İnsan fıtraten sosyal bir varlıktır. Sıkıntılarını, anlaşmazlıklarını konuşarak çözmelidir. Konuşmak fiili anlaşmayı, birbiriyle irtibat kurmayı sağlar. Küs kalmak ise anlaşmazlığı çözmeyi bırakın, yeni problemler doğurur.
BAĞIRARAK KONUŞMAK
Çok konuşmak, gelişigüzel konuşmak, bağırarak konuşmak, düşünmeden konuşmak aslında ruhî ve aklî dengesizliklerin bir göstergesidir.
Dimağından, düşüncelerinden, kalbi ve vicdanından daha büyük dili olanlar çok konuşur, gereksiz konuşur, bağırarak konuşurlar.
Kişi lisanıyla insandır. Çok konuşan, gereksiz konuşan, bağırarak konuşanlar, dostlukları zedeler, muhabbeti yok eder, sırları ifşa eder, gıybete tahkire kapı açar, kısacası iletişimi bozar. Bu yüzden âlimler, “Eğer bir insanın kalbinde darlık, vücudunda bitkinlik, rızkında kıtlık olursa, bilsin ki malayani ve yersiz konuşmaları sebebiyledir” demişlerdir.
Peki öfkelendiğimizde neden yüksek sesle konuşuruz?
Bir bilge öğrencileriyle gezerken birbirlerine öfkeyle bağıran bir aile görür ve talebelerine sorar; “İnsanlar neden birbirlerine öfkeyle bağırır?” Öğrencilerinden biri, ‘Sakinliğimizi kaybettiğimiz için.’ der. Bunun üzerine bilge, ‘Ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken ona neden bağırırız?’ diyerek sorusunu tekrarlar. ‘O kişiye söyleyeceklerimizi alçak bir sesle aktarabilecek iken neden yüksek sesle anlatma ihtiyacı duyarız?’ diye sorunu bir daha yineler. Öğrenciler cevap veremez.
Bilge şöyle açıklar, ‘İki insan birbirine öfkelendiği zaman kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse arada açılan bu kalbi mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırırlar.’ der.
Demek bağırarak konuşan insanlar ya özgüven problemlerini enaniyet göstergesi olarak bağırarak konuşma yoluyla tatmin ederler ya da bağırarak konuştuğu insanla kalbî bir mesafeden dolayı yani muhabbet ve sevgi probleminden dolayı bağırarak konuşurlar. Kalbî mesafelerin sebebi ise ya yapılan gıybetler ya da gelişi güzel düşüncesizce yapılan konuşmalardır.
Hasılı, Mevlânâ’nın dediği gibi;
Zerzevatçı bağırır, sarraf bağırmaz
Eskici bağırır, antikacı bağırmaz,
Söyleyecek sözü, fikri değerli olan bağırmaz,
Bağıran düşünemez, düşünmeyen kavga eder.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder