28 Şubat 2026 Cumartesi

İBADET VE ÖNEMİ

 "Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki; Arz'ı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semadan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sair gıdaları çıkartsın. Öyle ise, Allah'a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allah'tan başka mabud ve hâlıkınız yoktur."    Mukaddime 

   Akaidî ve imanî hükümleri kavî ve sabit kılmakla meleke haline getiren ancak ibadettir. Evet Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hale, âlem-i İslâmın hal-i hazırdaki vaziyeti şahiddir. Ve keza ibadet, dünya ve âhiret saadetlerine vesile olduğu gibi, maaş ve meade, yani dünya ve âhiret işlerini tanzime sebebdir ve şahsî ve nev'î kemalâta vasıtadır ve Hâlık ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.

Küçük Sözler - 89

İBADET DÜNYA SAADETİNE VESİLEDİR

 İbadetin dünya saadetine vesile olduğunu izah eden cihetler:

   Birisi: İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acib ve latîf bir mizac ile yaratılmıştır. O mizac yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Meselâ: İnsan en müntehab şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, zînetli şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.

   Şu meyillerin iktizası üzerine yiyecek, giyecek ve sair hâcetlerini, istediği gibi güzel bir şekilde tedarikinde çok san'atlara ihtiyacı vardır. O san'atlara vukufu olmadığından, ebna-yı cinsiyle teşrik-i mesaî etmeye mecbur olur ki; herbirisi, semere-i sa'yiyle arkadaşına mübadele suretiyle yardımda bulunsun ve bu sayede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler.

   Fakat insandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i akliye Sâni' tarafından tahdid edilmediğinden ve insanın cüz'-i ihtiyarîsiyle terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muamelâtta zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, cemaat-i insaniye çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır. Lâkin her ferdin aklı, adaleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki; ferdler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun, ancak şeriattır.

   Sonra o şeriatın tesirini, icrasını, tatbikini temin edecek bir merci', bir sahib lâzımdır. O merci' ve o sahib de, ancak peygamberdir. Peygamber olan zâtın da, zahiren ve bâtınen halka olan hâkimiyetini devam ettirmek için, maddî ve manevî bir ulviyete ve bir imtiyaza ihtiyacı olduğu gibi, Hâlık ile olan derece-i münasebet ve alâkasını göstermek için de, bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil de ancak mu'cizelerdir.

   Sonra Cenab-ı Hakk'ın emirlerine ve nehiylerine itaat ve inkıyadı tesis ve temin etmek için, Sâni'in azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de ancak akaid ile, yani ahkâm-ı imaniyenin tecellisiyle olur. İmanî hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi, ancak tekrar ile teceddüd eden ibadetle olur.

Küçük Sözler - 90

İBADET İNBANI OLGUNLAŞTIRIR

 İbadetin şahsî kemalâta sebeb olduğunun izahı: 

   İnsan cismen küçük, zaîf ve âciz olmakla beraber, hayvanattan addedildiği halde, pek yüksek bir ruhu taşıyor ve pek büyük bir istidada mâliktir ve hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır ve gayr-ı mütenahî emeller sahibidir ve addedilemez fikirleri vardır ve gayr-ı mahdud şeheviye ve gazabiye gibi kuvveleri vardır ve öyle acaib bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün enva' ve âlemlere fihriste olarak yaratılmıştır.

   İşte böyle bir insanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren, ibadettir; istidadlarını inkişaf ettiren, ibadettir; meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibadettir; emellerini tahakkuk ettiren ibadettir; fikirlerini tevsi' ve intizam altına alan, ibadettir; şeheviye ve gazabiye kuvvelerini hadd altına alan, ibadettir; zahirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden, ibadettir; insanı mukadder olan kemalâtına yetiştiren, ibadettir; abd ile Mabud arasında en yüksek ve en latîf olan nisbet, ancak ibadettir. Evet kemalât-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münasebettir.

   İhtar: İbadetin ruhu, ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.

  (İşaratü'l-İ'caz'dan) 

Küçük Sözler - 94

27 Şubat 2026 Cuma

AĞLANACAK HALLERİMİZ VAR GÜLÜYORUZ

 Ağlanacak hallerine gülenler

Sevgili Peygamberimiz; “Eğer benim bildiklerimi siz bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.” buyurmuştur.

Hakikaten Hz. Peygamberin bildiklerini bizler bilseydik; hırsızlar, haramilikten vazgeçerdi. Rüşvet alıp yolsuzluk yapanlar doğru yola gelirdi. Zalimler, zulümlerinden vazgeçip, merhamete gelirlerdi. İnsanlar husumetten muhabbete dönerlerdi. Nefret yerine, kucaklaşmayı tercih ederlerdi. Yine insanlar, gerçek bir insanın; insanlık şeref ve payesini idrak eder, dünya gül gülistanlık olurdu. Hep beraber, dünyada cennet hayatının güzelliğini ve saadetini huzurla yaşardık. Ama, maalesef durum hiç de öyle değil, hatta şu anda dünya, tam da bunun tersine dönüyor diyebiliriz.

İstikamet ve doğruluğun en önemli dayanağı; Allâh’tan korkmak ve kuldan da utanmaktır, haya etmektir. Bu iki insanî duyguyu kaybeden, her şeyini kaybetmiş, her türlü haramı ve kötülüğü yapmaya, irtikap etmeye müsait bir duruma, gelmiş demektir.

Allâh ve Resulü, çalışanı sever ve meşru yoldan zengin olmayı da teşvik ederler. Bildiğiniz gibi Hz. Peygamber, “Veren el, alan elden üstündür” demiştir.

Gayr-i meşru, haram yollardan gelir elde etmek, kul hakkına girmek, hem din’en ve hem de insaniyeten kapalıdır.

İnsana, hele hele Müslümana hırsızlık yapmak, kul hakkına girmek, hiç ama hiç yakışmaz. Zira haramdır, ayıptır, büyük günahtır, ateştir.

“El harisu, haibün hasir” yani doyumsuz, aç gözlü, kanaatsız insanlar, hep kaybetmeye, hüsrana uğramaya mahkumdurlar sözü, darb-ı mesel, yani ata sözü hükmüne geçmiştir.

Haramdan, haramilikten nemalanıp da, huzurla ve gönül rahatlığı ile öleni hiç gördünüz mü?

Daha huzurlu, daha mutlu, daha sürurlu bir yaşam umuduyla;

Selâm ve muhabbetlerimle…

TOPLUMUN SAĞLAM TEMELİ DEĞERLERİMİZ

 Toplumu ayakta tutan değerler; 

insanı insan yapan, fertleri bir arada tutan ve huzurlu bir hayatın temelini oluşturan esaslardır. Bu değerler zayıfladığında toplumda çözülme, güvensizlik ve huzursuzluk baş gösterir.

Toplumu ayakta tutan başlıca değerler şunlardır:

Muhabbet: Kalpler arasındaki bağı güçlendirir, kin ve düşmanlığı giderir.

Hürmet (Saygı): Büyük–küçük, güçlü–zayıf herkesin hukukunu korur.

Merhamet: İnsanı bencillikten kurtarır, yardımlaşmayı ve paylaşmayı artırır.

Adalet: Güvenin temelidir; zulmün panzehiridir.

Doğruluk ve Dürüstlük: Toplumsal ilişkileri sağlamlaştırır.

Helâl–Haram Bilinci: Vicdanı diri tutar, hak yemeyi önler.

Sorumluluk ve İtaat: Başına buyrukluğu değil, düzeni ve disiplini getirir.

Aile Bağları: Toplumun çekirdeğidir; sağlam aile, sağlam toplum demektir.

Eğitim ve İlim: Cehaleti giderir, doğruyu yanlıştan ayırmayı öğretir.

İstişare ve Dayanışma: Ayrışmayı değil, birlik ve beraberliği güçlendirir.

Değerler yaşatılmazsa toplum ayakta kalamaz; değerler yaşatılırsa nesiller de istikamet bulur.

DEĞERLERİMİZE SAHİP ÇIKALIM

Değerler; bizi biz yapan, toplumu ayakta tutan görünmez sütunlardır.

Muhabbet zayıfladığında kalpler uzaklaşır,

hürmet kaybolduğunda edep yıpranır,

merhamet unutulduğunda insanlık yara alır.

Helâl–haram hassasiyeti, adalet duygusu, doğruluk ve sorumluluk;

yalnızca geçmişin hatırası değil,

bugünün ihtiyacı, yarının emanetidir.

Değerlerimizi sözle değil, yaşayarak koruyabiliriz.

Evde, okulda, sokakta, kalpte…

Her hâlimizle örnek oldukça değerler de yaşayacaktır.

Değerlerine sahip çıkan toplum, geleceğini emniyete almış demektir.

TEFEKKÜR VE NEFİS MUHASEBESİ

 . Günümüzde özeleştiri dedikleri nefis muhasebesi insanın bulunduğu noktayı belirlemesi açısından çok önemlidir. “Ben nereden geldim? Bu dünyaya gönderiliş amacım ne? Şimdi ne yapıyorum? Nereye gidiyorum?” sorularını kendimize sorarak tefekkür iklimine açılmalı, hayatımızın artı ve eksilerini çıkarıp bir bilanço hazırlayarak durumumuz hakkında bir değerlendirme yapmalıyız. Bu şekilde, yapmış olduğumuz hataları ve günahları daha iyi görme fırsatını yakalamış olacağız.

İşte her gün böylesi bir tefekkür iklimine yelken açarak, kendi nefsini sorgulayan bir insanın kazanacağı hassasiyeti bir düşünün. Her gün kendisine ara hedefler koyup bunlara azimle ulaşmaya çalışan bir insan için artık bu bahsettiğimiz meseleler çoktan aşılmıştır. Böyle birisi ruh dünyasında koruyucu mekanizmalarını kurmuş ve bu mekanizmaların da bakımını düzenli olarak yapmaktadır.


Bu mekanizmaları yerleştirmek için neler yapılmalı?


1. Kur’an’ı anlayarak okumalıyız. Kur’an göğüslerde olana (günahlara, sıkıntılara vs.) bir şifadır. Kur’an’ın şifa özelliğinden yararlanmalı, onun bir hayat iksiri olduğunu idrak etmeliyiz. Kur’an sadece emir ve yasaklardan bahsetmiyor.


2. Namazlarımızı Kur’an’ın emrettiği şekilde huşu içinde duya duya ve doya doya, hakkını vererek kılmalıyız. Namazdan sonra Peygamber Efendimizin bir sünneti olan tesbihatı da yapmalıyız. Bu bize bir zırh olacaktır.


3. Duanın Rabbimizle irtibatımızı güçlendiren bir fonksiyona sahip olduğunu unutmamalıyız.


4. Allah’ı, O’nun yüceliğini, merhametini, sevgisini, azametini, kudretini, büyüklüğünü, adaletini, azabını vs. her fırsatta, her vesileyle hatırlamaya çalışmalıyız.


5. O’na olan sevgimizi güçlendirmeye çalışmalıyız. Bu da bu sevgi duygusunu tatmakla oluyor. Sevenin halet-i ruhiyesi, içindeki esen rüzgârların boyutu ve gücü farklı olur.


6. İman hakikatlerinin anlatıldığı eserleri her gün bir miktar da olsa okumalı; kalbimizi, ruhumuzu ve diğer duygularımızı böylece doyurmalıyız. Ki şeytan girecek yer bulamasın.


7. İçimizde eğitilmeyi bekleyen bir nefis taşıdığımızı unutmamalı, onu eğitmeyi bir hedef olarak koyup, bu hedefe gidecek olan ara hedefleri belirledikten sonra Allah rızası için başarılı olma hırsıyla çabalamalıyız.


Hayalinizi kontrol altına alın

Hayal, mantık ve güç sınırı tanımayan, zaman ve mekân kaydına tabi olmayan bir zihin faaliyetidir. Bazen o, beş duyumuzun tesiri altında eşya ve hadiseleri şekillendirmekle, kendine ait eşyanın tabiatına bütün bütün ters olmayan motifler de ortaya koyar.


Mesela gözümüze çarpan herhangi bir görüntü, hayalimizde bir kısım resimler ve suretler meydana getirir. Kulağımıza gelen seslerde bir kısım sahneler ve tablolar belirir. Arkadaşımızın anlatmakta olduğu bir hadise, bize yaşadığımız başka bir hadiseyi, yahut ona benzer bir vakayı hatırlatır da, o hayalin peşine takılır gideriz.


Alnı secdeli bir sima gördüğümüzde, hayalimize sahabe-i kirama ait manalar ve tablolar akseder ve kendi kendimize bir kısım düşüncelere dalarız. Zihnimizi, milletimiz adına yapacağımız vazifeler ve hizmetler dolduruverir.


YALAN VE HARAM

 Haram ve helalin birbirine karıştığı dünya hayatı"! 

Bu ifade, insanların doğru ile yanlışı ayırt etmekte zorlandığı, dini ve ahlâki değerlerin bulanıklaştığı bir durumu ifade eder. Bu kavram, ahlâki sınırların karıştığı, helal olanın haramla, haram olanın helalle karıştırıldığı veya haramın normalleştirildiği bir dünya görüşünü yansıtır. Modern toplumlarda teknolojik gelişmeler, küreselleşme ve sosyal medya gibi faktörler, geleneksel değerlerin sorgulanmasına ve insanların doğruyu yanlışı ayırt etmekte zorlanmasına neden olabilir.

Böyle bir ortamda kişilerin, ve toplumun sorumluluklarını yerine getirmesi, inançlarına ve ahlâki değerlerine sadık kalmaları daha zor hale gelebilir. Bu durum, insanları ya dini ve ahlâki değerlere daha sıkı sarılmaya ya da bu değerlerden uzaklaşmaya itebilir.

Bir Toplumu Yok Eden İki Unsur: Yalan ve Haram

Bir toplumun ahlâki ve etik temellerini sarsan iki büyük kötülük; yalan ve haramdır. Bu unsurlar, kişilerin ve toplumun içten içe çöküşünü hızlandıran temel sebeplerdendir:

 Bir toplumda doğruluğun yerini yalan aldığında, güven ve dürüstlük ortadan kalkar. Güvensizlik hem kişiler arasında hem de topluma yön veren kurumlar arasında yaygınlaşır. Yalan, sosyal bağları zayıflatır, insanlar arasındaki güveni sarsar ve adaletin sağlanmasını engeller. Yalanlar üzerine kurulu bir düzen, toplumun temellerini zayıflatarak kaçınılmaz bir çöküşe yol açar.

 Haram ise, İslâm inancında Allah'ın yasakladığı her türlü fiil ve davranışı ifade eder. Haramın yaygınlaşması, bireylerin ve toplumun ruhani ve ahlâki dengelerini bozar. Haram kazançlar, rüşvet, haksız gelir ve ahlâksız davranışlar topluma zarar verir. Haramın normalleşmesi, toplumun etik değerlerini erozyona uğratır, sosyal adaleti zayıflatır ve ahlâki çöküşe neden olur.

Bu iki unsur, toplumun manevi yapısını zayıflatarak adalet, güven ve doğruluk gibi değerlerin yerini haksızlığın, yalanın itimatsızlığın almasına sebep olur. Bunun sonucunda toplumda huzursuzluk, kargaşa ve dengesizlik artar. Uzun vadede bu iki kötü haslet, toplumun çözülmesine, kimliğini kaybetmesine ve yok olmasına sebep olur.

HUZURUN ESASLARI

 Toplumun Huzuru İçin;

Dört Temel Prensip ve Beş Esas:

Bir İslâm âlimi, kırk kitap kadar ilim ve hikmet toplamış; ardından bunlardan dört temel prensibi seçerek kurtuluşun bu dört prensipte olduğunu görmüş ve hayatını bu prensipler doğrultusunda yaşamıştır.

Bu dört prensip şunlardır:

1-Allah’tan başkasına güvenme!

2-Sırrını hiç kimseye söyleme!

3-Allah’ın sana verdikleri ile övünme!

4-İlim ve akıl yolundan ayrılma!

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de, toplumun huzuru için, beş esasın gerekli ve lüzumlu olduğunu belirtmiştir:

1-Merhamet !

2-Hürmet !

3-Emniyet !

4-Haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek !

5-Serseriliği bırakıp itaat etmek !

Toplumun huzur içinde yaşamasını sağlayan bu esaslar, fert ve toplum hayatının temelini teşkil eder. Ülkeyi yönetenlerin, bu prensip ve esaslara uyması,onların işlerini de kolaylaştıracaktır.

Rafet Özcan

26 Şubat 2026 Perşembe

PEYGAMBERİMİZİN ELİNİN MUCİZESİ

  Dördüncü Misal: 

   Büyük bir imam olan İbn-i Vehb haber veriyor ki: Gazve-i Bedr'in ondört şehidinden birisi olan Muavviz İbn-i Afra', Ebu Cehil ile döğüşürken; Ebu Cehil-i Laîn, o kahramanın bir elini kesmiş. O da öteki eliyle elini tutup, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı, tükürüğünü ona sürdü; birden şifa buldu. Yine harbe gitti, şehid oluncaya kadar harbetti. Hem yine İmam-ı Celil İbn-i Vehb haber veriyor ki: O gazvede Hubeyb İbn-i Yesaf'ın omuz başına bir kılınç vurulmuş ki, bir şakkı ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun kolunu omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifa bulmuş. İşte şu iki vakıa, çendan âhâdîdir ve haber-i vâhiddir; fakat İbn-i Vehb gibi bir imam tashih etse, Gazve-i Bedir gibi bir menba'-ı mu'cizat olan bir gazvede olsa, hem bu iki vakıayı andıracak çok misaller bulunsa; elbette şu iki vakıa, kat'î ve vaki'dir denilebilir.

   İşte ehadîs-i sahiha ile sübut bulan belki bin misal var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mübarek eli ona şifa olmuş.

Mektubat - 139

ORUÇ İBADETİ

 Bir İtaat ve Şükür Akdi Olarak Oruç

İnsan, aynaya baktığında tek bir “ben” görse de, aslında trilyonlarca memuru olan bir devlet; her hücresi ayrı bir sanatla dokunmuş bir saraydır.

Ancak bu muazzam mikrobiyal medeniyet, kendi başına buyruk bir kalabalık değil; her an bir “Kadir-i Zülcelal”in emriyle hareket eden bir vazifeliler ordusudur.

Ramazan orucu, işte bu ordunun “Nizam-ı İlahi”ye tam bir teslimiyetle boyun eğdiği mukaddes bir vakittir.

Modern bilimin “otofaji” dediği hücresel temizlik veya “mikrobiyal denge” dediği biyolojik nizam, aslında kulun “Emret ya Rab!” diyerek sofradan çekilmesine verilen ilahi bir ikramdır.

Mümin kişi oruç tutarken sadece biyolojik bir yenilenme yaşamaz; asıl büyük inkılabı ruhunda gerçekleştirir. Mideyi boş bırakmakla, o mikrobiyal ordunun feryadını susturup, ruhun “Sübhânallah” ve “Elhamdülillah” zikirlerine yer açar.

Emre İtaatin Lezzeti: Nefsin firavunluk damarı, sadece açlıkla değil, “emre itaat” sırrıyla kırılır. Helal olan rızkı, sırf Rabbi emrettiği için belli bir vakte kadar terk etmek; insanın kendi vücudunun “maliki” (sahibi) olmadığını, ancak bir “emanetçisi” olduğunu ilan etmektir. Bu bir kulluk antrenmanıdır. Mide, “kapıcılık” vazifesini şükürle yerine getirdikçe; vücut sarayı, kaostan kurtulup bir huzur hanesine dönüşür.

Şükür Fabrikası Olarak İnsan: Ağızdaki reseptörlerden bağırsaktaki bakterilere kadar her bir zerre; aslında ilahi nimetleri tartmak için yaratılmış birer hassas mizan, birer şükür ölçüsüdür.

Ramazan’da midesini terbiye eden bir mümin, rızkı doğrudan “Rezzak-ı Kerim”in elinden aldığını hisseder.

O an, bağırsaktaki trilyonlarca mikroorganizma birer “tesbih tanesine” dönüşür; vücut şehri, içindeki tüm sakinleriyle beraber bir secde ordusu haline gelir.

Sonuç olarak; Ramazan kapımıza dayanmışken anlamalıyız ki; oruç sadece bedeni dinlendirmek değil, mülkün gerçek sahibine “abd” (kul) olduğumuzu tescillemektir.

Midesini terbiye etmeyen, trilyonlarca küçük memurun esiri olur. Midesini İlahi emirle susturan ise, kendi içindeki o mikrobiyal medeniyeti ebedi saadete açılan bir kapı haline getirir.

Şimdi, trilyonlarca hücremizle beraber niyet etme vaktidir:

“Niyet ettim Senin rızan için, Senin verdiğin emaneti, Senin emrinle oruçla temizlemeye ve Senin nimetlerine hakkıyla şükretmeye…”

 

25 Şubat 2026 Çarşamba

RIZIK ŞÜKÜR İSTER

    Sonra görüyoruz ki; zîhayat âlemlerini bir daire suretinde icad edip, insanı nokta-i merkeziyede bırakıyor. Âdeta zîhayatlardan maksud olan gayeler onda temerküz ediyor; bütün zîhayatı onun etrafına toplayıp, ona hizmetkâr ve musahhar ediyor, onu onlara hâkim ediyor. Demek Hâlık-ı Zülcelal, zîhayatlar içinde insanı intihab ediyor, âlemde onu irade ve ihtiyar ediyor.    Sonra görüyoruz ki; âlem-i insaniyet de, belki hayvan âlemi de bir daire hükmünde teşkil olunuyor ve nokta-i merkeziyede rızık vaz'edilmiş. Bütün nev'-i insanı ve hattâ hayvanatı rızka âdeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz nimetleri câmi'dir. Hattâ rızkın çok enva'ından yalnız bir nev'inin tatlarını tanımak için, lisanda kuvve-i zaika namında bir cihaz ile, mat'umat adedince manevî ince ince mizancıklar konulmuştur. Demek kâinat içinde en acib, en zengin, en garib, en şirin, en câmi', en bedî' hakikat rızıktadır.

   Sonra görüyoruz ki; âlem-i insaniyet de, belki hayvan âlemi de bir daire hükmünde teşkil olunuyor ve nokta-i merkeziyede rızık vaz'edilmiş. Bütün nev'-i insanı ve hattâ hayvanatı rızka âdeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz nimetleri câmi'dir. Hattâ rızkın çok enva'ından yalnız bir nev'inin tatlarını tanımak için, lisanda kuvve-i zaika namında bir cihaz ile, mat'umat adedince manevî ince ince mizancıklar konulmuştur. Demek kâinat içinde en acib, en zengin, en garib, en şirin, en câmi', en bedî' hakikat rızıktadır.

Mektubat - 364

ŞÜKÜRSÜZLÜK İNKÂRDIR

 Hâlık-ı Rahman'ın ibadından istediği en mühim iş, şükürdür. Furkan-ı Hakîm'de gayet ehemmiyetle şükre davet eder. Ve şükür etmemekliği, nimetleri tekzib ve inkâr suretinde gösterip فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ fermanıyla, Sure-i Rahman'da şiddetli ve dehşetli bir surette otuzbir defa şu âyetle tehdid ediyor. Şükürsüzlüğün, bir tekzib ve inkâr olduğunu gösteriyor.

   Evet Kur'an-ı Hakîm nasılki şükrü netice-i hilkat gösteriyor; öyle de Kur'an-ı Kebir olan şu kâinat dahi gösteriyor ki: Netice-i hilkat-i âlemin en mühimmi, şükürdür. Çünki kâinata dikkat edilse görünüyor ki: Kâinatın teşkilatı şükrü intac edecek bir surette herbir şey, bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi, şükürdür. Ve şu kâinat fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en a'lâsı, şükürdür. Çünki hilkat-i âlemde görüyoruz ki; mevcudat-ı âlem bir daire tarzında teşkil edilip, içinde nokta-i merkeziye olarak hayat halkedilmiş. Bütün mevcudat hayata bakar, hayata hizmet eder, hayatın levazımatını yetiştirir. Demek kâinatı halkeden zât, ondan o hayatı intihab ediyor.

Mektubat - 364

24 Şubat 2026 Salı

ALLAH'A ULAŞTIRAN YOLLAR PEK ÇOKTUR

    Cenab-ı Hakk'a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur'andan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kàsır fehmimle Kur'andan istifade ettiğim "Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür" tarîkıdır. Evet acz dahi, aşk gibi belki daha eslem bir tarîktir ki; ubudiyet tarîkıyla mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi, Rahman ismine îsal eder. Hem şefkat dahi aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki, Rahîm ismine îsal eder. Hem tefekkür dahi aşk gibi, belki daha zengin ve daha parlak bir tarîktir ki, Hakîm ismine îsal eder.

   Şu tarîk, hafî tarîkler misillü "Letaif-i Aşere" gibi on hatve değil ve tarîk-ı cehriye gibi "Nüfus-u Seb'a" yedi mertebeye atılan adımlar değil, belki "Dört Hatve"den ibarettir. Tarîkattan ziyade hakikattır, şeriattır. Yanlış anlaşılmasın: Acz ve fakr ve kusurunu, Cenab-ı Hakk'a karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir. Şu kısa tarîkın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terketmektir. Ve bilhâssa namazı ta'dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.

Mektubat - 458

23 Şubat 2026 Pazartesi

HERŞEY ALLAH DER

 "Biz, Allah Allah diye diye geri kaldık. Avrupa, top tüfek diye diye ileri gitti."

   "Cevabü'l-ahmaki's-sükût" kaidesince, böylelere karşı cevab sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht gafiller bulunduğundan deriz ki:

   Ey bîçareler! Bu dünya bir misafirhanedir. Her günde otuzbin şahid, cenazeleriyle "El-mevtü hak" hükmünü imza ediyorlar ve o davaya şehadet ediyorlar. Ölümü öldürebilir misiniz? Bu şahidleri tekzib edebilir misiniz? Madem edemiyorsunuz; mevt, Allah Allah dedirtir. Sekeratta Allah Allah yerine; hangi topunuz, hangi tüfeğiniz, zulümat-ı ebedîyi o sekerattakinin önünde ışıklandırır, ye's-i mutlakını ümid-i mutlaka çevirebilir? Madem ölüm var, kabre girilecek; bu hayat gidiyor, bâki bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek denilse; bin defa Allah Allah demek lâzım gelir. Hem Allah yolunda olsa; tüfek de Allah der, top da Allahu Ekber diye bağırır, Allah ile iftar eder, imsak eder.

Mektubat - 438

İSLAMİYET DİĞER DİNLERE KIYAS EDİLMEZ

    Hem İslâmiyet, sair dinlere kıyas edilmez. Bir müslüman İslâmiyetten çıksa ve dinini terketse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez; belki Cenab-ı Hakk'ı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şey'i tanımaz; belki kendinde kemalâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için İslâmiyet nazarında, harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa musalaha etse, dâhilde olsa cizye verse; İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünki vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer. Halbuki Hristiyanın bir dinsizi, yine hayat-ı içtimaiyeye nâfi' bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesatı kabul eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenab-ı Hakk'ı bir cihette tasdik edebilir.

   Acaba bu ehl-i bid'a ve doğrusu ehl-i ilhad, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar? Eğer idare ve asayişi düşünüyorlarsa; Allah'ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def'etmesi, bin ehl-i diyanetin idaresinden daha müşkildir. Eğer terakkiyi düşünüyorlarsa; öyle dinsizler idare-i hükûmete muzır oldukları gibi, terakkiye dahi manidirler. Terakki ve ticaretin esası olan emniyet ve asayişi kırıyorlar. Doğrusu onlar, meslekçe tahribatçıdırlar. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakki ve saadet-i hayatiyeyi beklesin. 

Mektubat - 438

KONUŞMAYI BİLMEK

 Cenab-ı Hak, insanı yaratırken sayısız kabiliyet bahşetmiştir.

Hiç şüphesiz ki insanın  konuşma kabiliyeti de Rabbimizin bize vermiş olduğu nimetlerden sadece biridir.  


Bir insanın edebî, ahlâkî, nezaketi ve  zekâsını konuşmasından   anlayabiliriz. Çünkü bilindiği üzere fikir ne ise, zikirde o olur.


Güzel ahlâk sahibi bir insan güzel konuşmayı bilen, konuştuğu ile daima bir güzelliği hatırlatandır. 


Kalbimizin yüküne sözlerimiz omuz verir. Kimi zaman bir insanın gönlüne  bir sözümüzle girerken, kimi zaman bir gönülden bir  sözümüzle sürgün ediliriz.


Cemal Süreyya bir sözünde    “konuşabilmek  ve konuşmayı bilmek arasında büyük bir fark vardır. Meselâ ikincisini çoğu insan bilmez” diye söyler. 


Günümüzde bu  farkın farkında mıyız? 


Konuşmayı bilmek  iletişimi daha güçlü bir hâle getirirken, konuşmayı bilmemek bir iletişimi bitirebilir. 


Konuşurken nefes alalım. Derin bir nefes alalım. Nefes alıp, muhatabımızı dinleyelim. Konuşabilmek için dinlemeyi bilmek esastır. Dinleyelim ki konuşabilelim.


Her şeyin bir adabı, edebi ve ölçüsü olduğu gibi konuşmanın da bir ölçüsü ve inceliği vardır.


Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde konuşurken nelere dikkat etmemiz gerektiğini bizlere belirtmiştir:


Anlamlı konuş (müminun 3)


Kibarca konuş  ( Bakara 83)


Yalansız konuş  (Hac 30)


Gerçeği Konuş  (Al-i İmran 17)


Zarifçe Konuş  (İsra 13)


Dürüst Konuş  (İsra 28)


İnsan konuştuğu zaman hak namına, edebi ile konuşmalı veyahut sükûnete bürünmeli.  


Konuşurken saygılı, dürüst ve  ince bir üslûp edinmelidir.


Bir insan konuştuğu ile sevgi, saygı ve itibar görür. Bir insan kötü ve çirkin konuşursa, itibar kaybeden ve çevresi azalır. Böylece kendi dili ile yalnızlığa mahkûm olur.  


Güzel konuşan biri ile her şey  güzelleşir. Problemler çözüme, dertler devaya kavuşur. Çünkü olumlu ve yapıcı sözler  iyileştirici bir etkiye ve pozitif bir enerjiye sahiptir.


Aynı zamanda kelimeler kişiliğimizin, aklımızın ve kalbimizin aynası gibidir. İnsan ne ise sözleri de odur.    


Kelimeler birer tohumdur. Bazı kelimeler kalbimizde çiçek açtırır. Bazı kelimeler kalbimizde çiçek soldurur. Başka bir deyişle, her söz  kalbe bir iz bırakır, böylece konuşurken ya bir kalp kırılır ya da bir kalp kazanılır. Bu sebeple dikkat ile düşünerek konuşalım. Unutmayalım ki konuşurken her kelimemiz bizi anlatır.


KISKANÇLIK

 Kardeşlerim, enaniyetin işimizde en tehlikeli ciheti, kıskançlıktır. Eğer sırf lillah için olmazsa, kıskançlık müdahale eder, bozar. Nasılki bir insanın bir eli, bir elini kıskanmaz ve gözü, kulağına hased etmez ve kalbi aklına rekabet etmez. Öyle de: Bu heyetimizin şahs-ı manevîsinde herbiriniz bir duygu, bir a'zâ hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekabet değil, bilakis birbirinizin meziyetiyle iftihar etmek, mütelezziz olmak bir vazife-i vicdaniyenizdir.

   Bir şey daha kaldı, en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında, bir enaniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enaniyetlidir. Çabuk enaniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da; nefsi, o ilmî enaniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde; nefsi ise, enaniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adavet besler gibi, Sözler'in kıymetlerinin tenzilini arzu eder tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Halbuki bilmecburiye bunu haber veriyorum ki:

   "Bu dürûs-u Kur'aniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri -ulûm-u imaniye cihetinde- yalnız yazılan şu Sözler'in şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünki çok emarelerle anlamışız ki: BU ULÛM-U İMANİYEDEKİ FETVA VAZİFESİYLE TAVZİF EDİLMİŞİZ. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enaniyet-i ilmiyeden aldığı bir his ile, şerh ve izah haricinde birşey yazsa; soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer. Çünki çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nur eczaları, Kur'anın tereşşuhatıdır; bizler, taksimü'l-a'mal kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhde edip, o âb-ı hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!.." 

Mektubat - 426

22 Şubat 2026 Pazar

NAMAZ ALLAH'IN HUZURUNA BİR DAVETTİR

 Namaz, Hâlık-ı Zülcelal tarafından her yirmidört saat zarfında tayin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir davettir. Bu davetin şe'nindendir ki, her kalb kemal-i şevk ve iştiyakla icabet etsin. Ve mi'racvari olan o yüksek münacata mazhar olsun.

   Namaz, kalblerde azamet-i İlahiyeyi tesbit ve idame ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlahiyenin kanununa itaat ve nizam-ı Rabbanîye imtisal ettirmek için yegâne İlahî bir vesiledir. Zâten insan medenî olduğu cihetle, şahsî ve içtimaî hayatını kurtarmak için, o kanun-u İlahîye muhtaçtır. O vesileye müraat etmeyen veya tenbellikle namazı terkeden veyahut kıymetini bilmeyen; ne kadar cahil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, ama iş işten geçer.

وَ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ Bu kelâmın mâkabliyle nazmını îcab ettiren münasebet ise: Namaz عِمَادُ الدّ۪ينِ yani dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, zekat da İslâmın kantarası, yani köprüsüdür. Demek birisi dini, diğeri asayişi muhafaza eden İlahî iki esastırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır.    Zekat ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için birkaç şart vardır:

   1- Sadakayı vermekte israf olmaması.

   2- Başkasından alıp başkasına vermek suretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması.

   3- Minnetle in'amın bozulmaması.

   4- Fakir olmak korkusuyla sadakanın terkedilmemesi.

   5- Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesiyle ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi.

   6- Sadakayı alan adam, o sadakayı sefahette değil, hâcat-ı zaruriyesinde sarfetmesi lâzımdır.

İşarat-ül İ'caz[2022] - 43

RIZIK TAKDİR EDİLMİŞ

 Madem rızk mukadderdir ve ihsan ediliyor ve veren de Cenab-ı Hak'tır; o hem Rahîm, hem Kerim'dir. Onun rahmetini ittiham etmek derecesinde ve keremini istihfaf eder bir surette gayr-ı meşru bir tarzda yüz suyu dökmekle; vicdanını belki bazı mukaddesatını rüşvet verip, menhus, bereketsiz bir mal-ı haramı kabul eden düşünsün ki, ne kadar muzaaf bir divaneliktir.

   Evet ehl-i dünya, hususan ehl-i dalalet; parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrib etmeye bazan vesile olur. O pis hırs ile gazab-ı İlahîyi kendine celbeder ve ehl-i dalaletin rızasını celbe çalışır.

   Ey kardeşlerim! Eğer ehl-i dünyanın dalkavukları ve ehl-i dalaletin münafıkları, sizi insaniyetin şu zaîf damarı olan tama' yüzünden yakalasalar; geçen hakikatı düşünüp, bu fakir kardeşinizi numune-i imtisal ediniz. Sizi bütün kuvvetimle temin ederim ki: Kanaat ve iktisad; maaştan ziyade sizin hayatınızı idame ve rızkınızı temin eder. Bâhusus size verilen o gayr-ı meşru para, sizden ona mukabil bin kat fazla fiat isteyecek. Hem her saati size ebedî bir hazineyi açabilir olan hizmet-i Kur'aniyeye sed çekebilir veya fütur verir. Bu öyle bir zarar ve boşluktur ki; her ay binler maaş verilse, yerini dolduramaz.

Mektubat - 418

21 Şubat 2026 Cumartesi

DÜNYA HIRSININ ZARARLARI

 İşte dünya bir divanhane-i Rahman'dır. Zemin yüzü, bir sofra-yı rahmettir. Derecat-ı erzak ve meratib-i nimet dahi, iskemleler hükmündedir.

   Hem en cüz'î işlerde de herkes hırsın sû'-i tesirini hissedebilir.

   Meselâ: İki dilenci bir şey istedikleri vakit, hırs ile ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek; diğer sâkin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder. Hem meselâ: Gecede uykun kaçmış, sen yatmak istesen, lâkayd kalsan uykun gelebilir. Eğer hırs ile uyku istesen: "Aman yatayım, aman yatayım" dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın. Hem meselâ: Mühim bir netice için birisini hırs ile beklersin; "Aman gelmedi, aman gelmedi" deyip en nihayet hırs senin sabrını tüketip kalkar gidersin; bir dakika sonra o adam gelir; fakat beklediğin o mühim netice bozulur.

   Şu hâdisatın sırrı şudur ki: Nasılki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüb eder. Öyle de: Tertib-i eşyada bir teenni-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teenni ile hareket etmediği için, o tertibli eşyadaki manevî basamakları müraat etmez; ya atlar düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır; maksada çıkamaz.

   İşte ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belalı bir şey olduğu halde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb ve haram helâl demeyip her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz? Hattâ erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekatı, hırs yolunda terkediyorsunuz? Halbuki zekat, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyattır. Zekatı vermeyenin herhalde elinden zekat kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır.

Uhuvvet Risalesi - 27

20 Şubat 2026 Cuma

İNSAN BİÇARE BİR MAHLUK

    "İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî, manevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz zahirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak tokatlarını yiyen bir bîçare mahluk iken, birden iman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelal'e intisab edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad ve bütün hâcatına medar bir nokta-i istimdad bularak, herkes mensub olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi; o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir Padişaha iman ile intisab etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin i'dam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz."

   O mektebli gençlere dediğim gibi musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim: Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar mazlum i'dam olunurken bedbaht zalimlere demiş: "Ben i'dam olmuyorum. Belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat ben de sizi i'dam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum." لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek sürur ile teslim-i ruh eder.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Sözler - 159

KIRGINLIKLAR NEDİR ?

 Kırgınlıklar, bazen bir sözle, bazen bir davranışla kalbe çöker… Fakat hiçbir kırgınlık kalıcı olmak zorunda değildir. Doğru adımlar atıldığında, zaman ve gönül genişliğiyle yumuşar, hafifler ve sonunda ortadan kalkabilir.

İşte kırgınlıkların nasıl ortadan kalkabileceğine dair derinlikli ve uygulanabilir bir rehber:

KIRGINLIKLAR NASIL ORTADAN KALKAR ?            

- Zamanın şifasına izin vermek

(Zaman en güzel müfessirdir)

Her duygu gibi kırgınlık da zamanla değişir. İlk anda büyük görünen öfke, günler geçtikçe küçülür. Bazen çözüm, sadece kalbin dinlenmesine izin vermektir.

-Konuşarak açmak

Sessizlik çoğu zaman kırgınlığı büyütür.
Duyguları ifade etmek, “beni inciten şu davranıştı” diyebilmek, birikmiş yükleri hafifletir.
Konuşmak tartışmak değildir; konuşmak, anlamaya çalışmaktır.

-Empati kurmak

Karşımızdaki kişinin niyetini anlamaya çalışmak kırgınlığı yumuşatır.
“Acaba o bunu neden söyledi? Neden böyle davrandı?” diye düşünmek, bir köprü kurar.

-Niyetleri davranışlardan ayırmak

Bazen insanlar yanlış yapar ama kötü niyetli değildir.
Davranışın yanlış olması, kalbin kötü olduğu anlamına gelmez.
Bu ayrımı yapmak, kırgınlığı azaltan önemli bir adımdır.

-Beklentileri yeniden gözden geçirmek

Kırgınlık çoğu zaman yüksek beklentilerden doğar.
“Her şeyi benim düşündüğüm gibi yapmalı” anlayışı kırgınlığı derinleştirir.
Beklentiyi azaltmak, huzuru artırır.

-Affetme niyeti

Affetmek hemen gerçekleşmeyebilir, ama niyet etmek bile kalbi hafifletir.
Affetmeye yönelen bir gönülde kırgınlık uzun süre kalamaz.

-Güzel olanı hatırlamak

Kırgınlık insanın zihnini olumsuza odaklar.
Oysa ilişkiyi güzel günleri, paylaşılan iyilikleri düşünmek kırgınlığı zayıflatır.

-Dua ile kalbi yumuşatmak

Dua, kırgın gönlü en güzel şekilde tedavi eder.
İnsan dua ettikçe, yükünü Allah’a teslim ettikçe, kalbindeki sıkıntılar çözülmeye başlar.

-Sabır ve olgunluk

Bazı kırgınlıklar zamanla, olgunlukla, hayata geniş bir pencereden bakabilmekle kaybolur.
“Bu da geçer ya hu” demek, kalbi ferahlatır.


19 Şubat 2026 Perşembe

CEVŞEN NEDİR,NASIL BİR DUADIR ?

 Ceşen nedir, nasıl bir duadır?

 Cevşen, İslam dünyasında özellikle Ehl-i Beyt kaynaklı rivayetlerle bilinen, çok faziletli kabul edilen uzun ve kapsamlı bir duadır. Tam adı genellikle Cevşenü’l-Kebîr’dir.

- Cevşen’in Anlamı Nedir?

“Cevşen” kelimesi Arapça’da zırh demektir. Rivayete göre bu dua, bir savaş sırasında Peygamber Efendimiz Muhammed’e vahiy meleği Cebrail tarafından getirilmiş ve “Bu duayı oku, maddî zırhı çıkar; bu dua sana manevî zırh olacaktır.” denilmiştir. Bu sebeple “manevî zırh” anlamında Cevşen adı verilmiştir.

- Cevşenü’l-Kebîr Nasıl Bir Duadır?

100 bölümden (bab) oluşur.

Her bölümde Allah’ın (cc) isim ve sıfatları zikredilir.

Her bölümün sonunda şu cümle tekrar edilir:

“Sübhâneke yâ lâ ilâhe illâ ente’l-emân el-emân, hallisnâ mine’n-nâr.”

(Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Senden başka ilah yoktur. Aman, aman! Bizi ateşten kurtar.)

Toplamda 1000’e yakın ilahî isim ve sıfat yer alır.

-Cevşen’in Özelliği Nedir?

Allah’ın isimlerini tefekkür etmeyi sağlar.

Kulun aczini ve ihtiyacını hissettiren bir münâcattır.

Koruyucu, sığınıcı ve teslimiyet dolu bir duadır.

Özellikle Ramazan ayında ve Kadir gecelerinde okunması yaygındır.

- Kaynaklar ve Yaygınlığı

Cevşen daha çok Ehl-i Beyt kaynaklı hadis rivayetlerinde yer alır ve özellikle Ali ve Hüseyin bin Ali silsilesiyle nakledildiği ifade edilir.

Osmanlı döneminde ve Anadolu’da yaygınlaşmış; günümüzde de özellikle tasavvuf ehli ve bazı cemaatler tarafından sıkça okunmaktadır.

- Manevî Yönü

Cevşen:

Allah’ın isimleriyle yapılan derin bir yakarıştır.

Korku ve sıkıntı anında sığınılacak bir dua olarak görülür.

Kulun kalbinde tevekkül ve teslimiyet duygusunu güçlendirir.

Cevşen: Gönlün Manevî Zırhı

İnsan bazen görünmeyen yaralar alır.

Söz incitir, hayat yorar, dünya dar gelir.

İşte böyle zamanlarda insan bir zırh arar.

Demirden değil… duadan bir zırh…

Cevşen, kelime manasıyla “zırh” demektir. Rivayete göre bir savaş esnasında Peygamber Efendimiz Muhammed’e vahiy meleği Cebrail tarafından getirilmiş; maddî zırh yerine manevî zırh tavsiye edilmiştir. İşte o zırh, Cevşen’dir.

Cevşenü’l-Kebîr, yüz bölümden oluşur. Her bölümde Cenâb-ı Hakk’ın isimleri ve sıfatları zikredilir. Kul, her babda Rabbini farklı bir isimle anar. Rahman der, Rahîm der, Aziz der, Hakîm der… Her isim bir kapı, her kapı bir sığınaktır.

Her bölümün sonunda tekrar edilen yakarış ise adeta kalbin çığlığıdır:

“Sübhâneke yâ lâ ilâhe illâ ente’l-emân el-emân, hallisnâ mine’n-nâr.”

Bu tekrar, kulun aczini hatırlatır.

İnsan güçlü değildir; korunmaya muhtaçtır.

İnsan yeterli değildir; rahmete muhtaçtır.

Cevşen yalnızca okunacak bir metin değildir.

O, tefekkürle hissedilecek bir duadır.

İnsana şunu öğretir:

Sıkıntının ortasında isimleri hatırla…

Yalnız kaldığında Rahman’ı çağır…

Düştüğünde Gafur’u an…

Yorulduğunda Kayyum’a sığın…

Cevşen, korkuya karşı güven;

çaresizliğe karşı teslimiyet;

dünyanın gürültüsüne karşı kalbin sükûnetidir.

Aslında en büyük zırh, Allah’ın isimlerini kalpte taşımaktır.

Gerçek korunma, demir zırhla değil; Rahman’a sığınan bir kalple olur.